29) Allah'ın Hakikati Üzerine
Buraya Allah’ın hakikatini
yazacağım. Önden uyarıyorum, eğer okuduğunuzu kaldıramayacaksanız veya dininiz
veya dünyanız sizin için hayattaki en önemli şeylerse kendi iyiliğiniz adına
buradan sonrasına devam etmeyin. İnandığınız her neyse ona inanmaya devam edin.
Hakikati bilmek herkese hayır getirmeyebilir. Hakk’a hizmet etmek isterken kimseyi
alıkoymayalım.
Okumaya devam ediyorsanız bunun
sorumluluğunu almayı ve sonucunu kabul ediyorsunuz demektir. Önden anlaştık.
Devam edenler için ben de devam
ediyorum:
Birincisi, zannedildiği üzere Allah
yoktur. Size hakikati söyleyeyim, gökte Muhammed var, en tepede güneş formunda
duruyor, Ali var, onu da hep yükseklerde gezerken görürsün… ama Allah yok.
Doğru okudun ve hayır, yanlış anlamadın: Allah yok.
Peki ama onca övgü döşüyorum Allah’a
ve şimdi de kalkmış diyorum ki Allah yok! Bu nasıl bir çelişki böyle?
Biliyorum, çocukluktan beri bize
bir Allah olduğu ve bizi öldüğümüzde hesaba çekeceği söylendi. Oysa karşısına
çıkacağımız bir Allah yok, çünkü Muhammed’in ‘El İlah’ yani ‘Tanrı’ dediği
varlık o değildir. Evet, burayı da doğru okudun, çocukluktan beri ‘Allah’
zannettiğin isim aslında ‘El İlah’ yani ‘Ellah’tır. Arapça’da Allah adı aynen böyle,
elif harfiyle ‘Ellah’ şeklinde yazılır, Allah diye değil. Gördün mü, daha çocukluktan
beri adını bile doğru bilmiyoruz O’nun, bırak ki hakikati doğru bilinsin. Önce O’na
ne denildiğini doğru öğrenelim: Allah değil El İlah, yani Ellah… Yani Tanrı… Sadece
ve sadece Tanrı.
Şimdi aynaya gidip kendine
bakıyorsun. Sonra aklına Tevrat’ta ve hadislerde geçen o ifade gelsin, “Biz
insanı kendi suretimizde var ettik.” Buradan neyi anlıyoruz; karşımızdaki,
aslında Yaradan’ın sureti. Fakat nasıl olabilir, şimdi Uzakdoğu’da bakan çekik
gözlü görecek, Afrika’da bakan siyah tenli, Avrupa’da bakan renkli gözlü… Allah
acaba gerçekten Bruce Almighty filminde Tanrı’yı oynayan Morgan Freeman gibi
siyah mı yoksa elfler gibi güzel mi yoksa Güney Koreli mi? Dikkat ederseniz çekik
göz için konum olarak Güney Kore seçtim, oysa din adamlarınca bize aktarılan Allah
daha çok Kuzey Kore’nin başındaki diktatör arkadaşı andırır. Canını sıkanı
çalışma kampı olan cehenneme tıkan, yönetimi altındaki herkes aç ve zayıfken
bir tek kendisi şişman ve mutlu olan bir Tanrı imgesi… Öylesi gerçek olsa
tapılmaz anasını satayım. Şükür ki o imge külliyen yalan.
Fakat burada bir sorun var… Karşımıza
şu soru çıkıyor: “İyi de şu aynanın karşısındaki ‘ben’ neyim? Bu beden mi, akıl
mı, yoksa kalp mi, hissettiğim duygular mı, zihnimdeki düşünceler mi… ben
neyim?” İşte tam da bu yüzden blog’da yayınladığım Gerçek İnsan Bu Değil!
kitabı ‘Ben Kimim’ ve ‘İnsan Nedir’ konularıyla başlar. Onca yıllık çaba,
zahmet ve emeklerim tam bu satırlar içindi. O nedenle blog’a “Sıralamaya göre
okursanız daha iyi olur.” şeklinde uyarı iliştirdim.
O konuları okudunuzsa bilirsiniz;
nereye varmıştık: İnsan bedeni değildir, insan zihni ve düşünceleri değildir,
insan duyguları ve davranışları da değildir. İnsan bunların üstündedir. İnsan
bunların hepsini deneyimleyen ve bir arada tutan bilinçtir. Ruh da akıl da
beden de; üçünün birlikteliği insanı tanımlar. İnsan hem bunları
deneyimleyendir hem de bunların hepsinin birliği… Eğer bunların birliği olmazsa
insanı tanımlayamazsın, çünkü o bilinç ‘yok’ arkadaşım. Boşa arama, bulamazsın.
Mevlana bundan “Nasıl ki testiyi ayakta tutan içindeki boşluk, insanı da ayakta
tutan içindeki yokluk” dedi Mesnevi’de.
İnsan bilinç olarak yokluktur ve
aynada karşı karşıya durduğun bir birlik hâlidir. Bedensel açıdan, dış tarafta
ayakların, ellerin, gözlerin, kulakların, burnun, ağzın, içte bağırsakların,
böbreklerin, ciğerlerin, midenin, ve en önemlisi kalp ile beynin ortaklığı ve
birlikteliğidir. Tasavvufta buna zahir yani görünen derler. Gizlide ise
hissettiği duygular, davranışları, düşünceler vardır ve insan bunların
hepsidir. Tasavvufta buna batın yanı görünmeyen, sır derler. Tek tanrılı dinler
insanın yalnız zahirine odaklanır, derler ki “Sen bu bedensin, ismin cismin
var. İyilik yaparsan cennete, kötülük yaparsan cehenneme gidersin.” Bu anlayış tam
anlamıyla doğru değil, çünkü batını ihmal ediyor. Bir kere o “ben” anlayışı baştan yanlış. Yani
bir ben var, bir de tepede ilah; bu Arapçada ‘şirk’ olarak ifade edilen iştir.
