29) Geçmişte Yaşayan Dinin Örneği: Kerbela Üzerine
Büyük linç yiyeceğim bölüme hoş geldiniz! Onca bölüm biraz biraz dokunarak ve dokundurarak sarstığım ama tam olarak da elleşmediğim, o bize ezberletilen mükemmel insan projeksiyonunu darmaduman edeceğim bölüm tam da burası.
“Neden Kerbela, neden Hüseyin? Başka
örnek mi yoktu üzerine konuşacak?”
Dogmatik ezberler kafamda yok
olmaya yüz tutup olayları daha düzgün biçimde okumaya ve yorumlamaya başlayınca
fark ettim ki Kerbela tarihin en yanlış okunan ve yorumlanan olayı olabilir.
Kerbela tabudur; herkes ağıtını yakar, kimse konuya objektif yaklaşmaz,
yaklaşmayı denemez bile. Böyle bir denemede nasıl tepki göreceklerini bilirler
çünkü. Sorgulayamadığın putlaşmış demektir oysa. Putlar kendilerine tapıcılar
üretir. Ve bu kutsallıktan menfaat sağlayan adamlar çıkar, o tabuyu dünya malı
elde etme kaynağı hâline getirir, hegemonyasını kurar, tapıcıları kullar hâline
getirir. İran’da halk Şah’a karşı ayaklanırken Hüseyin bayrak adamdı. Fakat
mollalar daha Şah’ın gittiği ilk günlerde gerçek yüzünü açığa serip feci
zulümlere giriştiler. Ayaklanma üniversitelerde başlamış, sol görüşlü
öğrencilerle yan yana yapılmıştı, molla takımı gücü ellerine geçirince
suçlu-suçsuz ayırt etmedi, birkaç gün önce omuz omuza yürüdükleri insanları
sıra sıra katlettiler. Çünkü iktidarı ancak kan akıtıp halkın onlardan olmayan
kısmını sindirerek ve katı bir korku imparatorluğu kurmak suretiyle sınırsız şekilde
kullanabilirlerdi; öyle de yaptılar. Bin yıldan fazladır lanet edilen Yezid de
tam olarak aynı işi yapmıştı, arada hiçbir fark yoktu. Ancak mollalar bunda bir
sıkıntı görmedi, nasıl görebilirlerdi ki? Kerbela tarihte yaşanıp bitmiş bir
olaydır, Hüseyin şehit olur, cennete gider, Yezid cehenneme atılır, olay orada
biter. Hem molla takımı şehit Hüseyin’in takipçileriydi, oysa ‘diğerleri’ diye
gördükleri, suçu olsun, suçu olmasın Hüseyin takipçileri değillerdi; en azından
onlar kadar değillerdi. Dolayısıyla bu düşünce yapısıyla vardıkları nokta ‘Yezid’in
takipçileri olmalılar’ yönündeydi. Mollalar da epey kan akıtıyordu, hatta
Yezid’in ordusundan beter, fakat tahmin edebileceğiniz üzere akıttıkları kanı
kendi dar algılayışları çerçevesinde Yezid taraftarlarına ait görüyor olmalılardı,
aslında hiç şahidi olmadıkları, tamamen intikal ve hikâyeler yoluyla
öğrendikleri o geçmişin intikamını aldıklarını düşünüyor bile olabilirlerdi.
Dolayısıyla onlarca hiç sorun yoktu, her türlü cinayeti vicdan azabı çekmeden
işleyebilirlerdi. İşlediler de.
Böyledir. Kan akıtmayı ideoloji
yoluyla meşrulaştırdığınızda geriye sorun edilecek bir şey kalmaz. Yezid ile
aynı işi yapmışsınız-yapmamışsınız önemli değildir, kendinizi kendi içinizde
gayet güzel aklarsınız. Hayatı bir olay üzerinden okuyup dünyayı siyah ve beyaz
şeklinde görmenin zararlarını anladınız mı? Mollaların şansına karşılarına
Peygamber’in soyundan biri dikilmemişti, eğer öyle biri çıkagelse ne
yaparlardı? Önyargıda bulunmak istemem ama bir şekilde adamı yalancı çıkarmaya
veya Peygamber soyundan geldiğini inkâr ettirmeye çalışırlar, işe yaramayınca
da açıkça veya sessizce ortadan kaldırma girişimlerinde bulunurlardı gibime
geliyor; size de öyle gelmiyor mu? Kim ile aynı şekilde, düşünün bakalım!
Unutmayın, siyasette sadece halk arasında yüzyıllardır kutsal kabul edilmiş olanlar
dokunulmazdır, eğer halkın yeteri kadar kısmı kabul etmemişse masum olması,
gerçekten Peygamber soyundan geliyor olması falan anlam ifade etmez. Çünkü putperest
bilinç sahipleri gerçek kutsallığı bilmez, onlar yalnızca kendilerine ‘kutsal’
diye öğretilenlere tapınmayı bilir. Yani Hüseyin tekrar bedenlenip bu dönemde İran’a
gitse kimse tarafından önemsenmez, hatta doğruları konuşmaya kalkacak olursa onu
Yezid’den çabuk sustururlar ve ardından matem günlerinde “Ya Hüseyn, ya Hüseyn”
diye kendilerini kırbaçlamaya, sağlarını sollarını zincirlemeye ve kanatmaya devam
ederler. Peki kolayca ‘Hüseyin’ telaffuzu dururken neden ‘Hüseyn’, aradaki i
kaybı neden? Onu ben de bilmiyorum. Herhalde telaffuz Arapçaya yakınsadıkça
kutsallık da artıyor olmalı.
Hakikatte iş böyle mi yürüyor peki?
Elbette hayır. Bu mollalar ve bunların takipçileri ve bunlara benzeyenler
yalnızca biraz vicdanlarına başvursalar yaptıklarının ne hatalı iş olduğunu
kendi kendilerine çıkarabilirlerdi. Fakat onlar vicdanlarının sesini geçmişe
ait hikâyelerle zorbaca bastırdılar ve kendilerini böylece önden önden aklayarak
her tür günahı işlemeyi ve yasağı çiğnemeyi kendilerine helal kıldılar.
Elbette başka mesele üstünden de sözde
mükemmel insan yaratımını sarsmayı deneyebilirdim ancak işte bu yukarıdaki
sebepler dolayısıyla Kerbela örneğinden ilerlemeyi tercih ettim. Üstelik bu
ülkede daha Kerbela’yı objektif şekilde inceleyebileni görmedim. Oysa herkese
laf edilebilir. Muhafazakârlar hoşlarına gitmeyen herkesin arkasından her tür
kötü sözü söyleyebilir, her tür iftirayı atabilir örneğin. İstedikleri herkes
ve her topluluk için yapabilirler bunu, hiç önemli değildir. Bu ülkede bir
cumhurbaşkanının meclis kürsüsünde ülkenin kurucusuna ayyaş dediğine şahit
olmadık mı? Hatta Peygamber de bu ülkede daha toleranslı değildir, dinsiz veya
din karşıtı kesim ağır sözler döker, ağır iddialarda bulunur hakkında. Açıktan
dile getirmezler pek, çünkü hoşgörü dini takipçileri neler yapabilir, iyi
biliyorlar. Fakat arada bir hafif dokundurmalarla denerler. Ellerinde fırsat
olsa Peygamber de bu topraklarda İsa Mesih’in Batı’da düştüğü konuma düşer,
alay malzemesi edilir. Bunlar sorun değilse, benim seçtiğim konu da sorun
olmamalı. Yani Peygamber Muhammed’e, Atatürk’e laf etmek serbest de Hüseyin’e
etmek neden serbest değil; o neden hassas konu?
Bir durup düşünün bakalım,
Hüseyin’e kötü bir söz edildiğini en son ne zaman işittiniz? Tahmin edeyim, hiç
işitmediniz. Bir tek o dokunulmaz; her nedense. Farklı farklı insanları kutsal
kabul edenler, söz konusu başka insanlar olduğunda asla bir fikirde birleşmeyenler,
daima taban tabana zıt görüşler öne süren Sünniler ile Aleviler, alakaları bile
bulunmayan inançlılar ile inançsızlar, siyasette sağcılar ile solcular, konu
Hüseyin olunca aynı safta yer alırlar. Düşmanı Yezid Ortadoğu’da kötülüğün
simgesi olmuştur. İnançlılar adamı şeytan gibi görür-gösterir, inançsızlar ise
daha çok sol görüş kökenli olduklarından faşist-diktatör olarak görür,
saydırır. Herkes bu adamı tam bir hedef tahtası, günah keçisi olarak kullanır.
Yezid rolünü üstlenen –veya üstlenmek zorunda kalan ruh cehennem olmasaydı bile
bin küsur yıldır çınlayan kulakları yüzünden dünyaya geldiğine geleceğine bin pişman
olurdu. Öyle berbat bir üne sahiptir Yezid Ortadoğu’da.
“E doğru tabii… Doğal olarak.”
Doğal olarak doğru, he’mi? Peki, doğru
kavramından başlayalım madem. Doğru ne? Doğduğumuzdan başlayarak bize
ezberletilenler hep doğru mu? Tek kaşımı bilmişçe havaya kaldırarak soruyorum: Bir
düşünün bakalım, çocuklukta öğrettikleri şeyler dünya gerçekleriyle ne kadar uyumlu,
ne kadar doğruydu ki hakikate ne kadar uygun ve doğru olsun? Anne-babalarımız
onlara ne öğretildiyse onları aktardı işte, hem de muhtemelen üstüne bir şey
eklemeden. Dinlerimiz, inançlarımız, inanışlarımız hep miras. İsterseniz
Müslüman ülke diye adlandırın ister Müslümanların çoğunlukta olduğu ülke diye;
neredeyse hepimizin dini Müslümanlık çünkü ailemiz Müslüman’dı, öyle gördük,
öyle öğrendik, öyle inandık. Ailemiz Müslüman çünkü onların anne-babaları
Müslüman’dı. Bu devir işlemi böyle böyle, belki kılıçla belki boy beyinin
kararıyla belki rüşvetle veya vergi ödememek için Müslüman olan ilk atamıza dek
uzanır. Yani günün sonunda esas olan menfaat… Doğru dediğin nasıl menfaate
ilişkin veya menfaatle ilişkili olabilir yahu? Menfaatin olduğu yerde doğru falan
olmaz; menfaatin olduğu yerde menfaatten başka hiçbir şey olmaz. Bunu
unutmayın.
“Herkes mi menfaat için din
değiştirmiş? Rızasıyla Müslüman olan kimse mi olmamış ya?”
Belki… Yüz kişi arasından birkaçı
olabilir; geri kalanlarsa hayatta kalmanın gereğini yerine getirdi. O dönemleri
az-çok bilen her kişi, insanların nadiren kendi topluluklarından ayrıldığını
bilir. Kabile, aşiret, boy, köy bir bütün hâlinde inanır bir şeye, içinde
istisna barındırmaz. Bu nedenle boy beyi hangi dine geçtiklerini açıklarsa
hepsi de o dine geçiyordu, TV programlarındaki gibi oturup da geçecekleri dinin
doğruları yanlışları üstüne oturup Siyaset Meydanı türevi bir münazarada
bulunuyorlardı falan diye mi düşünüyorsunuz? Hadi dönem hakkında hiçbir şey
bilmiyorsunuz diyelim, şuradan çıkarın: Muhammed Mustafa şehirde yaşadığı ve
doğası gereği çok tanrılı dinler, tek tanrılı dinlerden daha fazla dinsel
hoşgörü taşıdığı hâlde barındırmadılar yurdunda. Şehirde durum böyle iken köyde,
boyda, aşirette, kabilede seçmen sandığı kuruluyordu mu sanıyorsunuz?
Hayır, özgürlüğün temel alındığı, her
değişimin serbest olduğu şu çağda bile din değiştirme kararı veren insan sayısı
çok ama çok sınırlı sayılarda kalırken vahşi cezaların hüküm sürdüğü o dönemde neden
ve nasıl din değiştirme rızayla olacak? Öyle olsa Peygamber’i görenlerin hemen
aşka gelip Müslüman olması gerekmiyor muydu? Gel gör ki büyük çoğunluğun
Müslüman olması için Peygamber’in topladığı, hepsinin Müslüman olduğu da şüpheli
on bin savaşçıyla Mekke kapısına dayanması gerekti. Yani millet daha Peygamber
yaşarken kılıç zoruyla, sonraları da ganimet aşkıyla akın akın Müslümanlığa
geçti. Düşünün, bizzat Peygamber’in kendisini görenlerin, tanıyanların büyük
kısmı bile rızayla dinlerini değiştirmedi, ta ki kılıcın ucunu görene dek. Yani
sizce ondan yüzyıllar sonra yaşayan insanlar iki nasihat, birkaç da rivayet
veya hikâye işitince hemen gözyaşları eşliğinde din değiştiriyordu öyle mi? Sahiden
buna inanıyor olabilir misiniz yahu?
