24) Siyasal İslam mı Saray İslamı mı Üzerine
Temel İngiltere’ye göçmeye karar
vermiş, önden dili öğrenmiş, gerekli tüm hazırlıkları yapmış, vize de çıkınca
gidip yerleşmiş. Daha ilk gün, otoyolda araba kullanıyor, radyoyu açmış.
Kanalda “Dikkat. Dikkat.” diye anons geçiyormuş, “Dikkatli olun! Otoyolda ters
şeritten giden bir araç var!” Gevrek gevrek gülüp söylenmiş, “Ne biri be, hepsi
hepsi!”
Bugün dünyaya baktığımızda
görüyoruz ki tüm dünya Müslümanlara düşman. Doğuda Budistlerle, çok tanrılı dinlerin
inanırlarıyla, Afrika’da ve Batı’da Hristiyanlarla, Ortadoğu’da Yahudilerle ve
İslam egemen topraklar içinde de kendi içlerinde kavga var. Siyasal İslam dedikleri
anlayışın yayıldığı her yerde mutlaka kavga var. Gücü ele geçirdikleri zaman da
otoriter ve hatta totaliter yönetimler kurarak baskılıyorlar. Muhalefet edenlerin
başını eziyor, kendilerinden olmayanlara hak falan tanımıyor, yapmadıklarını
bırakmıyorlar. Demir yumrukla insanları ezdikleri Suudi Arabistan, İran gibi ülkelerde
açıktan kavga yok; ama ‘barış’ da yok. Şu örnekten anlayın, Kuzey Kore’de de
kavga yok, hatta bir tane hırsızlık vakası yok ama barış var mı? Şeriatın egemen
olduğu ülkelerde kavga yok diye barış olduğunu söylemek Kuzey Kore’de barış
olduğunu söylemek kadar absürt.
Konuya neden fıkrayla başladığımı
anladınız. Kulağınıza küpe olsun, hayatta şöyle bir gerçek vardır: Eğer her şey
üstünüze üstünüze geliyorsa, belki de ters yolda giden sizsinizdir. Fakat
görünen o ki Siyasal İslamcılar adına bu gerçek hiçbir anlam ifade etmiyor.
Onlara göre tüm arabalar yanlış şeritte. Buna iman etmişler.
Bugün koca ülkede yıllardır her gün
ayrı rezalet yaşanıyor. Her türden iğrençlik var: Tecavüzler, şiddetin her
çeşidi, hırsızlık, yağmacılık, arsızlık… Eski ahlak değerleri olsa namussuzluk
diye adlandırılacak her şey. Fakat bu dönemde bu işleri eleştiremiyorsun bile.
Yapmak değil ama eleştirmek yasak. Eleştirdiğin an yönetici tayfa her nedense
üstüne alınıyor, eleştireni davalarla, hapislerle yıldırıyorlar. Suçu
sahiplenip kendileştirmiş bir topluluk var karşımızda. Allah’tan utanmayana bu
dönemde her türlü pisliği yapmak serbest. Tek bir şey hariç. Yapılmaması
gereken tek şey, halk üstünde tahakküm
kurmaya çalışan öfke dolu bir adamın egosuna dokunacak herhangi bir kelime dökmeyeceksin.
Bu sonuçlara yol açan Siyasal İslam
dedikleri, benim ise Saray İslamı olarak adlandırdığım ideolojinin yükselişi oldu.
Bu söylediğim yalnız Anadolu toprakları üzerinde geçerli değil; hangi
coğrafyaya bakarsanız bakın, Saray İslamı nerede yükselmişse orada kavga var, halkı
öfkeli, mutsuz, umutsuz, her türden çirkin iş normal karşılanır hâle gelmiş. Saray
İslamı’nın yükseldiği ülkelerin üstüne karanlık çökmüş adeta. Saray İslamı hangi
toprak parçasında yükselirse yükselsin, hep aynı olmuş; yükselip de bir yeri
ışığa kavuşturduğu yok. Demek ki kesinlikle tesadüf değil bu ülkede tanık
olduklarımız da.
“Saray İslamı da nedir? Siyasal
İslam dendiğini biliyoruz da Saray İslamı terimini de sen mi icat ettin?”
Evet, bu tanımlamayı daha önce
hiçbir yerde duymuşluğum yok. Böyle bir terim ürettim çünkü Siyasal İslam isminin
tarif ettiğimiz ideolojiyi tam olarak yansıttığına inanmıyorum. Çünkü İslam
zaten daha doğuşundan beri siyasaldı. Aslında her din bir parça siyasaldır,
siyasal da olmalı, halkı korumalıdır. Çünkü ilk bölümlerde de anlattığım üzere
dinin aslı ibadet veya birtakım kutsal yapılar değildir, ‘gök ehli arasında
olduğu üzere’ dünyada da insanlar arasında uyumu sağlamak ve inanırları
dünyadan çekip İslam’a göre Allah’a, Hristiyanlığa göre Göklerin Krallığı’na,
Budizm’e göre Nirvana’ya ulaştırmaktır. Özünde hepsi aynı şeyden bahseder,
hakikat âlemidir bahsettikleri, Muhammed’in tepede güneş olarak parladığı âlem.
Zaten dünya dediğimiz geçici yurt bir dershaneden fazlası da değildir. Fakat bu
durum, yalnızca ruhu önemseyen öğretilerin içine düştüğü hata aksine dünyanın
önemsizliğini göstermez, aslında önemini gösterir. Çünkü dünyada iyi ve güzel
işler dershanede yapılmazsa, sınavlar dershanede verilmezse, dershaneden sonra
evde yapılamaz. Bu bahsettiğimiz güzel ve iyi işler, âdemoğlunu insanlığa
ulaştıran, en azından bir parça daha insanlığa yaklaştıran işlerdir. Bunları
ibadete indirgeyen ve o ibadetleri de taştan yapıların içine hapseden saray
öğretisinin empoze etmeye çalıştığı aksine bireysel ve sosyal adaleti sağlamak,
insanları arasında uyumu sağlamak gibi işler çok daha üstündür. Allah’ın ‘çok
ibadet eden’ diye bir ismi ve niteliği yoktur güzel arkadaşlarım, ama örneğin
‘adil’ diye bir ismi ve niteliği vardır. Dünyada adaleti sağlayan, yayan
kimseler işte bu ‘el adl’ ismiyle bağlantılı olarak gökte kendine bir yer
edinebilir. Emevi ve Abbasi döneminde yaşıyor olsaydık bu hakikati dile getirdiğimden
ötürü bedel ödetirlerdi, tıpkı Peygamber’in soyuna ödettikleri gibi; çünkü bu
hakikat, Allah’tan olsa bile o adamların işine gelmiyor, iktidarlarına tehdit
oluşturuyor olacaktı. Saray sahibi hanedanlar için Allah’ın hakikati önemli
değildir, hanedanları o sarayı ve iktidarı daha kaç nesil ayakta tutabilecek,
önemli olan odur. Burada hanedanın ve sistemin yozlaşmışlığını görerek kendiyle
birlikte ailesini de sona erdirmeye çalışan 4. Murat’a küçük bir saygı
duruşunda bulunmamız gerekir. Fakat iyi ki becerememiş, eğer becerseydi 3.
Selim ve 2. Mahmut olmayacağı için muhtemelen modernleşme çabaları başlamaz,
Mustafa Kemal tarih sahnesine çıksa bile Atatürk olamaz, en fazla Ömer Muhtar
kadar etki yaratırdı. İşte biz olanı-olmayanı hayırlı-hayırsız diye etiketleriz
ama bilmeyiz ki Allah satranç tahtasında on hamle sonrasına göre sonuçlar var
etmektedir aslında.
Muhammed daha elçilik amacı almadan
önce de yerleşmiş, süregiden sosyal yozluğu ve bozukluğu düzeltmeye çalışmak
uğraşısındaydı. Destekleyicisi olmadığından bu bozukluklara çok kereler kendi
başına karşı çıkıyor, bedeller ödüyordu. Önceki yazılardan birinde mana
âleminde edindiğim bir bilgiyi paylaşmıştım: Kureyş’ten olmayan bir kadına, bir
olaydan şikâyeti üzerine durumu incelesin diye Muhammed’i gönderdiklerini,
aslında onu haksız çıkarmalarını beklediklerini fakat Muhammed onu haklı
bulunca kızıp köpürdüklerini söylemiştim. Fakat insanlar haklı olarak
kaynaklara dayanan bilgileri daha çok tercih ettiklerinden şu bilindik hadis
üstünden dediğimi anlayabilirsiniz: Ebu Cehil bir adama hakkı olan parayı
vermeyince henüz peygamberlik görevi almamış olan Muhammed yakasına yapışır, adamın
parasını vermesi için. “Adamın parasını ver.” diye gürler. Aslında kabile
içindeki statüsü bakımından Muhammed’den epey üstte bulunan, dolayısıyla daha
güçlü olan Ebu Cehil onun bu dediğini yerine getirir. Nedenini sorduklarında Muhammed’in devesinin kendisine öfkeyle baktığını, ağzını köpürterek soluduğunu söyler. Tek başına şu hadis bile Peygamber’in haksızlıklara duyduğu
kızgınlığı ve adalete düşkünlüğünü göstermeye yeter.
Bu arada Ebu Cehil gerçekten
deveden mi korkmuştur, yoksa iri yapılı bir bedene sahip olan Muhammed’in
kendisinden mi orası bilinmez; ama geri vites yapmak için ortaya yaratıcı bir
bahane sürdüğü apaçık. Bu bahaneyi aklınızda tutun, yarın bir gün öfkeli
birileri sizi yolda çevirecek olursa hiç kavgaya karışmadan ortalıktan
çekilebilir ve ‘motoru öfkeyle homurdanıyordu’, ‘egzozu sinirle gaz veriyordu’,
‘otomatik camı bir aşağı inip bir yukarı kalkıyordu’ türünden bahanelerle “Abi,
ne oldu ya?” diye soranları savuşturabilirsiniz. Böylece erkeklik gururunuz
zarar görmeden bir kavga engellenmiş olur.
Ebu Cehil ile alay etmiş gibi göründüm, hoşuma gitmedi. Neticede o da Allah kulu, kendimi ondan üstün görüyor falan değilim. Düşene vuranlardan hiç değilim, tiksinirim öyle fırsatçı tiplerden. Ben de kendimden utanç verici bir anı anlatayım, Hakk katında eşitlenelim: Lise hazırlıktayım, sınıfımızda benden iki yaş büyük, Bulgaristan göçmeni bir arkadaş var. Peygamber gibi babayiğit değil ama omuzları gayet geniş, benden de bir kafa uzun. Yan yana oturduğumuz, sevdiğim bir arkadaşım aslında ama, ne oldu hatırlamıyorum, öğretmenin geciktiği bir gün, sınıfın çoğu sırasında otururken bir anda birbirimize girdik. Zaten küçükken hem küçük hem kavgacıydım, çivava gibi. Birbirimize girdik, dedim ama birbirimize girmek olmadı tam olarak. Ben saldıracak oldum, o beni tuttu, iki kız arkadaşın oturduğu bir sıranın üstüne yatırdı, yumrukları saydırmaya başladı, oturan iki kızın çığlıkları eşliğinde. Davut ile Golyat’ın kavgası gibi ama, Davut savaşa giderken Filistin sapanını evde unutmuş, Golyat onu meydana yatırmış yumrukluyor gibi tahayyül edin o sahneyi. Çok şükür araya dinsel hikâye sıkıştırmayı da eksik etmedim. Arkadaş biraz saydırdı, sonra bıraktı beni, belki bayılırım diye korkmuştur. Bayılmadım ama anının kalan kısmı yok bende, sonra ne yaptım hatırlamıyorum. Ertesi gün sabah toplu şekilde okula girerken sınıftaki alaycı bir arkadaş yanında başkalarıyla yürürken “Dün ne dayak yedin bea!” diye kahkaha attı. Yanındaki kızlar da biraz böyle aşağılarcasına gülümsedi. Ben de biraz mırın kırın ettim ama ortaya Ebu Cehil’inki gibi bir bahane süremedim. Aslında konu yaratıcı bahaneler olduğunda ben de işimi iyi yapardım, o anda gayet güzel bir şeyler koyabilirdim ortaya. Neden diyemedim bilmiyorum, belki döven arkadaş kafama biraz fazla çalışmış ve beyinde bahane bulmaya yönelik kısmın bir süreliğine devre dışı kalmasına sebep olmuş olabilir. Sonunda kabul ettim, “Yedim lan, ne yapayım?!” dedim. Belki de bir kabullenme değildi o, kadere bir serzenişti.
Ancak kader öyle bir şey değil
işte, o da doğru öğretilmiyor bu Saray İslamı ideolojisi yüzünden. Çünkü
Emeviler her şeyin kadere bağlı olduğunu söylüyor, iktidarın onlara geçmesini
Allah’ın iradesine bağlıyor, aksini söyleyeni cezalandırıyordu. Böylece kader
kavramı o günlerde bugün bildiğimiz hâlini almış oldu. Fakat kader öyle değil.
Eğer öfke kontrolünü boşverirsen, kendinden iki yaş ve bir baş –ki başı da
kocamandı- büyük çocuğa saçma sapan sebeplerden saldırırsan, dayak yemek
kaderin olur. Ha, biri çıkar da şöyle bir açıklama da bulunursa ona da karşı
çıkmam: “Belki yaptığın başka işler yüzünden o dayak ceza olarak kesilmişti.
Böylece arkadaşın kendisi bilmeden senin engelleyemeyeceğin yerden damarına
bastı ki ona saldırasın, o da seni dövsün ve böylece hak edilmiş cezan sana
uygulanmış olsun.” İşte bak bu da başka bir bakış açısı… Ve doğru da… Bazı
işlerin böyle gerçekleştiğine hikmet gözüyle birkaç kere şahitlik ettim. Fakat
bu açıklama da bize öğrettikleri ‘kader’ anlatısına uymuyor. Her hâlükârda bize
ezberlettikleri türden bir kader anlayışı hakikate uygun değildir. Emeviler
kaderlerinde taht elde etmek yazılı diye devlet sahibi olmadı; aksine, bunu
elde etmek için yeterli kötülüğü yaptıklarından ve halk da öylesini hak
ettiğinden dolayı kaderleri taht sahibi olmak oldu. ‘İyiler iyilere, kötüler
kötülere’ kuralı gereği. Kötü olursanız, başınıza kötü ve zalim idareciler
geçer demek oluyor bu. Ama suç kaderde değil, kötü olanlarda. Hak ederlerse de
başlarına iyi idareciler geçer. Anlayacağınız kader veya Türkçe ismiyle yazgı
insanın ve toplumun kendisine bağlıdır.
Ebu Cehil’i sıkıldıkça şeytana kedi
kesiyormuş gibi anlatıyorlar, öyle değil. Biliyorsunuzdur, bugün lanetlenen Ebu
Cehil kendi zamanında dindar bir adamdır, Kâbe’ye gelen hacılara su dağıtma
görevi onun kabilesine aittir. Siz bakmayın Saray İslamı ideolojisinin tek bu
adamı şeytan ilan edip böylelikle geri kalanı aklamasına. Geçmişte yaşamış o
tek adam o kadar önemli değil, o yaşadı ve gitti zaten. Önemli olan o karakter
biçimi. Bugün Ebu Cehil yok, bin iki yüz yıl oldu öleli ama tarihe baksan ondan
beter bin tane adam bulursun. Bugün ortalığa bak, Ebu Cehillerle dolu. Hem
inançlı hem inançsız tarafta, bir iki değil binlerce, yüz binlerce Ebu
Cehil var. Ego-nefs-benlik dediğimiz yapının kulu olmuş, kutsallık
hikâyeleriyle insanların haklarına açıktan çöken ve onları susturmak için daha
fazla kutsallık hikâyelerine başvuran kim varsa Ebu Cehil.
Gelgelelim bizim bu bölümde
odaklanmamız gereken bazılarının elinde güç varken nasıl zalimleşip de
karşısına isyan eden ilk güçlü adam çıktığında geri vites yaptığı değil. Bizim
odaklanmamız gereken birileri haksızlığa uğradığında kendisini ilgilendirmediği
hâlde olaya müdahil olup adaleti sağlayan Muhammed Mustafa’nın öğretisi. Çünkü
konumuz bunun üstüne.
Peygamber gerçek, ona kimsenin şüphesi
bulunmasın; kaç yazıda üstüne basa basa duyduğumu değil, ‘bildiğimi’, hakikat
âlemi denen katta en tepede güneş formunda olduğunu ve parladığını yazdım. Daha
ne kadar açıktan söyleyebilirim bilmiyorum. Fakat bize bugün ‘din’ diye
öğretilenler, Peygamber’in öğretisi olan İslam değil, Aslında İslam’dan ayrı da
olmayan ancak şöyle ifade edeyim parçalar içeren ve bunu kendine göre
yorumlamış olan bir ideolojik öğreti.
En baştan başlayalım. Size bu
ülkede dile getirmesi kolay olmayan bir gerçeği dile getireyim: İslam ta ilk
yükseldiği zamanlardan beridir barış dini değildi; hiç olmadı. Müslümanlık
kılıç üzerine birleşti, kılıçla büyüdü, kılıçla yayıldı ve çoğaldı. Ta Sanayi
Devrimi gerçekleşip ‘gâvur’ üstün çıkıncaya dek kimse de İslam’ın barışla
ilgili olduğunu söylemiyordu. Ben de zaten bu yüzden Peygamber’i savunmak
maksatlı bir bölüm yazdım, okuduysanız bilirsiniz, Muhammed Peygamber Üzerine
diye. Yaptım çünkü yapmak gerekliydi, insanlar Peygamber’in şartlarını ve
motivasyonunu anlamakta yetersiz kalıyordu. Elbet kimse kalkıp da İsa’yı
savunmak zorunda kalmaz; neden kalsın ki, İsa hayatı boyunca kavgadan, çatışmadan
uzak durmuştu. Muhammed özelinde ise ele kılıç almak bir tercihten öte zorunluluk
olmuştu. Zaten olmasaydı, ona o izin çıkmazdı.
Burada bir hakikat bilgisi var,
onun için ayrı paragrafta olsun. Peygamber’e eline kılıç alması için izin
verildiğini nereden biliyoruz: Hani İsa Mesih çarmıha gerilmesi için slogan
atan kalabalığın karşısındayken ona “Seni affetmeye yetkim var.” diyen Roma
valisi Pontius Pilatus’a şöyle cevap verir: “Göklerdeki Babamın verdiği
yetkiden başka yetkin yok üzerimde.” İsa orada bir hakikati dillendirmektedir.
Hakk katında her iş yetkiyle halledilir, gerçekten o âleme mensup biri yetki
verilmeden iş yapamaz. O nedenledir ki Kuran’da birçok ayet “De ki…” diye
başlar; çünkü kelimeleri döken Muhammed olsa da cevabı o vermemektedir. Bu nedenle
ona “De ki…” denir; yani ‘karşıya şunu söyle, başka şey söyleme’ anlamında.
Kılıç işe yarar; ancak bir yere
kadar. Tarihi okuyanlar bilir ki Asr-ı Saadet, Peygamber’in vefatıyla sona
ermiştir, ondan sonrası kargaşa dönemidir. İlk dört halifenin sırasıyla
suikasta kurban gittiği, herkesin gizli ve açık şekilde birbirine düştüğü bir
dönemdir bu. Peygamber’in vefatı aradaki barışı bitirir, gizli çekişmeler ve kavgalar
su yüzüne çıkar. Bununla birlikte yaşananlar birkaç paragrafta anlatılabilecek
olaylar değil, üstüne kitaplar var yazılı. Tek cümleyle bizi ilgilendiren
kısmını anlatmak gerekirse Peygamber’in vefatının ardından İslam büyük bir dönüşüme
uğrar, kendini koruma pozisyonundan kılıçla başka topraklara yayılma aşamasına
geçer. Yani Peygamber zorunda kaldığından yetki alarak kılıca başvurmuşken
Müslüman topluluk bunu ‘sünnet’ kabul eder ve ‘fetih’ diyerek yayılmacı
politikayı esas alırlar. Elde edilenler sebebiyle Müslüman topluluk ayrılıklar
yaşar, birbirine düşerler. Hepsi tarihte birer birer kayıtlı, sürecin böyle
gerçekleştiğine karşı çıkan tek tarihçi yok, o dönemlerle ilgili olayları istediğiniz
herhangi bir yazardan okuyabilirsiniz.
Bizi bu bölümde ilgilendiren, olayların
gelişimi ve bunların neden olduğu sonuçlar. Aşama aşama anlatıyorum: Elde
edilen ganimetin fazlalığıyla bazı aileler ve kabileler güçlenir, Peygamber’in
daha önce yapmadığı bir şey yaparak Roma sarayını ve kültürünü kopyalar. ‘Roma’
dediğimiz Bizans Sarayı işte, Bizans kelimesi çok sonra çıkıyor. ‘Roma sarayı’
diye özel olarak vurguladım çünkü yaptırdığı ihtişamlı köşkü kendisine soran
üçüncü halife Ömer’e tamı tamına böyle söylüyor Muaviye: “Eğer onlarınki gibi binalar
dikmezsek bizi ciddiye almazlar.” Ömer ona karşılık vermez ve o da yaptığını arttırarak
yapmaya devam eder. Ta ki İslam Devleti’nin üstüne kendi devletini ilan
edinceye dek. Oradan sonra İslam Devleti, hanedan devletine dönüşüp onun ve
ailesinin mülkü hâline gelmiş olur. Böylece o ve ardından halefleri, ellerinde
bulunan güç ve para sayesinde dilediğini doğru diye konuşturur, dilediğini
yanlış diye sustururlar. Hoşuna gitmeyen doğruları söyleyenler zehirlenir,
zindanlara atılır, kırbaçlatılır ve aklınıza gelebilecek türlü türlü başka
şekiller yoluyla ortadan kaldırılır.