Gökte Allah yok, bedenin zincirlerini at da çıkıp kendin bak istersen. Türklerin
Gök Tengri demesine aldanma, gökte ezeli ve ebedi güneş olan Muhammed var,
başka da Tengri yok. Gök Tengri diye bahsedilen de oydu muhtemelen. Budistlerse
yalnız batına odaklanır ve derler ki “Sen hissettiklerin, düşüncelerin
değilsin. Sen bunların hepsini deneyimleyensin.” Bu anlayış da doğru değil, çünkü
zahir ihmal ediliyor. Eğer ‘ben’ sadece bilinçsem, bu dış kalıp ne oluyor? Eğer
“ben” düşünceler ve hissedilenler değilse, bunlar olmadan ifade edilecek bir
şey yoktur ortada. Çünkü konuştuk ya, bilinç yokluktur. Öyleyse sadece
yokluktan bahsedersin.
İşin özeti şu ki tek tanrılı
dinler işin varlık kısmında, Budistlerse işin yokluk kısmında takılmışlar. Hakikat
her ikisini de içeriyor fakat her ikisi de değil. Nasıl ki beyin hem sol hem
sağ lobdan oluşuyorsa, biz kalkıp da ‘beyin tek sağ lobdur, sol lolipoptur’
veya ‘beyin sol lobdur, sağı savunan toptur’ diye birbirimize girmiyorsak,
hakikat de her iki tarafın söylediği değildir ve fakat her ikisini de
içermektedir. Ben slogan uydurunca komik geldi değil mi? Ama işin tuhaflığı
şuradaki her iki taraf da az önce söylediğimi andıran sloganlarla birbirine
yüzyıllardır saldırır, yetinmez bir de kendi içlerinde birbirlerine girer. Oysa
beyin beyindir, tek parçadır, onu parçalara ayıran insanın idrakıdır.
Kısaca neymiş: İnsan bir ‘birlik’
hâliymiş. Türkçesi bu; birlik. Farsça ‘cem’ de diyebilirsin. Hani Bektaşilerin
ve Alevilerin ibadeti olan cem var ya işte aslında bu birliği ifade eder. Ve
Arapçada cuma, yani toplanma günü var ya işte yine aynı şekilde bu birliği ifade
eder. Fakat arapça’da bunu ifade eden başka bir kelime daha vardır: Türkçe
birlik kelimesi arapçada ‘vahdet’ kelimesiyle karşılanır. Vahdet nedir; birlik
hâli. İslam’a da ‘vahdet dini’ denir, yani ‘birlik dini’. Peygamber “Müminler
bir binanın taşlarıdır” dedi ya, bundan işte. Her taş birleşiyor ve bir bina,
yani bir vücut oluşturuyor. Fakat peygamber etrafındakilerden şunu gizledi: O
binadaki her taş bir yandan da aslında binanın kendisidir. Hayır, “Birimiz
hepimiz, hepimiz birimiz için.” değil bu dediğim; bu dediğim tam olarak şu:
“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz.” O nedenle Allah’ın adlarından biri ‘El
Vahid’dir. “Bir.” Arapçada 1 sayısı da vahid’dir. O yüzden bu bir’i sayı olarak
alıyorlar. Tamam o ‘bir’ bu anlamda; fakat batında anlamı daha önemli: ‘bir
olan’, ‘bölünmeyen, parçalanmayan’ anlamında. 1 tane olanı parçalayamayacağın
için her şeyin birlikteliğini ifade eder. Eğer 1’i parçalayabiliyorsan ve
parçalarsan o artık 1 olmaz çünkü.
Şimdi anladın mı kelimelere neden
bu kadar önem atfediyorum? Çünkü kelimeler önemlidir. Hakikat önümüzdeki
kelimelerde ve hep oradaydı ama biz görmedik. Eğer ruhsal uygulamalara dalıp
kendim şahit olmasam vallahi kendim de anlayamazdım, bana öğrettikleriyle
yetinir gider, gökte hiç var olmayan bir Allah’a yalvarır yakarır dururdum.
Fakat sonra, karşıma bir Allah çıkmayınca veya ben bir Allah’ın karşısına
çıkmayınca ne olacaktı? Dünyadayken kendisine ulaşılabilecek ezeli ve ebedi
güneş ile karşı karşıya kalınca? İşte öyle olmasın diye buradan hakikati
bildiriyorum.
Hakikat burada: İnsan, az
yukarıda konuştuğumuz üzere nasıl ki beden, akıl, ruh birlikteliğiyse, Muhammed
Mustafa’nın ifade ettiği El İlah yani Tanrı da işte her şeyi ile beraber tek
bir beden ve bu bedeni bir arada tutan bilinçtir. Yani dışarıda her ne varsa,
yeryüzünde yürüyen ve havada uçan ve sularda yüzen ve toprağın altını kazan ne
varsa hepsi bedene hizmet eden parçalardır. Kendi bedenimizdeki bakteriler gibi
düşünelim. Beden hiçbir sorun olmaksızın, her an uyum içinde çalışmakta ve hareket
etmektedir; doğru mu? Eğer ayakların, ellerin, kalbin, ciğerin, bağırsakların,
mideni kendi aklı olsa, hepsi ayrı yönlere gitmeye çalışır, ortada beden diye
bir şey olmaz. Bunlar tek bir akıl altında, tek bir hedefe yönelik, uyum içinde
çalışır. Yani biz, tüm organların ortaklık ve uyum içinde çalışmasına ‘beden’
diyoruz.