Bu arada o hikâyeleri bugün
anlatanlar da para için anlatıyorlar, uyanın: İmam para alıyor, asgari ücretin
üç katına yakın bir meblağ, üstüne lojman vb. ek gelirler de mevcut. O işi
yapmasalar başka hiçbir yerde bu parayı alamazlar; on katı çalışıp da şimdi
aldıklarının dörtte birine razı gelmek zorunda kalırlar. On iki saat çalışan
market elemanı olsalar bu hikâyeleri anlatmazlar, fakirliğin güzelliği falan;
çünkü o zaman gerçekten fakir olurlar. Şimdi değiller, çünkü o hikâyeleri
anlatarak iyi para kırıyorlar.
Anlayacağınız bize öğretilen din
zaten para aracından başkası değildir. Fakat esas yalan bize yaşatılan,
anlatılan değil, dikkat, empoze ettikleri hayat tarzıdır. Dindarlar hep geçmişi
yaşar, geçmişte yaşar. Geçmişin kavgalarını hâlâ bitirememiştirler, bitirecek
gibi de görünmemektedirler. Olmuş bitmiş olanlar bu dinsel algılayışta ‘kutsal’
yerine geçirilmiştir. Ben de bu kalıplara epey fazlasıyla kaptırmıştım bir ara.
Fakat Sünni bir ailede doğmadığım için sakal uzatıp camilerde, sokak arası tarikatlarda
Tanrı arıyor değildim de bunun yerine Peygamber’in torununun yasını tutuyordum.
Kerbela diye, Hüseyin diye sık sık gözyaşları akıtır, her yıl vakti geldiğinde
orucunu tutar, tespihini çeker, dualar ederdim. Bu hususta bana ters gelecek en
ufak söz hemencecik parlamama yol açıyordu. Kerbela Katliamı benim için dünyayı
okumanın yoluydu. Bağlılığımın derecesini anlamanız için söylüyorum; Hüseyin
Kerbela’da ne çekmiştir diye anlamak ve paydaşlık etmek adına tamı tamına altı
gün altı gece hiçbir şey yiyip içmeden beklemişliğim vardır. Gerçekten çok
zorluydu; altıncı gün her beş altı saatte bir duş aldım içimde yükselen ateşi
söndürebilmek için; yine de dinmiyordu. Yedinci güne girerken, baktım artık
dayanamayacağım, bedene geri dönüşü olmayacak zararları olacak, kestim. İnsan
ancak yıllar yıllar sonra, hayata daha bilinçli baktığında anlayabiliyor bunun
ne kadar saçma bir iş olduğunu. Bin yıl önce bir adam çıkıp kahramanlık yaptı
diye sen kanepende otururken kendine zarar veriyorsun. Neyse, İran’da doğup da kendimi
kırbaçlamamışım çok şükür, bu da benim tesellim.
Kerbela’da ve öncesinde yaşananları
herhalde bu topraklarda yaşayan herkes bilir. Yine de hızlı şekilde özet
geçeyim: Peygamber’in kuzeni, damadı ve Gadir Humm’da varisi ilan ettiği “İlim
şehrinin kapısı” Haydar Ali Medine’de 4. Halife olarak seçildiğinde,
Peygamber’in büyük düşmanı Ebu Süfyan’ın, Mekke kuşatmasında babasıyla birlikte
Müslüman olan oğlu Muaviye, ki sonradan vahiy katiplerinden olmuştur, 3. Halife
Osman’ın katlini Ali’ye bağlayarak ayaklanmış ve savaşı kaybedecekken, Kuran
sayfalarını mızraklara taktırmak gibi müthiş kurnazca bir dalavereyle
yenilmekten kurtulmuştur; bunu Amr bin As’ın ona tavsiye ettiği söylenirse de
öne çıkan isim Muaviye’dir. Sıkışınca Kuran’a sarılanların ilki veya ilk en
belirgini bu isimdir zaten; bu açıdan benim başka bir yazımda Saray İslamı
olduğunu açıkça anlattığım Siyasal İslam ideolojisinin başlangıcı saysak
yeridir. Bu Amr bin As ve Muaviye ikilisi daha sonra yine kurnazlığını
konuşturup Hakem Olayı ile Muaviye’yi halife ilan ettirmeyi de başarmıştır. Tasarıların
hep Amr bin As’a ait olduğu söylenirse de en büyük kârlar hep Muaviye’nin
olmuştur. Bu söylenti belki de ‘ben yazmadım, kuzenim yazmış’ türünden bir
aklama hareketidir, doğruysa da çok önem arz etmez, Muaviye’nin eylemlerini kazıdığınız
her seferinde altından emelleri çıkar zira. Üstelik Muaviye, bu dönemde kulağa inanılmaz
gelebilir, yönetimindeki topraklar dâhilinde yer alan tüm camilerde düzenli
olarak Ali’ye hakaret ve lanet ettiriri, öyle bir iki yıl da değil, yirmi beş yıl
kadar süre boyunca. Muhtemelen başka biri buna benzer en ufak bir eyleme imza
atmış olsa tüm Müslüman âlemi koro hâlinde arkasından haftalık beddua okurdu,
ama Muaviye’nin nedense bir tür dokunulmazlığı vardır. Hatta bugün bile adama hazret
öneki takanlara denk gelebilirsiniz. Yüzyılları aşan propaganda başarısı; bunun
Siyaset Bilimi bölümlerinde ders olarak değilse bile ders konusu olarak
okutulması gerekirdi. Goebbels bu işi görseydi ‘ben bu kadar yapamadım’ diye
kıskançlığından mı ağlardı yoksa ‘benden iyisini yapanlar da var’ diye
mutluluğundan mı ağlardı bilmem ama kesin ve kesin olarak gözyaşlarına
boğulurdu, sonra da o gözyaşlarıyla birkaç Yahudi’yi boğdururdu.
Kısacası Emevilerin, tahtsal
emelleri doğrultusunda kendi hegemonyalarını sağlamlaştırmak ve sürdürmek için
dini nasıl yoğurduğunu bilmek minik diktatör adaylarına çok faydalar
sağlayabilir. Buraya ayrı paragraf açtım ki yazıyı okuyanlar arasında kariyer
olarak diktatörlük düşünen varsa görsün, incelesin; diktatör olunca da beni
unutmasın. Saray İslamı her konuda başarılı olmayabilir, aslında hiçbir konuda
başarılı değil, ama bir konuda başarılıysa o da bu propaganda konusudur. Din Emevilerden
başlayarak Saray İslamcısının hegemonya aracı olmuştur, bunu başarılı şekilde
kullanarak güce ve zenginliğe ulaşır.
Hakem Olayı sonucunda kendisini
halife tayin ettiren Muaviye, kargaşanın durulması için Haydar Ali ile
saldırmazlık anlaşması yapar. Fakat İmam Ali epey şaibeli bir suikast sonucu şehit
edilince Medineliler bu sefer başlarına lider olsun diye büyük oğlu Hasan’ı
seçerler. Bazı yerlerde aksi de iddia edilir, Hasan’ın asker toplamaya başladığı
yönünde. Fakat sonradan gerçekleşen olayları göz önünde tutunca bu iddia
mesnetsiz kalıyor. Bir şekilde Hasan’ın etrafında toplananlar önceden verdikleri
sözlere rağmen savaşmaya istekli olmayınca Hasan da Muaviye ile başka bir
anlaşma yapar. Anlaşmaya göre Hasan epey yüklü yıllık gelir kazanacak ve hilafet,
Muaviye öldüğünde Hasan’ın kardeşi Hüseyin’e geçecektir. Muaviye anlaşmayı kabul
etmişse bile ölümü yakınlaştığında verdiği sözden dönerek oğlu Yezid’i vasi tayin
eder. Hüseyin bunun üzerine “Eğer ümmete Yezid gibi biri halife olmuşsa,
İslam’la vedalaşılmış demektir.” diye yorumda bulunur, buna karşılık bir savaş çabasına
girmez. Hazırlıklara babası Ali’nin yönetiminde başkent olan Kufe’den başlarına
geçmesi için gönderilen davet mektupları çuvallarca biriktikten sonra başlar. Gelgelelim
destekçisi, hatta azmettiricisi sayabileceğimiz Kufelilere daha önce babasını yarı
yolda koymuş olduklarından pek de güvenmemektedir. Amcaoğlunu Kufe’ye durumu
gözlemlemeye gönderir. Amcaoğlunun ilk yolladığı mesaj Kufelilerin onunla
hareket edeceği yönündedir, fakat şehrin valisi tarafından öldürülmeden önce
başka bir mesaj daha gönderir: “Kufelilerin kalbi seninle ancak kılıçlarının
Yezid’le olacağından korkarım.” Yani bu bir “Gelme.” mesajıdır fakat Hüseyin
yola çıkmaktan vazgeçmez; kimi kaynaklarda bunun sebebi rüyasında dedesini
görmüş ve onun tarafından çağırılmış olmasına bağlanır. Hüseyin neredeyse
tamamı kendi sülale üyeleri olan üç yüz civarı kişiyle yola koyulur. Kafilede
yetmiş-seksen kadar erkek bulunmakta, geri kalanı kadın ve çocuklardan
oluşmaktadır. Sayıları kimi kaynaklarda dört bin kimi kaynaklarda on bin olarak
verilen Emevi ordusu tarafından yürüyüşleri kesilir, zor yoluyla Irak’ta
Kerbela denilen çöle yönlendirilirler. Birkaç günlük susuzluk ardından,
kamptaki çocukların ağlaşmaları arttıkça Hüseyin’in yanındaki erkekler Emevi
ordusuna tek tek saldırmaya çıkar ve düşerler. Emevi ordusu yalnızca erkeklerle
de uğraşmaz. Hüseyin’in kundaktaki çocuğu boğazından oklanarak öldürülür. Hatta
bir ara içinde kadınların ve çocukların bulunduğu çadırları yakmaya kalkarlar.
Bu zulümler sürerken hayatta kalanlar, en fazlasının on iki gün olduğu
söylenir, içecek sudan mahrum bırakılırlar. Nihayet Hüseyin’in de ordu
karşısına çıkıp düşmesinin ardından ordu çadırlara erkek aramaya girer. Geride
kalan tek erkek o günlerde hastalığı sebebiyle yataktan kalkamayan Hüseyin’in oğlu
Zeynel Abidin’dir. Onun da canına kast edilecek olur ancak Hüseyin’in
kızkardeşi Zeynep kendi canını ortaya koyarak onu kurtarır. Buradan sonra geriye
kalan kim varsa hepsini alıp yaka paça Yezid’in sarayına götürürler.
Gerçekten büyük bir zulmün resmi…
Dediğim gibi bir zaman bu olay benim için çok, çok önemliydi; okuduklarımla
dolan beynim, dünyayı Yezidler ve Hüseyinler şeklinde bölerek kodluyordu adeta.
Siyah ve beyaz şeklinde… Hüseyin, hemen karşısında ölümü görmesine ve
sülalesinin gözleri önünde katledilmesine rağmen inandığı yoldan asla geri adım
atmayan müthiş bir kahramandı. Yezid ise kötülükle dolu, müthiş cani ve her adı
anıldığında lanet okunması gereken iğrenç bir insan artığı. Birincisi öyledir, Hüseyin’in
yaptığı kahramanca bir iştir, kimse aksini iddia edemez. Savaş alanına
çıktığında, beş defa olacak, büyük yaralar alır, her duruşunda, her diz
çöküşünde Yezid’e biat edip etmeyeceğini sorarlar. Hepsinde olumsuz yanıt
verir. En son artık dayanamayıp yere düştüğünde aynı soruyu tekrar sorarlar,
yine cevabı olumsuz olunca kafasını keserler. Onca sevdiğinin ölümünü görmesine
rağmen bir kere olsun duruşunu bozmamıştır; üstelik öldüğünde vücudunda yetmiş
küsur yara olduğu söylenir. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Anlatılanları
doğru kabul edersek Hüseyin’in gayet inancında kararlı olduğunu görürüz;
üstelik dik duruşlu ve kahraman yapılı bir adam olduğunu da kabul etmemiz
gerekir.