Sadece tek bir örnek vereyim döneme
dair: Peygamber’in yakın çevresinden Ebu Zer, Muaviye’nin yaptırdığı sarayın
karşısına gelir, bunun Peygamber’in sünnetine uymadığına dair protestoda bulunur.
Sonra mescide gittiğinde iki kişi ona yanaşıp Muaviye’nin binasının inşaatında
çalıştıklarını fakat paralarını alamadıklarını söylerler. Bundan sonra Ebu Zer
orada hep aynı ayeti tekrarlamaya başlar, her gün aynı ayetleri en az bir kez
olsun okur: “Ey inananlar! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını
haksızlıkla yerler. Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip
Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem
ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak,
"Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın" denecek.”
(Tevbe / 34-35) Bundan rahatsızlık duyan Muaviye, o zamanın halifesi olan akrabası
Osman’a şikâyette bulunur. Neticede Ebu Zer çöle sürülür ve orada açlık
sebebiyle Hakk’a yürür.
Durumu kısaca özetleyelim:
Peygamber eline kılıç aldı çünkü onun şartlarında bu zorunluluktu. Dini de bir
parça rızayla bir parça eline aldığı o kılıçla, zorlayarak yaydı. Tekrar
ediyorum, onun özelinde ve bulunduğu şartlar altında bu bir zorunluluktu, neden
zorunluluk olduğunu merak edenler uzun açıklamasını Muhammed Peygamber Üzerine
bölümünde okuyabilir. Ne var ki Peygamber’in kendini savunma biçimini ‘sünnet’
kabul eden Müslümanlık daha ilk nesilden başlayarak bu işi saldırıya çevirdi,
Peygamber’in Mekke önünde yaptığını yapmaya girişti, ancak çoğunlukla bu
zorunluluktan falan değildi. Amaç ganimet oldu çoğu zaman, onca gaza ganimet
elde etmek için düzenlendi. Ele geçen ganimetle gittikçe güçlenen aileler ve
kabileler, bu pozisyonlarını kaybetmek veya paylaşmak istemedi. Bundan sonra
yalnızca onların işine gelen doğrular kabul görür oldu, hem de neredeyse bir
yüz yıl boyunca. Onların ardından bir yüz yıl da Abbasi hanedanının işine gelen
doğrular söylendi.
İçinde bulunduğumuz dönemin çok
daha ağırını tahayyül edin kafanızda: İnsan hakkı diye bir şey yok, konuşan
derhâl susturuluyor. İnternet yok ki doğruları yayasın, matbaa da yok, sayfa
sayfa yazıp bıraksan o tek kopya bulunup yok ediliyor. Doğrular anca ağızdan
ağza aktarılıyor, onun güvenilirliği de aktaran kimselerin güvenilirliğine ve
iyi niyetine yakından bağlı; bir kelimenin değiştirilmesiyle bir cümlenin
anlamı tamamen değişebilir çünkü. Üstelik aktarıcı iyi niyetli de olsa kendi
anladığını aktarabilir –ki bu da doğru olmayabilir. Böyle bir dönem yaşanıyor
işte.
Anlayacağınız, bize öğretilenler, iki
yüz yıl boyunca saray sahipleri tarafından zor ve rüşvet yolları kullanılarak
birtakım din adamlarına inşa ettirilmiş doğrulardır; bunlara karşı çıkanlar
zaten ya zehirlendi ya zindanlarda can verdi. Bu nedenle saray sahiplerine
zararı dokunmayacak şekilde ibadetler ve taştan yapılar kutsandı, saray sahiplerini
rahatsız edecek doğrular ve sosyal uygulamalarsa dışlandı ve zaman içinde tedavülden
kalktı. Oluşturduğu mezhepçilik politikası gücü elinde tutan, parayı ve mülkü
yığan Muaviye ve kabilesinin iki yönlü işine yaradı: Böylece dışarıda fetihleri
hızlandırırken içeride elde ettiklerini paylaşmamak için kendine düşman üretti.
Düşman üretiminin muazzam bir faydası vardır; odak noktayı suçlular üzerinden
çeker. Bu nedenle dünyadaki tüm kirli yöneticiler kendilerine düşman yaratır.
Fakat bu politikanın bedeli vardır: Örneğin George Bush yönetimi Saddam’ı
düşman olarak ortaya attığında bu zamana kadar yayılan sonuçlarını hep beraber
yaşadık ve yaşıyoruz. Müslümanlık içinse durum çok daha ağır oldu; koca İslam
dünyası ikiye bölünüp birbirlerini doğradı yüzyıllar boyunca. Ve hâlâ ama hâlâ
birbirlerine düşmanlık gütmekteler. Tek cümleyle özetlemek gerekirse, milyonların
kanının dökülmesine yol açan mezhepçilik kavgası özünde İslam’ın ilk döneminde
iki kabilenin yönetimi paylaşamaması sorunudur. Gel de bu işe akıl işi de.
İşte tam olarak bu nedenlerden
ötürü Siyasal İslam kavramı yerine Saray İslamı kavramının daha uygun düşünerek
böyle bir terim ürettim. Elbette İslam’ın veya diğer dinlerin siyaset için olduğunu
ima etmiyorum, esas amacı siyaset olan din, din değil dünyevî bir araçtır.
Ancak bir dinin hiç siyasal yönü bulunmaz, adalete bir kere bile değinmez,
insanların dünyadaki acılarına sırt çevirirse, o öğreti de ancak saraylara ve mevcut
güç sahiplerine hizmet eden dünyevî bir araç konumundadır.
“Ortaçağ’da mezhepçilik yalnızca
Müslüman dünyada yoktu ki? O çağa hâkim anlayış oydu zaten. Herkes ümmetçilik
politikası güdüyordu. Öyle değil miydi?”
Ortaçağ’ı yırtıp atan Cengiz Han ve
onun Moğol ordusunu saymazsak doğru, yalnızca Müslümanlıkta durum böyle değil,
devletler dini, daha doğrusu sektleri yani mezhepçiliği temel alıyordu. O
yüzden Rome Total War serisinde din adamları yok ama Medieval Total War
serisinde din adamları önemli yer tutuyor; genel kültür hep, öğrenin bunları.
Fakat o devletlerde için de durum aynı oldu. Mezhep savaşları yüzyıllarca Avrupa’yı
kana buladı. Ne zaman bu anlayıştan kurtuldular, o zaman huzura… ermediler. O
zaman da tutup millet, milliyet savaşlarına girdiler. Avrupa Birliği kurulana
dek huzuru bulamadı Avrupa.
Eğer bölüm bunun üstüne olsa daha uzuun
uzuun konuşurdum, emin olun. Ne var ki Avrupa’da yaşamıyoruz, bu yüzden konumuz
örneğin Katolik-Protestan savaşlarının Avrupa’yı nasıl dağıttığı değil. Onu da
Avrupalı biri yazsın, dağıtsın. Biz kendi topraklarımızdan ve insanlarımızdan
sorumluyuz öncelikle; o nedenle ümmetçilik politikasını Ortadoğu özelinde
inceleyeceğiz.
“Öyle olsun. Osmanlı Devleti ümmetçilik
politikası gütmedi mi? Onca topluluğu nasıl altı asır hizada tuttu?”
Ödül-ceza mekanizmasını iyi
kullanarak. Yani kılıç ve rıza yoluyla. Roma İmparatorluğu nasıl iki bin yıl
ayakta kaldıysa o şekilde. Bunda ümmetçilik politikasının öyle büyük bir etkisi
yoktur; ancak Osmanlı’nın imparatorluk olmasının büyük etkisi bulunur. Burada
büyük zekâsıyla Fatih Sultan Mehmet’i anmamız gerekir; Osmanlı’yı Osmanlı
İmparatorluğu yapan odur. Eğer o olmasaydı Osmanlı tamamen ümmetçi politikanın
esiri olur ve ömrü önemli ölçüde kısalırdı. Fakat ümmetçilik politikası o
hâliyle bile Türk’ün canına okumuştur. Anadolu’nun harap olmasındaki esas sebep
ümmetçilik politikasıdır.
Bana inanmayan arkadaşlar Osmanlı’nın altın dönemi sayılan Kanuni zamanında ve sonrasında Anadolu’nun hâlini açıp okusunlar isterim. Size keyword veriyorum: Büyük Kaçgun diye arayacaksınız. Kaymağı yiyen hep İstanbul ve saraya yuvalanan entrikacı takımıyken Türk 'altın dönem' zamanlarında bile Anadolu'da açlığa mahkûm edilmiş. Karşınıza çıkanlarla anlayacaksınız ki gerçek tarih okulda anlatıldığı gibi değil; elbette TV tarihçileri de ekran karşısında bunları dillendiremez. Dillendireni de çekiverirler kameraların önünden. Herkes benim gibi değil.
Size üzücü bir gerçek bırakayım:
Yalnızca Osmanlı İmparatorluğu böyle yapmadı. Dünya tarihi üzerine bilginiz
arttığında şunu göreceksiniz ki peygamberleri takip eden devasa topluluk her
dönemde güya din için savaşmış; tabii asılda ganimet için mülk için
birbirlerinin gırtlağına sarılmış. Peygamberlere inanmayanlar da aynılarını
devlet diyerek, vatan diyerek yapmış. Her yerde en güçlü olan hep her şeyi
almış ve diğerlerini ezmiş. Her zaman istikrar, en güçlü olanın kılıç zoruyla
diğerlerine baş eğdirmesi ve hâkimiyetine mecbur bırakmasıyla sağlanmış.
dünyada bildik bileli güç sahibi adamlara boyun eğilmiş, diğerleriyse hor
görülmüş.
Neye inanırsa inansın veya neye
inanmazsa inanmasınlar… Bunlar işin kılıfıdır. İnsana ait çirkin bir gerçektir
bu; daha doğrusu ruha eğilmeyen âdemoğluna ait çirkin bir gerçek. Ruha
eğilmeyen insan bedenin tutsağı olarak git gide doğaya ait olur, hayvanlarla
aynı şekilde davranır, içte hayvanlığa yaklaştıkça hareketlerine de yansır.
“‘Bizim konumuz her yer değil, biz kendi
insanlarımızdan sorumluyuz.’ diyordun? Şimdi genel konuşuyorsun?”
Sağda solda ‘Kibar insanı niye
eziyorlar ya?’ türlerinden şikâyet edenleri görüyorum, onun için açıklama
yaptım. Peki, neden bu coğrafyada ezenler fazla, neden diktatör dolu, o konuya
eğilelim madem.
Bu coğrafyada düz toprakların
yaygın olması sebebiyle bilinen tarihin başından beri işbirliğinin olduğu,
geliştiği ve bu nedenle Ortadoğu’da merkezî sistemlerin yaygın olduğu bilgisi siyasette
genel kabul gören bilgidir -ya da ben öyle sanıyorum-. Bazıları coğrafyadaki
diktatör bolluğunu işte bu bilgiye dayanıp merkezî sistemin hep güçlü olmuş
olmasına bağlar. Ancak bu hipotez bana pek doğru görünmüyor. Çünkü bence bu
hipotezi öne sürenler işin ‘halk’ tarafını ihmal etmekte, olaya yalnızca toprak
yönüyle bakmaktalar.
Şimdi ben de kendi hipotezimi
ortaya atıyorum: Bu topraklar düz olduğundan ve tarıma elverişli olduğundan
yüzyıllar boyu boyları, kabileleri ve aşiretleri kendine çekmiştir. Boy,
kabile, aşiret yaşamında hâliyle tahmin edersiniz ki merkezî bir yaşam anlayışı
yoktur; daha çok ‘kabile gururu’ üstünde şekillenir. Bu kabile gururunu
şişirmek için güçlü olana her zaman meydan okunur ve zayıf olanlar ezilir. Bu
durum Orta Asya’da da aynıdır, Arap coğrafyasında da. Dolayısıyla kabilesel
olarak güçlüye boyun eğmeye alışmış, zayıfı ezen bir insan tipi üretilir.
Türkler göçebe olup çok geniş coğrafyalara yayılması sayesinde bu kötü durumu
bir miktar aşmıştır ancak Araplar aşağı yukarı hep belli sınırlar arasında
kaldığından aşamamıştır, bu nedenle kendi kültürleri içinde bu fenotipe birebir
uygun insan tipini üretir durur. Çünkü Araplar bilir ki aynı kabileler yüz yıl
sonra da yerinde duruyor olacaktır; oysa Türkler oynak bir zemin içerisinde
gelişmiştir, değil yüzyıl sonra seneye bile kendileri aynı yerde kalacak mı,
karşısındaki boylar gidecek mi veya yerine başkaları mı gelecek, bilemez. Bu
nedenle Türk coğrafyası karışıktır, Arap coğrafyası ise durgun. Dolayısıyla
Araplar durgun coğrafyalarında sabit sosyal roller oluşturmaya bakar ve bunu
yapabilmek için güçlü olanın yanında durur, zayıf olanı ise ezer ve hep aşağıda
tutmaya çalışır. Geniş ver verimli arazilerin bol bulunduğu durgun
coğrafyalarda hep aynıdır, Çin’de ve Hindistan’da da böyledir, kast sistemi
yoktan yere çıkmamıştır. Bu nedenle bu coğrafyalarda asalet çok önemlidir,
tepedekiler hep tepede kalır, Çin İmparatoru’nu sözde gökler atamıştır örneğin.
Türkler için de baştaki adam dinsel bir nitelik taşır, gökten kut aldığı inancı
vardır, yani bugün de kendini din sömürüsü olarak gösteren kutsallık sömürüsü
bizde de bulunur yine. Ancak Türk için asalet o kadar öyle değildir. “Ben
Allah’ın gölgesiyim.” dersin de Türk’ü kandıramazsın, iyi yönettiğin sürece
iddianı kabul eder, yönetemediğinde tutar paçandan indirir, ‘Gök Tengri verdiği
kutu geri aldı.’ der; çünkü hayatta kalması gerekiyordur. İşte bu sebepten
Türklerde sabit roller yerleşmemiştir. Yerleşmediği içindir ki zayıfı en alta
geçirip sürekli onu aşağıda tutarak ezmek ve güçlüyü en yukarı çıkarıp sürekli
onu tepede tutmak doğal görülmez. Bizde bu roller yerine eksi taraf olarak
maddiyatçılık ön plana çıkar, gelecek için biriktirebildiği kadar biriktirme
huyu vardır.
Şu gerçeği ayrı paragrafta
vurgulamak isterim, kendi dönemlerinde padişahları eleştirirlerken, hatta alay
ederlerken, dahası tutup tutup indirirlerken bugün belli bir kesimin eleştiri
yapmayı bırak onlara adeta tapıyor olması bu insanların Saray İslamı eliyle
Araplaştırılmasından dolayıdır. Gerçi İslam’ın ilk dönemlerine baktığımızda
şunu görürüz ki o zamanki Araplar hiç de öyle kutsal yönetici falan takmıyor,
gayet Peygamber’in çevresini de eleştiriyor, daha sonradan değişime uğruyorlar.
Bugün baktığımızda Muaviye gibi birine bile hazret öneki getirip güya kutsallık
atfeden insanlar etrafta. İşte bunlar hep Peygamber’in öğretisinin çarpıtılarak
Saray İslamı hâline getirilmesinin sonuçlarıdır.
Burada tekrar bir açıklama yapalım
da minik Hitlerlere gün doğmasın: Anlayacağınız, üstün ırk – alçak ırk yoktur.
Fakat gelişmiş kültür – gelişmemiş kültür vardır. Bu konu Türk Kültürü Üzerine
bölümünde yer alıyordu. Bu gerçeğe karşı çıkan sözde hümanist olduğunu zanneden
ancak gerçekte yalnızca öğrendiği ezberleri tekrarcıları olan kimselere şu
teklifte bulunabilirsiniz: “Madem gelişmiş kültür – gelişmemiş kültür ayrımı
yoktur, alt katmanda olmak şartıyla kast sistemini kabul eder misin? Hemen
geçelim?” Kabul etmezse ikiyüzlüdür. Ederse onu ‘parya’ ilan edip dilediğinizi
yapabilirsiniz. Hindistan’da ‘parya’ dedikleri en alt tabaka insanların hiçbir
hakkı yoktur, insan bile sayılmazlar. Onlara ‘kirliler’ denir ve gölgelerinin
bile diğer insanlara değmesi suç kabul edilir. Veya kadınsa bir uçak bileti
hediye edip onu Afgan kültürünün güzelliklerini keşfetmeye gönderebilirsiniz.
“Başta bir halife olsaydı
Afganistan öyle kötü olmazdı, devletleri bize biat ederdi. Hep halifesizlikten
bunlar.”
Sevgili dünyadan bihaber Saray İslamı
taraftarı arkadaşım, buraları okuyor oluşuna sevindim ancak Allah aşkına böyle
ipe sapa gelmez iddialarla kimseyi kendinize güldürmeyin. Kimse Türk halife
sallamaz, tarihte bir kerecik, sadece bir kerecik bile sallamadı. “Yavuz Sultan
Selim halifeliği devraldı, artık halifelik bizde” dedik, kendimiz çaldık
kendimiz oynadık. Eğer halifelik işe yarar bir pozisyon olsa Suudiler bırakır
mıydı yahu? Üstelik onların yararına, halifenin Kureyş’ten olması gerektiğini
söyleyen hadis bile mevcut. Ben anlamıyorum, neden Türk Saray İslamcısı
halifelik için feryat figan ediyor da halifeliğin esas çıkış noktası ve sahibi
olan Suudiler zerrece umursamıyor?
Halifelikle ilgili o kadar çok yanlış
var ki… En başta, halifelik makamını halifenin kendisi takmış mı? Madem takmış
da neden şeyhülislamdan fetva almışlar yapacakları işler için? Bir dinin en
yüksek otoritesi gidip başka otoriteden izin ister mi? Halife zaten bir hadise
göre Kureyş’ten olmalı değil mi? Halifelik “Ümmetimin ayrılığında rahmet
vardır. Yanlışta birleşmezler.” hadisine ters değil mi? Ve en önemli soru:
Halifeliğin tarihte tek bir kere işe yaradığı yeri söyler misiniz? Halifelik
yanlılarının en fazla söyledikleri şu: “O, oradan halifeye selam göndermiş.”
Başka? Başka yok. Yüzyıllardır halife Türk ama haçlı seferlerine karşı hep
Türkler savaşmış, hiç yardım almamış Araplardan. Açın bakın Vikipedi’den
Osmanlı savaşlarına. Tüm Avrupa birleşip kıta hâlinde savaşmaya gelmiş,
karşısında Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti tek başına yazar. Keşke Araplar
da önemseseymiş biraz İslam halifesini. Adamlar ilk dört halifeyi bile
önemsememiş, üçüne suikast düzenlenmiş.
Halifeliğin dini liderlik olarak
kabul edilişini akıl almaz yahu. Adam öldürerek ele geçirilen bir dinsel
pozisyon düşünün. Şöyle tahayyül edin ki Vatikan’a girip papayı öldürüyorsunuz
ve haleluya, artık Katolik Dünyası’nın yeni lideri sizsiniz! Riddick filminde
vardı hani, bu arada gerçekten güzel filmdir, Necromongerlarda lideri öldüren
her şeyi alıyor, herkes onun emri altına giriyordu; halifelikte de aynı mantık
yolu var. Halifelik denen kurumun ne kadar saçma olduğu işte bu tek açıktan
bile bellidir: Halifelik, yani Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi veya kudret eli
olma yetkisi, nasıl başka birini öldürerek ele geçirilebilir?! Aynı mantıkla
birisi bir peygamberin canına kast ettiğinde ‘elçi’ olma yetkisini ondan alıp
yerine mi geçiyor? Ustanı öldürüp onun yerini almak sadece Dark Side’da olmuyor
muydu yahu?!
Kabul edelim ki ne akıl ne yürek ne
de vicdan kabul eder böyle bir şeyi. Bu işlerle alakası olmayan birine
anlatsanız muhtemelen ilk sorgulayacağı şu olur: “Liderliği kan dökerek elde
edilen bir din ne kadar barışçıl olabilir ki?”
İşte Saray İslamı bize dinsel
liderlik diye bunu yutturmaya kalkıyor; çünkü adı üstünde, Saray İslamı. Sarayı
ancak kan dökerek elde edersin ya da babadan miras kalır; o nedenle halifelik
de aynı şekilde el değiştiriyor. Güya Peygamber’in halefi olan adam, bir önceki
halifeyi öldürüyor, yerine geçiyor; olaya bak! Masum çocukları gömülmekten
kurtaran koca Muhammed’in sözde halefleri kundakta bebekleri boğdurtuyor sizce?
Akıl tutulması yemin ederim. Yoksa Tekvir 8-9’da söylenen “Diri diri gömülen
kıza sorulunca. Hangi suç yüzünden öldürüldün diye.” ayetlerinden yalnızca
çocukları diri diri gömünce günah olduğu sonucunu mu çıkarıyorlar? Bazen Saray
İslamcıları arasında acaba Peygamber’in hayatını okuyan kimse mi yok, diye
düşüncelere kapılıyorum. Hadi okumasalar bile her dinde suçsuz insanın kanını
dökmenin en büyük suçların başında geldiğini, en şiddetli şekilde kınandığını
ve kati şekilde yasaklandığını biliyor olmalılar. Halifelikte bu durumu nasıl
normalleştirebiliyorlar?!
Gerçi sorgulamak ve sorgulanmak bu
ideolojinin kodlarında olan bir iş değildir; yalnızca Saray İslamı mı, biatçı
ideolojilerin hiçbiri hoş karşılamaz sorgulamayı. Faşizm ve sosyalizmde de
aynıdır. Nerede küçük bir grup gücü eline geçirip sömürü düzeni kursa orada
sorgulamanın temeline dinamit konur. Çeşmelerin başını tutanlar
sorgulandıklarında sistemlerinin çökeceğinin farkındadır çünkü. Tamam her şeye
muhalif olmak iyi bir alışkanlık değildir, kabul ederim; ancak insanların manda
gibi güdülmeye çalışıldığı bir yerde bu işte bit yeniği olduğunu anlamak
gerekir. Büyükbaşı iyi niyetle beslemezler, sonu ya ahır olur ya mezbaha.