Aynı şekilde tüm var kâinat bir
bedendir; tıpkı insan bedeni gibi uyum içinde hareket eder. Gökteki yıldızlara,
sistemlere bak, uyumu anlayacaksın. Yine aynı şekilde canlıları doğru şekilde
hizmet ettiren ve bedeni bir arada tutan, tıpkı bedende olduğu üzere, bir şuur,
bilinç, ruh mevcuttur. Kâinat bedenini
belli amaç doğrultusunda hareket ettiren ve bu bedene amaç verense tıpkı insan
bedeninde olduğu üzere, akıldır. Bu akıl pek çok kere ifade ettiğim üzere ruhta
ezeli ve ebedi güneş olarak görünür. Kısaca tıpkı aynanın karşısında mikro
ölçekte gördüğün beden, ruh, akıl birlikteliğini alır ve bunu tüm kâinata
uygularsak, işte maddenin, ruhun ve göksel âlemin birlikteliğinin hep bir beden
olduğunu anlarsak Muhammed Mustafa’nın El İlah, yani Tanrı diye ifade ettiğini
anlarız canım arkadaşım. Yoksa gökte muhatap olunacak başka ayrı bir Allah yok.
İşte Muhammed Mustafa’nın El
İlah, bizim Allah dediğimiz var oluş da tıpkı ayna karşısındaki bedende olduğu
üzeredir ve nasıl ki bedende eller, ayaklar, mide, ciğerler, böbrekler,
bağırsaklar, gözler, kulaklar, burun birbirinden epey farklı işlevleri yerine
getiren çeşitli organlardan oluşuyorsa Allah da çeşitli işlevleri yerine
getiren makamların birlikteliğidir. Gökte her işi yapan ayrı makam
bulunmaktadır; fakat hepsi tek bir bilinçle hareket eder ve nihai olarak göğün
en tepesinde, güneş formunda görünen ilahi akılca idare edilir. Anlayacağınız yukarısı
makamlarla ve görevlilerle doludur.
Anlamak biraz zor geldiyse, daha
basitleştireyim. Tıpkı bir devlet yapısı gibi düşünün. Nasıl ki Türkiye Cumhuriyeti
baştaki bir başkanın emri altında farklı makamlar tarafından idare edilen
devasa bir yapıysa işte Allah da aynı şekilde makamlara sahiptir. Devlet
yapısında eğer birine ceza çıkmışsa adalet bakanlığının uzantısı olan emniyet
ekipleri harekete geçer ve bu iş tamamen devletin başında başkanın onayına tâbi
gerçekleşir, değil mi? Yani savcılık, emniyet makamları, meclis; hiçbiri birbirine
aykırı hareket etmez. Çünkü bunlar tek bir devletin ögeleridir ve bir devletin
düzenine tâbidir hepsi. Farklı makamlardır ancak aynı birlikteliği yerine
getirirler. Eğer şiddet gerekiyorsa başka bir makam devreye girer, ödül
gerekiyorsa başka bir makam. Fakat neticede hepsi en baştaki başkana bağlıdır
ve onun iradesini yerine getirir.
İşte birebir aynı olarak, başa
büyük bir dert, bela, sıkıntı gelirse şunu bilin ki, gökteki kutsal yasaya
aykırı hareket edildiği veya edileceği için gökteki adalet makamı, başkan olan
ruhun ve yardımcısı aklın onayına tâbi olarak harekete geçmiş, cezayı tatbik
ediyor demektir. Zahire bakmayın, evet eylemi yapan karşınızdaki ama onu
hareket ettiren, perde arkasında bir ruh var. Şöyle düşünün, nasıl ki diyete
aykırı olarak hareket edince bunun bir cezası, yani Türkçesi ile ‘karşılığı’ varsa,
yaşamda da aynı şekilde her yapılıp edilen bir karşılığa tâbidir ve bu hemen
karşılığını denk gelen makamın elinden görür. Belki ortaya çıkması gecikir,
ancak karşılıksız kalmaz. Hani hep “Yapan eden Allah’tır” derler; diyenlerin
hayalinde muhtemelen şu vardır: Altından tahtında oturan uzun sakallı bir
ihtiyar gökten parmak uzatıyor, “şu kuluma gıcık oldum.” diyor, bela üstüne
bela yağdırıyor. Eyvallah, yapan eden hep Allah ama o ihtiyar yok, çıkart onu
aklından. Tüm var oluşta bütün bir birlik hâli ve makamları yönlendiren ilahi
akıl var.
İsa’ya Ruhullah dendi, yani Allah’ın
ruhu. Hiç kendinize sormadınız mı madem yukarıda bir Allah oturuyor da nasıl
olup onun ayrıca bir ruhu olabilir? Fakat öyle değil işte. Allah dediğin tüm
var oluştan ve türlü makamlardan oluşan tek bir beden. İşte bedende zerre olan
Yeşua, ruhta ‘Ruhullah’ yani Allah’ın ruhu makamına kavuştu ve İsa adını aldı. Böylece
oraya ait oldu ve öyledir de; Allah’ın ruh tarafı İsa’dır. İsa’yı neden Allah
zannettiler; işte bu yüzden. Makamları anlamadılar, hataya düştüler. Bu işi
zerre bedene ve zerre akla sahip olan kişi olarak düşünmek büyük hatadır.
İncil’de de yazar, Tanrı’ya ‘baba’ diye seslenen İsa, Matta 5:9’da şunu der: “Ne
mutlu barışı sağlayanlara. Çünkü onlara tanrı oğulları denecek.” İsa hiçbir
zaman ‘Tanrı’nın tek oğlu var, o da benim.’ diye gezmemiştir ortalarda, çünkü ‘ruhullah’
bir makamdır, o makama kavuşan her zerre ruhullah olur, İsa’nın kendisi olur. Fakat
bu makam Hristiyanların hataya düştüğü üzere Allah’ın zatı, yani bizatihi
kendisi değildir. İsa Mesih Allah’ın zatı makamına erişebilmiş değildir.
Şimdi şöyle bir soru var; Yeşua,
neden ismini değiştirip İsa adını aldı? Çünkü Yeşua yeryüzünde var olan
kişidir, oysa İsa gökteki makamıdır. Yeşua kendini silmiş, gökte İsa doğmuştur.
O saatten sonra İsa kendisine Yeşua demez, çünkü Yeşua ‘ölmeden önce ölmüş’ ve
yerine İsa doğmuştur. Bunların hepsi aynı bedende olur bu arada, bilinç içinde.