Buraya kadar tamam. Peki ama Yezid,
abartıyorum elbette, canı sıkıldıkça Mehmet Ali Erbil’in Kahpe Bizans filminde
canlandırdığı hükümdar gibi eğlencesine adam yakan veya öğün aralarında bebek
kanı içen, yani kötülüğün tam tanımı olan bir karakter miydi? Gerçekten öyle
biriyse bir şey diyemem, ancak kaynaklarda buna benzer bir tarifi yok.
İnsanlığın, insanların dostu olmadığı kesin elbet; ama tarihte eline taht
geçirmiş kaç adam öyleydi ki! Millet o tahtı elde edebilmek için nice
entrikalar çevirdi, nice canlara kanlara girdi, kundaktaki bebekleri acımadan
boğdurdu. Ama onların arkasından böyle lanetler edilmez. Söz konusu Yezid olduğunda
ise hakaret, lanet, beddua gırla gidiyor. Bu çifte standarttır, adalet
değildir, bırakın Yaradan’ın adaletini objektif olmayı becerebilen kulun
adaletine bile sığmaz.
Dolayısıyla biz de ne yapacağız:
Her söyleneni baştan sona didik didik edecek ve bu meseleyi histerik şekilde
değil de adaletle ele alacak, anlamaya çalışacağız. Önemli olan adil olmamız, her
yerde ve her zaman olmamız gerektiği üzere.
Gelin en başta şu Yezid’i bir
inceleyelim. Yezid’i boylu poslu, cesur, cömert bir adam olarak tarif
ediyorlar. Eksik yanları da şöyle, söylenenlere göre: Sefahate düşkün. Şarabı
ve şiiri sevdiğin söyleniyor. Yarış atları var. Kumar oynadığına dair
söylentiler var. Bir de çok sevdiği maymunu var. Başkaca kötü özelliği de dile getirilmiyor. Evet, bildiğimiz
tüm kötü özellikleri bu kadar. Üstelik Emevilerin İstanbul kuşatmasında
komutanlık yapmış, yani surlardan bir ok gelse bize din derslerinde ve İslamî
literatürde anlatılanlara göre şehit olup cenneti garantileyecek.
Sadece onun hakkındaki bilgileri
okuyunca günümüz ortalama insanı bile Yezid’den daha yoz durmuyor mu? İsim
vermeden, Kerbela’yı ve Kâbe’yi taşlatmasını işe karıştırmadan Yezid’i
tarihteki Müslüman taht sahipleri arasında bir yerlere gizlice koysak diğerlerinden
daha temiz görünebilirdi, öyle basit bir yapısı var adamın. Babası gibi kurnaz,
kompleks biri değil yani, sıradan, zorba bir diktatör en fazla. Son yüzyılda bile
Müslüman coğrafyasında bundan daha kötü özelliklere sahip diktatörler çıktı.
“Adam daha ne yapacak! Kâbe’yi
taşlatmış, peygamber torunu öldürmüş… Daha ne yapacak!”
Sevgili arkadaşım, öncelikle sakin
olalım. Anlıyorum, elbette birtakım putlara dokunmaya başlayınca kızgınlık baş
gösterebilir, ama önce sakinlik lütfen. Evet, söylediğin de doğru bu arada. Ama
bana öyle geliyor ki bu adamı yüzyılımızın klasik diktatörlerinden veya eskinin
o çok övülen, arkasından dualar düzülen cengâver sultanlarından daha kötü
gösteren esas neden karşısında Peygamber’in ailesinin bulunması. Kâbe’yi taşa
tutması da ayrıca incelenmesi gereken bir konu bu arada. Fakat o konuya Yezid özelinden
önce Kâbe özelinde bakılması gerek; konu buraya ait değil.
İşte üstte yer alan kısımlardan
birtakım tabuları yıkmak için önayak olarak neden Kerbela’yı seçtiğimi iyice anladınız
zannederim. Kerbela tabusuna dokunacağım ve pek çok kişinin hoşuna gitmeyecek
bu iş. Sorun değil. İbrahim de milletin kutsal bellediği putları bir bir
kırmış, üstüne alay edercesine baltayı putlardan birinin boynuna asmıştı. Orada
kafası biraz çalışan biri olsa bu hareketiyle onlara ne büyük mesaj verdiğini
anlardı; ama kimse üzerine düşünmedi bile. “Onları kıramaz ki!” dediler, zerre
akıllarını çalıştırmadan taştan putlara tapınmaya devam ettiler. Çünkü
putperestlik düşük bilincin davranış biçimidir. Sorgulamadan tapınmak insanın
aklî melekelerini engelleyerek onu esir eder. Buna karşılık put kırıcılık da
peygamber geleneğidir, ister taştan olsun ister tarihten. Dolayısıyla bu puta
da dokunulacaktı, er ya da geç.
Hadi bismillah, diyerek başlayalım.
Sorulması gerekenleri art arda sıralayalım bakalım. Öncelikle de Kerbela’ya
girmeden irdelenmesi gereken konuları ele alalım. Örneğin ‘hak’ meselesini inceleyelim.
Muaviye’nin, yaptığı anlaşmaya
rağmen yerine oğlu Yezid’i taht sahibi ilan etmesinin yanlışlığı üzerine
tartışmaya gerek yok; fakat benim kafamı Haydar Ali’nin büyük oğlu Hasan’ın
teklifi kurcalıyor. Teklifini şöyle de sunabilirdi: “Müslümanların üstünde
anlaşacağı bir idareci...” Hatta böyle sunmalı değil miydi? Neden önemli bu?
Çünkü şöyle bir sorun var: Yönetimin Muaviye’den oğluna geçmesi doğru karar
değil, eyvallah, peki yönetimin Ali’den oğullarına geçmesi neden doğru karar?
Peygamber ailesi olduklarından mı? Peygamber’in yönetimin hep kendi soyundan
gelenlerde kalması gerektiğine dair bir sözü mü var? Varsa gösterin lütfen.
Üstelik Kuran’da geçiyor, hani Müslümanlar birbirlerine danışarak, şura ile
seçmeliydi idarecilerini? Hasan gibi Hüseyin de bildiğimiz kadarıyla iktidarı
ele alınca şura toplayıp en çok hak edeni geçirmek için değil kendisi başa
geçmek için çıkıyor yola. Yani iktidar Muaviye’nin oğlunda da kalsa Ali’nin
oğullarına da geçse İslam yönetimi yoluna yine saltanat olarak devam edecekti.
O zaman ne fark etti? Adalet olmayacaksa, liyakat olmayacaksa, yönetim
gidebildiği kadar bir ailenin elinde kalacaksa ha birinin elinde kalmış ha
ötekinin, bu savaşın anlamı nedir?
“Dönem şartları gereği… O dönemde
sultanlık şarttı.”
Öyle madem, size şunu açık açık
dile getireyim; gerçekten böyle bir durum gerçekleşmek zorundaysa o zaman saltanatın
Muaviye’nin elinde kalması İslam adına daha iyi olmuştur. Neden daha iyi oldu; günümüz
Türkiye’sinde muhafazakârların yönetimi ele alıp insanları grup grup İslam’dan
soğutmasıyla aynı sebepten. Peygamber sülalesi idarede her halükarda birilerini
mutsuz edecek kararlar almak zorundaydı, bu iş yönetimin kaderinde vardır. Bir
karar alırsın, bir taraf mutlu olurken diğer taraf mutsuz olur. Ekmek
fiyatlarını düşürürsen halk, artırırsan fırıncı esnafı mutlu olur. Fakat Peygamber
sülalesinden birileri başta bulunduğunda ve böyle kararlar aldığında, kendini
haksızlığa uğramış hisseden her grup bunu doğrudan Peygamber’e bağlayacak ve
“Muhammed’in torunları böyle yapıyorsa onun getirdiği dinden de hayır gelmez.”
diye tepkisel düşünerek dinden, tabii dönem şartlarında öyle hemen çıkamazlardı
ama içte vazgeçecek, zaman ilerleyip Peygamber torunlarının saltanatı
zayıfladığında açıkça dini terk edeceklerdi. Hatırlayın, Peygamber’in vefat
ettiği haberleri yayıldığı anda birçok kabilenin ilk yaptıkları işlerden biri dinden
çıktıklarını açıklamak olmamış mıydı? Peygamber ile uzaktan yakından soy bağı
bulunmayan bugünkü muhafazakâr iktidarın ateist yaptığı insan sayısını hesap
ederseniz öne sürdüğüm savın doğruluğuna kuşkusuz hak vereceksiniz.
Şura bahsi geçmişken hilafetin
Ali’den kaçırılması meselesine de değinelim, konudan biraz sapacağız ama,
bahsetmemek ayıp kaçar. Ehl-i Sünnet’e (bir zamandır ardına ve’l cemaat takısının
getirildiğini görüyorum, yani Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat diyorlar ama eskiden öyle
demiyorlardı, ileride daha ne eklerler bilemediğimden ben kısa tuttum) mensup arkadaşlar
kusura bakmasın, koca bir peygamberin naaşı bekliyorken Ömer’in hak
sahibiymişçesine hemen gidip birini atamaya kalkması şura örneği değildir;
hatta hakkaniyetli iş bile değildir. Eğer şura olsa Ali seçilmesi en muhtemel
adaylardan biri değil miydi? Şöyle düşünelim: Ülkede bir seçim olacak ve en
kuvvetli birinci, hadi bilemedin ikinci parti bir nedenden seçime alınmıyor,
diğer partiler hemen bir köşede birbirleriyle anlaşıp alelacele bir
cumhurbaşkanı çıkartıyorlar. Kulağa hiç de adil gelmedi değil mi? Adaletli Ömer
nasıl olmuş da böyle devasa bir detayı atlamış onu da elbet açıklayan birileri
çıkar… umarım.
“Belki o kadar da adil değildir ama
zor anlar yaşanıyordu, fitne çıkabilirdi. Önden engellenmiş oldu.”
Eveti lisede din derslerinde hep bu
bahane kullanılırdı. Demek ki bu iş din dersi hocalarının bile içine sinmiyordu
ki hep tekrar etme gereği duyuyorlardı. Çünkü içine sinen bir şeyi savunmaya
kalkmazsın. Fakat bunu doğru kabul etsek bile o dönemi objektif gözlerle okursanız
Ali’nin hakkına yalnızca orada değil her seferinde tekrar tekrar girildiğini
görürsünüz; görmemek için önündeki kitabı gözleri kapatıp okumak gerekiyor,
ancak öyle Ali’nin hakkına girilmemiş oluyor. Bunların hepsi fitne engellemek
için miydi? Oysa sanki Ali’yi etkisizleştirmek için yapılmış gibi duruyor.
Zaten Ali ile amcası arasında Peygamber’in vefatından sonra gerçekleşen bir
konuşmada Ali’ye “Gidip hakkımızı alalım.” deniyor, Ali ise buna “Resulullah
vefat ettikten sonra kimse bize bir şey vermez.” diyerek karşılık veriyor.
Sahiden dediği gibi Peygamber’in kızına bıraktığı hurmalık bile elinden
alınıyor. Yani bir şey yorumlamaya gerek yok, zaten tarihte neyin ne olduğu
açık seçik ortada.
Ben Haydar Ali gibi adamın neden öyle
mazlumluk yolu tuttuğuna anlam veremiyorum. Peygamber’in en yakınında, hatta en
yakını. Peygamber’e Ali’den daha yakın ve yardımcı olmuş olan tek kişi uğruna
malını mülkünü dağıtan eşi Hatice. İstese bunu kullanabilirdi. Hadi onu
kullanmak etik gelmedi, muazzam savaşçı olduğu, kılıcı eline aldığında,
milletin önünden kaçıştığı biliniyor. Hatta bir savaştan önce Muaviye’ye teke
tek dövüş önerir, Muaviye ise bu teklife şu sözlerle isyan eder: “Ali her
vurduğunu deviriyor. Öyle adalet mi olur!” Muaviye’yi haklı bulduğum tek konu
budur koca tarihte. Ne var ki Ali, üstelik Muaviye gıyabında “Ona kılıçtan
başka vereceğim bir şey yok.” demesine rağmen son ana dek onunla savaşa
girmemiş.