Sürüyü kurtla korkutanlar bir bakarsın elinde bıçakla gidiyor üstlerine.
Emin olun halifeliğin olmaması
olmasından çok çok hayırlı, iyi ki kaldırdı Atatürk, Allah makamını yüceltsin.
Düşünün, papalık Hristiyanlığı korudu mu, yoksa bozdu mu? Halifelik de aynı şekilde asla İslam’ı koruyucu değildi,
hiçbir zaman olmadı. Suudi Arabistan’daki yönetimi az çok bilenler şunun üstüne
biraz düşünsün: Bugün Müslüman dünyanın bu parçalı hâlinde bile din haddinden
fazla bozulmuş durumdayken Suudi Arabistan’daki o adamlardan biri halife olsa
ve Vatikan örneğinde olduğu üzere İslam oradan idare edilse, nasıl bir hâl
alırdı?
Halifeliğin en tehlikeli yanı bu
işte; eğer cahil kitleler güdülmek istense hepsini bir bayrak altında toplamak
ve onların başına kendinden bir ajanı yerleştirmek, en etkili yol olmaz mı?
‘Yeşil Kuşak’ projesini üreten ABD’nin, Saray İslamcısı eliyle halifeliği
diriltmeye çalışması bu nedenle olabilir mi? Ya da babasına parasız selam
vermeyen Amerikalılar çok seviyordur peygamberimizi, ondandır Saray İslamı ideolojisine
sağladıkları destek? Zaten Suudi Araplarla aralarından su sızmıyor, belki yakında
komple Müslümanlığa geçerler?!
Durumu teolojik algılayışla bile
okusan halifeliğin ne tehlikeli bir araç olduğunu görürsün. O baştaki tek adamı
satın alan veya başa kendi ajanını geçirenler kurdukları planlara göre
milyarlık kitleyi istese şeytana yem eder; kim karşı çıkacak onlara? İki
milyara yaklaşan bir kitle var, bir adamın üzerinden ona reklam edilen din
algısını gerçek zannedecek bunlar. Akılları bu kadarını da mı almıyor, yoksa
“Yeaaa halifeyi kim satın alabilir?” diye nihilist, boşvermişçi bir tavırla mı
düşünüyorlar onu bilmiyorum ama doğru yönde düşünmediklerini biliyorum. Biraz
tarih okusalar şeyhülislamların gayet güzel alındığını görebilirler, üstelik onları
alanlar da halifeler! Hadi bunu önemli bulmuyorlar; tarihimizde mason olduğunu
bildiğimiz padişah var örneğin: İslam Halifesi 5. Murat. Mason olmayı da mı
önemli bulmuyorlar? Neyi önemli bulacaklar?
Oysa halifelik işine aslında ilk
karşı çıkanın “Ümmetimin ayrılığında rahmet vardır. Yanlışta birleşmezler.”
hadisine göre muhafazakâr kesim olması gerekmez miydi ya? Bu dünyada öyle
adamlar var ki insanlığını dünyaya değişmiş, para ve iktidar karşılığında
milyar tane adamı kolaylıkla şeytana lokma edebilir. Para karşılığı kurtla
işbirliği yapar, sürüyü kurda teslim eder, sonra çobanla yas tutup ağlar.
Bunlardan biri dış proje olarak halifeliğe getirilsin, İblis’e yapacak iş
kalmaz. En başta bunların engellenmesi adına halifeliğin olmaması elzem. En iyisi
her zaman gücün ve yetkilerin bölüşümüdür. Gücü ancak firavunlar paylaşmaz;
çünkü onlar için önemli olan doğru veya iyi değil bizzat gücün kendisine sahip
olmak ve kitleleri kendi benliğine ‘kul’, ‘köle’ kılmaktır.
“Öyleyse halifelik kurumunun ilk
çıktığı zamanlar nasıl İslam’ın altın dönemi oldu?”
Sizi üzeceğim, İslam’ın altın
dönemi diye bize sunulan zaman dilimi Peygamber’in vefatıyla birlikte yakın
çevresinin emirlik için birbirine girdiği, halifeliği elde edenlerin sırası ile
suikasta uğradığı, huzurun uğramadığı bir zaman dilimi. Asr-ı Saadet Peygamber
vefat ettiği anda son bulmuştur; gerisi kargaşa dönemidir. Yok, ‘altın dönem’
dediğiniz çağ bilginlerin dolu olduğu Emevi ve Abbasi dönemleriyse, o dönem
iktidarı elinde bulunduranların İslam’dan fersah fersah uzak olduğu, Peygamber
soyunun zindanlara atılıp kırbaçlandığı, zehirlendiği, öldürüldüğü dönemlerdir.
Yani ne tezattır ki İslam’ın altın dönemi dediğiniz, İslam karşıtı sülalelerin
tahtı ele geçirdiği, gerçekten İslam’a içtenlikle inananlara baskılar
uyguladığı, İslam’a en uzak olunan dönemlerdir. Yezid yoktan yere Kerbela ardından “İntikamımızı aldık.” diye mısra dökmedi. Emeviler ve Abbasiler Peygamber’in
yanından olmaktan çok karşısındaydı, karşı devrimcilerdi. Bugün Tayyip Erdoğan
ne kadar Atatürk sevdalısıysa Emeviler ve Abbasiler de o kadar Peygamber
sevdalısıdır. Ve bu da şu demektir ki Tayyip Erdoğan’ın favori tarihçisi Kadir
Mısırlıoğlu Atatürkçülüğe ne kadar hizmet ettiyse Emevi ve Abbasi saraylarınca
beslenen din adamları da İslam’a o kadar hizmet etmiştir. Hele ki Emevilerin
ilk dönemi Peygamber’in soyuna ve öğretisine açıktan düşmanlık etmekten
çekinmediği bir dönemdi. İşte gördüğümüz kadarıyla buna sebebiyet veren de
Muhammed’in fazla yumuşakbaşlılığı, merhameti, şefkatiydi; her ne kadar bugün
‘kılıçlı peygamber’ diye eleştirilmekteyse de. Oysa tarihe bakınca görüyoruz ki
Muhammed’in soyuna bela getirmiş olan elindeki kılıcı yeteri kadar
kullanmamasıdır. Aşağı doğru inen uzun bir soy ve bela skalası mevcut, ancak
onun konuşma yeri burası değil. Sadece şunu hatırlarsanız neden böyle dediğimi
anlayabilirsiniz: Ebu Sufyan olmasaydı oğlu Muaviye ve torunu Yezid olmazdı.
Müslümanların en entelektüelleri
bile bu yanılgıyı aşamıyor maalesef, kafalarında hâlâ bir altın dönem anlayışı
taşıyor. Muhammed İkbal, Ali Şeriati, aklınıza gelen hangisi varsa, hepsi de
başları sıkıştığı yerde hepsi o altın döneme çekiliyor. Aslında kaçıyor demek
daha doğru. Oysa övdükleri dönemlerdeki gelişmelerin dindarlıktan uzak, bir
kısmı kâfirlikle, zındıklıkla itham edilmiş kimseler tarafından sağlandığını es
geçiyorlar. Sosyal hayatını övdükleri dönemin Müslümanların fakir dönemleri
olduğu detayını da göz önüne almıyorlar. Zenginlik arttıkça, Peygamber’in
vefatıyla birlikte paylaşım kavgalarının patlak vermesini ‘hata’ olarak
görüyor, aslında ondan önceki zaman diliminde zaten ortada paylaşılacak bir şey
olmadığından bir huzur dönemi yaşandığını kavrayamıyorlar. Aslında kavgaları
önleyenin öğreti değil Peygamber’in manevi şahsı ve liderliği olduğunu idrak
edemiyorlar. Onlara kalsa inananlar geçmiştekiler gibi yaşasa tüm sorunlar
hallolacak. Fakat öyle bir şey olmayacak; çünkü geçmiştekiler de bu
entelektüellerin geçmiştekileri kafalarında yaşattıkları hâliyle yaşamıyordu.
Bunu anlayamamışlar.
Hakkını vermek lazım, Ali Şeriati
eserlerinde Peygamber sonrası paylaşım kavgalarına büyük yer ayırır. Üçüncü
halife Osman’ın kesin olarak karşısında ve Ebu Zer’in kesin olarak yanında bir
tutum sergiler. Ebu Zer’in yaşam tarzının gerçek İslam ile birebir uyuştuğuna
inanır. Yaşar Nuri Öztürk de benzer bir görüşle, “Ebu Zer’i tanımadan
Muhammed’i tanıyamazsınız.” der. Bu görüşü taşıyan bilginler genel olarak
Müslümanlar Ebu Zer’in yaşadığı gibi yaşasa İslam dünyasının içinde bulunduğu
sorunların kökten çözüleceğine inanır.
Ebu Zer’e büyük saygı ve sevgi
duyarım. Ebu Zer özelinden de öte mert insanlara karşı bir saygım, sevgim hep
var oldu zaten. Fakat Ebu Zer taraftarı entelektüeller mevzu bahis edildiğinde
hep şunu sormak istemişimdir: Bu entelektüeller kendileri Müslümanların fakirlik
dönemlerini överken neden bunun aksine kalkıp da ülkelerindeki yaygın fakirliği
eleştiri konusu ediyor, düşün dünyalarında halklarını fakirlikten kurtarma
çabasına girişiyor? Madem geçmiş dönemdeki fakirlik iyidir, madem Peygamber
günü bir hurmayla geçiriyordu, iyi olan da budur, halkları da öyle yapsın.
Bıraksınlar kâfirler alsın yer altı ve yer üstü zenginliklerini; madem fakirlik
iyi bir şey? Dünya “müminin zindanı, kâfirin cenneti” değil mi, fakirliği övmek
için sürekli aynı hadisi önümüze sürmüyorlar mı? Madem öyledir bıraksınlar
kâfirler de bizi sömürerek cennetlerini burada yaşayıversin, ne var? O zaman
buna karşı çıkmamaları gerek değil mi? Fakat karşılar.
Zaten doğru olan da karşı olmaları.
Ancak bu entelektüeller fakirlik övgülerinin yanlışlığının farkında değiller.
İyi olan herkesin fakir olması değil, iyi olan herkesin kanaatkâr olması,
açgözlülükten uzak durması, azla yetinmeyi bilmesi. Kötü olan zenginlik değil,
kötü olan haksız kazanç ve adaletsiz dağılım. Kötü olan birkaç insanın diğer insanları
köle düzeyine indirgeyip kendi benlikleri faydasına hizmet ettirmesi.
“İnsanların geçmişi güzel
bulmalarının ne zararı var ki?”
İnsanların geçmişi güzel
bulmalarının bir zararı yok, sorun herkesin çözümü geçmişte araması. İslam
dünyasının temel sorunlarından biri bu. Ama çözüm geçmişte olsaydı, zaten
geçmiş yaşanırken bozulma gerçekleşmezdi değil mi? En bilginlerden tutun en
bilgisizlere kadar hepsi, aslında hiçbir çözüm sunmayan ‘altın çağ’ inancına
saplanıp kalmış, o dönemdeki savaşları dile getirmeden “yapılan hatalar”
diyerek geçiştiriyor. Kanallarda program yapan din adamlarını ele alın, Peygamber’in
sade yaşamını övüp günü nasıl bir hurmayla geçirdiğinden mutluluk gözyaşlarıyla
bahsediyor; ardından “Bugün Müslüman ülkelerin yaşadığı fakirlik” diye devam
edip Batılı devletlere ve idarecilerine beddua okumaya geçiyor. Fakirlik
övüyordu az önce? Fakirlik iyiyse Müslüman halkın fakir olması neden kötü olsun?
Burada taban tabana zıt iki değerlendirme var ve bu açık bir ikiyüzlülük.
Üstelik birkaç cümle önce de rızkı
belirleyenin, zengini zengin, fakiri fakir yapanın Allah olduğunu söylüyordu,
elbette halk kendine düşene razı gelsin diye. Kendilerine niye az düştüğünü
soranları Allah’a isyan etmekle korkutuyordu. Fakiri fakir kılan Allah ise
suçlu nasıl emperyal devletler olabilir; onlar yalnızca Allah’ın kendileri için
belirlediği rızkı almış olmuyor mu? “Allah rızka kefil” ise nasıl kefilin
verdiğine el uzatabilirler; hele de o kefil Allah ise? Allah’ı da aşıp mı iş
yapıyor bu emperyal kuvvetler? Nasıl bir güce sahip bunlar böyle? Allah onları
engelleyemiyorsa biz nasıl engelleyeceğiz?
İroniyle devam etmek gelmiyor
içimden. Bunlar işi şuraya getiriyor, özeti şu: Saray İslamcısı elit ve onun
yandaşları halktan kırptıklarıyla, çöktükleriyle zenginleşirse sebebi Allah’ın
onlara bol bol vermesi, Hatta bunun için çok güzel hikâyeler uyduruyorlar: ‘Adamın
biri gittikçe zenginleşiyormuş. Sebebini sormuşlar: “Allahla yarışıyoruz. Ben
başkalarına veriyorum, O bana veriyor, ben başkalarına veriyorum, O bana veriyor.
Henüz yenemedim.” demiş.’ Bu hikâyeye göre Rockafeller hanedanı dünyanın en
hayırsever topluluğu… Ama olamaz. Çünkü Batılı dünyadan yağmaladıklarıyla
zenginleşirse sebebi şeytanlıkları.
Hakikatte öyle çifte standart
olmaz. Eğer uydurdukları gibi yaptığımız iyiliklerin ve işlerin karşılığını bu
dünyada alıyor olsaydık her namazdan sonra bankaya “Kuluma sevgilerle” notlu
havale yapılıyor olması gerekmez miydi? Hesap bu dünyada değil, orada. Yoksa
Kamboçya nüfusunun dörtte birini yok eden Pol Pot veya “Yamyam” olduğu iddia
edilen diktatör İdi Amin öyle kolay, öyle rahat ayrılamazdı bu dünyadan. Fakat…
Bir de orası var, orada hesap ağır. Her türlü rezilliği yapıp da hesabı buradan
kaçırmaya, oraya taşımaya çalışanların gerçekten bir hesap olduğuna inanmadığını
düşünüyorum işin açığı.
Duruma çifte standartsız bakarsak: Demek
ki rızkı belirleyen Allah’ın gökten bir şeyler atıyor olması değil; çalışmak,
üretmek veya hak yemek, savaş, yağma, talan yapmak, kapabildiğin kadarını
helal-harama bakmadan kapmak. İşte o yüzden kötüler hep daha zengin oluyor,
Allah ile yarıştıklarından değil veya Allah onları kayırdığından değil. Ama bir
hesap var; herkes için. Azıcık aklı olan bugün zevkle yaşayayım diye sonsuzu
satmaz. İnanıyorsa elbette. İnanmıyorsa, bir iki din adamını yandaş tutar,
onlar da ortaya sürer bir iki hikâye, böylece sözde dindar özde inançsız
haramzademiz de haram-helal demeden çökmeye, yiyip içmeye devam eder. Ta ki
Allah’ın iyi işler yapmak için insanlara tanıdığı süre, yani ömrü son buluncaya
dek.
Yönetimsel açıdan bakarsak,
devletlerin rızkını belirleyen de yine Allah değil, yaptıkları doğru ve yanlış hamlelerdir.
ABD’yi süper güç yapan Allah’ın onlardan razı olması değil muazzam derecede
geniş topraklarından elde ettiği hammadde ile yaptığı üretim ve 2. Dünya
Savaşı’na doğru zamanda, doğru tarafta katılmasıdır. Kısacası ABD’nin
zenginliğinin temeli yerli Amerikalılardan çalınanlara dayanır. Hitler birkaç
senede Alman ekonomisini uçuşa geçirdi, Allah Hitler seçildi diye Alman
halkından razı olmuş da rızkını mı artırmıştı sizce? Osmanlı Allah razı
olduğundan değil, kılıçla geniş topraklara yayıldığından ve ticaret yollarını
ellerinde tuttuğundan zenginleşti; sanki ilk durum gerçekmiş gibi yansıtırlar,
ideolojik bir yalandır o. Müslüman ağırlıklı ülkeler bugün dünyanın fakir
ülkeleri arasında hep, Allah razı değil mi anayasası şeriata dayalı bu
ülkelerden? Ama ABD ve İsrail’den razı mı? Bu açık şekilde zırvalık; farkında
değil misiniz?
Buradan yola çıkarsak yöneticilerin
zengin halkın fakir olduğu şeriat devletlerinde o yöneticilerin Batı’nın
emperyalist devletleriyle aynı işi yapmalarından ötürü zenginleştikleri
sonucuna varabiliriz. Yani bu ülkelerde büyük bir yağma ve talan var; Allah yöneticilerine
bol bol verdiğinden değil, bu yöneticiler kendi halklarından çaldıklarından,
kamu malını yağma ve talan ettiklerinden zenginler. Aynı durum sosyalist veya
milliyetçi ülkelerde de geçerli elbette. Nerede zengin yöneticiler, fakir halk
varsa bilinsin ki oranın yönetici takımı Allah’ın halk için belirlediği
rızıktan çalıyordur. Ebu Zer de bunu söylüyordu işte yoksa yeşil parka giymiş
de sosyalizm propagandası yapıyor değildi.
Saray İslamı kendi ideolojisini
yayarken Peygamber’in İslam’ını bozdu, hâlâ da bozmaya devam ediyor. Bu
ideolojik yaklaşım hakikat bilgisini çarpıtıyor, insanları doğru olmayan
bilgilere inandırıyor. Bir avuç elitin ve onların yardakçısı bir avuç din
adamının dünyadaki keyfi sürsün diye kurban edilemeyecek kadar büyüktür
Muhammed’in öğretisi.
Şimdi doğruyu konuşalım: Peygamber
hiçbir zaman Allah’ın birilerini aç bırakmayacağını söylemedi. Öyle olsa
kendisi yeri geldiğinde günlerce aç kalmazdı. “Rızkın onda dokuzu
ticarettedir.” diyerek gökte kimsenin senin evine kaç kilo meyve alıp
almadığınla ilgilenmediğini, pazardaki fiyatlarla Allah’ın ilgisi olmadığını,
‘rızık’ denilen kavramın üretim fazlası ve değişimle sağlandığını söylemişti
zaten. Ama elbette Saray İslamcısı için hakikatin önemi yok, Saray İslamı hakikatle
ilgilenmez, insanları tepedeki zümreye menfaat sağlamak için bastırmakla, bu
amaçla dini lehine çevirmekle ilgilenir.
Yazıyı yayınladıktan iki hafta sonra gelen not: Bu rızık kavramının burada tam olarak açıklığa kavuştuğuna inanmıyorum. Daha önce bir bölümde bunun üstüne konuşmuş, bir de kendi inandığımın tersine olacak bir anımı anlatmıştım. Orayı bulup okuyabilirsiniz. Hangi konu içinde olduğunu hatırlamıyorum ama.
“Peygamber’in fakirlikle ilgili
övgüleri de bu ideoloji eliyle uydurulmuş sözler mi?”
Diğer bölümlerden birinde fakirlik
çeşitleri üstüne zaten konuşmuştuk, o konuyu tekrar açıp yazıyı uzatmanın
gereği yok. Kısaca söylemek gerekirse Peygamber’in maddesel planda bir fakirlik
övgüsü yoktur, manevi fakirlik övgüsü vardır. Aynı övgüyü İsa Mesih’te de
görürsünüz: “Ne mutlu ruhta fakir olanlara…” der Matta 5’te. Gerçi İsa, onu
takip etmek isteyen gence “Malını mülkünü sat ve parasını yoksullara dağıt.
Sonra ardımca gel.” de der; fakat Muhammed’de kesinlikle maddesel fakirlik
övgüsü yoktur. Bunun aksine pek çok hadisi vardır hatta. Örneğin: “Fakirlik bir
kapıdan girdi mi din diğer kapıdan çıkar.” Veya: “Benim dinim Hatice’nin malı
ve Ali’nin kılıcı üstünde yükselmiştir.” Eğer dini fakirlikle yükselseydi, bunu
söylemesi gerekirdi.
Fakat bugün özellikle kanallarda
fakirlik övenler mevcut, evet. Bunlar aynı zamanda çözümün İslam’ın geçmişinde
olduğu iddiasındaki kişiler. Öyleyse bugün bunlar neden şikâyetçi? Müslüman
ülkeler tam da istedikleri üzere fakir işte. Neden Batı’dan şikâyetçiler
öyleyse? Bugün İslam ülkelerinin durumun tam da Peygamber’in günü tek hurmayla
geçirdiği günlerine benziyor değil mi? O zaman tarih boyunca İslam ülkelerini
yağmalamış olan Batılılar iyi bir şey mi yapıyordu, Müslümanları Peygamber’e mi
yaklaştırıyorlardı yani? Mevlana evde yemek olmadığını öğrenince “Evimiz
Peygamber evine döndü, ne güzel!” diye şükretmişti hani? Öyleyse Müslümanlar da
şöyle mi şükretmeli: “Ne güzel Batılılar sayesinde ülkemiz Peygamber evine
döndü!” Madem fakir olmak Peygamber için iyi, İslam dünyasının fakir olması
neden kötü olsun? Sünnete uymuş olmuyorlar mı böylece? Yoksa fakirlik iyi bir
şey değildi de siz hakkı yağma edilen millet uyanmasın diye hikâyelerle bizi mi
uyutuyordunuz?