Yoksa yine tek tanrılı dinlerce iddia edildiği üzere bedenle göğe uçan falan
yoktur. Zaten öyle olsa uçaklara gerek olmazdı, her ruhsal makama erişen
sırtına birer ikişer adam alır kıtalar boyunca uçururdu. Tek tanrılı dinlerin
inanırları ruhsal yolculuktan habersiz olduklarından ötürü ruh ile bedeni
birbirine karıştırır, dinledikleri ruhsal yolculukları maddede meydana gelen
mucizeler zannederler.
Bunu kendi kültürümüzden
açıklayayım. Dinlediniz mi bilmem, bir Alevi deyişi vardır; “Ali çoktur, şah-ı
merdan bulunmaz.” Bunu yazan Âşık Turabi belli ki bu sırrı biliyordu, çünkü
deyişte geçen ‘Ali’ isim değildir. Yani şu denilmez: ‘Ali isimli adam çok da
şah-ı merdan yok.’ Âşık Turabi’nin söylediği şu: ‘Ali Makamı’na gelen pek çok
kimse olmuştur, ancak aralarında Haydar gibi gökte şah-ı merdan payesi alan
yoktur.’ Kısacası; ‘mertlerin bir tane şahı vardır.’ İşte İslam tarihinde Ali adıyla
bilinen mertler şahının dünyevi adı Ali değildir, kendi divanında cesaretinden ötürü
annesinin ona Haydar adını taktığını söylemektedir, açar okursanız görürsünüz. Ali
adı nereden çıktı peki, okula gittiğinde öğretmeni “senin adın Haydar, benimki de
Haydar. Karışıklık çıkmasın, bundan sonra senin adın Ali olsun.” mu demiş?
Diyemez, çünkü Haydar’dan önce Araplar arasında Ali ismini alan yok, bu isim
lügate haydar Ali ile giriyor girmiştir. Çünkü Haydar, Ali Makamı’na ulaşınca
adını silmiş, makamının adını almış. Yeşua’nın İsa adını alması da aynıdır.
Peki bu insanlar neden böyle
yapıyorlar? Çünkü ortada artık bir Haydar yoktur, Ali Makamının bizzat kendisi
vardır. Ruhta bir makama vasıl olan her kişi o makamda birleşir ve tek kişi
olur. Bu yüzden Mevlana Mesnevi’de dervişlerin şahitliğini kabul etmeyen bir
kadıdan bahseder ve kadının ağzından der ki “Şahitlik için iki kişi gerekir,
oysa bin derviş bile aslında tek kişidir.” Bunu anlamadıysanız, şöyle örnek
verebilirim: Bilmiyorum, avatar the last airbender izlediniz mi; orada aang bin
tane geçmiş yaşamı ile bir ve bütün hâldedir. İşte ruhta da buna benzer; fakat
geçmiş yaşamlarla değil, o makama ulaşan kim varsa onunla bir kişi hâlini
alırsın. Yani Ali Makamı’na ulaşan kişi Haydar Ali ile bir ve aynı kişi olur, Haydar
Ali’nin bizzat kendisi olur. Sen karşında farklı beden görürsün, önemli değil,
o makama ulaştıysa sana konuşan Haydar’ın da dâhil olduğu Ali olacaktır.
Allah’ın adları denen, esma-ül
hüsna diye bilinen, fakat gerçekte ruhanî makamlar olan isimleri bir
incelemenizi rica ediyorum. Aralarında El Aliyy diye bir isme denk
geleceksiniz. Evet, El Aliyy, kısaca Ali. Yani Allah’ın bir ismi Ali; gözümüzün
önündekini bile kendi inançlarına uymadığından gizlemeye kalkıyorlar. Ali
Makamı o makamlar arasında en yücesidir, makamın adı bile Ali yani Yüce. Hani
Sad 38’de Azazil Âdem’e eğilmeyi reddedince sorulur: “Dedi ki: "Ey İblis,
iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü
tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?" Hah, burada geçen ‘yücelerden’
kelimesi var ya, onun aslı Arapça olarak ‘Alilerden’ kelimesidir fakat Ali’yi
Yüce diye çevirirler. Yani Azazil’e sorulan tam şu: ‘Alilerden mi oldun’? Bu da
şu anlama geliyor: ‘Ali Makamı’ndasın da benim mi haberim yok?’ Demek ki Ali
Makamı’nda olsa Azazil’in Âdem’e eğilmesi gerekmez. Fakat neden; Aliler neden
Allah’ın emirleri dışında, daha doğrusu üstünde?
En önemli konuya gelelim, Allah’ın
zatına… önce şunu soralım; nedir zat? İşte yine aynı konuya dönüyoruz, insan
‘ben’ diyen, yani her şeyi deneyimlen bilinçtir demiştik ya… İşte insanın zatı,
yani ‘ben’ dediği, yani ‘kendisi’ bedende bu bilinçtir. Fakat biz bu bilinci
neyle ayırt edebiliriz, eğer ‘yok’ ise? Şuradan: her şeyi deneyimleyen nedir?
Öğrenen… Peki öğrenen nedir? Biri size konuştuğunda neyle karşılık verirsiniz; aklınızla
değil mi? Demek ki her şeyi deneyimleyen, öğrenen ve bunu kullanan bilinç
akıl’dır. Yani ‘ben’ diyen şuur, bilinç insanda akıldır. İnsanın zatı, insanın
kendisi insanın aklıdır. Aynı şekilde Allah’ın zatı her şeyi var tasarlayan ilahi
akıldır. Tasavvufta bu akla külli akıl, bütün akıl denir. İnsana verilense zekâ
dediğimiz cüzi akıl, parça akıldır. Denizden alınmış bir tas su gibi…
İşte nasıl ki insan dediğimiz
varlığın zatı olan, öğrenme sürecini yürüten, bedendeki tüm işleri düzen
altında tutan ve insanın dilediğini yaratmasına olanak veren akıldır, Allah
için de durum aynıdır. Allah’ın zatı ilahi akıldır. Bu sonsuz akıl, ruhta güneş
formunda görünür. Daha önce de pek çok kere dile getirdim, yine getiriyorum: Muhammed
Makamı bu güneşin ta kendisidir. Bizim içinde bulunduğumuz insanlık döneminde
aramızda bunu ilk keşfeden Muhammed Mustafa olmuş ve makamının adını almıştır.