Böyle bir adam dışlanıyor, mülkü
bile elinden alınıyor, hatta ve hatta camilerde kendisine yirmi küsur yıl
düzenli hakaret edilip beddualar okunuyor. Dahası Şii kaynaklara göre -ne kadar
doğrudur bilemem- Ömer Fatıma’nın karnında bir çocuğunun ölümüne istemeden sebep
olunca yine susuyor. Öylesi kuvvetli, kudretli olup bunca haksızlığa ve eziyete
katlanmak, hiçbirine ses çıkarmamak epey ama epey sabır gerektirir. Şayet
dünyadaki herhangi biri Ali’nin elindeki imkânların çeyreğine sahip olsa ve de aynı
muamelelerin çeyreğine maruz kalsa toplayabileceği en büyük orduyu toplamakta bir
an tereddüt etmezdi. Düşmanı olsan Haydar Ali’ye saygı duymaman mümkün değil;
öyle bir adam.
O dönemin olaylarını kısa da olsa
dile getirmek konumuzla alakasız başka bir sorunun kafamda açığa çıkmasına sebep
oldu, bu arada onu da dile getireyim isterim: Müslümanlar daha o günlerde, neredeyse
herkes birbirini tanırken üzerinde ittifak edebilecekleri bir lider çıkaramamış;
bugün nasıl olup çıkaracaklar? Belli ki bu devran böyle sürüp gidecek. Ya da
biri çıkacak, rakiplerini yok edecek, halkı sindirecek, tüm gücü kendi elinde
toplayacak ve Hakk veya halk aşkıyla benliksizce çalışıp geride saat gibi tıkır
tıkır işleyen bir düzen bırakacak. Başka türlü olmaz. Yazık ki zaten Ortadoğu
tarihini incelediğimizde de işlerin hep kaba kuvvet yoluyla, rakipleri elimine
ederek ilerlediğini, anlaşmayla, uzlaşmayla bir gıdım ilerleme kaydedilmediğini
görüyoruz. Acı; fakat gerçek.
Tekrar asıl konumuza dönelim: Haydar
Ali her ne kadar hak sahibi olsa da idarenin Ali’den oğlu Hasan’a, Hasan’dan kardeşi
Hüseyin’e geçmesi gerektiğine inanan birisi demektir ki basbayağı monarşizmi
destekliyor, sultanlık, padişahlık yanlısı. Taht Muaviye’den oğlu Yezid’e
kalınca saltanat oluyor da Ali’den Hasan’a kalınca saltanat olmuyor mu? Birincisi
yanlışsa ikinci neden yanlış değil sizce; onun da yanlış olması lazım. Diğer
türlüsü çifte standarttır.
“Hayır kardeşim, sen anlamamışsın,
Peygamber torunları insanların en iyileri olduğundan yönetmeye layıklar,
diyoruz biz. O zaman saltanat olmaz.”
İyi de iyi insandan iyi yönetici
olacağını nereden çıkardınız? Özellikle art niyetlilerle dolu topluluklar
içinde yöneticinin haddinden biraz fazla iyi niyetli olması çok tehlikeli
sonuçlara yol açabilir. Kurt sürüsünün başına kuzuyu getirir misiniz? Şeytan topluluğunun
başına melek getirilir mi? “Her halk hak ettiği şekilde yönetilir.” demiyor mu Kuran’da?
Her halk ettiği şekilde yönetilir, önermesi
iki anlama gelir: Birincisi realiteyi dile getirir: Kimi hak ediyorsanız
başınızda olan odur, anlamında. Öyleyse başa Muaviye ve Yezid geçtiğine göre
dönem Araplarının hak ettikleri de onlardır ayete göre. İkincisi tavsiye
niteliği taşır: Kim neyi hak ediyorsa onu verin, anlamında. Yani adaleti esas
tutun, deniyor. Ali’nin adalet üstüne şu sözünü hatırlarsak her şey açıklığa
kavuşur: “Adalet çiçeğe su verip dikeni susuz bırakmaktır. Dikene su verip
çiçeği susuz bırakmak zulümdür.” Yani diken gibi karaktere sahip, dünya malı,
mülkü için sürekli fesat çıkaran, kavgacı, kan dökücü, işi gücü fitne olup
fitnecilerin arkasından gitmeyi seçen bir halk iyiliği esas alan bir yönetime
layık değildir. Ayete göre onların hak ettiği demir yumruktur, iyilik veya
özgürlük değil. Aslına bakarsanız bu durum adalete göre de böyle.
Tarih okuyorsanız göreceksiniz ki
dönemin halkı tam da bu ölçekteydi. Çok açık şekilde konuşmak gerekirse, Ali
gibi iyinin de iyisi, mertin de merti, cömertin de cömerti, adaletten zerrece
sapmayan, haksızlığa karşı dik duran bir insan yerine Amr gibi Muaviye gibi
adamların safını tercih edenlerin hakkı tam olarak Yezid’di. Belli ki o topluluk
iyilikten zerrece anlamıyordu veya anlıyorsa bile umursamıyordu.
“Vay be, sözlere bak. Ey kötülüğün
temsilcisi, bil ki iyi niyet her hastalığın ilacıdır ve iyilik bulaşıcıdır. Sen
ne dersen de, kötülük kimseye bir şey kazandırmaz.”
Sevgili Pollyana, elinin altındaki
nice imkânlara rağmen odadan bozma küçücük bir evde ömür tüketen Muhammed
Mustafa’dan kanaatkârlık, yetimin öksüzün babası Haydar Ali’den iyilik
bulaşmadıysa başka kimse bir şey bulaştıramazdı o insanlara. Bu söylediğim
sadece dönem Arapları adına geçerli değil bu arada. Çok uzun yıllar boyunca
inancının gereği olarak iyi niyetini korumuş ve sürekli yüzüne gülünerek
sömürülmüş bir âdemoğlu sıfatıyla söylemem şart ki insan mutlaka bir yerde
avamın nankörlüğüne isyan edecek kıvama gelir, getirirler. Bu sadece benim
görüşüm veya tecrübem de değil, eğer kazık yemiyorsanız hayatınızda yeterince
iyilik yapmamışsınızdır. Şunu bilin, ego kontrolündeki insanın dünya düşkünlüğü
şeytanları kıskandıracak türden rezil huylara ev sahipliği yapmasına yol açar; bir
toplulukta dünya malına tapan insan sayısı arttıkça oranın helakı da gittikçe yakınlaşır.
Ha siz belki ısrarcısınızdır
romantik mottonuzda. Ne güzel! Aslında bu Marvel dünyasındaki sözde süper
kahramanların replikleriyle falan büyüdüğünüzü gösterir ya, neyse. Madem böyle
inanıyorsunuz, kanıtını sunun, öyle ciddiye alalım sizi. Boşa sallamak yok!
Hadi buyurun, tüm iyi niyetinizi toplayın, güvendiğiniz bir arkadaşınıza gidin,
banka hesabınızı veya evinizin tapusunu bir nedenden birkaç aylığına ona devretmeyi
teklif edin. Birkaç ay sonra da giderek geri üstünüze geçirmesini isteyin. Ve
bunun ardından gelip de bu sosyal deneyin sonucunu bizlerle paylaşın. Ben önden
söyleyeyim, hayır benim ev müsait değil, bende kalamazsınız, başka birine
gitmeniz gerekecek.
“Fakat yöneticiliğe peygamber
torunundan daha layık kim olabilir?”
Hüseyin bildiğimiz kadarıyla yola
çıkmadan önce Mekke’de valilik yapıyor değildi. Henüz belediye diye bir şey de
icat edilmemişti, yani belediye başkanlığı diye bir vazife de yoktu; nereden
vardınız yönetim için en liyakatli adayın Hüseyin olduğu sonucuna? Ben
söyleyeyim, cevap soruda gizli, gizli de değil gayet açık, yalnızca
Peygamber’in torunu olmasından.
Zaten Kerbela’ya dair her
incelemede, ağıtta, konuşmada, anmada sürekli ve sürekli Hüseyin’in soyu
vurgulanır. Böyle yapılır ki peygamber torunu olarak özel olduğu mesajı
verilir. Yani koca koca kitlelere göre Hüseyin ancak peygamber torunu olması
nedeniyle taht üstünde hak sahibidir. Buna inanan biri padişahlık, sultanlık
yani monarşi yanlısıysa tamam, en azından tutarlıdır. Fakat bu durumda bile şu sorun
mevcut: Ümeyyeoğulları da ‘idare bir soyda olmalı ve babadan oğula geçmeli’
diye inanıyordu, bunu hedefliyordu. Dolayısıyla Hüseyin yandaşlarının haksızca
çifte standart uygulamamak için Ümeyyeoğullarının savını da desteklemeleri
gerekir. Bu durumda yönetimi saltanata çevirdiler diye onlara kızma hakkı
kalmaz.
Ha, bunu savunan monarşi karşıtı
olduğu hâlde Hüseyin’i sırf Peygamber’in torunu olduğundan tahta layık görüyor
ve destekliyorsa o başta Peygamber’i anlamamış bir kere. Kan mirası kimseyi
kimseden üstün kılmaz, İslam’da böyle bir üstünlük çeşidi yoktur. Eğer kılsaydı
peygamberlik de babadan oğula geçerdi. Oysa Nuh’un oğlu gemide bile yer
alamamıştı.
Bakın güzel kardeşlerim, siz böyle
soya sopa takık olduğunuz müddetçe mülakatlarda haksız yere daha çook elenirsiniz;
ama o zaman şikâyet etmek yok, anlaştık mı? Çünkü bu kafa yapısı ancak oraya
varıyor. Ben elendim, akıllandım; sıra size de gelir elbet, belki o gün
akıllanırsınız. Fakat önden şunu da bilin, hakikate göre birinin değerli bir
insanın soyundan geliyor olması ona hiçbir şey kazandırmaz; değil devlet yönetiminde,
ekmek sırasında bile başkasının önüne geçme hakkı vermez. Hakikatte kural
şudur: “Kim göreve daha uygun?” Bir görev için en uygun niteliklere sahip olan
kim ise soyuna sopuna bakılmadan seçilir. Yoksa hakikatte şu soruyu sormazlar:
“Kim kimin soyundan?” Bu soruyu sadece bilinci, şuuru, idraki ve dolayısıyla da
adalet anlayışı gelişmemiş coğrafyalarda ve diktatörlüklerde sorarlar.
Hüseyin’e değer biçiyorsanız önünde
ölüm durduğu hâlde geri adım atmayıp üstüne yürüyebildiği, son anına dek doğru
bildiğinden vazgeçmediği için değer biçmelisiniz, bunun için övmelisiniz.
Birkaç günlük susuzluğun ardından çocuklarına zarar gelmesin diye Yezid’e biat
edebilir, onu zaten yarı yolda bırakmış Kufelilere de bir ömür hesap verme
ihtiyacı hissetmez, ailesini kurtarabilirdi. Yapmadı. Bunun için değer
vermelisiniz. Gel gör ki bu da bahsimize konu olan zaman diliminde değil
ölümünden önceki son noktada gerçekleşti, yani Hüseyin rüştünü Kerbela’da, o
son birkaç günde kanıtladı, daha önce değil. Dolayısıyla bunu kanıt olarak ele
alma imkânımız yok.
Şunu anlayın soy sop düşkünü
kardeşlerim: İnsanı değerli kılan atası dedesi değildir. İnsanı değerli kılan
birine yakın olmak falan da değildir. Öyle olsa Atatürk’e benzeyen adam çoktan bir
yerlerde bağımsızlık savaşı verip yeni devlet kurmuş olurdu. İnsanı değerli ve
üstün kılan yapmayı ve/veya yapmamayı tercih ettikleridir. Eğer derseniz ki “Hüseyin
‘Haksızlık karşısında eğilmeyin. Hakkınızla beraber şerefinizi de
kaybedersiniz.’ diyen babası Ali’nin yolundan gittiğinden özeldir”, ona itiraz
etmem. Fakat siz kalkmış da diyorsunuz ki “Babası Ali’dir, annesi Fatıma’dır, dedesi
Muhammed’dir”… Eeee? Bunlar için mi özel yani? O zaman özel olmak için hiçbir
şey vermeden özel doğdu yani sizce? Süpermen gibi?