Üstelik fakirlik övücüleri daha
kötü bir şey söylüyor aslında fark etmeden: Peygamber’in fakir kalması iyiyse,
onu fakir bırakanlar da iyi bir iş yapmış demek oluyor. Bu durumda Peygamber’i
dışlayan kabile başlarının, isim vermek gerekirse en başta Ebu Cehil’in de iyi
bir iş yaptığı sonucuna çıkıyoruz. Bu nasıl mantık böyle?!
Bakın, Peygamber’in çektiği geçim
sıkıntısı iyi değildir. Çektiği sıkıntının sebebi de Allah’ın ondan rızkı kısmış
olması değil, etrafındaki kabilelerin onu ve takipçilerini dışlamış, onlara bir
şey satmıyor oluşudur. Yani kimi adamların kanallarda öyle göğüslerini
şişirerek anlattıkları bu durum aslında Peygamber’in düşürülmüş olduğu hüzün
verici zamanlardır. Sanki Peygamber fakirliği tercih ediyormuşçasına bunu
gururlanarak anlatıyorsanız ya konu hakkında bir bilginiz yoktur ya da bile
isteye insanları kandırıyorsunuzdur.
“Neden kandırsınlar ki insanları;
ne çıkarları olacak bundan?”
Peygamber’in yaşadığı fakirliği
Allah yazmamış, Allah ondan rızkı kısmamış da oradaki kabile başları ve adamları
buna sebep olmuşsa, geçmişte ve bugün halkın yaşadığı fakirliğin sorumlusu da
Allah değildir, Ebu Cehil ve tayfası gibi onları fakir bırakanlardır. Onların
çıkarları ideolojinin onları getirdiği nokta işte; kameranın önü. Emeviler
döneminde kamera olsaydı kim Muaviye’nin hoşuna gitmeyenleri söyleyip de kamera
önüne geçebilirdi? Ebu Zer geçemezdi, ona hiç kuşku yok.
Bu da demek oluyor ki kanallara
çıkan din adamı topluluğu halka doğruyu öğretmek için orada değil, geçmişte
yaşanmış olayları farklı ağızla sözde yorumlayıp özde çarpıtarak dini
birilerinin çıkarlarına uygun hâle getirmek için orada. Anlayacağınız bu
kimseler Allah’ı değil, onları zenginleştirenleri memnun etmek peşinde. Öyleyse
anlattıkları da din değil, dünya malı düşkünü bir zümrenin menfaatlerinin
sürmesine yönelik hikâyeler olacaktır. Onlar bunu istemeseler, iyi niyetli
olsalar bile gerçeği ayırt etmeleri kolay değil; çünkü ideolojinin temeli ta
Emeviler zamanında, hatta Muaviye devletini kurmadan bile öncesinde atıldı. Ebu
Zer’in durumundan anlıyoruz ki bozulmanın ilk işaretleri üçüncü halife dönemine
dayanıyor. Dördüncü halife zamanında ortalık tamamen kaos, kargaşa artık.
Hikâyeleri temel edinmiş,
peygamberlerin yolundan ve gerçek dinden uzak ideolojiyi bu topraklarda biz Siyasal
İslam diye adlandırdık ama siyaset ve menfaat için dini çarpıtma konusu
yalnızca bize ve bu topraklara da özgü değil. Başka inançların yaygın olduğu
topraklarda da menfaat elde etmek için o dinlerin çarpıtılmış hâlleri kullanılıyor.
Batı’da da Siyasal Hristiyanlık diye adlandırılabilecek bir ideoloji vardır,
Avrupa’da da benim gibi biri çıkıp bunun Saray Hristiyanlığı olduğunu
söyleyebilir mesela. Saray Hristiyanlığının bu nesildeki temsilcisi Donald
Trump’tır. Onu takip ederek bu ideolojiyi idrak edebilirsiniz.
“Peki ama senin dindar
siyasetçileri Saray İslamcısı diye suçlamadığını nereden bileceğiz?”
Tevbe 34-35’i tekrar hatırlayalım:
“Ey inananlar! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla
yerler. Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda
sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde
kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak, "Bu,
kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın" denecek.” Bu
arada not olarak ekleyeyim, bu çeviri en lüks makam arabasından aşağısına asla binmeyen
bir başkana sahip malum kurumun mealinden. Bilerek onlardan alıntıladım ki
Saray İslamı’nı anlatan bir ironi olsun.
İşte tek başına bu iki ayet bile
Saray İslamı ideolojisinin ikiyüzlülük üstüne kurulu olduğunu göstermeye yeter;
fazla söze gerek yok. Ebu Zer gibi bu iki ayeti okur ve sonra siyasetçiye
bakarsınız. Sözde dindar, özde dünyasal siyasetçi tayfası bu iki ayeti bulunduran
dini yalnızca makam elde etmek için ve bir köşeye para yığmak amacıyla kullanır.
Seçilmesine bile gerek yok, önden inceleyin: Siyasetçinin gösteriş merakı
varsa, hele ki altın renkli nesnelerle haşır neşirse, eline biraz güç
geçtiğinde adaleti darmaduman etmişse, yüksek bir makam elde ettikten sonra
parası ve malvarlığı roket hızıyla artış gösterecek demektir. Takdir edersiniz
ki o siyasetçi dindar değildir; aslında dindarlık kılıfı onun makama geçmek,
mülk edinmek için giyindiği bir kılıftır. Şöyle hadis var zaten: “Bir kimsenin
ibadetine bakmayın, doğru sözlülüğüne, emanete riayet edişine, dünya kendisine
güldüğünde değişip değişmediğine bakın.” Buna benzer birkaç hadis mevcut. Merak
ediyorum, kanallarda duydunuz mu?
Saray İslamı dediğimiz, aslında
kendisi tam olarak İslam’a uymamaktadır ancak temelini kutsal kitaba dayandırır
–veya böyle görünmek iddiası taşır, çünkü bu ideolojinin hedefi “Rabbimiz
emretti.” diyerek insanları elit zümrenin dünyasal çıkarları doğrultusunda
baskı altında tutmak ve halk üzerinde tahakküm kurmaktır. Tıpkı Peygamber ile
aynı dönemde yaşayan Ebu Cehil, Ebu Sufyan, Ebu Lehen’den mevcut üçlü çete ve
kabilelerinin fakirler üzerinde kurduğuna benzer şekilde. Bu sayede tahakküme
karşı çıkanlar Allah’a karşı gelmekle suçlanarak sindirilir. Oysa gerçek bunun
tam aksidir; bunlara karşı doğruları söyleyenler, bu işi kendi çıkarını
gözeterek veya dâhil olduğu bir grubun menfaati adına yapmıyorsa, Muaviye’ye
karşı çıkan Ebu Zer gibidir.
Ebu Zer hakkında bir kitabı bulunan
Ali Şeriati şöyle bir çıkarım yapmış, doğrudan alıntılıyorum: “‘Mal,
Allah’ındır.’ ifadesi, ‘Mal, insanlarındır.’ demektir. Bu, günümüz dünyasının
etkisinde kalarak benim yaptığım bir yorum değildir; Ebû Zer el-Gıfarî’nin,
Muaviye’nin yakasından tutup ona söylediği şu sözün aynısıdır: “Sen, ‘Mal,
Allah’ındır.’ şeklindeki sözünle insanların malını yemeyi amaçlıyorsun ve şunu
demek istiyorsun: ‘Mal, insanların değil Allah’ın malıdır, ben ise Allah’ın
yeryüzündeki temsilcisiyim. Dolayısıyla da insanların (kamu) malını dilediğim
gibi kullanırım, istediğim kimselere veririm ve istemediğim kimselere de
vermem!’”
İşte dinsel yönetim kurmaya çalışan
kimselerin belki de tümünün zihinlerinin arkasında bu fikir yatar. Allah’ın
temsilcisi sıfatını takınıp erişebildikleri kadar paraya, mülke, ayrıcalığa ve
otoriteye erişmeyi amaçlarlar. Allah bu amacın neresinde? Elbette hiçbir
yerinde. Allah dedikleri kendi menfaatleri. Dünya menfaati peşindeki insanlar
kendi menfaatlerini Allah yapmıştır da ona tapınmaktadır. Bu nedenle İsa “Hem
Tanrı’ya hem Mamon’a (dünya zenginlikleriyle ilişkili demon) tapınamazsınız.”
der.
Putperest bilinç böyledir; tamamen
benlik üstüne kuruludur, kişisel çıkar ve menfaat odaklıdır. Yeryüzünde
insanların çoğu bu bilinç seviyesini aşabilmiş olmadığı için de tarih bu
türden, dini kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan yöneticilerle doludur.
Anlayacağınız daha evvel de birçok kereler tekrar ettiğim üzere en büyük put
benliktir. Dışarıda duran, taştan oyma putlar bu puttan yansımalardır. İnsanlar
durduk yere taştan suretlere tapınmaz; içlerinde istekler vardır, onlar
gerçekleşsin diye veya içlerinde korkular vardır, onlar dinsin diye tapınır.
“Daha önce ruhla ilişkili bölümlerde
bu putperest bilinçten bahsediyordun da siyasetle alakası ne? Ruhla ilgili konuyu
bir de burada tekrar neden açıyorsun? Kompozisyon ödevlerinde yaptığımız gibi
kelime sayısı mı şişirmeye mi çalışıyorsun?”
Sevgili arkadaşım, ruha ilişkin her
konu aynı zamanda yeryüzüyle ilişkilidir. Çünkü dünya bireysel ve toplumsal
anlamda ruh âleminin yansımasıdır. Platon’un Mağara Alegorisi dedikleri şeyin
alegori olmadığını, aslında hakikatin kendisi olduğunu daha önceki bölümlerde
okumuş olmanız gerekliydi. Bir coğrafyadaki insanlarda ruh baskınsa orada göğün
düzeni kurulur, ego baskınsa yeraltının düzeni.
Halkın egoya-nefse-benliğe yakın,
ruha uzak olduğu coğrafyalarda hayvanî düzen geçerlidir. Ego bu dünyanın
kuralları üzere var edilmiştir ve onun için halk içinde de orman kanunları
işlev gösterir. Egonun düzeninde güçlü üstte, zayıf altta olur, güçlü zayıfı
ezer. Kanunun, hukukun, nizamın hükmü bulunmaz ve kuvvet kimdeyse hüküm onun
olur. Güç edinememiş, karakterce alçak insanlar da hüküm sahibi kimse ona
yaltaklanır, kavuk sallar ve böylelikle ayrıcalıklar, makamlar elde etmeye
uğraşır. Bu yerlerde liyakat olmaz. Zorbalar, görgüsüzler ve yalakalar türer,
namuslu, dürüst ve yetenekli adamlar kaybolur gider. Bireysel çıkarlar uğruna
birkaç kişi haricinde sonunda herkes kaybeder.
Önceliği ruh olan, ruhun baskın
geldiği topluluklarda ise mutlak surette kurulu bir sistem, hâkim olan âdil bir
düzen vardır. Çünkü Hakk katında her iş izinledir, yetki hak edene verilir.
Güçlü olanlar isteseler bile yan yollara sapamaz, menfaat için düzeni
bozamazlar, çünkü karşılarında ruhta kararlı bir halk yığını bulunur. Ruhun
baskın olduğu toplulukların ev tuttuğu yerlerde diktatörlük kuramazsın, kursan
da kısa süreli olur, çabuk yıkılır. Cennette diktatör yoktur, en yüksek
makamdaki peygamber bile diğer insanlara hizmet etmektedir. Cehennemde ise
diktatörler vardır ve buradakinden de beterdirler. Bunu daha evvel de hakikat
bilgisi olarak paylaşmıştım.
Anlayacağınız insanlar şark
kurnazlığı içinde ruh yerine bedeni tercih edip şeytanlığa saparak aslında yine
kendilerinin kuyusunu kazmaktadır; ancak durumun farkında bile değildirler.
Putperest bilincin baskın olduğu yerlerde devletler hep aşağıda kalmaya
mecburdur ve bu devletlerde halk daima sömürülür. Bu devletlerde halk baştaki adamın
malı gibidir. Kuzey Kore’nin durumunu düşündüğünüzde kafanızda aşağı yukarı bir
fikir oluşur.
“Kuzey Kore siyasî açıdan
cehennemin temsili ise Güney Kore de cennetin temsili o zaman?”
Öyle düşünülebilir ancak gerçek
bundan farklı. Liberal düşünürlerin klasik taktiğidir, kendi sistemlerini
aklamak için önümüze diktatörlüğü koyma yolunu seçerler hep. Oysa liberalizmin
ve kapitalizmin kalesi ABD’de insanlar yerde bilinçsizce yatan başka birinin
üstünden atlayıp geçmeyi normal kabul ediyor, ego-nefs-benlik o derece egemen.
Cennet sistemlerde değildir, cennet insanlarda gizlidir. Ruhu egemen kılmış bir
topluluk ister liberal bir düzen kursun isterse faşist bir yönetim biçimi
tercih etsin, fark etmez. Her hâlükârda huzur ve mutluluk içinde olacaklardır.
Bu dediğime karşı çıkanlar muhtemelen askere gitmemiş kimseler olur; çünkü bu
kimseler bilmez ki erkeklerin bir kısmının hayatında en huzurlu olduğu zaman
dilimi askerde geçirdiği zamanlardır. Birbirine sahip çıkan, refah içinde
olmasalar bile geride bırakılmayacağının bilinciyle güven içinde bulunan,
birlikte bulunduğu kimselere güvenen insanların düzeni her ne olursa olsun
cennetten bir düzendir. Olay sistemde değil insanlarda.
Bunun aksi de aynı şekilde geçerli
elbette. Küçük hazlar ve çıkarlar peşinde, birbirlerine her an kazık atmaya
hazır bir topluluğun ömürlerini faydasız işlerle tüketen bireylerine hangi
sistemi getirirsen getir onun bir açığını, sömürmenin bir yolunu mutlaka
bulurlar. Böyle böyle sistemlerini kısa sürede cehennemden bir parça hâline getirirler.
Sonra da kendi var ettikleri bu sistemden yakınır, şikâyet ederler.
Şu hakikati burada bir kere daha
hatırlatmak ihtiyacı hissediyorum: Cehennemde diktatörler vardır ve
buradakilerden de beterdirler. Cennette ise esas olan uyum ve konsensustur; hangi
makamda olursa olsun tüm insanlar, tepede güneş formunda parlayan Muhammed dahi
bu konsensusun bir parçasıdır. Kararlar rızayla alınır. Bu nedenle her ne kadar
tasavvufî hikâyeler sultanlık, padişahlık, şahlık ögeleriyle bezeliyse bile
cennetteki düzene yakın olan, halkın uyumunu ve konsensusu esas alan bir
sistemdir; başta her sözü kanun olan bir adamın bulunup halkın tebaası olması
değildir. Ben de bu nedenle devleti değil de halkı temel ve esas alan bir
milliyetçilik görüşü taşıyor ve savunuyorum. Fakat asıl olan göklerdeki düzeni
elimizden geldiği kadarıyla yeryüzünde oluşturmaktır.
Bugünkü Ortadoğu yüzyıllardır
ego-nefs-benliğin pençesinde olduğundan durumu bu şekildedir. Yoksa ahlak
değerlerini yerle bir eden ve bu toprakları çürüten, öyle İslamcıların
salladığı üzere modernleşme çabaları değildi. Bilakis modernleşme halkı saran
yozluktan kurtarma ve kurtulma çabalarıydı. Çünkü ego bu topraklarda dindarlık
kılıfına bürünüp pazarlıyor kendini. Bu durum yüzyıllardır aynı. Dindarlık
egonun panzehiri değil, başka bir yüzü sadece. Bu nedenle Mevlana ta 13.
yüzyılda der ki: “Egonun bir elinde Kuran, bir elinde tespih vardır. İnsanı
havuza kadar götürür, havuza gelince arkadan iter.”
Sadece dindarlık mı? Nerede çokluk
varsa, dünyayı dolduran insanların kalitesi aşağı yukarı belli olduğuna göre,
orada ego hükmediyor denebilir. Kuran’da “Eğer yeryüzündeki çoğunluğa itaat
edersen, onlar seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye
uymazlar ve onlar ancak yalan söylerler.” (Enam / 116) diye ayet oluşu
bundandır. Bildiğiniz üzere dünya üzerinde çoğunluğu yüzyıllar boyunca kurumsal
dinlerin dindarları oluşturdu.
Tanzimat’ta eylem yapılıyordu,
dindarların kafasının arkasında hep sakladıkları bir inanışları vardı: Dinsel
hükümler giderse düzen bozulur, kıyamet gelir. Kıyametin gelmediği açık, düzen
de daha iyiye gitti. İslamcıların kendisi de, ne kadar aksi yönde konuşsalar
da, bu işten çok faydalanıyor. Dinsel hükümlerin geçmediği, alkolün su gibi
aktığı, zinanın geğirmekten normal karşılandığı topraklara gidebilmek için ne
taklalar atıyorlar, daha güneyde şer’i hükümlerin en güzel şekliyle uygulandığı
kutsal topraklar dururken. Şeriatı savunan kadınlardan bir tanesini
göremezsiniz ki mirastan erkek kardeşinin yarısı kadar payı kabul etsin. Etmemeli
de… Bu kural o dönemin şartları adına gayet doğru; çünkü o dönemde birey diye
bir şey yok, aileler ve cemaatler esas. Kadın evlenip gidiyor ve onun aldığı
pay başka aileye geçmiş oluyor. Bu kuralla erkeğe daha fazla pay bırakılarak
miras korunmuş oluyor. Ne var ki çağımızda, kadın ve erkek eşit şekilde
çalıştığı, hakları hukuk kurallarıyla korunduğu için bu kural kesinlikle
adaletsizlik yaratır, yani doğru olamaz. Demek ki ne kadar öyle sansak da her
zaman sabit doğrular belirleyemiyoruz, doğru dediklerimiz şartlara göre
değişkenlik gösteriyor.
2000 sonrasında Saray İslamı’nın
yükselişini görmek akademik gözle bakanlar adına güzel oldu. Dinsel hükümlerin
anayasa yapılmasını isteyenlerin seküler öğretinin getirdiği haklardan ve
ayrıcalıklardan dibine dek yararlandıklarını, evlatlarını hep Batı’da
okuttuklarını ve oralarda okuyan çocukların, aileleriyle aynı görüşleri
savunmayı sürdürürken utanmadan Batı’ya yerleştiklerini, bunlardan hiçbirinin
Arap topraklarında okumadıklarını ve Arap topraklarına yerleşmediklerini açık
seçik gördük. Batı’nın üstünlüğünün sadece teknolojik bir üstünlük olmadığı
açığa çıktı. Evet, Saray İslamcısı ezberlerini tekrarlamaya devam edebilirler,
istedikleri kadar etsinler, Ortadoğu’da geri kalmış olanın sadece teknoloji
olmadığını en başta onlar biliyor. Ellerine fırsat geçtiği her yerde, her
seferinde dünyanın gerçekleriyle karşılaşacak ve dünyayı algılayışlarının bu
çağda geçerli yanının olmadığını görecekler. Gerçi dile getirmeseler de çağa
uygun hareket etmeyi gayet iyi biliyorlar. Örneğin faiz oluyor ‘kâr payı’,
helalleşiyor. Fakat Saray İslamcısı ne yardan ne serden geçmeye razı, cenneti
kaybederim korkusuyla aynı tekrarları vaaz ederken tam zıt şekilde yaşamaya
devam edecekler. Sonuç olarak ortaya Batı’nın hem maddi hem manevi
nimetlerinden yararlanabilmek için kendilerini yırtarken, kendilerine
sığındıkları insanları küçümseyen, ahlak olarak onlardan düşük olup kendini
üstün gören yoz mu yoz, ikiyüzlü mü ikiyüzlü bir insan tipi çıkıyor.
Netice itibarıyla Saray İslamı
etkinliğini yitireli çok olmuş, çökmüş bir ideoloji. Boş ezberler güzel yaşam
sağlamıyor. ‘Bizim inandığımız değerler bütünü olmazsa hayat kötü olacak,
cennet elinizden gidecek’ diye insanları ikna edip korkutarak hüküm sürmek, o
değerler bütününü doğru veya iyi de yapmıyor. En beteri, cennete de
götürmüyor.
“Yazılarında hem Peygamber’i
övüyorsun hem de milliyetçiliğe vurgu yapıyorsun. Bunlar birbirine zıt düşmüyor
mu? Peygamber ne zaman milliyetçi olmuş?”
Neden zıt düşsün? Peygamber’in
kendi çevresinde yönetim biçimlerini tartışacağı bir zaman mı vardı; daha
dünyada o anlayış mevcut değildi ki. Onun çevresinde var olan yalnızca kabileler
ve kabilecilikti. Uzak topraklarda elbette krallar hüküm sürüyordu ve dönemin
hâkim rejimi daha yüzyıllar boyunca monarşi olarak kalacaktı. Biz Peygamber
devlet başkanı olsa halkı esas alan türden bir milliyetçiliği seçip
seçmeyeceğini bilemeyiz fakat kendi devleti olunca krallık kurmamasına, hatta
halkından ayrı yaşamamasına bakarak monarşiden, hanedanlıktan hoşlanmadığını
söyleyebiliriz.