Tıpkı Ali gibi, tıpkı İsa gibi, Muhammed de isim değil, makamdır. Hatta Muhammed
kendi varlığını öylesine silmiştir ki biz dünyada ona takılan ismi bilmeyiz.
İsmi zannedilen Muhammed ve ahmed isimlerine dikkat ederseniz h,m,d
harflerinden türemiştir ve hamd makamının tezahürüdür. Mustafa zaten Arapça
‘seçilmiş olan’ anlamına gelir, hani İsa’ya ‘the chosen’ yani ‘seçilmiş’
diyorlar, birebir aynı şekilde. Çünkü İsa da Muhammed de Güç Yüzükleri
dizisinde olduğu üzere Gandalf gibi gökten meteorla gönderilmedi, yeryüzünde
bizim gibi kullarken yaptıkları işler, çabaları, emekleri sayesinde
kendilerinden karanlığı silmeleriyle gök tarafından seçildiler. Burayı doğru
anlamak gerek. Muhammed, gökçe seçildikten, makamına ulaştıktan sonra Muhammed
oldu. Yeryüzündeki Muhammed Peygamber’e vahyi veren de o ezeli ve ebedi güneş
olan Muhammed Makamı idi işte. Anlayacağınız alan Muhammed, veren Muhammed,
gökte başka Allah yok.
Biraz karışmış olabilir, hemen kısaca
toparlayalım: Bak kardeşim, gökte Muhammed var, Ali var; ama kafandaki üzere
bir Allah yok. ‘Sorgu?’ diyorsun, duyuyorum. Öldüğümüzde bizi hesaba çekecek
olan bir mahkeme var, evet; fakat onların da makamı ayrı, yani yine bir Allah
çıkmayacak kimsenin karşısına, Allah adına hareket edenler çıkacak. “Muhammed’in
mürşidi, rehberi Allah’tı.” derler hani. İşte bilmezler ama bunun denme sebebi,
yeryüzündeki kulun öğretmeninin güneş formundaki o ilahi akıl olması, yeryüzündeki
kulunu yüceltip kendisine kavuşturması ve nihayetinde kendisi etmesidir.
Böylece Muhammed o ilahi akıl oldu, yani Allah’ın zatı. Fakat tekrar ediyorum,
bunu kişi olarak algılayamazsınız, yeryüzünde bir şahıs olan Muhammed Peygamber’in
elbette birtakım hataları, günahları, kusurları bulunmaktadır; kendisinden vahiy
aldığı, gökteki ezeli ve ebedi güneş ve akıl makamı olan Muhammed’in ise lekesi
bile yoktur. Cümlenin biraz karışık geldiğini biliyorum, fakat ne yapayım; işte
dünyevi ismini silip makamının ismini takınırsan böyle karışıklıklara yol
açmaman mümkün değil. Sonra neden İsa’yı Allah zannettiler, diye sorarsın.
Yeşua insan, İsa ruhta makam. İsa kutsal, Yeşua insan; ayrımı iyi yapmak gerek.
Haydar Ali için de aynısını demişler
tarihte. Aliallahiler dedikleri bir güruh var, “Ali Allah’tır” diye inanmışlar.
İşte bu insanlar makamla şahsı karıştırmış ve Hristiyanlarla aynı hataya düşmüş.
Evet, Haydar’ın dâhil olduğu Ali Makamı en yüce makamdır, makamın adı bile ‘El Aliyy’
yani ‘Yüce’, daha ötesi yok. Bu makam ‘Allah’ın zatı’ dediğimiz diğer makam,
akıl makamıyla. Fakat Haydar yeryüzünde dolaşan, yiyen içen, savaşçılık yapan
bir kul. Bu iki ayrımı yapmak şart. Haydar Ali makamına eriştiğinden
kutsallaştı. Fakat aynı makama Allah dilerse bu satırları okuyan her ruh
erişebilir. Kutsallık insanda, lütfen buna inanın. Azazil buna inanmadığı için
sürgün yedi. Yoksa o bilmiyor muydu taşı toprağı kutsal kabul etmeyi? Ama ona
seçenek sunulmadı, ‘Bak şurada kutsal taş var, git de ona eğil madem’ denmedi. Çünkü
kutsallık insanda.
Ali Makamı, Allah’ın zatı olan
diğer makam dedik. Fakat varlık bir iken, nasıl iki ‘zat’ makamı olur mu? İşte
Allah anlaşılırsa bunun bir çelişki olmadığı da anlaşılır. İnsan mikro Allah
dedik ya… ‘İnsan nedir’ diye sorup soruşturup nereye vardık: Bilincin yani
aklın yönettiği bir birlik hâli olduğuna. İşte akıl Muhammed dedik ya, kabaca
ifade etmek gerekirse beden de Ali’dir. Biraz daha açmak gerekirse Ali aklın
idare ettiği birlik hâlidir. Bedenimiz yoksa biz de yokuz, orası kesin.
Dolayısıyla nasıl ‘ben’ diyen bilinç zat ise, beden de zattır. Muhammed de zat,
Ali de zattır.