Ayrı paragrafta tekrar ediyorum: İnandığı
yolda feda ettiklerinin büyüklüğü için övebilirsiniz, o zaman hak eder. Aile büyüklerinden
dolayı överseniz hak etmez. Gerçi Peygamber’e aittir diye –ki olmadığına da
eminim- kılı kutsal kabul eden millete bunu anlatması biraz zor olabilir. Kıl
birader kıl; kılda ne kutsallık olacak Allahını seversen? Eğer kıl kutsalsa
Peygamber’in kıllarını her yerden toplatalım, peruk yaptıralım, aramızdan birine
giydirelim. Bakalım ona da Cebrail geliyor mu? Gerçi düşününce, saçın tam
şeklini tutturursak belki Cebrail tepeden bakınca yanılıp aşağıda Muhammed
Mustafa duruyor zannedebilir, fena fikir gibi de durmuyor.
Bakın, önemli olan şu soru: Hüseyin
eğer Yezid’e biat etse de ailesini kurtarsa Peygamber’in torunu olmaktan
çıkacak mıydı? Hayır. Peki biat etmeyişi sayesinde elde ettiği ruhsal üstünlüğe
sahip olabilir miydi? İmkânı yok. Ruhta kural şudur: Fedakârlıkta bulunmadan
değerli şeyler elde edemezsiniz. Ne verirseniz onu alırsınız, ne kadar
verirseniz ona göre oranlı olarak, adaletle. Herkes adına geçerli kuraldır. Nasıl
ki yerde yerçekimi kanunundan muaf kimse yok, gökte de Kutsal Yasa’dan muaf olan
yoktur. Elbette bu sorulara ek olarak “Hüseyin yaptığını yapmasa bugün halk
içinde bu derece muteber, mukaddes kabul edilir, ağıtları yakılır mıydı?” diye
de sorulabilir ancak ben bunu es geçmeyi tercih ederim; çünkü halkın sevgisini
değer verilecek ölçüt saymıyorum. Nazarımca burada önemli kıstas ruhta
yetkinliktir; onu baz alsak yeter.
“Tamam da bunları niye sorguluyoruz
biz?”
Bunları sorguluyoruz, çünkü dediklerim
tam olarak şu anlamlara geliyor: Eğer kayıptan, acıdan, ölümden korkmadan
insanlara mutluluk, huzur, adalet getirmek üzere yola çıkmışsanız, hadi diyelim
belki bir Hüseyin olamazsınız ama siz de özel olursunuz, kim olursanız olun.
Dedenizin, babanızın kim olduğu da zerrece önem arz etmez. Ne yani; sizce hakikat
âleminde bir tek Peygamber ile onun soyundan gelenler mi dolaşıyor? Hiç alakası
yok. Fakat öyle olsaydı bile yine aynı şeyleri sorgulamak iyi olurdu; çünkü o
zaman bulundukları yerde sayıları epey az olurdu ve muhtemelen yalnızlık çeker,
sıkılırlar; sonunda mutlaka aralarına birilerini almak isterlerdi. Şimdi buna
inananlar bile bugün çalışmaya başlasa, sonuna kadar ısrarla, sebatla devam etse,
belki aralarına kabul edilirler. İşte önemli olan da bu değil mi zaten? Bunun
için uğraşmıyor muyuz hepimiz?
Şöyle veya böyle hep aynı sonuca
varıyoruz: Şikâyet etmeyi, ağlayıp sızlanmayı, uzak geçmişlere yas tutmaları
bırakalım da çalışalım çabalayalım, güzel işler yapalım.
“Ama din onların dini? Dedelerinin
dini.”
Kardeşim saçmalamayalım lütfen,
hakikatte aile dini diye bir şey mi olur? Allah insanları kurtuluşa ulaştırmak
için özel insanları seçip de elçilik görevi mi veriyor, Ramazan kolisi yardımı yapar
gibi aile aile din dağıtımı mı yapıyor; hangisine inanıyorsunuz? Sizin hak
anlayışınız sahiden bir tuhaf, dini dedesinin getirmiş olması Hüseyin’i
otomatikman peygamberlik üstünde hak sahibi mi kılar yani? İçinizde adalet namına
bir parça olsun bir kavrayış varsa, bu işin böyle işlemeyeceğini anlamanız
gerekir.
Hadi, sizin güzel hatrınıza bu
varsayımı doğru kabul edelim. Durumun absürtlüğünü sahne kurarak tarif edeyim: Alternatif
bir gerçekliktesiniz, dedeniz peygamber. Şimdi lise zamanlarınız kafanızda
canlansın. Okula gidiyorsun, “Peygamberin torunu geldi.” deyip etrafında
toplaşıyorlar hemen. Epey popülersin, sanki arada sana da vahiy iniyormuşçasına
dinsel konularda soru üstüne soru yöneltiyorlar. Herkes etrafında pervane, okulda
büyük statün var, bunun için de bir gram çaba sarf etmen gerekmemiş. Nefsinin nasıl
hoşuna giderdi değil mi? Çok absürt olduğunun farkındayım ama aile dini olursa
normal böyle şeyler. Şu hâlde bu güzel ayrıcalığınız elinizden gitmesin diye
cansiperane savunmaz mıydınız? Peki o zaman din adına mı savaşmış olurdun yoksa
ayrıcalıkların elinden gitmesin diye, yani nefsin adına mı? Eğer din onların
aile diniyse, ikinci seçenek geçerli olur bu durumda.
Yanlış anlamaya mahal vermemek adına
açıklamasını da yapayım: Ne diyorum yani, Hüseyin okulun popüler çocuğuydu da
popülerlik elinden gitmesin diye mi yola çıktı? Elbette söylediğim bu değil,
liseyi işin içine katarak benzetme yaptım, teşbih o kısım, orayı doğrudan
almamanız gerek. Anlatmak istediğim şu: Ortada böyle statüsel ayrıcalıkların
kazanıldığı bir durum varsa “benim dedemin dini” aslında “benim statüm”
demektir. Yani kişi o dinden öte kendi çıkarı için, ayrıcalıkları elden gitmesin
diye savaşıyordur. Ve üstelik, böyle olmasa, herhangi bir ayrıcalık sağlamasa
bile herhalde dedesine din inmiş her kişi bir zahmet o dini savunur. Benim
dedeme din inse ben de canım pahasına savunurum. Sonuçta bu din benim aileme,
yani benim kimliğime ait bir şey olacak. Zaten hepimiz dedemizin dinini devam
ettirmiyor muyuz? Aramızda dedesininkinden farklı din seçmiş kaç kişi var? Ama
o zaman bu iş kutsal olmaz, kimlik savaşı olur. Şimdi anlıyor musunuz ne demek
istediğimi?
Oysa hakikatte asıl kıymeti veren,
insanın menfaatinin bulunmadığı bir şeyi inancı uğruna savunmasıdır. Hatta bu uğurda
kendisine gelebilecek zararları göze alabilmişse bu kıymet katlanarak artar. Menfaatini
her ego, her nefs savunur zaten; savunmayan var mı? Yanlışlıkla bir ekmek
parası fazla alınınca insanlar ortalığı ayağa kaldırıyor. Dolayısıyla Hüseyin’i
haklı çıkaracak olan dinin dedesine inmiş olması değildir, Allah’a ait bir din
uğruna zarar görmeyi göze almasıdır. Elbette bu durumda İsa’ya inen din ile
dedesine inen din gözünde birbirine yakın kıymet ifade ediyor olmalı çünkü her
ikisi de Allah’ın dini. Allah için yapıyorsa durum böyledir.
Oysa yas tutucular bu konuları öyle
şekilde ortaya koyarlar ki sırf dedesi peygamber diye Hüseyin’in haklı çıkarıldığı
gün gibi ortadadır. Böylesine bir savunma yanlıştır; hem hakça değildir hem de
hakikatten bihaber olduklarını ve işin özünü kaçırdıklarını gösterir. Sıkıntı
burada işte.
“Sen bir yerlerde Aleviyim demedin
mi yahu, nasıl Ali’nin oğluna laf ediyorsun?”
Birincisi bu mesele Alevi-Sünni
meselesi değil, hak hukuk meselesi. Bir adam haksızsa kimin nesi olduğu
hakikatte önem arz etmez, bedelini ödetirler. İkincisi Alevi kelimesi Ali
yanlısı anlamına gelir, Hüseyin yanlısı demek değildir, bunu bilmek gerek. Haydar
Ali’yi sevdik diye oğlunu torununu baş bellemek zorunluluğu yok ortada. Üstelik
Ali’nin Fatıma’dan sonra aldığı kadınlardan daha pek çok oğlu vardır, eminim
varlıklarından haberiniz yok, çünkü şöhretli olan yalnızca ilk eşi Fatıma’dan
olan oğullarıdır. Oysa onlar Ali’nin dengi değillerdir; olamazlar da. Bunu
ister bilin ister bilmeyin. Ali yüce ve üstündür. Adı bile aslında makamının
adıdır, en yüce olan Âli makamını adı olarak almıştır. Hüseyin ise ‘küçük güzel
adam’ anlamına gelir. Bir tarafta en yüce makama erişmiş adam varken sırf güzel
diye küçük bir adamı tercih etmek akıl kârı değildir. Şunu bilin ki Hüseyin en
fazla politik bir isimdir, eğer dinle ilgili, kurtarıcı bir isim aranıyorsa
Hüseyin’in önünde epey isim gelebilir. Hatta eğer konu mertlikse Mustafa Kemal
Atatürk, Hüseyin’den daha merttir. Yezid’in en büyük şansıdır zaten karşısında
Mustafa Kemal Atatürk yerine Hüseyin gibi bir adamı bulmak. Hüseyin yerine
Mustafa Kemal ile karşılaşsaydı öyle istediği gibi at koşturamazdı. Yazı
ilerledikçe siz de anlayacaksınız zaten, o yüzden hiç karşı çıkmayın ezbere cümlelerle.
Bu tür saçma ayrımları bırakalım da
İslam tarihindeki politik bir karakter olan Hüseyin’in Kerbela yoluna çıkışından
önce yaşananları basamak basamak inceleyelim, görelim kim ne kadar haklı kim ne
kadar haksız.
Yezid’in tahta geçtiği belli
olduktan sonra Hüseyin’in hakkında “Yezid gibi birisi başa geçmişse İslam ile
vedalaşılmış demektir.” yorumunda bulunduğu söylenir. Tırnak içinde tekrar
alıntılıyorum: “Yezid gibi birisi”. Daha baştan yorumu yargısız infaz. Halid
bin Velid göğüs göğse çatışma esnasında silahsız kalıp ölümü kesinleşince son
anda İslam’a geçtiğini söyleyen düşmanının sözüne güvenmemiş, öldürmüştü,
duymuş olmalısınız bu olayı. Peygamber ise bunu işitince hoş karşılamamış, “Sen
de kalbini yarıp baktın mı?” diye azarlamıştı onu. Peygamber’in sözünün müthiş
zekice olduğu gerçeğini hele bir atlamayalım. Çeviride değişmediyse “kalbini yarmak”
iki anlama gelir ve ikisini birden içerir. Peygamber böylece Halid bin Velid’e edebî
bir sanat kullanarak hem laf çarpmış hem de azarlamış oluyor. Tevriye sanatıdır
bu; hani okulda genelde İstiklal Marşı’ndaki “Uluma” girişiyle öğretirler,
“Uluma” iki anlama gelir, ikisini de kast eder, diye açıklarlar. Yani
Peygamber’in ayaküstü yaptığı bu sanatı oturup yıllarca şiir yazan adamlar
arasında başaranı azdır, öyle çokça örneği yoktur. İşte ‘kalp yarmak’ ilk
anlamda kılıçla yarmayı, ikinci, mecaz hâliyle de kalbinin içini bilmeyi ifade
ediyor. Bizim için önemli olan ikincisi, mecaz tarafı: “İçini biliyor muydun?”
Peygamber Halid Bin Velid’e böyle sitem ediyor.
İşte bizim sormamız gereken ilk
soru bu. Yezid başa geçtiğinde 30’larında daha, Hüseyin ise 54 yaşında. Yani
Hüseyin ile Yezid aynı neslin çocukları değiller, muhtemelen birbirlerini de
şahsen tanımıyorlar, yüz yüze gelmemiş bile olabilirler. Hüseyin, anlaşılan o
ki halk arasında anlatılanları temel alarak böyle bir kelam ediyor. Ancak şunu
düşünmeden ediyor kelamını: Yezid’in yüreğini yarıp baktı mı? Nereden biliyor
Yezid’in İslam’ı mahvedeceğini? Bir insanın keyfine fazlaca düşkün olması onun
İslam olmadığı anlamına mı gelir?