Muhafazakâr kesimin milliyetçi
refleksi gömmek için sık sık tekrar ettiği “Arap’ın Arap olmayana hiçbir
üstünlüğü yoktur.” hadisi Peygamber’in ırkçılığa karşı olduğunun açık kanıtı,
orası kesin. Ben de ırkçılığa kesin olarak karşıyım; aklı olan herkes de karşı
olmak zorunda. Türk Kültürü ve Milliyetçilik Üzerine bölümünde de uzunca
konuştuğumuz üzere herhangi bir ırkın diğerinden üstünlüğüne inanmam, böylesi
zırvalıkları da bunları savunan insanları da savunmam. Fakat burada asıl sorulması
gereken Peygamber’in o sözünden nasıl olup milliyetçiliğin kötülüğünün
çıkarıldığı olmalı değil mi? Bu durum bize gösterir ki bu çıkarıma ulaşan
kimseler milliyetçiliği ırkçılıkla bir tutmakta, ikisini bir görmekteler, başka
açıklaması yok. Bu onların hatası, milliyetçiliğin hatası değil. Milliyetçilikle
ırkçılığı bir tutuyorlar da dindarlıkla köktenci, fundemantalist bağnazlığı neden
bir tutmuyor, ayrıştırıyorlar? Milliyetçilik gözlerine Hitler destekçiliği
olarak görünüyor da dindarlık neden Taliban, El Kaide, Boko Haram, IŞİD ve daha
adını sayacağım nice İslamcı terör örgütüne destekçilik olarak görünmüyor gözlerine?
Peygamber’in o dönemde böyle bir söz sarf
etmiş olmasının sebepleri vardı. Birincisi dönemine hâkim olan kötülüğün nedeni
olarak başta kabileciliği görmüş olmasıydı; yoksa Ortadoğu’nun her yerinde
sosyal düzenin temel taşı olan kabileciliği aşmaya ve yerine daha kapsayıcı bir
üst kimliği ifade eden ümmet kavramını yerleştirmeye çalışmazdı. Bu arada ümmet
de bize anlattıkları gibi değildir, Medine Sözleşmesi’ne baktığınızda
Peygamber’in ümmete Yahudileri de dâhil ettiğini, dolayısıyla o ümmet
kavramının sınırları belli bir yerde yaşayan topluluk olduğunu, dolayısıyla
millet kavramına denk düştüğünü görürsünüz. Bunu ilk burada öğreniyorsunuz
çünkü dine ideoloji kattıklarından bunu size anlatmazlar. Peygamber kararlı
şekilde davranarak insanları birleştirmekte başarılı da oldu. Ne var ki ümmet
kavramının kendisi kapsayıcı olmak yerine insanları bölüp ayrıştırdı. Peygamber
bunu öngöremedi, dönemi itibarıyla görmesi mümkün de değildi.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan
sorunların bir kısmının temelinde, Peygamber’in ümmet diye adlandırdığı millet
kavramının değiştirilip baskılayıcı, otoriter, hatta totaliter bir dinsel
faşizmin temeli olarak kullanılmasında yatıyor. Peygamber’den durumun böyle
olacağını öngörmesini beklemek haksızlık olur; çünkü döneminde siyaset vardı,
her dönemde olduğu üzere, ancak siyaset bilimi dediğimiz alan henüz icat
edilmemişti ve siyasal ideolojilerin ortaya çıkmasına daha bin seneden fazla vardı. Gerçi onun da
döneminde başka dinlerden olanlara baskılar yapıp öldürten taht sahipleri vardı
ancak takipçilerinden bir grubun onun öğretisini alıp bunu kendi dünyasal
menfaatlerine destek amaçlı kullanacağı ve diğer takipçilerinin üstünde bir tür
faşizme dönüştüreceğini aklına bile getirmiş olamazdı. ‘Ümmet’ kelimesini
Peygamber kullandı, evet, ama mezhep birliği üstüne kurulu ümmetçilik siyaseti
asla onun eseri değildir. Zaten onun döneminde mezhep mi vardı Allah aşkına?
“Allah bildirseydi ya peygamberine
böyle olacağını, neden bildirmemiş?”
Her olayda zırt pırt ‘Allah şunu
yapsaymış ya, Allah bunu etseymiş ya’ diye yükselen ergen ateist kardeşim, din
böyle bir şey değil, neden Allah Peygamber’e siyaset bilimiyle ilgili konuşsun?
Tabii siz ekranlarda, Kuran’ın ruhsal yönünden haberdar olmadığından ‘Kuran bin
dört yüz yıl önce elektrikli arabanın olacağı haber verildi’ gibilerden üfürükten
sallayan adamları takip ederseniz dinin öyle bir şey olduğuyla ilgili
düşüncelere kapılabilirsiniz. Örneğin Allah peygamberleriyle roket bilimini
konuşur mu? Neden konuşsun? Allah neden peygamberlerine diferansiyel
denklemleri anlatsın? Zaten bunları anlatacak olsa anlayacak peygamber bulamaz,
hangi matematik bilgisiyle anlayacak peygamberi onu? Hangi mühendis
diferansiyel öğrenmeye koşa koşa gidiyor fakülteye ki bu tür işlerle hiç ilgisi
bulunmayan biri dinleyecek? Emin ol, bugün de Allah kendine peygamber seçse
kalkıp uzay gemisi yapmanın tarifini vermeyecek. Allah’ın da işi bu değil,
peygamberlerinin de işi bu değil. Bunları çalışıp çabalayıp insan bulacak,
insan yapacak. Zaten Allah öyle bir iş yapsa bu sefer de çıkıp “Neden kutsal
kitabında en lezzetli kekin tarifini vermemiş?!” diye çemkirenler çıkar.
Âdemoğullarını asla tam anlamıyla memnun edemezsin. İşte tam da bu nedenle
Allah bu memnuniyetsiz, isyancı yapı olan ego-nefs-benlik nasıl bilinir, nasıl
aşılır onların yollarını öğretir peygamberlerine.
Burada ayrı bir paragrafta şu hakikati
eklemek isterim ki işte bu durumdan ötürü Nuh’un gemisi hep bize gösterdikleri
üzere tahtadan, yani maddesel bir gemi olamaz. Zaten üzerine az düşünsen gerçek
ortada: Tek başına bir Âdemoğlu nasıl olacak da tüm hayvanları çifter çifter doldurabileceği
uçak gemisi gibi gemi inşa edecek? Üstelik bunlar birbirlerine de
saldırmayacak. Yiyeceklerini stoklamaya kalksan, hayvanlar birbirlerini yiyor
zaten, menü birbirleri. Nasıl olacak bu iş? Yahu, nasıl oluyor da ruhun
yolculuğuyla ilgili, ruhta gerçekleşen, dünya âleminde gerçekleşmesi imkânsız
anlatıları kalkıp dünyayla ilgili sanıyorlar? Gemi, gönül sahibi arifin
gönlüdür; ona giren ölümden emin olur, Hintlilerin Samsara Çarkı diye
adlandırdığı bu döngüden kurtulur. Anlayacağınız insanı ölümden yine insan
kurtarır. “Sende de gönül var ama kötü, kokmuş bir şey / Sen en iyisi bir gönül
sahibi bul, onun gönlüne gir.” der Mevlana bundan ötürü. Mesnevi’deydi, ama hangi
ciltte, hangi hikâye altında hatırlayamadım, ezberden yazdım. Bir yerlerden Mesnevi
pdf’i edinip belge içinde gönül diye aratırsanız, Mevlana’nın bu konuya ne
kadar önem verdiğini kendi gözlerinizle görebilirsiniz. Otomatik bir tavırla istemeden
Google’a yazarsanız da Gönül Dağı dizisi çıkıyor.
Yine başka örnek vereyim, Kuran’da
tabiata ait, çok yaygın bir olay olan ‘kar’, kelime olarak bir kere bile geçmez
çünkü Peygamber hayatında hiç kar görmemiştir. Ateist eleştirmenler bunu
Peygamber’in dini kendisinin uydurduğuna yorar ancak bu çok yanlış bir bakış
açısıdır. Çünkü birilerine bir şeyler anlattı, öğretmeye çalıştı iseniz şunu
bilirsiniz ki ona ancak bildiği ve anlayabileceği kadarını anlatmak mümkündür.
Fazlasını anlatırsanız kafasını karıştırmaktan başka işe yaramaz, önceki
bildiklerini de anlayamaz olur. Bu nedenle din Musa’da farklı, İsa’da farklı,
Muhammed’de farklıdır. Allah değişmez elbet de indirdiği din niye peygamberden
peygambere değişiklik gösterir; çünkü peygamberinin anlayışı, algılayışı,
kişilik yapısı değişmiştir.
Hatta size şunu da söyleyeyim,
Peygamber’i anlamayan yalnızca onun öğretisini menfaatlerini sağlamak için
kullanmak arzusu ve emelinde olup bu uğurda torunlarını, soyunu bile yok etmeye
cüret etmiş olan ‘ümmet’ değildi. Rakipleri, muhalifleri, takipçilerinden bile
ötesi; Muhammed’in kendi torunları bile onun ardından hâlâ belli bir miktar
kabilesel bakış açısına sahiptiler. Peygamber her ne kadar bunu amaçlamış olsa
da kabileciliği aşmakta yeteri kadar başarı sağlayamadı. Çünkü dönemine göre o
derece yüksek kalıyordu Peygamber’in vizyonu.
“Peygamber torunlarının
kabileciliği aşamadıklarını da nereden çıkardın?”
Şöyle sorayım: Ali’nin Peygamber’e
bir kere “Amcaoğlu” diye akraba bağıyla seslenmişliği, hitap etmişliği var mı
herhangi bir yerde? Ben denk gelmedim, eminim siz de bulamazsınız. Çünkü
Muhammed ne kadar kendi ailesinin peygamberi ise o kadar da diğer insanların
peygamberidir. Dolayısıyla Muhammed’in gerçek peygamber olduğuna ve makamların
en üstünde yer aldığına inananlar “Torun tadı bir başka ya.” diyerek torunları
lehine adaletten sapmayacağını bilirler. Bunu zaten şu olayda da görüyoruz:
Kızıyla aynı ada sahip olan bir kadın hırsızlık yapar, ancak arkası sağlamdır, ceza
uygulanmasın diye araya ‘hatırlı’ kimseler girer. Peygamber de bu gelen sözde
arabulucu, özde adalet düşmanlarına der ki: “Vallahi hırsızlık yapan kızım
Fatıma olsa, onun da elini keserim.” Yani akrabalık bağı onun nazarında
adaletten, liyakatten, haktan kesinlikle önemli değil, bu çıkar ortaya. Zaten
hem en yakın akrabası hem de en yakın dostu olan Ali'nin kendisi bile Muhammed
ile akrabalık bağını hiç ortaya sürmez, Peygamber’e her seferinde Resulullah,
Allah’ın elçisi diye seslenir.
Gelgelelim Peygamber’in
torunlarının, hatta onların torunlarının sözlerine bakın, okuyun, göreceksiniz
ki genel olarak Peygamber’den ‘dedem’, ‘dedemiz’ diye bahsetmişler. En
yakınındaki Ali akrabalık bağını kullanmıyor da torunu, hatta onun torunu
kullanıyor, işe bakın! İşte bu aradaki tezat o kabileci mantık yapısının en
açık göstergesidir. Görünen o ki Ali kabilecilik anlayışını aşmayı başarmıştı
ancak çocukları ile torunları hâlâ bir parça da olsa bu anlayışa sahiptiler.
Yoksa Ali bilmiyor muydu ta çocukluktan beri beraber bulundukları amcasının
oğluna “Amcamoğlu” veya “Kuzen” diye seslenmeyi? Gerçi “Kuzen” diye seslenemezdi,
ne de olsa kuzen İngilizce kökenli bir kelime ve İngilizce bugün olduğu üzere
tüm dünyayı etki altına almamıştı o dönemde, hâlâ barbar toplulukların diliydi.
Bugün Anglo-Sakson dediğimiz devasa topluluk da o dönem İngiltere’de Anglus, Sakson ve Jüt isminde üç kabileden ibaretti.
Dahası az yukarıda da söylediğim
üzere Peygamber kabileciliği aşmaya çalıştı ancak çok geçmeden onun öğretisi de
çok daha kapsamlı olmak kaydıyla büyük bir kabilecilik anlayışına dönüştü.
Haşimoğulları, Kureyş kabileleri Müslümanlık kimliği içinde eridi fakat bu
kabileler tek kimlik altında büyük bir kabile oluşumu hâline geldi; yani Müslümanlık,
kendisi kabile oldu, bu kabilenin gururu için Müslümanlar İslam’da Kitap Ehli
diye adlandırılıp saldırılması yasak olan Hristiyanlara saldırmaya başladı.
Yoksa Arap’ın ne işi vardı ta İspanya içlerinde; orası Ehli Kitap’ın
yurtlarıydı, ama Arap savaşçılar güya dinsel savaş adı altında o kabile
gururlarını yayıyor ve ganimet topluyorlardı işte. Anlayacağınız haçlı
seferleri ne kadar İsa Mesih ile alakalıysa gazalar da o kadar Muhammed Mustafa
ile alakalıdır.
Böylece karşı taraf da tepki olarak
aynısını uyguladı, onca krallık, prenslik, dükalık tek bir Hristiyanlık çatısı,
yani kabilesi altında birleşerek haçlı seferlerini ortaya çıkardı. Bize öyle
öğretmediler, haçlı seferlerinin tüm suçunu Hristiyanlara yıktılar. Ama şunun
üzerine düşünün: İlk haçlı seferinin tarihi 1096’dır, madem tüm suç
Hristiyanlarda, birinci sefer için neden tamı tamına 11 asır beklemişler?
Araplar ta sekizinci yüzyıldan başlayarak İspanya topraklarına kararlı biçimde
saldırmasa bu seferler ortaya belki de çıkmazdı; tıpkı ABD Ortadoğu’ya
saldırmasa cihatçı grupların belki de ortaya çıkmayacağı gibi. Bu ikisi birbiriyle
aynı sebeplere dayanır; her ne kadar iki taraf da her zaman saldırganını yerin
dibine sokmak ve savunmacı olan kendi tarafını yüceltmek eğiliminde olsa bile durum
böyledir, iki tarafın anlattığı üzere değil.
Anlayacağınız Peygamber küçük kabileciliği
aştı ama daha büyük bir kabile üretme pahasına. Fakat bununla amaçladığı, beklediği
barış, huzur hâli gelmedi; yerine savaşların çapı büyüdü, gazalar, cihatlar, haçlı
seferleri çıktı ortaya. Müslümanlık kabilesi de mezhepler dediğimiz alt boylara
bölündü ve bunlar da birbirleriyle çatıştı, özellikle Şiilik ve Sünnilik kabileleri
adı altında Müslümanlar yüzyıllarca birbirlerinin kanını döktüler. Yani İslamcıların
iddiaları doğruyu yansıtmıyor, kabilecilik sadece milliyetçilikle olmaz. Kabilecilik
bin yıllardır yeryüzünden hiç silinmedi, yalnızca suret değiştirip durdu. Bazen
dinsel kimlik gibi büyük, devasa elbiseler giyindi, bazen daha küçük, örneğin
futbol kulübü taraftarlığı gibi. Ancak hep var oldu ve hep var olmaya da devam
edecek gibi duruyor. Çünkü dünya egosal benliğin var olduğu meydandır ve bir
gün herkes egosal benliklerini aşmadığı, etkisinden kurtulmadığı sürece insanlar
dünyayı bu şekilde idare etmeyi sürdürecek.
“Dünya durduğu sürece kabilecilik
aşılamaz diyorsun öyleyse”
Bireyler tek tek aşabilir. Olsa
muhteşem olur ancak insanlığın kitleler hâlinde aşabileceğine pek ihtimal
vermiyorum. Kabileciliği aşmak için çok çok geniş bir zihin yapısına sahip
olmak şart; ancak her şeyi kapsayan ve herkesle empati yapabilen bir öğreti
kabileciği aşar. Nasıl yapar bunu: Kabileciliği aşmaya çalışmayarak. Çünkü
insan doğada haklı olarak daima bir güven arayışı içerisinde ve hep de öyle
olacaktır.
Sözde her tür kabileciliği aşmayı
başarmış liberal düzende insanlar kendilerine uygun buldukları topluluklara
katılarak birlikte bir kabile oluşturmuyorlar mı? Bizim siyaset biliminde
‘kimlikler’ diye tanımladığımız aslında küçük kabilelerdir işte. Futbol takımı
taraftarlığı, en kolay anlaşılabilir örnek olur. Galatasaray taraftarı ayrı
kabiledir, Fenerbahçe taraftarı ayrı kabiledir. Gerçi bunların kendi içinde
bağları elbette sıradan bir kabiledeki kadar sıkı değildir, ama taraftar
grupları tam olarak kabilelerdir. Mümkün mü ki birisi Fenerbahçe taraftar grubu
içinde bulunup sonradan Galatasaray taraftar grubuna geçiş yapsın veya tam
tersi gerçekleşsin? Çok zor. Bu birliklerin bağları soy birliğindeki kadar sıkı
değil elbette, ancak bağların gevşek olması bunları kabile olmaktan da
çıkarmaz.
Aynı şekilde her ideoloji daha küçük
kabilelere bölünür ve zaten küçük kabilelerden oluşur. Dinsel birlik dediğiniz
sektlerden yani mezheplerden oluşur. Millet birliği dediğiniz şehirlere,
bölgelere bölünür. Ne kadar birleştirmeye çalışırsan o kadar dağılır,
dağılanlar da birleştikçe her seferinde yeni, büyük kabileler oluşturur.
Biz biliyoruz ki Saray İslamı yanlılarının
İslamcılık veya ümmetçilik diye isimlendirdiği ideoloji aslında İslamcılık veya
İslam Birliği değil mezhepçiliktir. Zaten İslamcılık bile olsa, birleştirici
değildir; ayrılığı vurgular. Her mezhebin kendine göre bir İslamiyet anlayışı
var; hangisini doğru olarak alacak, hangisini uygulayacağız? Elbette gücü ele
geçirenlerin inandığı İslam yani mezhep hangisiyse onu! Hanefiler gücü ele
aldığında İslamcılık Hanefilik olacak veya Şiiler gücü ele aldığında İslamcılık
Şiilik olacak. Bu yüzden bir toplumda ancak o topluma hâkim mezhebin inanırları
İslamcılık savunur; ezilmiş mezheplerin taraftarları kalkıp da İslamcılık
savunmaz. Ezilmiş mezheplerin taraftarları laiklik ister, çünkü ancak laiklik
engeller ezilmelerini. Müslüman ülkelerden Avrupa’ya göçlerin bu derece yoğun
olmasının birincil değilse bile ikincil sebebi muhtemelen budur: İnancında
rahat bırakılma arzusu. Gel gör ki oraya gidenler de her ne hikmetse kaçtığı
ülkenin sistemini istemeye başlıyor; ancak bu düzenin olduğu ülkelere dönmeye
de asla yanaşmıyor. Bu da insanoğlunun ikiyüzlülüğü üstüne gayet açık edici bir
örnektir.
Görüldüğü üzere İslamcılık
politikası da evrensel bir öğreti değildir, insanları bölüp ayırır, bu yönden
milliyetçilikten farkı bulunmaz. Üstelik milliyetçilikte sınır belli, Türk
dediğin belli işte, daha fazla bölemezsin ama mezhepçilikte aynı mezhep içinde
de farklı farklı fraksiyonlar, anlayışlar, algılayışlar, cemaatler olur. Yeri, zamanı
geldiğinde daha fazla etki alanı ve ganimet elde etmek için bunlar birbirlerine
saldırır. Ve hepsi kendilerinin hak tarafta, karşı tarafınsa hak olmadığı
propagandasıyla hareket eder, motivasyonlarına kutsal anlamlar yüklerler. Yani
mezhepçiliğin milliyetçilik gibi belli sınırlar arasına hapsolmadığı doğrudur
fakat o var olmayan sınırlar yararlar getirirken aynı zamanda büyük zararlara
da yol açar. Bu açıdan mantıklı tercih değildir. FETÖ olayı daha dündü işte,
oradan hesap edin. Bugün de başka cemaat ve tarikatlar var. Bunların ülke
üstündeki etkileri, liyakati yerle bir edişleri, ülkeyi hem ekonomik hem sosyal
açıdan nasıl dibe çektikleri üstüne biraz düşündüğünüzde söylediklerimi
kolaylıkla anlayacağınıza ve hak vereceğinize inancım tam.
“Madem öyle Peygamber neden o kadar
uğraşmış kabileciliği aşmaya?”
Peygamber’in oturtmaya çalıştığı İslam
anlayışı ile mezhepçi anlayış arasında devasa bir fark vardır. Ülkeler
gerçekten Kuran’daki bilgilerle, Peygamber’in tarif ettiği İslam’a ait bir rejimle
yönetilecek olsa geniş bir yönetim yelpazesiyle karşılaşırız; cumhuriyetten tut
teokratik monarşiye, sosyalizmden tut faşizme kadar hepsi Kuran’a ve Peygamber’in
öğretisine uyabilir. Fakat Saray İslamı ideolojisi aslında İran’daki gibi din
adamlarının egemenliğini hedefliyor görünse de bu topraklarda hep bir hanedan
etrafında biçimlenmiş yönetim sistemini, yani monarşiyi esas alır. Çünkü Saray
İslamı, temelini yüzyıllar boyu din adamlarını besleyen saray saltanatından
almış, onun üstüne biçimlenmiştir.
İslam’a İslamcılık tarafından bakarsak
bu dinin onlar açısından kabuk olarak algılandığını görürüz. Yani belli
kaideleri tekrar edip gerisini çok da umursamamayı din olarak ele alıyorlar.
Fakat din bu değildir, böyle algılanan bir dinin sözgelimi trafik kurallarından
farkı kalmaz. Üstelik zaman değiştikçe İslam’da bu dünyaya ait bazı kaideler
geçerliliğini yitirdi, örneğin kadınlarla ilgili hak ve kurallar. Çünkü çağ
değişti, şartlar değişti, hâliyle kabuk çatladı, kırıldı. İşte bu nedenle aynı
kuralları uygulamakta ısrar eden Müslüman ağırlıklı ülkelerin hayat tarzları
uzun zamandır dünyanın gerçeklerine uymuyor. Onların ne kadar geride
kaldıklarını herkes görüyor, biz bunun ötesinde ülkemizde yaşananlarla tecrübe de
ediyoruz. Bu nedenle ülkedeki genç nüfus arasında ateist sayısı roket hızıyla
artış gösteriyor.