Tekrar insana dönüyoruz: Doğru,
akıl bedeni hareket ettirir fakat bedenimiz de kendine ait farklı bir akla
sahiptir. Beden her işini kendine ait aklıyla yapar, her şeyin organize şekilde
eksiksizce çalışmasını sağlar. Eğer beden kendi işini kendi görmese insanların birçoğu
nefes almayı bile unutur, ölür ölür giderdi. Beden tüm o işleri kendi yapar,
kendi kendini idare eder. İşte aynı şekilde hem kâinat bedeni Ali’dir hem de
kâinat bedeninde yapılan her ne iş varsa yapan Ali’dir. Kısacası: Tüm var oluş Ali’dir,
tüm var oluş Ali’nindir. Tüm canlıları besleyen Ali’dir. Yıldızları,
gezegenleri, galaksileri Ali var etmiştir ve Ali var eder. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba,
“Ali Göründü Gözüme” deyişinde hepsini dökmüş; ama insanlar hakikatine dikkat
etmeden şarkı gibi söyleyip söyleyip geçiyor. “Ali batın Ali zahir.” demesi
bile yeterli, daha ne desin? Nesimi, “Yar Ali, Yaradan Ali” dedi, bu kelimeleri
uyak oluşturuyor diye sıralamadı. Ali gerçekten de her şeyi yaratan, kısaca Yaradan’dır.
Muhammed ise bedenin en tepesinde yer alan ve her şeyi tasarlayan ilahi
akıldır. Tasarlayan Muhammed’dir, yapan Ali’dir. Allah’ın zatı, bu iki makamdan
müteşekkildir: Muhammed ve Ali. Tıpkı insan vücudunda olduğu üzere; akıl ve
beden… Nasıl ki ‘ben’ derken akıl ve bedeni ayıramayız, Muhammed ve Ali de
birbirinden ayrı değildir, bir ışıktır, Allah’ın zatıdır.
Divan-ı Kebir’de Mevlana şu
muhteşem sözleri dökmüştür: “Cihan var oldukça Ali var olur / Cihan var olurken
de Ali vardı / Cihanın temeli suret buluncaya kadar var olan Ali idi / Yer
resmedilinceye, zaman husule gelinceye kadar var olan Ali idi.” İşte Mevlana’nın
burada bahsettiği Ali Makamı’dır. Şimdi nedenini anlıyorsunuz bu sözlerin;
çünkü Ali Makamı Yaradan makamıdır. Mevlana’nın kendisi de Ali Makamına ulaşmış
ve de Ali olmuştur. Ruh âleminde kendisine ziyarette bulunmuşluğum mevcut. Bir
cami vardı, içine girdim. Bana dediler ki “Burada dua edilmez.” Sonra kendisi
çıkıp gelip karşıma oturdu. Beyaz tenli, kısa boylu bir insan, fakat saçı iki
yanında örülü ve bu iki örgü neredeyse beline kadar iniyor. Onu görünce
heyecanlandım ve hiçbir şey demedim. Biraz oturdu, sonra kalktı gitti. Beni
oraya götüren, ağzımı açmamış olduğum hâlde şöyle söyledi: “Sen tuzağına
düştün. Siz demeliydin.”
Bu arada ruha ait bir kuralı bu
araya uyarı olarak eklemem gerek: ‘Ruhta gördüklerini söylememen gerekir.
Gördüğünü söyler isen bir daha göremezsin.’ Mevlana’yı iki veya üç defa
görmüşlüğüm var, ancak uzun yıllar oldu görmüyorum ve doğrusunu söylemek
gerekirse bir daha yanına gidebilir miyim bilmiyorum. Ali Makamı’na
verilebilecek en iyi örneklerin başında geldiği için, bu nedenle ziyaretlerimden
Mevlana sırrını açığa çıkarttım. Ruh hafifleyip yükseldiğinde gökte yurt tutmuş
ruhları ziyaret etmek mümkündür. Ölü yoktur, ölü olan bedendir; kör olanların
sizi aksine ikna etmesine izin vermeyin. Eğer onlara uyarsanız karanlık dünyada
tutsak kalmanın kapısını aralamış olursunuz.
Ben neden bana öyle dendiğini camide
anlamamıştım, fakat yıllar sonra öğrendim. Beni önden uyardılar; çünkü Mevlana Ali
Makamı’na erişerek halife olmuş ve amaca erişmiştir. Bu nedenle de her sözü
emir olmuştur, yani “Ol” derse olur. Bana “Sen tuzağına düştün” dendi, çünkü
benim karşımda gördüğüm yalnızca tek başına bir adamcağızdı, kâinatın kendisi
olan makam değil. Beden dedik; Ali Makamı kâinatın ta kendisidir. İşin tuhaf
yanı şu ki insanlar da kendilerine “ben” deyip durur, ancak o benlik
trilyonlarca hücrenin birlikte hareket etmesiyle doğar. Her beden tek bir amaca
hizmet eden trilyonlarca hücrenin ta kendisidir aslında. İşte biz bu bütünlüğe
beden deriz. Oysa kör insanoğlu dışarıdan bedene bakar da onu tek bir varlık
sayar. Trilyonlarca hücreyi, bakteriyi çek al bakalım, geriye ne kalıyor?
Hiçbir şey! Hiçlik kalır geriye.
Joan Osborne, What if God was One
of Us şarkısında şu sözleri söyler: “Ya Tanrı da bizden biriyse, bizim gibi
kılıksızın tekiyse, otobüste, evine gitmeye çalışan bir yabancı ise”… bu
sözleri döken Joan Osborne ismindeki sıradan bir kadın olabilir, fakat kendi
bilir veya bilmez, sözleri hakikatin ta kendisidir, dolayısıyla perde arkasında
onun ağzından bu sözleri söyleyen aslında hakikatin sahibi olandır. Gerçekten Ali
Makamı’na ulaşan kâinatın ta kendisi olur ve muhtemelen de Ali Makamı’na
erişmeyi başarmış, görünüşte bir kılıksız, hakikatte ise Allah’ın halifesi olan
birisi şu saatlerde kalabalık bir otobüste evine varmaya çalışmaktadır. Doğuda
bir yerlerde ‘gavs’ yetiştirme çiftlikleri var ya, bunları yemeyin, Ali Makamı
kendini belli etmez.