Eğer öyleyse İslam tarihi boyunca
isim yapmış epey kişiyi İslam’dan atmamız gerekecek. En başta sevgili kardeşim
Aleviler, kendim de Alevi olarak size sesleniyorum: Eğer dileğiniz bu ise alkol
alanları doğrudan atabiliriz dinden? Ama pek azımız kalır geriye, doğru mu,
değil mi? Sevgili Sünni muhafazakârlar size de Müslüman olarak aynı teklifi
yapıyorum: Kuran ayeti gereğince ihtiyacından fazlasını tutan, diğerleriyle
paylaşmayanları dinden atalım mı mesela? E kaç kişi kalacak ki; para pul
düşkünü koca koca topluluklar kapı dışarı edilirse, ortada o kadar da Sünni
kalmaz bence, doğru değil mi?
Şimdi her iki tarafa soruyorum: Şah
İsmail ile Yavuz Sultan Selim’i de dinden atalım mı mesela? Çünkü haksız yere
kan dökmek İslam’da haram ve bu adamlar çok ama çok kan döktüler. Sizce hepsi
mi hakça döküldü? Gerçekten buna imkân veriyor musunuz yahu?!
Bak aklıma geldi, muhafazakârlar
yine sizedir seslenişim: Yakın zamanlarda yaşamış, üstat diye sıfat taktığınız,
şiirleri İslam, özel hayatı kumar üstüne kurulu bir şairimiz var; onu ne yapacağız?
Aynı zaman diliminde yaşasalar Hüseyin onun hakkında şöyle kelam edebilirdi:
“Eğer İslam şiirleri bu şaire kaldıysa İslam’la vedalaşılmış demektir.” Eğer
peygamber torunu onu da Yezid’i yargıladığı gibi yargılarsa şairimizin kapı
dışarı edilmesi gerek. Tutumunuz ne olurdu bu durumda? İdeolojinizin tarafını
mı tutardınız yoksa peygamber torununun safında mı yer alırdınız? İkisi ayrı
safta duruyor görülebileceği üzere.
Çok laf çarpmalara girmeden ne demek
istediğimi açıklayayım: İyi de kardeşim, bugün ortalıkta dini bütün adam yok, İslam
tarihi boyunca öyle dine tüm yönleriyle uyan çok az kimse çıkmış. Onların da çoğu
Ali’ye isyan eden hariciler gibi ultra yobaz ve dindar olmayanlardan çok daha beter
sapmış kimseler. Biz kimi beğendireceğiz peygamber torununa? Sadece şu sözünden
anlamamız gereken şu; iyi ki cennetin kapılarını Hüseyin tutmuyor, yoksa o
önyargıyla içeri ancak birkaç yüz, hadi bilemedin birkaç bin kişi falan
girerdi. Geri kalana, ver elini cehennem.
Gerçi bizim esas sormamız gereken
şu değil mi: Hüseyin cennetin kapılarını tutmuyor ki. Ne hakla kalkıp da bu
türden küçümseyici, aşağılayıcı bir laf sarf edebiliyor, hakkında
işittiklerinden başka bir şey bilmediği birine karşı?
Hüseyin dedesinin Halid Bin Velid’e
azarını unutmuş mudur bilemem, ancak tekfir İslam’da büyük bir suç ve cezası da
ağır. Peygamber bu türden bir işi asla onaylamamış, çok ağır bir hadis var
hatta bu konuya dair: “Bir kişi başkasına kâfir derse ve o kişi kâfir değilse,
söyleyen kişi kendi kâfirliğe düşer.” Bir adam Müslüman olduğunu söylüyor ise
ona Müslüman olmadığını söyleyemezsin. Söylemek de istemezsin, büyük kumar
çünkü, elde edilecek bir şey de yok. Gerçekten kâfir ise tamam, ama kazanacağın
bir şey olmayacak, niye diyesin? Ancak değilse iş fena, sözü eden kendisi
düşüyor kâfirliğe. Atılmaya değer bir risk değil bu.
Elbette Hüseyin Yezid’e açık açık
kâfir dememiş, böyle bir şey söylediğini ima etmiyorum kesinlikle. Fakat sözü
haddi aşmış, çünkü “İslam ile vedalaşılmış demektir.” sözünden başkaca yere
çıkmak pek mümkün görünmüyor. Üstelik henüz aralarında bir şey geçmemişken
Hüseyin Yezid hakkında hükmünü peşin peşin vermiş zaten. Nasıl anlaşacaklar o
saatten sonra?
Bu arada tekrar soracağım, çünkü üstünde
durulması gerekli: Tahta geçmeden önce Yezid’in kötülükleri hakkında ne
biliyoruz? Durup durup hayvanlara işkence mi yapmaktadır, canı sıkıldıkça köy
basıp kadınlarını mı kaçırmaktadır, ne yapmaktadır bu adam: Hiç birini. Hakkında
söylenen en fazla şey: “Şaraba ve sefahate düşkün.” Eeee? Başka? Başka bir şey
yok. Bu kadar. Ve tüm tepkiyi bu oluşturmuştur o dönem. İşe bakın ki sonradan
gelen Müslüman taht sahiplerinin birçoğu bu klasmandadır. İçkiyi severler,
hatta aralarında afyon çekenlerinin olduğu bilinir, kadınları severler, avı
severler, şiir yazmayı severler. Tüm İslam dünyasından bu özelliklere sahip
taht sahiplerini hele bir çıkarın, geriye en fazla on hükümdar falan kalır. O
çıkardıklarımızı ne yapacağız peki? Galiba onlar şanslı, onlara bir şey olacağı
yok; onların arkasından “Allah ondan razı olsun”, “Mekânı cennet olsun”,
“Cennetmekân” deyip duruyor muhafazakârlar. Çünkü kendi dönemlerinde din
adamlarını iyi besleyip taraflarına çekmişler ve ne günah işlerse işlesinler
fetvasını almışlar. O din adamlarını adımı adımına takip eden muhafazakârlar da
bu din adamlarının dünya nimetlerine dokunulmadığı sürece her şeye tamamlar,
öyle ahlaktı falan dertleri yok.
Büyük şans ki bu taht sahiplerinin
karşısına o tahtı ellerinden almak üzere ordu başına geçmeye kalkan bir
peygamber torunu da çıkmamıştı. Çıksaydı ne yapacakları meçhul. Aslında pek de
meçhul değil ama meçhul diyerek geçelim biz yine de. Muhafazakâr camianın taht
gibi uyduruk bir nesne için onca kan döken adamları veli ilan edişi şu tek
cümleyle çürümesin. Ama gerçeğe ulaşma formülü basit: Bir taht sahibini alırız,
tahtta, öncesinde ve sonrasında hangi günahlara imza attığına bakarız ve karşısına
Peygamber soyundan birini çıkarıp koyduğumuzda ne yapıp yapmayacağını zaten
daha önceki icraatlarından anlarız. Babalarını, oğullarını, kardeşlerini, kundaktaki
bebeleri boğduran, zehirletenler öyle kendi elleriyle taht hediye edecekler
öyle mi? Şuna inanın: Yezid öyle anlattıkları üzere cehennemin derinliklerinden
gelen bir şeytan falan değil, yalnızca bu ihtimalle karşı karşıya kalacak kadar
şanssız bir taht varisi.
Bu noktadan sonra yola çıkışla
ilgili sorgulamalarımıza geçelim.
En önemli soru: Hüseyin Kufe’ye ne
yapmaya gidiyor? Hani bize Hüseyin sanki Mahatma Gandi gibi aksettiriliyor ya,
öyle değil Hiseyin kesinlikle barışçıl amaçlarla yola çıkmıyor. Kırlardan çiçek
toplamaya gitmiyor, binlerce silahlı askerin başına geçmeye gidiyor. Ve sizce ne
yapacak binlerce silahlı adamla? Hep beraber maç izlemeye, stada falan mı gidecekler?
Yapacakları apaçık ortada işte: Yezid’in başkentini basacak, güçleri yeterse
sarayını başına yıkacak, malını mülkünü ganimet diye bölüşecek, kadınlarını
cariye yapacaklar; savaşın töresi bu. İslam’da ganimet de var kölelik de
cariyelik de… Ne dedesi ne babası bu töreden ayrı davranmış.
Peki, Yezid böyle bir durum
karşısında kendini ve sahip olduklarını korumayıp da ne yapsaydı? Sarayını
bırakacak, hazinelerini, kadınlarını “Hepsi senin olsun ey Peygamber’in
torunu.” yazılı bir notla Hüseyin’e mi gönderecekti? Şu dünya üzerinde bunu
yapacak bir kişi varsa ismini duymayı gerçekten isterim işin açığı; belki
zamanı gelince lazım olur.
Yezid’i es geçelim de tarihte
tahtını almak üzere kendisine karşı ayaklanan bir ordunun başına geçmiş veya
geçecek kumandanı hoş geldinlerle karşılayan sultan, şah, padişah var mı? Belki
bir tane bilmediğim istisna çıkmıştır diye iki isim isterim. Feodal düzen
babaların sadece şüphe üzerine kendi öz oğullarına hiç tereddüt etmeden kıydığı
bir düzendir. Malumunuz üzere İslam dünyasının sultanları da, evvela bu
topraklar üzerinde, bu düzenin gereklerini gayet acımasız şekilde yerine
getirdiler. Müslüman dünyanın ‘veli’ padişahları Yezid’in yapmadığını yapıp
kundaktaki bebekleri öldürdüğü gibi kendisine ayaklanmayan masum şehzadeleri de
en ufak şüphede yok ettiler; Şehzade Mustafa en ünlü örnek işte. Yani bu yolda
işin sonunun ne olduğu zaten başından bellidir; Hüseyin ya kan dökerek tahtı ele
geçirecekti ya da kanı dökülecekti, başka seçenek yoktu ortada. Elbette yola
bunu bilerek çıkmıştı. Bu demektir ki gücü yeterli gelirse kan dökmeye, esir
toplamaya, yağma yapmaya gidiyordu. Ortaçağ savaşlarının töresi buydu.
“Hüseyin’in bunları yapmak üzere
yola çıkmış olması Yezid’in suçunu azaltır mı peki?”
Hüseyin ordunun başına geçse de
Yezid’in üstüne yürüse daha mı az kan akardı? Çok daha fazlasının akacağını
hepimiz biliyoruz. Üstelik şunu da sormak gerek, Hüseyin’in askerleri Yezid
egemenliğindeki bölgelerde köy yağmalar mıydı ondan emin değiliz; yani Yezid’in
Hüseyin’i erken durdurmak için kötülükler yapması evet Yezid’in suçunu
azaltmayabilir ama Hüseyin’in suçlarını sıfıra yakınsadığı kesin.
Üstelik şöyle bir durum var; Yezid’in
yerine İslam sultanlarından, şahlarından, padişahlarından herhangi birini alıp koyabilirdik
ve aralarından Ömer bin Abdulaziz gibi davranacak bir iki tanesi çıkarsa
kendimizi şanslı sayardık. Geri kalanların hepsi Yezid’le aynı yolu seçecek ve
kendisine karşı çıkan ayaklanmayı erkenden orduyla bastırma yoluna gidecekti,
en mantıklı seçenek bu çünkü. Ve kimse kendisinin veya tahtının dayanağı olan
ordusunun kanını döktürmeye hevesli değildir.
“Bir suçu çok kişinin işleyecek
olması suçun ağırlığını azaltır mı? Dünyada pek çok kişi cinayet de işliyor
diye cinayeti hafif suç mu sayalım artık?”
Hayır, çok kişinin aynı cürmü
işliyor olması ağırlığını hafifletmez. Fakat dünyada binlerce kişi cinayet
işlerken ve aynı cinayeti işleyebilecek binlerce insan ortalıkta dolanırken,
sadece ellerine gerekli fırsat geçmediği için temiz görünüyorlarken, bir
cinayet işleyen adamı alıp da şeytan ilan etmek büyük bir ikiyüzlülüğün ya da
politik bir ajandanın bulunduğunun göstergesidir. Benim haksızca bulduğum
Yezid’in suçunun dile getirilmesi değil, adamın şeytan ilan edilip herkesin
kendini temize çekmesi. Şunu kabul edelim ki Yezid İslam dünyası içinde çok
haksız bir şekilde yüzyıllardır şeytan figürü olarak yer almaktadır. Ve yine
aynı İslam dünyası yüzyıllardır Yezid ile aynı işleri, hatta daha beterlerini
de utanıp sıkılmadan yapmakta, üstüne üstlük bunları savunmaktadır. Bu iş müthiş
derecede ikiyüzlüce.