Hakikate ait öğretilerde olan ve
aslında olması gerekene göre ise İslam zindan olan bu dünyadan kurtuluşa giden
yolun tarifidir. Gerçekte önem taşıyan özdür çünkü. Ancak öz yani ruh
kurtarılabilir, kabuk değil. Kabuk olan beden dünyaya aittir, bir zaman bize
araçlık ve eşlik eder, vakti geldiğinde onu toprağa teslim eder gideriz. Beden
asla bu gerçekliğin dışına çıkarılamaz, ait olduğu yer bu gerçekliktir. Bedene
ait bilgiler yalnızca bu gerçeklik içinde geçerli ve bu gerçeklikte önemlidir.
Bu gerçekliğin dışına adım attığın anda ne bedenin hükmü kalır ne de dünyasal
gerçekliğin. Dolayısıyla insanı cennete sokmak, eve döndürmek iddiasındaki tüm
dinler öze nüfuz etmek zorundadır. Yoksa sadece bu dünyaya ait, geçici
öğretiler olurlar.
Esas olan dıştan önce içtir. İçe
önem vermezseniz, dışına ne giydirirseniz giydirin işe yaramaz. Mezhepler ve
mezhepçilik Saray İslamı’nın dayandığı temeldir ancak bu dinsel anlayış ömrünü Sanayi
Devrimi ile birlikte doldurdu. İslamcılık bu çağda iyi bir yöne götürebilecek kapasiteye
sahip bir ideoloji değil çünkü en başta, üzerine kurulu olduğu mezhep anlayışı
reforme olmak, dünyanın mevcut şartlarına ayak uydurmak zorunda. Temeldeki
demirleri çürümeye yüz tutmuş bir binayı dıştan yenilemeyle kullanamazsınız,
yoksa ilk sarsıntıda üstünüze çöker.
“Reforme etmek de ne demek? Mezhep
imamlarının getirdiğini mi değiştireceğiz? Bizim mezhebin kuralları da
sınırları da bellidir. Kimse kusura bakmasın biz öyle kurulu sisteme dokunmayız
da dokundurmayız da!”
Sevgili mezhepçi arkadaşım, gelin,
ideolojik değil ama dinsel yönden şu düşüncenizi tekrar bir gözden geçirin. Mezhep
imamları Peygamber’in seçtiği vekilleri miydi, onlara mezhep kurma yetkileri gökte
mi bahşedilmişti; neden onların ortaya koydukları değiştirilemez olsun? Mezhep
imamları Kuran’ı ve hadisleri kendi görüşleri doğrultusunda yorumlamadılar mı? Onlar
yorumlarken eklemeler mi yapmıştı, yoksa dini mi bozmuştu ki birbirinden farklı
farklı mezhepler türedi? Esas hata bırakın bugünü, geçmişte bile sanki her
noktada kusursuzlarmış, kusursuz olmak zorundalarmış gibi iman ediliyor
olmasında değil mi; yüzyıllardır çokça sorunlara sebep olmadı mı bu anlayış?
Mezhep imamlarının gök âleminden haber vermişliği yokken, yani kendilerinin kurtulmuş
oldukları kesin değilken dini yorumlama cesareti gösterebiliyorlarsa, başkaları
neden mezhepleri yorumlama cesareti gösteremesin? Geçmişte onlar dini
yorumlarken bozmuş olmadıysa, bugün başkaları dini kendi zamanımıza göre
yorumlayınca neden bozmuş olsun?
“Akla göre iş yapılmaz öyle. Mezhep
imamları Peygamber dönemine yakındı, yüce kimselerdi. Biz dokunamayız onların yaptıklarına,
senin gibi akılcılar ne derse desin!”
Ruha yönelten akıl evrendeki en
değerli araçtır, o akıl güneştir. Zaten bilginiz de yanlış, Peygamber dönemine
en yakın yaşayan mezhep imamıyla Peygamber arasında iki yüz yıla yakın bir
zaman dilimi var. Biraz anlatın bakalım, yüzyıl önce yaşamış atanızdan
dedenizden ne biliyorsunuz? İsmini biliyor musunuz, onu deyin? İşte Peygamber’den
iki yüz yıl sonra toplanan sözleri biraz bu gözle değerlendirin. Hele ki diğer
mezhep imamları daha da uzak zamanların insanları. Bu insanlar Peygamber’i
nerede görmüş tanımış da bilgi edinmiş merak ediyorum doğrusu. Çünkü diğer
türlüsü ‘akla göre yorumlamak’ oluyor sizin tabirinizce.
Yazık ki inanırlar ‘geçmiştekiler
bilir, sonrakiler bilmez’ tarzı savunularla aklı da bıraktı Allah’ı bilmeyi
çalışmayı da; kendilerini geçmiş dönemin geçmişte kalması gereken öğretilerine
mahkûm ederek cennet arıyorlar. Bu öğretiler geçmişte işe yaramış olabilir, çünkü
o dünya başka bir dünyaydı, fakat Sanayi Devrimi’nin etkisi yayıldığından
beridir dünyasal düzende faydadan çok zarar getiriyorlar. Bu nedenle tüm
Müslümanların ağırlıklı bulunduğu ülkeler pozitif özelliklerin sıralandığı
listelerde hep sonda, negatif özelliklerin sıralandığı listelerdeyse hep başta
yer alıyor.
Üstelik esas olarak şöyle de bir
temel sorun var: Gökten mucize bekleyerek bir şeylerin değişeceğini bekleyenler
belli ki daha kendileri Allah nedir anlamıyor. Allah’ı bir iki dinsel ritüelle
tavlayacakları, doğru yanlış demeden ne yaparlarsa yapsınlar dinlerinden dolayı
arkalarında durup onları kollayacak, benlik sahibi bir tanrı olarak
algılıyorlar. Zannederim ki bu yüzden hiçbir şey yapmamak gerektiğini düşünüyorlar,
Allah’tan gökten indireceği bir mucizeyle her şeyi düzeltmesini bekliyorlar.
Bu düşünce tarzı sizce de ayıp
değil mi yahu? Bu insanlar farkında olmadan istiyor ki Allah’a kulluk etmesinler
de Allah onlara hizmet etsin, onlar çalışıp didinmesinler de Allah müdahil olup
yanlış giden her şeyi düzeltsin. Üzgünüm öyle bir tanrı da öyle bir dünya da
yok. Birileri elini taşın altına sokmadan, inanıştaki ve yaşayıştaki
bozuklukları tespit edip düzeltmek için gerekli çabayı göstermeden hiçbir
değişim yaşanacak değil. Keşke en azından Rad Suresi’ni açsalardı, 11. ayette “İnsanlar
içlerindekini değiştirmeden, Allah onlarını kaderlerini değiştirmez.” diye
okusalardı bunu bilirlerdi. Gerçi okumuşlardır ama Arapçasını okuduklarından
anlamamışlardır muhtemelen.
Ya da onca yanlışın içinde hiçbir
yanlış görmüyor da olabilirler; öyleyse daha kötü. Hadi yanlış düşüneni, yanlış
inananı, yanlış bileni ikna edersin de yanlıştan ve yozluktan zevk alan artık
geri döndürülemeyecek raddeye gelmiştir.
“Kardeşim soyut konuşma, elinde
somut örnekler varsa onlardan bahset.”
Hadi mezheplerin en büyük baskıyı uyguladığı
kesimden, kadınlardan konuşalım madem. Şurası bir gerçek, bugün şeriat diye
bildiğimiz kurallar bütünü kadınlar için cehennem. Buna benzer bir sözü
Afganistan’da öldürülen bir kadın gazeteci etmişti diye hatırlıyorum: “Buradaki
kadınlar ölünce cehenneme gitmeyecek çünkü cehennemi zaten burada yaşıyorlar.”
Aslında buna esas sebep olan hadisler fakat Kuran’a bakılsa bile bir kadın
erkeğin yarısı olarak ele alınır; hakta da şahitlikte de durum böyledir. Bu
anlayışı o gün toplumunun kültürüne bağlayıp mantıklı bulmak mümkün; hâliyle
ilkokul öğrencilerinden bir anda atom mühendisleri çıkarmak beklenemeyeceğinden
onları adım adım yükseltmek ve kuralları buna göre belirlemek zorunluluğu var. Dolayısıyla
Kuran’da da toplumsal kültürü çok sarsacak işlere girişmeden iyileştirmeler
yapılıp bırakılmış, gördüğümüz bu.
Buna karşılık bize ulaşan hadislerde
öyleleri var ki bunları akılla da mantıkla da vicdanla da izah etmek, devrin
şartlarıyla açıklamak mümkün değil; kadını cahiliye dedikleri devrin de
gerisine itiyor. Kadını namaz bozmakta köpekle eşdeğer tutanına denk
gelebilirsiniz örneğin, görünce şaşırmayın. Oysa cahiliye devrinde Peygamber’in
eşi Hatice’nin elinde bulunan mala mülke ve güce bakarak anlıyoruz ki bırak
köpekle aynı şekilde namazın bozulmasına yol açmayı, kadınlar sosyal hayat
içinde epey güçlü yerlere gelebiliyorlar. Hadi bu hadis doğru değil diyelim, istisna
kabul edelim, yine görüyoruz ki daha başkaca pek çok hadiste kadınlar aklı
eksik, ikinci sınıf insan olarak ele alınmış. İslamcıların bu gerçeğe karşı
kadına değer verildiğini göstermek için öne sürdüğü tek hadis var ellerinde: “Cennet
anaların ayakları altındadır.” Başka yok. Fakat burada bile kadın ancak anne
olunca değer ifade ediyor, kendi başına değeri yok. Bunun dışında en fazla
‘emanet’ olarak değer ifade ediyorlar, insan olarak değil.
Bu gerçekten iki sonuca varmak
mümkün: Birincisi, İslam ve Peygamber gerçekten kadın haklarını iyileştirdiyse
bu hadislerin yalan olduğu, Araplar tarafından sonradan uydurulduğu ve
literatüre sokulduğu. Bu da bizi hadisler arasına katılmış, bilmediğimiz daha
ne yalanlar olduğu sorusunu sormaya itmelidir.
İkincisi bu hadisleri doğru kabul
etmek ve Peygamber’in kadını gerçekten eksik akıllı, düşük insan türü olarak
gördüğüne inanmak. Fakat buna inanmamızı engelleyecek bir durum mevcut:
Peygamber’in eşi Hatice’nin servetini ihtiyaç sahiplerine ve korunmasızlara
yardımda erittiğini biliyoruz. Madem görüşü bu yönlüydü, kadını düşük görüyordu
da nasıl oldu da Hatice’nin o kadar mal varlığını almayı gururuna yedirebildi? “Veren
el, alan elden üstündür.” diye kendisi dememiş mi? Bir insana kendinden düşük biri
bakıyor, ona destek olup sahip çıkıyorsa, yine Peygamber’in sözüne istinaden
bakan insan, baktığı insandan üstündür. Örnek olarak, tam anlaşılsın diye
açıklamalı veriyorum, saçma sapan bir şey ima ettiğim zannedilmesin: Aklı eksik
bir insan aklı tam birine yardım etmez, aksine aklı tam olan aklı eksik olana
yardım eder. Normali budur.
Öyleyse buradan da iki sonuç açığa
çıkar: Ya Peygamber’e kadınlar hakkında atfedilen sözler hep yalan dolan, bazı Araplar
tarafından belki birtakım çıkarlarını belki kültürlerini belki de her ikisini
korumak amaçlı kitaplara yerleştirildi ya da Muhammed kendi prensiplerini
uygulamayan birisidir. Fakat ikinci durumda peygamber olamaz, çünkü kendi
prensiplerini uygulamayan birinin peygamber olmasına imkân yoktur; Allah buna
izin vermez.
Daha önce birkaç bölümde
Peygamber’in hakikat âleminde güneş formunda durduğunu zaten açık şekilde yazmıştım.
Daha ne kadar tekrarlamam gerek bilmiyorum. Oraları okuyup sözüme inananların
Muhammed’in peygamberliğinin gerçekliğine ve makamının en tepede bulunuyor
oluşuna dair en ufak kuşkusu, şüphesi bulunuyor olamaz. Güç elde etmek için Muhammed’in
öyle davrandığını söyleyen adamları sallamamak gerek, onlar yalnızca ruhta onu
görecek raddeye gelmediklerini açığa çıkarıyor. Bu insanlara karşı uzun uzun
açıklama yaptım yine de, Muhammed Peygamber Üzerine bölümünde okuyabilirsiniz.
O hâlde gerçeği söylemek gerek: Hadisler
arasında Peygamber’e atfedilmiş, onun adına ve onun adıyla uydurulmuş pek çok
yalan bulunmaktadır. Elbette hepsi öyle değil, hakikat içeren çok hadisler var
ancak emin olun ki çok var uydurulmuş hadis. Az buz değil, sürüsüne bereket. Bu
bilgiyi de kafamdan sallamıyorum, öyle hadislere baktım da hoşuma gitmediğinden
böyle bir şey diyor değilim yani.
İşte bu yüzdendir ki yüzyıllardır ‘dinimiz
bu’ diye dayattıkları Saray İslamı, Muhammed ile düşünüldüğü kadar alakalı
değildir, çoğunlukla yozlaşmış Arap kültürüdür. ‘İslam’ dedikleri ama Peygamber’in
‘İslam’ diye öğrettiği dinden çok uzak olan Arap emperyalizmi her girdiği,
yükseldiği yerde kargaşa çıkmasına ve adaletin bozulmasına yol açması bu
sebepledir. Çünkü güç seviciliği, mal-mülk-paraya düşkünlük ve gösteriş merakı
Arap toplumunun kötü yönlü karakteristiğidir. Gerçi mal-mülk-paraya düşkünlük
bizim millette de kötü yönlü özellik olarak bulunur; ancak Saray İslamı
takipçilerinin gücü ele aldığındaki gibi gösteriş merakını bilmem ki
yaşlılarımız daha önce görmüş müydü? Altın varaklı, altın suyuna banılmış her
şeyden bahsediyorum. Bunlar bizde yoktu sanki, Saray İslamı’nın yükselişiyle
geldi.
Peygamberinin vefat edene dek tek
göz oda bir evde yaşadığı, “İhtiyaçtan fazlasını dağıtın.” diye ayeti, emri
bulunan bir dinin takipçilerinin bu derece maddiyata düşkün olmasını bozulmuş
din anlayışıyla açıklamak da mümkün değil gerçi. Kapitalizmi icat eden
Anglosaksonlardır, ne var ki Ortadoğu dünya düşkünlüğünde Protestanlardan
aşağı kalmıyor, teknoloji konusunda değil ama mal mülk tapıcılığı söz konusu
olduğunda onlarla başa baş gidiyor. İyi de onların dinine göre seçilmişlik
anlayışı dünyasal zenginlikle belirleniyor; peygamberi tek göz odada ömür
çürütmüş Müslüman’a ne oluyor da dünya malına mülküne Tanrı’ya tapınır gibi
tapınıyor?
Bu dinin en büyük handikabı sayıya
gereğinden fazla önem verdiklerinden insanî kalitenin düşüklüğünü görmezden
geliyor olmaları olabilir. “Milyarlarca insanın dini” diyorlar övünerek; ama
milyarlarca insan yok, insan suretinde milyarlarca beden var. Nitelik yetersiz
derken işsel nitelikten bahsetmiyorum, içsel yani insanî nitelik yetersiz.
Ruhları insanlığa yakın değil. Bu koca cahil topluluk öyle pervasız, öyle
vicdansız, öyle acımasız, öyle insanlık özelliklerinden eksik bireyler
çıkarıyor ki daha insanî niteliklere sahip olanlar bu insanları eğitmeye
çalışmak şöyle dursun onlardan kaçınmayı ve kaçmayı seçiyor. Böylelikle bu
insanlar eğitilemiyor, daha kötüsü eğitime ne derece ihtiyaç duyduklarının da farkına
varmıyorlar, çünkü hep kendileri gibileriyle iç içeler. Bulundukları durumdan
gayet memnun oldukları için de istesen bile eğitmenin pek imkânı yok.
“Peki ama bir çare bulunamaz mı
duruma?”
Çare her zaman tekrar ettiklerim
işte: Hayvanî bedeni kontrol etmek, yuları eline almak, bedenin yukarısına
çıkmak, öze nüfuz etmek daha doğrusu. Hayvanlığını aşmak isteyen kendini
kontrol edecek, başka yol yok. Zihni, mideyi, duyguları; hepsini kontrol
edecek, en azından etmek üzere çabalayacak. İnsanî davranışlar edinecek, egoya-nefse-benliğe
uymamak üzere ruhsal bir savaş verecek. O savaşı verdikçe güçlenecek, savaş
meydanı içinde ruhen gelişecek. Artık ilerleyen aşamalara geldiğinde kötülüğe
kötülükle karşılık vermemeyi öğrenecek. Nüfusun %10’luk bir bölümü bile buna
çabalasa sorunlar kendiliğinden yok olur. Çünkü o %10 geri kalan %90’ı da
değiştirecektir.
“Müslümanlık da bunları emretmiyor
mu zaten?”
Belki teoride, bir parça. Pratikte
ise Müslüman ülkelerde erkeğe tanınan sınırsız bir egemenlik mevcut. Erkek
sınır konmadan büyütülür, hiçbir hudut tanımaz, her hak, her dinsel kural erkek
lehindedir. Bu yüzden doluştukları her yer kaosa gömülüyor. Çünkü bu insanlar,
içindeki büyütüldükleri sınırsızlıkla egonun-nefsin-benliğin kontrolüne
girmişler. Kültürleri dolayısıyla zaten erişkin hâle gelinceye kadar nefslerine
gem vurmuyorlar, elbette o saatten sonra da o nefsleri azgınlaşmış oluyor ve
asla geme yanaşmıyorlar. Böylelikle kendini kontrol sahibi insanlar değil de
dürtüleriyle hareket eden canlılar oluyorlar. İşin kötü yanı bunun sebebinin
dinsel inanışları olması. İnançları onlara birtakım ibadet ritüelleriyle
kendilerini kurtaracaklarını ve bunları yerine getirdikten sonra istediklerini
yapabileceklerini vaaz ediyor. Şöyle inanıyorlar: “Gerekli bazı ibadetleri
yerine getirirsek kurtuluş bizim hakkımız.” Bu öylesine küstahça, öylesine
küstahça bir inanış ki tüm kâinatı var eden Yaradan’ı birkaç eğilip kalkmayla
borç altına soktuklarını ima ediyor; ima etmiyor böyle olduğunu vaaz ediyor. Dolayısıyla
kendilerini kısıtlamayı asla denemiyorlar ve denemeyecekler; çünkü inançları
onları bu yola sevk etmiyor.
Anlayacağınız bunların yularlarını şeytan
gibi küstahlaşmış olan egoları-nefsleri-benlikleri elinde tutuyor; fakat bunun bilincinde
değiller ve doğru yönlü düşünmeyi öğrenmezlerse asla da bunun bilincine
varamayacaklar. Onlara göre her şey kendi hakları. Örneğin gem vurmadıkları
şehvetlerine karşı çözümleri kadını sosyal hayattan dışlamak. Mal-mülk aşkları da
gemsiz, dünya için ölür, öldürürler; ancak buna çözümleri yok çünkü malı mülkü
sosyal hayattan dışarı atma ihtimali yok. Yapabilirlerse sürüleşip haksızlık ve
kaba kuvvet yoluyla bunları elde ediyorlar, tarih boyunca yaptıkları üzere. En
güçlü olanlar malı mülkü her türlü yolla toplayıp yığıyor, “Bunu bize Allah
verdi” diyerek de haramlarını aklıyor, İslam Peygamberi’nin öğrettiği tam aksine.
Sesi kadına her zaman gür çıkan zayıf dindarların bu ikiyüzlülüğe asla sesi
çıkmıyor, çünkü güçlü olanı görünce sinmek gibi bir huyları var. Bu yüzden daha
İslam’ın ilk döneminde bile haksız kazançla saraylar diktiren adamları, Peygamber’in
yakınlarına ve “Evinde yiyecek ekmeği yokken elinde kılıçla sokağa fırlamayanın
aklına şaşarım.” diyen Ebu Zer gibi dürüst insanlara tercih etmiş, hakkın değil
gücün yanında olmayı seçmişler. Zaten Ebu Zer gibi mert adamlar hep yalnız
bırakılır. Ali de yalnızdı.
Nedendir bilinmez, Saray İslamcısı eline
güç geçtiğinde zalim kesiliyor, güç gittiğinde mazlum rolüne bürünüyor. İçinde
tutup dini sorgulayabileceğiniz bir tane şeriat devleti var mı? Hiç oldu mu?
Din dedikleri de Muhammed’in İslam’ı değil, kendi mezhepleri bu arada. Hani
milleti ruhta yükseltecek, bu gerçeklikten kurtaracak öğretiler olsa kabul.
Müslüman ağırlıklı ülkeler hep şeriata geçse Muhammed’in hakikati kaybolup
gider, geriye sadece bir kabuk olan kurallar kalır diye korkuyorum. Çünkü aynı
şekilde Ortaçağ’da Avrupa devletleri de Papalık tarafından kontrol ediliyordu
ve genel olarak Katolik şeriatı hâkimdi. Kilise İsa ile alakasız yalanlarıyla
at koşturuyordu. Ne zaman ki Martin Luther çıkıp yalnızca birkaç cümlede
sahtekârlıklarını yüzlerine vurdu, o zaman Avrupa için başladı aydınlanma
süreci.