Böyle işte… Aliallahilere kâfir
deyip kendisi gökte Allah arayan ortodoks inanç savunucuları belki hakikate
onlardan da uzaktı. Haydar Ali o yüzden şöyle bir kelam etti: “Bana Allah diyen
de kâfir, demeyen de.” Belki daha önce duymuşsunuzdur, fakat neden Haydar Ali
bilmece gibi görünen bu sözleri dökmüş, şimdi anlıyorsunuzdur. Çünkü Allah diyerek
kast ettiğin gördüğün görmediğin tüm bu yaradılışsa, Ali’yi kast ediyorsun
demektir. Yok, bunları tasarlayandan söz ediyorsan, o zaman Allah diye Muhammed’i
kast ediyorsun demektir. Bu iki makam zat makamı, Allah’ın başka zatı yok. Neye
dua ettiğini bil. Tüm varlıklar Ali’nin kuludur, buna karşılık ancak az sayıda
ruh ezeli güneş olan Muhammed’in kulu kabul edilip cennete girebilir.
‘Sorgu’ diyorduk. Evet, gökte bir
adalet makamı ve sorgu bulunmakta fakat ondan önce ‘akıl’ olan Muhammed sorguyu
bu dünyada yapmaktadır. Söylediklerinizin veya kınadıklarınızın başınıza gelme
hızına bakın. Muhammed sorguyu yaşatarak yapar, önce yaşatır ve test eder; onun
sorma yöntemi böyledir. Örneğin birini zora düşüreni aynı şekilde zora düşürür,
bu aynı zamanda hem sorgunun hem cezanın da kendisidir. Çünkü karşı tarafa
yaptığını kötülük olarak görmüyorsan, başına geleni kötülük diye
adlandıramazsın, yok başına geleni kötülük görüyorsan, o zaman karşı tarafa
yaptığın da kötülüktür ve buna karşılık gelen cezayı çekmen gerekir. Adaletin
aslı böyledir zaten, kısasa kısas. Kutsal Yasa’da yazan budur. Her suçun cezası
kendisinin karşılığıdır. Bugün yapıldığı üzere farklı farklı kötülükler
yapanları alıp bir odaya tıkmak adalet değildir, uyduruk bir adalet anlayışıdır
bugünkü.
Bu araya dünya hakkında başka bir
sır bırakayım. Ne diyorlar: “Mahşerde tekrar ete kemiğe bürüneceğiz ve sorgu
sual olacak.” Fakat sorgu sual başta bu dünyada dedik; peki tekrar tekrar
yaradılış da bu dünyada değil midir? Aslında mahşer bu dünyadır, ‘tekâmüle’
erip, kâmil yani ruhta ‘olmuş bu’ denen insan olup da bu meydandan kurtuluncaya
dek ruh tekrar tekrar bedene büründürülür. Ancak insan ölmeden önce ölürse bu
dünyadan gidip geri gelmemeyi hak ederse o zaman mahşerden kurtulur ve sonsuz
yaşama erişir; buna da ebedi ölüm denir. Diğer türlüsünde ölürsün, yukarı
çıkarsın; fakat oradan bir daha mahşere yani dünyaya geri dönersin. Yunus Emre
bunun için Dört Kitabın Manası şiirinde “Al gider benden benliği / Doldur içime
şenliği / Dirilikte öldür beni / Varıp orda ölmeyim” dedi. Şunu diyor işte: ‘Ölmeden
önce öl de ebedi ölüme kavuş, oraya gidip ölme, bir daha da bu dünyaya gelmek
zorunda kalma.’
Sonuca gelelim artık. Anladınız zannediyorum, söylenen gerçekten doğrudur, Allah’ın suretinde yaratıldık. Fakat cisme bakıp da aldanmamak ve insan neymiş anlamak gerek: ‘Birlik hâli’ olarak. Zahirde beynimiz ve batında onun sağladığı bilinçle aklımız bizdeki Muhammed Makamıdır, zahirde bedenimiz ve batında bedene eş olan ruhumuz bizdeki Ali Makamı. Tıpkı Muhammed Makamı olan güneşin göğün en üstünün tepesinde asılı duruyor oluşu gibi beyin de iki ayak üstünde duran insanın en kıymetli varlığı olarak en tepesinde, kafatası dediğimiz korunaklı yapı içinde yer alır ve en kıymetli varlığıdır. Muhammed Makamı bunu böyle tasarlamıştır, Ali Makamı ise var etmiştir ve var eder.
Fakat durun, burada Allah nerede? Muhammed tasarlıyor, Ali var ediyor… Allah nerede kardeşim? Bize Allah var dendi?
İşte burada öğrendiğimizi tekrar
edeceğiz. Aynaya bakmaya devam ediyor ve soruyoruz: Biz kendi kendimize mi
varız, kendi kendimize mi hareket ediyoruz, bizi bir yöneten, hareket ettiren
yok mu? Yani bedeni de her ögesi ayrı vazife gören bir krallık veya sultanlık
kabul edersek bunun başına da bir kral veya sultan gerekli değil mi? Tekrar söylüyorum,
bedende trilyonlarca canlıyı bir amaçla yöneten, düzeni koruyan, bizim bedeni
tek bir varlık gibi görmemizi, yani ‘birliği’ sağlayan bedenin kendi öz
bilincidir, yani Ali Makamı’dır. Bu nedenle ‘Ruhullah’ yani ‘Allah’ın ruhu’ İsa
kendisine ‘kral’ dedi ve bu nedenledir ki onu Allah zannettiler. Bu nedenle Ali’ye
Bektaşi eserlerinin tamamında ‘Şah’ diye seslenilir, çünkü Ali Makamı kâinatın ta
kendisidir, fakat Alevilerin çoğunluğu bunu bilmez. Nasıl bilsinler, Alevilik
de Sünnilik de birer mezheptir ve geçmişle ilgilidir, mezhepler hakikatten
haberdar etmez. Beden krallığını yönlendirense elbette en tepede yer alan
beyindir ve bu akıl da Muhammed Makamı’dır. Taşlara tapmaktan henüz kurtulan
halk anlamayacak diye Muhammed kendinin esas makamını gizledi, fakat güneşi
çuvala ne kadar gizleyebilirsin ki? Sır olarak hakikati nesilden nesle
aktarılmasaydı bile gök âlemini görmek onuruna erişen her ruh onu güneş olarak
bulacaktı zaten.