Bakın ne soracağım: İslam
dünyasındaki her taht sahibi aynı şekilde davranırdı dedik ya… Varsayalım ki
Küfeliler ayaklanmalarından vazgeçip Hüseyin’i yarı yolda bırakmadı, tahtı ele
geçirdi. Fakat bir zaman sonra aradaki herhangi bir anlaşmazlıktan dolayı biri
onun yönetimini tanımadığını açıklayıp başkaldırdı ve bir şehirde çıkan ayaklanmaya
önderlik etmek veya ordu toplamak üzere yola koyuldu… Sizce Hüseyin ne yapardı?
İsyancısına boyun eğer, tahttan çekilip yerini ona mı bırakırdı yoksa Yezid’in
tuttuğu yolu mu tutardı?
Gerçekten bilmiyorum, var mıdır
tarihte böyle evinde muhalif ordu komutanını ağırlayıp hediyelerle yolcu eden
çiçek hükümdarlara bir örnek? Hani bir tane örnek olsa… Yanlış anlaşılmasın,
babasını örnek vereceğim, Ali’ye büyük bir sevgim ve saygım mevcut, haklı
olduğunu biliyorum ve ismini de bu tartışmada geçirmek istemezdim ancak şunun
mutlaka sorulması da gerekli: Hariciler Ali’ye karşı ayaklanınca tahtı bırakıp yönetimi
isyancılara devretmedi, doğru mu? Üstelik Ali bu dünyada tahta en az meyledecek
insanların başındadır. Halifelik hakkı onda iken birçok kereler hakkı olan
makama kimin oturtulacağına dair münazaralara alay edilircesine çağrılmış ve bunların
hiçbirinde çıkıp da “Hak benim ve siz de bunu biliyorsunuz.” dememiştir. Halk
zorlamış olmasa Ali’nin yönetime meyledeceğine inanmıyorum, sonraki
hareketleriyle pek çok kereler kanıtladı bunu. Ve şunu da biliyoruz ki Ali bile
yönetimi isyancılara bırakıp tahtı terk etmedi. Neden bırakacaktı ki zaten?
Ortada şöyle bir durum var: O çağda
bir taht sahibi kendisine isyan edene tahtını bırakacak olsaydı devrettiği o
devlet bir daha dikiş tutmazdı. İnsanlar o dönemin devlet yapısını nasıl
zannediyorlar bilmiyorum ama o mesele öyle dükkan devreder gibi olacak bir iş
değil, önce bunun anlaşılması lazım. Tahtla birlikte büyük güce sahibi insanları
da devretmek gerekecek. Bunlardan kaçı elindeki güçten vazgeçer? Yezid böyle
bir işe girişmeye kalksaydı bile onu öldürüp atar, yerine başka birini
oturturlardı belki de. Bu meseleyi en iyi bizim bilmemiz gerek; devşirme
yeniçeriler az at koşturmadı taht meselelerinde.
Anlayacağınız bu olay duygusal olarak
değil de akılla incelendiğinde Hüseyin’in neticeyi bilerek yola çıktığı anlaşılır;
hatta Kerbela vaizleri isterlerse bu savı konuşmalarına alıp böyle
davranmasının onun kahramanlığını artırdığını da söyleyebilir. Hiç sorunum yok
bu konuda. Fakat bu noktada bir ihtimali de yok saymamak gerekir: Eğer Hüseyin bunu
bilerek değil, dedesine duyulan saygıya güvenerek, içinde kendisine bir şey yapılmayacağı
inancıyla yola koyulmuşsa bu onu daha fazla değil daha az kahraman kılar.
Hadi İslam dünyasının
hükümdarlarını geçelim, Hüseyin’i de geçelim, tüm insanlığı ele alarak soralım
bir de. Bugünü düşünelim. Bugün Müslüman olan herhangi birini alıp Yezid’in
yerine geçirecek olsaydık farklı davranacak kaç kişi çıkardı? Okuyanlar bu
soruyu kendisi adına değil, başka bir isim adına cevaplamalı çünkü her ego
kendini temiz, kusursuz görmeye, göstermeye bayılır. Yani şu şekilde:
“Çevremden şu kişi farklı davranırdı, ben kefilim.” Fakat dikkatli seçin, öyle
boş boş atmayın. Belki bir gün bu kişi adına bankadan büyük miktarda kredi
çekmek gerekir, o zaman geri vites yapmayın. Adı altına imza atacaklarınızı
söyleyin.
Açık konuşalım, ben bugüne kadar
Peygamber’in torununu bırakın Peygamber’in kendisi için, hatta onu da bırakalım
hepimizi ve her şeyi yaratan için evini bağışlayan veya evsize-yurtsuza açan tek
bir Allah kulu görmüş değilim. Siz gördünüz mü? Hiç sanmıyorum. Yezid’i
eleştirenlerin onun gibi olmamaları adına böyle yapmaları gerekmez mi? Sahip
olduğu evi Allah adına açacak, kendisi kiraya geçecek çünkü Yezid’den beklenen
tam olarak bu. Koskoca imparatorluğu bırakacak, o kadar gelirinden mahrum olacak,
sonra dünyalığını kazanmak için gidip ticaret mi yapacak, ne yapacaksa bir
şekilde parasını çıkaracak. Bunun günümüzdeki eşleniği sahip olduğu evi
boşaltıp peygamber torununa vererek kiraya geçmektir. Günümüzdeki Müslümanlar
on evi varken birini Allah için yoksula, yetime-öksüze, muhtaca açmıyor da Yezid’den
imparatorluk bırakmasını ne hakla bekliyor? Kendileri bir tanecik eve kıyamıyor
ama Yezid koca imparatorluktan vazgeçmeyince şeytan oluyor? Yanlış anlamayın
ama sanki bu kişiler daha küçük dünya menfaatlerine tamah ederek daha büyük şeytan
olmuş olmuyor musunuz? Yezid en azından koca bir imparatorluk için şeytanlığı
seçmiş, 2+1 ev için değil.
Ey Şii, Alevi ve Peygamber ile
torunlarını seven Sünni kardeşlerim. İki evi olanlarınızı evlerinden bir
tanesini Allah adına muhtaçlara açmaya davet ediyorum, Yezid gibi olmamak adına.
Bakın siz Yezid’den bir tane olan tahtını vermesini bekliyorsunuz ama ben size
o kadar yüklenmedim, tek evi olanı işin içine katmadım. Lütfen ey kardeşlerim,
yapalım bunu –ki en azından şu tutulan yaslardan gerçekten faydalanacak Allah
kulları olsun. Ondan sonra yine sabah akşam Yezid’in arkasından lanet okuruz,
hatta isterseniz ana bacı gideriz, benim için hiç sorun değil, babamın oğlu
değil bu herif. O zaman haklı da olursunuz. Çünkü onun yapmadığını yaparak
ondan üstünlüğünüzü kanıtlamış ve insanlık dersi vermiş olursunuz. Fakat şimdi yaptığınız
sadece boş konuşma ve haklı değilsiniz.
Başka bir deneme daha yapalım: Müslüman
dünyadan rastgele birini seçip zaman makinesiyle o çağa gönderiyoruz ve Emevi
tacını, tahtını ellerine bırakıyoruz. Artık kilometrekarelere hükmediyor, toprakları
üstünde yaşayan herkes emrine tâbi, etrafındakiler yerine getirmek için bir
emrini bekliyor, istediği her şeye anında sahip olabilir. Cennetin demosu gibi.
Öyle verip hemen geri almayacağız, yıllarca onun olacak, nimetin zevkine varacak.
Belirli bir zaman geçecek, on yıl iyidir mesela, sonra o çağa birini daha
göndereceğiz ve gidip ilk yolladığımıza diyecek ki “Peygamber torunu bu tahtı senden
alacak, hadi bu nimetleri, sana hizmet eden yüzlerce insanı terk et, git rızkını
başka yoldan temin et. Bil ki ölene kadar buradasın.” Bunları dediğimizde hepsini
terk etmeyi kabul eder miydi sizce? Yoksa histeriye kapılıp boynumuzu mu
vurdurmaya çalışırdı? Gerçi zaman makinesi varken herhalde silahımız olacağını
da hesap eder; ancak histerik birinin ne yapacağını kestirmek zor. Çünkü güç
yozlaştırıcıdır ve mutlak güç mutlaka yozlaştırır; sahip olacağı kudretle,
çevresinde pervane onca hizmetliyle, onu memnun etmeye bekleşen en güzel
kadınlarla, dilediğine dilediğini an ulaşabilmesiyle bir müddet sonra kendini
mini tanrı gibi hissediyor olacak.
Ortaya çıkacak muhtemel sonuç
hakkında şöyle konuşayım: Bugünün bolluk dünyasında açlık, susuzluk, hastalık tehdidiyle
asla yüz yüze kalmamışken elindeki üç beş kuruşa bile kıyamayıp Allah için vermeyenler
tacı, tahtı öylece terk edecekler, he mi? İnandırıcı geliyor mu bu size?
Yasemin Yalçın’dan hatırladığım bir
parodi vardır, Alican karakteriyle. Bir bölümde öğretmeni Alican’a soruyordu:
“Oğlum iki evin olsa arkadaşına verir misin?” “Veririm.” diye cevap veriyordu
Alican güvenle. “İki araban olsa arkadaşına verir misin?” “Veririm.” “İki
gömleğin olsa arkadaşına verir misin?” “Vermem.” Öğretmen bu noktada
şaşkınlıkla soruyordu: “Neden vermezsin?” “Çünkü iki gömleğim var da ondan.”
Sözle dağıtmak kolay tabii. Ben de
yardım için yüz milyonlar saçacağım, hele bir milyarder olayım da, tek eksiğim
bir milyarcık. Bana inanabilirsiniz, ama bu kitlenin tacı, tahtı bırakacağına
inanmak için çocuk kadar saf -temiz anlamında- olmak gerekir. Veya doğduğundan
beri camdan bir fanus içinde bulunup halk arasına hiç karışmamış olmak gerekir.
Bakın şu kadar söyleyeyim, eskiden tırnakçılık diye meslek vardı, cüzdanı çekip
alıyorlardı, yaklaşık yirmi yıldır yapan kalmadı, çünkü bugün Müslüman’ın
cebine elini at akrep sokar, altında Range Rover bulunmasına rağmen.
“Müslümanım diyorsun, Müslümanlara yüklenip
duruyorsun! Ne yapalım, misafirlerimiz geliyor, Audi yerine Passat mı çekelim
altlarına?”
Deve çekin. Deveye binmek sünnet
değil mi? Hani kimsenin elbisesine kıyafetine karışmak haddime değil de nedense
sünnet diye cübbe sarık takanları hep lüks Alman ve Amerikan jipleri içinde görüyoruz,
hiç deve üstünde görmüşlüğümüz yok. Oysa ki Peygamber giydi diye cübbe ve sarık
sünnet oluyorsa deveye bindi diye devenin de sünnet olması gerekmez mi? Yoksa
deveye binmek kimlik yaratımına yardımcı olmuyor mu? Gerçi olur elbette, olmaz
mı; yolun ortasında deveyle gezsen, bunu da sünnettir diye savunsan epey ilgi
çekmez misin? Ama kimse dine uyacağım diye öyle kolay kolay rahatsızlık yolunu
seçip tatlı canına eziyette bulunmaz. Yalnız Müslümanlarda değil, dünyada
Tanrı’yı hoşnut etmek için böyle zor yolları seçen insan sayısı en fazla bir
elin parmakları kadar olmuştur her zaman. Geri kalan halkın takdiri için
çalışıp çabalar her zaman.
“Bugün Müslümanlar kötü olabilir
ama savaşın da bir hukuku var. Hüseyin’i ve beraberindekileri susuz bıraktılar.
Tarihte millete böyle eziyet eden Müslüman hükümdar olmuş mu hiç?”