Bu açıdan Yahudilerle ortak bir yanları
var. Bilirsiniz, Yahudiler yüz otuz iki ülkeden kovulmuşlardır ama neden bunun
hep kendi başlarına geldiği üstüne düşünmek ve hatalarını düzeltmek yerine mağdur
edebiyatı retoriğini tercih ettiler. Oysa dünya bugün net şekilde görüyor
Yahudilerin sorununun ırkçılık olduğunu. Aynı dünya Saray İslamı’nın Arap’ın
geleneksel kültürüyle harmanlanmış ideolojik bir öğreti olduğunu da Avrupa’yı
dolduran mülteciler yoluyla yakında anlayacak. Çekincem odur ki bu durumu tüm
İslam’a mâl edecek ve toptan İslam’a savaş açacaklar. 3. Dünya Savaşı’nın din
temelli olacağını öngörüyorum.
“Ebu Zer’i yazı başından beri övüp
durdun. Genelde sol yanlısı kesim över. Sen solu mu destekliyorsun?”
Bu sığlıkta soru soranın varacağı
yer en fazla 80 dönemidir, sağcı solcu diye bölünür, bir parkta birbirlerine
girerler. Ebu Zer’i Peygamber övmüş, benim övmemden ne çıkar? Ebu Zer kendi
döneminde yayılmış olan yozluğa karşı başkaldırmış, İslam’ı Saray İslamı’na
dönüştürmekte olanlara isyan etmiş, Peygamber’in nasıl yaşadığını her gün
hepsine hatırlatmıştı. Tamam, Ebu Zer’in yolu bence de aşırıya kaçıyor, açlığa
varacak derecede dünyadan el etek çekmeyi kesinlikle destekliyor değilim ancak
Ebu Zer’i bir tarafa atan ya haramzadedir ya da değilse bile dünya malına
düşkünlüğü haddi aşmıştır. Veya ırkçı da olabilir; fakat Ebu Zer’i çöle sürüp
orada açlıktan vefat etmesine sebep olanlar elbette Türk ırkçısı değildi. Bizim
Saray İslamcılarına kalsa Arap ırkçısı olmak mümkün değil bu dünyada. Fakat tarih
bize tersini söylüyor.
Bakın, bu türden geleneksel
okumalardan uzak durmak gerek. Hayatı siyasî bölünmeler üstünden okuyanlar hiçbir
şeyin özüne vâkıf olamaz, kavramlarda takılır kalırlar. Ne demek istediğimi
daha anlaşılır kılayım: Örneğin ortalama bir Müslüman’a göre birisi Arap’sa ve
Müslüman olduğunu söylüyorsa, ekstrem bir şey yapmadığı sürece onun her yaptığı
iyi ve dine uygundur. Oysa dine ait veriler göz önüne alınırsa çarlık
Rusya’sına baş kaldıran Rus köylüleri Ortadoğu’nun muhafazakârlarından daha
yakın çıkar İslam’a. Bu durum yalnızca bu döneme özgü değil, İslam’ın daha ilk
döneminde bile durum aynıydı. O dönemde yaşayanların her seferinde güçlüye nasıl
baş eğdiğini, hak olanı savunmaktan hep koşa koşa kaçtığını, Peygamber’in öz
kızına çektirilenleri, Ali’ye yaşatılanları ve nihayet Ali’nin Kufelilere sıraladığı
sitemleri okursanız bugün Siyasal İslam dediğiniz ideolojinin destekçileri ile
o gün Muaviye destekçileri arasında neredeyse fark göremezsiniz. Ve şunu
anlarsınız ki güya dine bağlı olan bu topluluklar bu kafayla gittiği sürece her
zaman Muaviye gibiler zengin ve güç sahibi olduklarından kazanacak, Ali gibi
yüce erdemlere sahip ama paraca ve çevrece eksik kişiler yalnız kalacak ve
kaybedecek. Dolayısıyla aslında Ortadoğu hak ettiğini yaşıyor, kendilerini
değiştirmedikleri sürece de hak ettiğini yaşayacaklar. Eskiden zalim sultanlar vardı,
bugün diktatörler var. Yarın da başka zalimler olur. Bunlar hiç eksik
olmayacak.
Muaviye ile Ali arasında geçtiği
söylenen bir olayı şuraya ekleyeyim, ne anlatmak istediğime örnek teşkil etsin:
Bir gün Ali destekçisi Kufe’den bir adam Muaviye’nin çok uzun yıllardır valilik
yaptığı Şam’a gelir. Adam kentte gezinirken yanına biri yanaşır, deveyi
yularından tutup kapar ve “Ver bakalım şu dişi deveyi.” der. “Bu deve benim,
üstelik dişi değil erkek.” der adam. Karşıdaki yine kendi iddiasını tekrarlayıp
deveyi alıp gitmeye kalkar, adam haklı olarak cıngar çıkarır. Olay büyür, durum
kentin başı olan Muaviye’ye uzanır. Muaviye adamdan durumu açıklamasını
istemiş, bir de kendi kentlisine sormuş. Her ikisi de aynı sözlerini
tekrarlamışlar. Muaviye “Bu dişi deve Şamlınındır.” diye kararını açıklar ve
ardından ahaliye seslenerek “Bu dişi deve kimindir?” diye sorar. “Şamlınındır.”
diye tekrarlar ahali bir ağızdan. Yapacak bir şey olmayınca adam hem şaşkın hem
üzgün yoluna gider. Fakat çok ilerlemeden Muaviye tekrar yanına çağırtır onu.
Bu sefer ahali yoktur, yalnızca Muaviye ve adamları vardır. “Ey Kufeli, her
ikimiz de biliyoruz ki o deve senindir ve erkektir. Ama sen git, Ali’ye
gördüklerini anlat ve de ki ‘Muaviye’nin erkek deveyi dişiden ayırt edemeyen, o
ne derse onu diyen on bin adamı vardır.’”
Muaviye Şamlıları öyle yapmadı;
istese de yapamazdı. Bilakis Şamlılar Muaviye’yi arkasında durarak onu öyle
cüretkâr yaptı. Sonra hem onun hem de soyunun zulümlerine maruz kaldılar; hak
ettiler de. Güçlü olanı değil, haklı olanı takip etselerdi muhtemelen yine acı
çeker, zulümlere maruz kalırlardı ancak insanlık onurlarını kaybetmezlerdi ve
yeterince ayak direrlerse o zulmün kaynağından kurtulabilirlerdi. Ancak onlar
ödül-ceza mekanizmasıyla, ya korkuları ya açgözlülükleri sebebiyle ikna olup
tercihlerini güçlüden yana kullandılar ve bu tercihleri onlara fayda sağlamadı.
Aynı acıyı yine çektiler, aynı zulümlere daha uzun zaman katlanmak zorunda
kaldılar, üstelik insanlık onurlarını da bir köşeye koymuş ve kendilerine
ihanet etmiş oldular.
Ben insanları gözlemleyişimden ve
okuduğum onca tarihten şunu çıkardım ki zalim sultanlar Yaradan’ın bir kahrı
olmaktan öte, egosuna-nefsine-benliğine uyan ve zalimlikte sultanlarından geri
kalmayan, fakat onlar kadar cesur olmayı da başaramadığından mazlummuş gibi
görünen sıradan halkın nizamda kalması için gerekli sopadan başkası değil.
Yoksa Allah kimseye zulmetmiyor. Sebep sonuç ilişkisi içinde, halkın uyduğu
egonun-nefsin-benliğin anladığı tek dil kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çünkü o
azgın ego-nefs-benlikleri yalnız sopayla hizaya geliyor. Tahminim odur ki
Cengiz Han hakikate ait bu gerçeği kavramıştı, o sayede dünyanın görüp göreceği
en büyük imparator oldu.
Ortalama Müslüman sayıya bakıyor,
üreme ve artış oranına bakıyor, dünyayı ele geçiriyoruz hayali kuruyor,
seviniyor. Oysa bu kitlelerin Müslüman dünyanın başına bela olduğunu, dibe
çektiğini göremiyor. Bu durum Hıristiyanlıkta da birkaç yüzyıl öncelerde aynıydı;
o nedenle birbirlerini yiyip duruyor ve Müslüman dünya karşısında başarı
sağlayamıyorlardı. Ancak Amerika bulunup ardından yapılan yağmalar,
soykırımlar, akla hayale gelmedik derecede büyük toplumsal hırsızlıklarla
müthiş bir gelir artışı olunca Müslüman dünyaya karşı koymayı başarabildiler. Bundan
sonra fakirliğin getirdiği dinsel fanatizm azaldı. Fanatizm azaldıkça ilerleme
hızı arttı. Dinsel fanatizmden uzaklaştıkça dinsel kuralların hâkim dünya ile
aralarındaki gelişmişlik farkını artırdılar. Çünkü din adamlarının kurallarına
bağlı kalmak yerine evrensel düzenin kurallarını okumaya başlamışlardı.
Hep aynısı olur. Bir adam çıkar,
hakikate ulaşır, ulaştığı hakikati kendi dilince halka anlatır. Önce onu
reddederler, çünkü geçmişten kalma kurallara aykırı şeyler söylüyordur. Zaman
geçer, hakikati bildiren zatın takipçileri diğerlerine baskın gelir, gücü eline
alır. Hakikati bildiren zatın söylediklerini değişmez kural olarak koyar, bunu
savaşla yaymaya çalışır ve yaydıkları yerlerde de bunu koruyacak din adamları
bırakırlar. Böylece hakikat bilgisi kabuklaşır ve aslında hakikat olmaktan
çıkar; çünkü hakikat kabuk değil özdür. Zaten hakikati bildiren zat kendi
meşrebince, kendi çevresine göre anlatmıştır, birebir herkese uymaz. Nüfus
arttıkça dikilen elbise bedene dar gelmeye başlar. Kuralları korumak için
dinsel fanatizm baskınlaşır, kavgalar patlak verir. Fakat tekrar ediyorum, o
korudukları hakikat değil, kabuktur. Bu dönemlerde kendileri hakikate ulaşmış
ve bu sayede hakikati bildiren zatı gerçekten anlayan kimseler çıkar. Halka
kabuktan bağımsız hakikati bildirmeye koyulurlar; ancak karşılarına dinsel
fanatizm çıkar, genelde öldürülürler. Sonra zaman geçer, onların takipçileri
baskın hâle gelir ve saydığım aşamalar aynı sırada tekrarlanır. Tarih böyle
tuhaf bir devinim içindedir.
“Bizim geleneğimizde tasavvufun
kökleri yatıyor. Bizde bu durum düzeltilebilir.”
Ne yazık ki Saray İslamı bu
topraklarda hüküm sürdüğü sürece bu durumun düzelme gösterme ihtimali yok çünkü
bu öğretinin her koşul ve şart altında başka toplulukları suçlayıp kendini
temize çıkarma huyu var. Hatta en ayırt edici özellikleri budur diyebiliriz.
Örnek getireyim: Diyelim bir yerde
felaket yaşandı. Yönetenler muhafazakâr değil ve namaz kılmayanların bulunduğu
bu yerde Saray İslamı anlayışına uygun düşmeyen bir halk var. O zaman edepsizce
davranışları yüzünden Allah’tan onlara ceza geldiğine inanıyorlar. Fakat aynı
olay Saray İslamı anlayışının yaygın olduğu bir bölgede gerçekleşirse,
yöneticileri de millete göstere göstere ibadetlerini yapmaktaysa, o zaman bir
ceza inancı oluşmuyor, Allah’ın bir nedenle onları sınadığına inanıyorlar.
Onlara göre elbette Allah onları cezalandırıyor olamaz, çünkü namaz kılıyorlar;
ne yani, onca rekâta rağmen bir de Allah onları
cezalandıracak mı? Bunu mantıklarına sığdıramıyorlar.
Yine bir yerde yönetim hatasından ötürü kıtlık yaşanıyor olsun. Bunda bile yorumları başlarındaki yöneticilerin namaz kılıp kılmadıklarına göre değişiklik gösteriyor. Eğer yönetici kısmı namaz kılmıyorsa elbette sebep onlar, onların yüzünden halk cezalandırılıyor inancı oluşuyor. Yöneticiler namazlarını gayet güzel servis ediyorlarsa bu sefer sebep “Allah öyle istedi” oluyor. Muazzam bir ikiyüzlülük örneği... Saray İslamcıları genel olarak Gölcük merkezli 99 depreminin dinsizleri cezalandırmak amacıyla meydana geldiğini söylüyor, “7.2 yetmedi mi” pankartlarıyla dolanıyordu bir dönem. Erzurum depremi sorulduğunda ise şunu demişlerdi: “Allah Müslümanları sınıyor.” Bugün onlara göre aynıdır: Deprem Müslüman olmayan bir ülkedeyse Allah oranın halkını cezalandırıyor, şeriat uygulayan bir ülkedeyse Allah oranın halkını sınıyor, diyorlar. Tıpatıp aynı iki olay, tecrübe edenlere göre farklı anlam taşıyor bu insanlar nazarında. Böyle çifte standart görüş taşıyorlar. Kendilerinden olmayanların hep cezayı hak ettiklerini düşünüyorlar.
Fakat şöyle de bir durum var: Ya tersi gerçekse? Allah yasa olarak şeriatı esas alan ülkelerin halkını cezalandırıyor da Müslüman olmayan toplulukları sınıyorsa? Böyle sesli düşününce kulağa hiç hoş gelmedi değil mi?
Bu kesim her nedense asla ve kata
suçluluk hissetmiyor, o belaların günahlarından ötürü başlarına gelmiş olabileceğini düşünmüyor. Çünkü onlara göre Allah onların safında. Aşkın ve her şeyi kapsayan bir Allah'a inanmıyorlar, insanımsı özelliklere sahip, taraf olan bir Allah'a inanıyorlar; farkında bile değiller. Politeistlerin tanrılara bakış açısıyla bakıyorlar Allah'a. İşin daha tuhaf olan tarafı bu
insanların bakış açıları yalnızca dinsel anlayışa göre değil millete göre de büyük
değişiklik gösteriyor. Ülkemizde fakirlik üzerine konuşulunca ‘Kimse
açlıktan ölmez. Allah rızka kefil.” diyorlar. Ancak konu Arap ağırlıklı bir
topluluk olunca, “Şu devlet çocukları açlıktan öldürüyor.” diyorlar.
Yani açlıktan ölen Türk olunca bu Allah’ın iradesi, kararı; Türk'ün ‘rızkı kesilmiş’
onlara göre. Ancak ölen Arap çocuklarıysa emperyalist, kâfir devletlerin,
dış güçlerin suçu, onlar öldürüyor bu çocukları. O durumda Arap'ın ‘rızkı kesilmiş’ olmuyor; emperyalist devletlerin Allah’ı da aşarak iş yaptıklarına inanıyorlar anlayacağınız!
Hakikatte böyle bir şey mümkün değil. Balık denizden ne kadar bağımsız hareket edebilirse insanlar da Allah’tan ancak o kadar bağımsız hareket edebilir. İyilik-kötülük insana bırakılmıştır; yoksa ne cennetin anlamı var ne cehennemin. Anlayacağınız bunlar kendi suçlarını halı altına süpürmek için Allah’ı kullanıyorlar, suçlu göstermeye utanmıyorlar. Cehenneme inandıklarını söylüyorlar ama ya gerçekten inanmıyorlar ya da şeytan onları öyle kandırmış ki asla cehenneme uğrayacaklarını düşünmüyorlar.
Varsayalım artık savunulamayacak kadar rezil bir eylem üzerinde yakalandı, mesela bu zamanda sahte tarikatlarda ve Kuran kurslarında sıkça denk gelmeye başladığımız iğrençliklerden birini gözünüz önüne getirin işte, o zaman da savunmaları “Şeytana uydum.” oluyor, suçu şeytana yükleyip kurtuluyorlar. Yani orada bile yine suç kendilerinde değil, şeytan onu ayartmış. Belki doğru söylüyor fakat sokakta gezen milyonlarca adamı şeytanın neden aynı şekilde ayartmadığını dile getirmiyor elbette. Üstelik Saray İslamcısı bir iktidar yönetimdeyse şanslı, o savunmayla onlardan olduğunu gösterdiği için bazen basit bir cezayla bazen hiç ceza görmeden kurtuluyor. Nedense şeytana iltimas göstermeyi pek seviyorlar!
Bu bakış açısındaki yozluğu algılayabiliyor
olmanız lazım. Hatadan muaf, garanti cennetlik. Saray İslamcısı gözünde ulu,
ulvi olan tek şey var; namaz. Namazlarını aksatmadıklarında ne olursa olsun tüm
suçlardan arınacaklarına, her tür günahlarının temizleneceğine inanıyorlar. Bu
tek ibadete öyle üstün nitelikler atamışlar, o kadar güveniyorlar ki karşılarına
bu inançlarını doğrulamayacak bir durum çıktığında kendi inançlarını sorgulamak
yerine Allah’ı zan altında bırakmaya bile meyledebiliyorlar. Bu üstünlükçü
inanış bir nevi ‘seçilmiş ulus’ psikolojisine yol açıyor, diğer insanları
kendilerinin altında olarak algılıyorlar.
Kısaca özetlemek gerekirse, bu
insanlara göre şeytan zaten suçlu, yeri geldiğinde Allah bile suçlu olabiliyor ama
Saray İslamı ideolojisinin taraftarı asla suçlu çıkmıyor. Saray İslamcısı hep
‘dış etkenlerin kurbanı’, ‘aldatılmış’ veya ‘kaderi böyle yazılmış’. Böyle bir
şey yok. Kaderin böyle bir şey olmadığını biraz yukarıda konuşmuştuk.
Gerçi bu durum tüm dinlerin
dindarlarında var olabilir, hepsini tek tek gözlemleyemediğimizden biz bu
sonuca varıyor olabiliriz. Sadece Ortadoğu özelinde değil; tüm dinlerden
bahsediyorum. Politeist dinler de buna dâhil. Belki bir Budizm hariç.
“Biraz ağır yükleniyor olabilir
misin? Az yukarıda ‘kendimi Ebu Cehil’den üstün hissetmiyorum’ demiştin. Bu
insanlar da öyle kötü değiller ya?”
Estağfurullah, hiçbir şekilde
kendimi kimseden üstün görüyor, kimsenin kötülüğünü iyiliğini tartıyor değilim.
Ben, bu insanların inançlarının yanlış taraflarını gösteriyorum. Diğer
bölümlerde de başka yanlış inançları böyle eleştirdim. Kimsenin karşısında
değilim. Eğer bir grup, kendi görüşlerinden başka insanların da haklarını tanır
ve onlara da fayda sağlarsa hepsine kardeşim ve hepsi benim kardeşim. Tüm
insanlık için aynı düşünüyorum. Ama kötülük yapanlara da uyarıcıyım. Yoksa
niyetim kimsenin kalbini kırmak, kimseyi üzmek değil.
Bakın, ben kendimi bu insanlardan
üstün veya daha temiz görüyor değilim. Ben Yaradan’ın bir dilemesiyle her
insanı istediği yöne çekebileceğine inanırım. O yüzden de kibirlenmek,
büyüklenmek haddime değil; kimsenin haddine değil. Ben şuna inanırım ki insan
belli tecrübeleri yaşadığında ve bunlar neticesinde gerekli şartlar oluştuğunda
her insan her günahı işleyebilir. Belki dışarıdaki tecavüzcü de daha evvel
kendisi tacize uğramış veya ağır bir travma yaşayıp bir tür zihinsel deliliğe
savrularak bu işi kendi içinde normalleştirmişti, bilemeyiz. Bu durumların
aslını öğrenmek ve çareler bulmak psikologlara, psikiyatristlere düşer. Haddime
değil ki birilerini küçümseyeyim, aşağılayayım. Kimsenin haddine değil.
Gelgelelim benim anlatmaya
çalıştığım bir şey var: Bir toplulukta her şart altında kendini temiz çıkarmaya
yönelik bir anlayış hüküm sürüyorsa, bu insanlar kendini düzeltmeyecekler
demektir. Kendilerini düzeltmeyi denemeyecekler bile. Ve Allah da ‘insanlar
kendi içlerini değiştirmedikçe onları değiştirmeyeceğine’ göre her şey aynı
şekilde kör aksak devam edecek demektir. Hiçbir sorun düzelmeyecek. Sebep
oldukları kötülükleri de güçleri elverdiğince sürdürecekler. Sıkıntı burada.
Ben aslında herkesten önce onları
uyarıyorum burada yaptığım eleştiriyle. Çünkü Hakk’ın kullarına zulmediyorlar
ve böylece Hakk’ın öfkesini üstlerine çekiyorlar. ‘Sünnetullah’ dedikleri
evrensel kuralların farkında bile değiller. Hani İsa Mesih demişti, “Baba
onları affet. Ne yaptıklarını bilmiyorlar.” diye. İsa’yı çarmıha gerdiren de dinsel
fanatiklikti. O insanlar da iyi bir şey yaptıklarını, böylece Tanrı’yı memnun
edeceklerini zannediyorlardı. Sonra Hakk’tan öyle bir tokat indi ki yaklaşık
iki bin yıl kendilerini toparlayamadı Yahudiler. Yahudi demişken, o adamlar da bu
zamanda yine aynı ahmaklığa düşmüş durumda, onlar da kendi saçmalıklarını ‘Musa’nın
dini’ zannettiklerinden aynı işi yapıyorlar. Anladığım kadarıyla onca
günahlarının yakın zamanda yeni bir Hitler’in gelişine yol açacağını görmüyorlar;
düşünüp anlamıyorlar da. Elimden gelseydi onları da uyarırdım. Sert sözler
kullanırdım, buradakilerden çok daha sert; ama onların kendi iyiliğine olurdu.