Allah dediğimiz, işte bu beden,
akıl, ruh birlikteliğinin ta kendisidir. Aynaya bak, minyatür bir Allah tasviri
var karşında; beden, akıl, ruh birlikteliği… Yok sen Allah diye, avcunu
açtığına diyorsan, gökte Muhammed vardır, Külli Akıl Muhammed’dir. Yok sen, Allah
diyerek kâinat denen mülkü var edeni ve idare edeni ve kendisi olanı kast
ediyorsan, Şah Ali’dir. Yeryüzü Ali’nin yüzüdür. Ayağını bastığın yer Ali’dir.
Allah birlik hâli, bütünlük hâli. Gördüğün her şey. O’nun dışında bir şey var
olması mümkün değil. Gökte başka Allah aranma yoktan yere. Bu Allah’ı bölmeye
çalışmaktır, parça parça zannetmektir.
Gözlerimizi çevirelim ve dünyaya
bakalım. Dünya dediğin aslında mini bir kâinattır. Gökteki güneş, ruhtaki ezeli
ve ebedi güneş olan Muhammed Makamı’nın tasviridir. Gökteki ay, yaratımın
sahibi ve ta kendisi Ali’nin tasviridir. Gündüz Muhammed’indir, gece Ali’nin. O
nedenle kâinat karanlıktır, çünkü kâinat Ali’nindir. Meleklerse ışıktan, çünkü
güneş Muhammed’dir ve melekler de ondandır. Bu âlemde var olan ne varsa
kâinatta mevcuttur ve kâinatta var olanlar burada vardır. Hayvanların sürü sürü
yaşamalarının sebebi sadece doğayla ilişkilidir, evet ama esas sebebi hikmete
dairdir. Kurt mesela, ruhta apayrı bir varlıktır. Kedigiller ayrı varlık türü,
köpekgiller ayrı varlık türü… Bunların birbirine düşman olması hikmetsiz değil,
odak yalnızca zahire olursa, “Bu doğanın gereği yav” derseniz, hikmetten uzağa
düşersiniz. Doğada öyle olduğundan o şekilde değil, hakikatte öyle olduğundan
doğa o şekilde tasarlandı Muhammad tarafından. Bu kısmı iyi anlamak gerek. Canlı
türlerine verilen huylar ruh âlemindeki asıllarının huylarını yansıtır. Örneğin
neden keçiler ateşe girmeyi sever ve neden bilinen Baphomet tasviri keçi suretindedir?
Bunların ikisi ayrı işler değiller, hikmetten uzağa düşmeyin. En’am 38’de şöyle
denir: “Yeryüzünde yürüyen bütün hayvanlar ve iki kanadıyla uçan kuşlar sizin
gibi birer ümmettir.” Bundan bahsediyor işte. Fakat balıklar neden eksik bırakılmış,
onun bilgisine sahip değilim; çünkü ruhta balıkların âlemi de mevcut.
Yaşam dediğin de aslında Allah’ın,
insan dediğine dershanesidir. Dershanenin kendisi Ali’dir, öğretmeni Muhammed. Bilinç
bu dershanede Allah’ın isimlerinden birine erişmek, ruhta bir makama ulaşmak
üzere eğitim görmektedir. Peki dersimiz nedir: Tanrı’nın kendisinden tanrılık
öğrenmek. Doğru duydunuz, Allah’ın halifesi olmak demek bu demek. Hani
yaradılış amacımız. Biz bu dünyaya Tanrı’dan tanrılık öğrenmeye geldik. Dolayısıyla
dünya iyilik, kötülükle cennet, cehennem ikileminde takılmaktan çok daha üstün,
çok daha ulvi bir amaca hizmet etmekte aslında. Hani birini uyaracakları zaman
“İnsan olun biraz, insan!” derler. Ben size öyle söylemiyorum, şöyle diyerek uyarıyorum:
“Tanrı olun biraz. Başka kurtuluş yok.”
Sonuç olarak, kutsal taş, kutsal toprak
falan diyorlar, aman ha aman inanmayın… Kutsallık insanın kendisi… İşin
tuhaflığına bak ki Azazil’i Âdem’e secde etmedi diye gökten sürdüler, Âdem’in
evlatları kalkmış taşa toprağa kutsallık atfediyor. Ali Makamı’na erişen halife
olur, öz varlığı kâinat, her sözü emir olur; bundan büyük kutsallık nasıl var
olabilir? Zaten taşa, toprağa kutsallık atfedenler bir yandan da diyor ki:
“Şefaat Ya Muhammed…” İyi de şefaat eden, cennete alan madem Muhammed, biz
neden taşı, toprağı neden taşı kutsal sayacağız? Kutsallık zannedilenler
Allah’tan uzak düşmenin ta kendisi hâline gelmiş, bozulmuş dinsel inanışlar
bizi Allah’tan uzaklaştırıyor. Kutsal olan, kutsallığı kendisinde bulmuş
Âdem’dir, Azazil kusura bakmasın. O da bu oyunda hepimiz gibi kendi
rolünü oynuyor; fakat rollerimiz farklı, bu da bizi karşı karşıya
getiriyor.
Dileğim odur ki herkes
arzuladığına erişsin. Taşta toprakta kutsallık bilen günü gelip arzuladığı yerin sakini olsun. Biz de insanda kutsallık biliyoruz, biz de kendimizin
sakini olalım. Gökte Allah bilen ona erişsin, biz de Muhammed
Ali’yi biliyoruz, ona erişelim. Bakalım hangimizin yolu doğru hangimizinki yanlış; sonunda ortaya
çıkacak elbet.
Son olarak dinlenmesi ümidiyle güzel
bir ezgi bırakayım…
Mehtap Demir - Ya Nedir Allah
https://www.youtube.com/watch?v=pLCsEPiiyGY&list=RDpLCsEPiiyGY&start_radio=1
Yorumlar
Yorum Gönder