Şimdi tüm algılayışını surete
bağlamış olanların ters karşılayacağı, muhtemelen beni -yine- geri kafalı ilan
etmelerine sebep olacak bir gerçekten bahsedeyim. Toplumsal planı bilmem ama
kişisel planda gerçekten yapıp ettiğiniz her şeyin size döndüğünü kendiniz de
görebilirsiniz. Dolayısıyla ayak taşa takılsa taşı suçlamaya değil de neyi
yanlış yaptım, kimin ahını aldım diye kendini sorgulamaya girişmek daha
akıllıca bir davranış. Yalnızca İslam’da yok bu, bir çok ruhsal öğreti aynı
şeyi söylüyor, gölge tarafınla yüzleşmen gerektiğini söyleyen Carl Jung bile
temelde aynı şeyi söylüyor esasında. Fakat bunun toplumsal planda ne derece
geçerli olup olmadığından emin olmama sebebim şu: Her toplumun kendine göre bir
ahlak normu bulunur. Bunlardan hangisi doğru? Bir normun oluşmasını sağlayan
tarihsel şartları yaratan O ise diğerini yaratan da O’dur. Nasıl olur da birini
doğru, diğerini yanlış kabul eder?
Hadi hakikatten bahsedelim burada. Ruh
âleminde böyle bir şey yoktur. “Herkes tarttığı ölçü ile tartılacaktır.” der
İsa. Her insan kendi inandığı üstünden sorumlu tutulacaktır. Bunun bir din olup
olmadığı veya dinse hangi din olduğu çok da anlam ifade etmiyor. Dolayısıyla
altın kural şudur: “Kendine davranılmasını istediğin gibi davran.” Çünkü öyle
yargılanırsın. Hayat esasında bir mahkeme salonu, başkalarına yaptıklarıyla
insan kendini yargılıyor. Bu kesinlikle felsefi bir söz değil, hakikatten
bahsediyorum. Eğer dilinle başkasında yara açmayı seviyorsan, neye inanırsan
inan, ne kadar ibadet edersen et, sende de dille yara açacaklar. Kılıç çekerek
koşarsan sana kılıç çekerek koşacaklar. Ve bilinç ne derece yüksekse aradaki
süre de o kadar kısa olacak. Bilinç en dipteyse, hayvanlarınkine yakın bir
düzeydeyse, yapılanların karşılığı çok geç gelir veya belki de o yaşamda hiç gelmez;
günahlar olabildiğince toplanılıp o âleme göçülür. insanlar böylelerin
arkasından ‘günahlarının bedelini ödemeden gitti’ diye düşünür ama bu çok feci
bir hâldir; tüm toplanan hesap ödemesi daha zor olan bir gerçeklikte ödenmek
zorunda olacak. Bilinç yükseldikçe hatalı fiillerinizin karşılığının yansıma
süresi kısalır. Hatta insan bir hâle gelebilir ki düşündüğü, düşündüğü anda
karşısına yansır. İşte halkın eren, veli diye adlandırdıkları insanlar
bunlardır. O yüzden bunları bir şekilde memnun ettiğiniz an onların memnuniyeti
ruh âleminden daha o anda size yansır. Bu, sizin bilincinizin üstünlüğünden
değildir, onun üstünlüğündendir, fakat sizin bilinciniz de yükselmiş olmasa
veya yükselmesi gerekmese ona denk gelmezdiniz.
Diyelim ki sürekli başkalarını suçlamaya
alışmış dar görüşlünün inandığı gibi başlarına felaket gerçek yoldan sapmaları
yüzünden geliyor. Başkalarını suçlarlarsa bu felaketten nasıl ders
çıkaracaklar, bunu düşünmüyorlar. Gerçi düşünmedikleri daha iyi olabilir; çünkü
düşünseler daha fazla ibadete yönelerek ve başka dinsel kurallara daha sıkı
sıkıya sarılarak gökten kızgın gözlerle onları izleyen koca Allah’ı
sakinleştirmeye çalışma yoluna gidecekler. Böyle bir Allah var olmadığı için
elbette çok yanlış bir tavır olacak bu. Böylece bir dahaki felakette daha
fazla, bir sonraki felakette daha fazla kapanacaklar içlerine ve bir zaman
gelecek, Hariciler veya Taliban algılayışında olduğu üzere ibadetten başka
şeyle ilgilenmeye vakitleri kalmayacak. Bu anlamsız çabaları ruhta kendilerini
kurtarmadıkları gibi dünyada da kurtarmayacak. Güçlü devletlerden biri bu kolay
lokmayı yutmaya gelecek, hâlleri öncekinden de daha beter olacak. Bunun nedeni
de evrenin kurallarından, yani sünnettullah diye ifade edilen gerçekten
haberlerinin olmaması olacak, şeytanın onları ayartmış olması veya Allah’ın
kaderlerini böyle yazması değil. Gerçi nazarımca ibadete tapınıcılığın ta
kendisi şeytanın ayartması zaten de bu başlık altında oralara girmeyelim.
Lafı uzattım. Şu kadarını söyleyip
keseyim: Eğer insanlar bu söylediğim hakikatleri fark edebilse veya en azından
buna inansa şunu da fark ederlerdi: Aslında yumruk attığın aynadır. Elini
kesecek, dikkat et. Elini kesti diye ağlama sonra.
“Olmaması gerekeni söylüyorsun
madem de olması gerekeni de söyle?”
Olması gereken, başına bela gelen
bir insanın yapması gerekenle aynıdır. ‘Biz nerede hata yaptık; bu bir ikaz
mıydı, önden bir uyarı mı’ diye sorarsın. ‘Nasıl kurtulurum’ diye düşünürsün.
Sonra ayağa kalkar sorumluluğu üstlenir, zararı telafi etmeye bakarsın. Bunun
yerine insanları suçlayıp mızmızlık etmezsin. Örneğin bir yerde sık yangın
çıkıyorsa, belki de ahşaptan yapılmış yıkıp yerine taştan evler dikmek gerekiyordur.
Sık sık yangın çıkıyorsa ve oradakiler bunun nedenlerini bulup düzeltmek yerine
‘dışarıyı’ suçluyor, topu kundakçılara, elektriğe, kısa devrelere atıyorsa
yangınlar hiç kesilmeyecek demektir; hatta kusura bakmasınlar ama onlar
başlarına gelenleri hak ediyor demektir.
Müslüman dünya açısından
konuşuyoruz bu başlık altında. Öyleyse çare şu: Müslüman dünya içinde farkındalık
sahibi, kendilerini ve işlerini sorgulayan en azından bir topluluk çıkacak, aslında
her gittikleri yere kargaşa götürenin kendileri olduğunu fark edecek, bunu fark
edince mızmız, mıymıntı çocuklar olmaktan vazgeçecek ve ayağa kalkarak
sorumluluk üstlenecek. Önce kendilerini düzeltecek, bunun meyvelerini
toplayacak ve bunu insanlığa dağıtacak. Uzun zaman alacak fakat başka türlü bir
şey düzelmez, her şey aynı şekilde akıp gidecektir.
“İyi de bu topluluk neden yönetim
biçimi olarak Saray İslamı’nı temel almasın?”
Çünkü bu topluluk zaten görecek ki Saray
İslamı ideolojisi, iddiası aksine, Müslümanların ağırlıklı yaşadığı ülkelerde
düzenin yerleşmesi ve korunması için dini temel almak değildir, bunun yerine
küçük grupların çıkarlarını korumak için dinin kullanılması, suiistimal edilmesidir.
Bu da dinde büyük zararlara yol açar; tarih boyu açtı. İlk zamanlarında da
öyleydi. Biliyoruz ki ibadethanelerin siyaset merkezleri olarak kullanılması bu
döneme özgü bir durum değil, daha Peygamber’in vefatının hemen sonrasında
başlamış bir iştir. Biz onca yıl bu topraklarda buna şahitlik etmedik çünkü muhafazakâr
kesim üzerinde askerin haksız bir baskısı vardı. Şu ironiye bakın ki bu haksız
baskı Saray İslamı’nı tercih edilebilir gösterdi; asker bu zulmü yapmasa
insanlar akın akın Saray İslamı’na yönelmezdi. Geneli bilmez ama Arap
coğrafyasında bile Saray İslamı son yarım asırda hızla yayıldı, ondan önce
örneğin Mısır’da Cemal Abdülnasır gibi modernleştirici siyasetçiler vardı.
Lübnan’ın başkenti Beyrut Ortadoğu’nun Paris’i diye bilinirdi. Fakat ABD’nin bu
topraklarda kurduğu bir truva atı olan İsrail Devleti ve bizler için dizayn
ettiği bir Yeşil Kuşak projesi vardı; üstelik Vahabi’nin de parası boldu. O
nedenle sonuç böyle oldu.
Saray İslamı ideolojisi her dönemde
aynıydı. Hiçbir zaman gücü paylaşıcı, uzlaşmacı değillerdi, tek adam
sistemlerinin yandaşı, güce boyun eğici ve onlardan olan zalimlerin koruyucusu
ve yandaşı oldular hep. Bu ideoloji öyle siyasetle iç içe, öyle hakikatten uzak
ki en kan dökücü sultanları bile ‘veli’ zannediyorlar. Kundaktaki bebeklerin
katledilmesi bile onların görüşlerinde çentik açmıyor; dine değil de akla
dayanan bu karanlık icraat ahlaken gayet normalmiş gibi davranıyorlar. Bazen düşünüyorum,
eğer sultanlardan biri şeytana çocuk kurban etse buna bile bir kılıf uyduracak
kadar İslam’dan uzaklaşabilirler miydi, diye. Çok uçuk bir ihtimal, evet, ama
olmayacak iş değil. Babasını zehirleten, kardeşlerini ve onların küçücük
çocuklarını acımadan boğdurtan ‘veli’ olabiliyorsa şeytana çocuk kurban eden
neden olamasın ki?!
Yanlış anlaşılmasın, bu insanları
çok kötü insanlar olarak görüyor değilim. Onların dönemi farklıydı, o zamanki
ahlak değerleri farklıydı, ona göre yaşadılar. Ama onlarda bundan fazlasını
göremiyorum. Yani bu insanlar Hacı Bayram Veli, Şah-ı Nakşibendi, Hacı Bektaş
Veli, Mevlana değiller. Saray İslamı neden sultanları olduğu gibi kabul etmek
istemiyor da onları kutsallaştırıyor, bilmiyorum. Sultanların veli olmak zorunluluğu
mu var, onlar da herkes kadar insan işte. Elbette özüne erebilir, eremez değiller
bu arada. Dünyadaki sultanlar arasında belki özüne eren birkaç sayılı isim
çıkmıştır; Marcus Aurelius örneği önümüzde. Fakat dünyada kundaklarındaki
bebeklerin burnundan süt fışkırtarak boğulmasını bir yüce kudrete
bağlayabilecek hiçbir ahlak değeri yok, üzgünüm. Küçücük bebekleri boğdurtan
Osmanlı sultanları ‘devletin bekası’ gerekçesiyle haklı çıkarsa, İsrailoğlu’nun
erkek çocuklarını boğduran firavun da ‘devletin bekası’ gerekçesiyle haklı
çıkar. Çünkü firavun da o çocuklar arasından birinin çıkıp onun devletini
yıkacağı kehanetini almıştı. Bir insan hem bebek boğdurmayı savunup hem de Kuran’da
lanetlenen firavunu lanetleyemez; çünkü her ikisi de devletlerinin bekası adına
kundaktaki bebekleri boğazlatarak özünde aynı işi icra etmektedir.
Konusu açılmışken kişisel yorumumu
da şuraya bırakayım: Kardeş katli vicdana ve dine tamamen ters, ahlaken rezil
bir davranıştır ama akla göre gayet mantıklı. Büyüdüğünde ordular toplayarak iç
savaş çıkarabilecek bir adamın bebek hâldeyken öldürülmesi gayet vicdansızca,
orası kesin; ama sizce de mantıklı değil mi? Böylelikle binlerin kanı
kurtuluyor. Fakat bu işin İslam’a uygun olma ihtimali var mı? Eğer firavun
haklıysa var, yoksa kesinlikle yok. Peki kardeş katli yasası Osmanlı
Devleti’nin uzun yaşamasına yardımı dokundu mu? Yüksek olasılıkla. Öyleyse şunu
sormak gerekir: Daha o dönemde bile devletin hayatını uzatan, padişahların İslam’a
göre değil de akla göre hareket etmesi olmuşsa, düzenin tamamen değiştiği bu
çağda dine uygun yaşamak devletlere nasıl fayda sağlayacak? Demek ki devlet yönetiminde
akıl dinden üstünmüş, o çıkıyor buradan. Oysa bence dinden üstün olan akıldan
önce vicdan ve adalettir.
Saray İslamı, Peygamber’in Medine
Sözleşmesi’nde ‘kent halkı’ olarak ele aldığı ‘ümmet’ kelimesini değiştirerek
‘aynı mezhebe inananlar’ anlamı yüklenip tek mezhebin kurallarının hâkim
kılınmaya çalışıldığı ideolojidir. Bu ideoloji için ahlak sadece o kurallara
uymak demektir, bunun dışında bir erdemlilik anlayışı taşımaz. Dolayısıyla hedef
kitle olan ‘ümmet’ de bu kurallara uyduğu müddetçe ahlaklı görülür, geri kalan
davranışları o kadar önemsenmez. Bu nedenle bizim zamanımız ibadetlerini
aksatmayıp her türden kötülüğe imza atanları izlemekle geçiyor.
Örneğin kendileri hakkında bilgiye
erişimimizin kolay olduğu, Batı’ya doluşan mülteci grupları temel alalım. Bu
grupları ve hareketlerini takip ediyorsanız göreceksiniz ki önemli bir kısmı
insanî davranış biçimlerini, ahlakı önemsemiyor. Bunun yerine ortak bir nefrete
sahipler ve bu nefret üzerinde birleşip hareket ediyorlar. Eğer o ortak nefret
olmasa birbirlerini keser, doğrarlar, bugün Ortadoğu’da yaptıkları üzere.
Buradan bile anlaşılması gerekir ki Saray İslamı ideolojisi uç noktalarında artık
bir ‘nefret politikası’dır ve bu uç noktanın öğretileriyle programlanan
zihinlerin Hitler’in yetiştirdiği Nazilerden farkı kalmaz. İslamist terör örgütleri
SS tümenlerinden daha mı vicdanlı, daha mı merhametli? Işid’in diri diri
yaktığı iki askerimizi ne çabuk unuttunuz?
Elbette bu durum Peygamber’in İslam
olarak öğrettiğine uygun değildir; hatta Peygamber’in öğretisinin tam tersidir.
Muhammed birleştirdi, Saray İslamı mezhepçilik yapar, ayrıştırır. Muhammed
insanları eşitledi, Saray İslamı insanları statülere böler. Muhammed esas
olanın öz olduğunu yaşamının her anında gösterdi, Saray İslamı onun ancak
dışını aldı; aslında dışını da almadı, işine geleni aldı. Anlaşılması gereken
şudur ki Saray İslamı dediğimiz ideoloji, Peygamber’in öğretisinin saray
sahipleri yani güçlüler yararına çarpıtılmış bir versiyonudur. Elbette hakikat
de barındırır, neticede Peygamber’in öğretisine dayanıyor; ancak hakikatin
kendisi veya gerçek formu değildir.
“Sence biraz abartı olmadı mı bu söylem?”
Abarttığımı söyleyebilirdim ama
adını yazmanın ağır zahmet olacağı onca terör örgütünü “Bunlar hep
emperyalistlerin ajanı” gibi klasik savunma biçimleriyle görmezden gelsek bile
geride kalan kültürden dolayı bunu diyemem. Abarttığıma inanan varsa lütfen
şunu kendi içinde bir cevaplasın: Almanya’da Hitler altında Alman olmayı mı
tercih ederdiniz yoksa Afganistan’da Afgan kadını olmayı mı? Bana kalırsa
Hitler döneminde Yahudi olmak bile Afganistan’da Afgan kadını olmaya yeğ
tutulur. Almanya’da atarlar gaz odasına, acın çabuk biter. Fakat Afganistan’da
kadın olarak doğarsan bir ömür acı çekersin. En son kadınların kendi evlerinde
pencerelerden görünmesi yasaklanmıştı. Bugün dört duvar arasına gömülmüş koca
bir nüfus var Saray İslamı’nın hâkim olduğu her coğrafyada.
Dolayısıyla ümmetçilik
politikasının da bir ‘nefret politikası’ olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.
Dünyada gücü ele geçirdiği yerlerde iyiliğe yol açmış mı, yoksa tuhaf, kendi
milletini sömüren bir düzen mi üretmiş, ortada zaten. Neden hiçbir Saray İslamı
savunucusunun Arap topraklarına gidip yerleşmediğini kendinize bir sorun. Yalnızca
bizdeki ümmetçi anlayış değil sorunlu olan. Yüzyıllar boyu haçlı seferleri, gazalar,
cihatlar alıp başını gitmedi mi? Devasa topraklarda o kadar çok kan aktı ki
belki de o üretilen karanlık sebebiyle tüm o toprakların yıkıma uğraması hak
oldu? “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınızın sonucudur;
üstelik O birçoğunu da affetmektedir.” (Şura / 30) Eğer bir kişinin başına
gelen felaket kendi eliyle işledikleri yüzündense kitlelerin başına gelenler
nasıl tesadüf eseri veya öylesine olaylar olabilir? Belki de Cengiz Han sırf bu
amaç için doğdu; kendi bunu bilsin veya bilmesin. Yoksa Allah Cengiz Han’ın bir
oka hedef olmasını sağlayıp Moğolların yaptığı onca zulmü önden engelleyebilirdi.
Oka da gerek yok; gece uyurken nefes alışverişini keserdi veya yürürken ayağını
bir taşa takıp düşürerek boynunu kırabilirdi. Neden yapmadı?
Ümmetçilik yalnızca Müslümanlar
açısından mı nefret politikası içeriyor? Bugün İsrail’in yaptığı onca zulüm,
onca vahşet özünde dinsel nitelik taşımakta değil mi? Onca zulüm Yahudilerin
belli sınırlar arasında yalnızca kendi inançlarından olanları bırakma hedefi
yani ‘ümmet politikası’ güdüyor olmaları sebebiyledir. Bu gerçeği kim
yalanlayabilir?
“Yahudiler yaptıkları kötülükleri
Siyonizm sebebiyle yapıyorlar; yani sebebi ırkçılık.”
Fakat o ırkçılığı Hitler gibi kendi
kendilerine icat etmediler değil mi? Eğer kendileri icat etmiş, kendi
kafalarına göre bir nokta bulup buna uymayanları aşağı insan saysalar dediğiniz
doğru olurdu. Ne var ki bu iddialarının dayandığı bir kutsal kitapları var.
Yani Yahudiler yaptıklarını öncelikle ümmetçilik politikası güderek yapıyorlar;
ırklarının üstünlüğü iddiasını da işte ümmet inancı üstüne dayandırıyorlar.
İsrail-Filistin savaşı ırksal bir
kavga değildir, dinsel bir kavgadır. Yoksa Yahudiler istese 2. Dünya Savaşı’nda
Havai’ye doluşabilirlerdi. Hem Havai’nin havası da harika kumsalları da, ne
güzel deniz kenarında takılırlardı işte. Neden Filistin’e geldiler ki? Çünkü
‘ümmetlerini’ kendilerine vaat edildiğine inandıkları topraklarda toplamak
istediler.
Havai dururken Ortadoğu’ya gelmek… Yaradan
sizi bir köşeye çekse de “Ey kulum, Filistin’e padişah mı olmak istersin,
Havai’de iyi kazanan bir tüccar mı?” diye sorsa hangisini seçerdiniz? İşte kendi
vereceğiniz cevapla bile ümmetçilik politikasının akılla uyuşmaz olduğunu
anlamak mümkün.
“Sen Havai’yi istersin tabii. Demek
ki dünyaya düşkünsün. Oysa biz dindarlar kutsal topraklara gitmek istiyoruz ki
peygamberlere daha yakın olalım.”
Kutsallığın taşta, toprakta
olmadığını, insanda olduğunu daha önce kaç yazıda söylediğimi hatırlamıyorum,
yalnızca bununla alakalı bir bölüm de var üstelik. Madem arzunuz bu, özü esas
alacaksınız, riyazetle, oruçla, salatı bir şekilde sağlayarak ve/veya başka
ruhsal uygulamalarla benliği aşacaksınız ve hakikat âleminde dolaşmaya başlayacaksınız.
Orada Muhammed’i de İsa’yı da Musa’yı da bulursunuz. Süleyman’ı görmeye Kudüs’e
gitmenin âlemi yok; Süleyman’ı dünyada bir mekânda bulmanın imkânı olduğunu
sanmıyorum. Yahudiler uğruna o kadar kan döktüler de Süleyman Tapınağı’nda
Süleyman Peygamber’i mi gördüler zannediyorsunuz? Necef’e gidenler Ali’yi mi
görüyorlar? Mekke’ye gidenler Muhammed’i mi görüyor, yoksa bir taşa dokunup
geliyorlar mı? Sorun da Peygamber’i tarif etsinler madem.
Bakın, siyaset o kadar önemli
değil, hangi politikanın işe yarayacağını düşünüyorsanız onu takip edebilir,
ona hizmet edebilirsiniz. Ancak bu konu önemli, çünkü ruhla, sonsuz yaşamla
ilgili. Eğer taşta, toprakta kutsallık var zannederseniz şeytan tutar
yularınızdan çeker de sizi esas kutsallığı yok etmeye, böylece aslında
kendinizi de yok etmeye götürür. İblis taşa eğilmedi diye değil, insana eğilmedi
diye sürüldü cennetten. Şimdi insanlara oyun oynayarak taşı toprağı kutsal
gösteriyor da birbirlerine düşürüyor milleti. İnsanlar da bu yalanlara o derece
iman etmiş ki tarih boyu birileri hakikati dile getirdiğinde gözleri dönmüş,
söyleyenleri yok etmişler.
Herif işini çok iyi yapıyor, ona kuşku yok. Ama biz de insan olma potansiyeline sahip âdemoğullarıyız; bizim işimiz de ona boyun eğdirmek ve insan olmak. Şeytanına boyun eğdiren kutsallaşır. Bunun üstüne düşünün.
Yorumlar
Yorum Gönder