Dolu. Geçmişte kale veya şehir
kuşatan her komutan aynı yolları denedi. Kuşattıkları şehir veya kalenin
halkını aç ve susuz bırakmaya, böylece kapılarını açmak için onları zorlamaya
çalışırlardı. Tarihte benzerleri çok sık görüldü yani ve savaş stratejisi
olarak hep kullanıldı. Size soru: Hayber Kalesi kuşatıldığında savunmadaki
halka yiyecek içecek ikramı mı yapıldı kuşatmacılar tarafından? Peygamber’in
böyle bir şey yaptırdığına dair bir kayıt varsa lütfen paylaşın. Tam aksine,
onlar da aynı şekilde içeridekileri açlığa mahkûm edip bu yolla dışarı çıkmaya zorladılar.
Zaten Hüseyin’in isyanı susuz bırakma yöntemine değil, kendilerinin susuz
bırakılmış olmalarına. Şöyle soruyor onları sudan alıkoyan askerlere: “Bu
nehirden hayvanlar içiyor, Hristiyanlar içiyor… Bize neden izin vermiyorsunuz?”
Hristiyanları küçümseyen tavrı gözden
kaçmasın. Oysaki dedesinin ilk takipçileri vaktiyle Habeşistan’ın Hristiyan
olan kralı Necaşi’nin korumasına sığınmıştı. O günleri görmediğini biliyoruz, ancak
belli ki duymamış da. Veya dedesi ona anlattıysa bile unutmuş. Yoksa böyle bir
tavrın hoş olmadığını bilirdi.
Dahasını söyleyeyim: Oturun da
okuyun bakalım, İslam tarihi boyunca sultanlar, hanlar, diktatörler kendilerine
karşı ayaklananlara nasıl davranmışlar. Kısaca özet geçmek gerekirse:
Derilerini soydurup saman doldurttular, canlı canlı kaynar kazanlara attırdılar,
atlara bağlatıp dörde böldürttüler, fillerin ayakları altında ezdirttiler. Tarihin
kendisi kanıt zaten eline taht geçse Müslümanların belki %99.9 oranla Yezid ile
aynı yolu seçeceğine dair.
“Fakat Kerbela’da kanı dökülen bir
peygamberin soyuydu, burası önemli olan. Hatta Hristiyan bir kadın Hüseyin’in
kanını döktüklerini duyduğunda ‘Biz İsa Peygamber’i çarmıha germekle
hatırlandığımız gibi siz de kendi peygamberinizin soyunun kanını dökmekle
hatırlanacaksınız.’ diye ayıpladı onları.”
İyi ama burada garipsenmesi gereken,
savaş meydanındaki birinin kanının dökülmesi değil, Peygamber ailesinin sürekli
savaş meydanlarında ne aradığı değil mi? Savaş meydanında kanın dökülür,
dökülmemesi gibi bir imkân yok. İsa örneği tamam; kadın o konuda haklı. İsa
eline kılıç almış değildi, buna rağmen haksızca çarmıha gerildi. Fakat Peygamber’in
ailesi hep savaş meydanlarındaydı. İsa “Kılıçla yaşayan, kılıçla ölür.”
demişti. Hüseyin’in elinde de kılıç vardı. Ne yapacaktı Yezid’in askerleri,
Hüseyin elinde kılıçla üstlerine gelirken kolayca kessin diye boyunlarını mı
eğeceklerdi? Bu konuda gerçeği söylemek acı verici olacak; savaş meydanına
giriyorsan üstüne kan sıçramamasını bekleyemezsin, öyle bir gerçeklik yok bu
dünyada.
Kerbela’daki bazı işlerle ilgili
yorum yapmam gereken bir iki olay var, onları es geçmeyelim.
Bize Kufeliler ve Hüseyin’in yanına
gitmeyenler hakkında hep “Yezid’den korktular da Hüseyin’i yarı yolda
bıraktılar.” diye öğretildi. Fakat şöyle bir durum da var ki bizler Hüseyin’i
de Yezid’i de bize aktarılan bilgiler kadarıyla tanıyoruz, onlar ise bizzat
tanıyordu. Ya bu insanlar bizzat tanıdıkları Yezid’i güvenilir bulmuş veya bizzat
tanıdıkları Hüseyin’i bir nedenden güvenilir bulmamışlardı ise? Hadi Kufeliler
Yezid’in şerrinden korktu, gitmedi; sahabeden kimse de Hüseyin’i takip etmemiş,
sülalesi dışında Hüseyin’in yanında tek bir kişi yok o dönemden. Hatta sonradan
Hüseyin tarafına dönen kumandan Hürr de kendi sözleriyle ‘peygamber torunu
olduğundan’ onun tarafına dönüyor, o bile Hüseyin’e güvendiğiyle ilgili tek bir
kelam etmiyor tarihsel kayıtlara göre. Bu güvensizliğin altında yatan bir sebep
vardı belki, bizim bilmediğimiz?
“Ne sebebi olacak? Peygamber torunu
o. Nasıl güvenilmez olabilir?”
Geldik yine soy sop meselesine. Galiba
biz bu düşük bilinçlerin taptığı soy meselesini aşamayacağız. Üstelik üzücü
ama, yazılanlara göre Hüseyin bile kullanmaya kalkmış bunu. Yanılmıyorsam Kerbela’da
geçen bir tartışma esnasında kendini haklı çıkarmak için şöyle bir argümana
başvuruyor: “Ben Cebrail’in geldiği evde büyüdüm.” Anlaşılabileceği üzere haklı
olduğunu belirtmek için diyor bunu. Biz bu dili tanıyoruz, çevirmeye girdiğinde
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dili bu. Safi demagoji, başka şey
değil. Ben bu dilden hoşlanmıyorum. Argümanın kendisi hakça değil bir kere. Cebrail’in
geldiği evde büyümek otomatikman haklı çıkarmaz; tabii Cebrail o eve Peygamber
için her geldiğinde sırf evdeler, eksik hissetmesinler diye torunlarına da
birer cümlelik vahiy getirmiyordu ise. Öyle bir şey olduğunu da hiç
zannetmiyorum. Ali’nin babası Ebu Talip de Peygamber ile aynı evde yaşamıştı;
hatta onu kanatları altına almıştı, yani Peygamber ona vefa borçluydu. Fakat
Ebu Talip’in vefat ettiğinde hâlâ ona inanmıyor olduğundan cennete gitmediği
söylenir. Doğru mu değil mi bilemem; inşallah gitmiştir. Çünkü inandığı
tanrının hoşnutluğu için yetim ve öksüzlere kol kanat geren ve onlara iyi davranan
her insan cennete girmeli, sonsuza dek mutlu mesut yaşamalı bence. Son karar
elbette bahçenin sahibine ait, karar verecek O, benimkisi yalnızca içten bir
dilek. Ne var ki Hüseyin’in söylemi inanıp inanmama meselesinden de öte; yalnızca
o evde yaşadığından söylüyor bu sözü. Oysa biz biliyoruz ki Peygamber vefat ederken
öz kızı Fatıma’ya “Benim peygamberliğime güvenme, orada işe yaramayacak. Çalışıp
çabalamayı, gayret etmeyi sakınterk etme.” diye nasihatte bulunmuştu. Üstelik hakikat
âleminde Fatıma makamca Hüseyin’den üstündür, Hüseyin Fatıma’dan üstün değildir.
Aslında burası hakikatten bir bilgi
aktarmanın tam yeri: Fatıma’nın hakikatte burada yazıya dökemeyeceğim kadar
üstün bir dereceye sahip olduğunu gerçeğe ait bir bilgi olarak aktarmam gerek.
Yarın orada cennete girebilmek için Peygamber’in kızı önünde milyonlarca erkek
boyun eğebilir, öyle üstün bir makamdan ve dereceden bahsediyorum. Kadın
düşmanı Orta Çağ kaçkınlarına duyurumuz olsun. Bu âlemde kadın formunda olan niceleri
o âlemde üstün gelecek ve yukarılarda yer alacaklar, klasik din öğretisi
takipçilerinin yalanları aksine. Bu gerçeğe kendinizi bugünden alıştırın ki
gittiğinizde sıkıntı çekmeyesiniz.
Konumuza devam edelim: Onca sözün,
argümanın aksine hâlâ ama hâlâ ısrarla Hüseyin’in soyu sopu nedeniyle üstün
olduğunu savunan veya Cebrail’le ilişkili sözünü kabul edenler yarın bir gün olur
da Bilal Erdoğan “Ben her türden istihbaratın geldiği evde büyüdüm.” diye
babasından sonra yönetimde hak iddia ederse bir zahmet onu da desteklesin bu
arada. Çünkü şu savunmayla Hüseyin haklı ise Bilal Erdoğan da aynı savunmayla haklı
çıkar.
Size hakikatten bir haber daha vereceğim,
toplanın lütfen: Hüseyin her ne kadar Peygamber ile olan akrabalık bağını
kullanmaya çalışmışsa da hakikatte kan bağı kesinlikle önemli değildir. Hatta
Mesnevi’de geçtiğine göre, Nuh peygamber Allah’tan evlatlarının helak
edilmeyeceğine dair söz alır, fakat sonra bildiğiniz üzere öz oğlu helak olur.
Çok üzülür, “Rabbim ben saf bir kişiyim. Senin sözüne bel bağlamıştım. Buna
rağmen oğlumu helak ettin.” diye sitem eder. Allah tarafından, oğlunun ruhsal
âlemde onun evlatlarından olmadığı yönünde bir cevap gelir. Hakikat âleminde
evlatlık farklı bir olgudur. Kendini kurtarmış olan, yetki sahibi zatlar kendi
evlatlarını seçerler. Zaten öte türlüsü Allah’ın adaletine uymazdı. Sırf biri
Peygamber’in soyundan sopundan diye şah ilan edilecek, bin yıl sonra yaşayanlar
sırf dünyaya geldikleri yılda güneş takvimi kullanılıyor diye kendilerini
parçalasa bile bir şey elde edemeyecekler; Allah aşkına söyleyin, adalete sığar
mı? Neticede peygamber sayısı belli, onların sahip olabilecekleri evlat sayısı
belli –ki kimisi hiç evlenmemiş. Bu iş Hakk’ın adaletine uyar mı? Hakk’ın
adaletine uyan, her çağda, her dönemde peygamber evladı olmanın mümkün
olmasıdır. Evet, yani yeterince çalışır çabalar ve kabul edilirseniz siz de
Muhammed’in veya Ali’nin veya sevdiğiniz veli kimse onun evlatlarından biri
olabilirsiniz. Şüphe duymayın, bu doğrudan hâkikat âleminden, gerçekliği kesin
bilgi. Muhammed’in veya ruh âleminde yetki sahibi başka bir zatın evladı olmak
için onun soyundan gelmek zorunda değilsiniz.
Müjdeyi ayrı paragrafta tekrar
vurguluyorum: Yeter ki çalışıp çabalayın, gerekli fedakârlıklarda bulunun; ruhsal
âlemde dilediğiniz yüce şahsiyetin, sizi seçerse elbette, evladı olabilirsiniz.
Yüce bir ruhun evladı olmak için kimse onun soyundan gelmek zorunda değildir.
Hakikat âleminde adalet hüküm sürer, soy sop, sülale, aşiretler değil.
“Yezid biat almak konusunda ısrarcı
olmasa, Hüseyin’den bir daha isyanlara katılmayacağına dair söz alıp bıraksalar
onca zulüm hiç yaşanmazdı.”
Siyasetle ilgilenmeyenler pek
bilmez. Türkiye’de darbeler dönemine damgasını vurmuş efsane bir kurmay albay
vardır: Talat Aydemir. Talat Aydemir ordu töresi gereğince 62’de bir darbeye
kalkışır, fakat başarılı olamaz. Üstünde pek durulmaz, çünkü ülkemizde ordunun
darbe yapması alışılmadık iş değildir. Düzgün bir ceza verilmez kendisine. Ve sonra
Talat Aydemir ne yapar? Bir yıl sonra ikinci darbe girişimine kalkışır. Ancak
bu sefer paçayı kurtaramaz, asılır.
Peki ben neden kalktım da Kerbela
konusu içinde yakın siyasi tarihimizden bir darbe girişimi örneği verdim?
Anlamak zor değil. Hüseyin, Kufe’ye yolculuk ederken yakalandığında, affını
talep etmez ama, onu ve ailesini bırakırlarsa Hindistan taraflarına giderek
yaşayacağını söyler, kabul edilmez.
Yezid’e yöneltilen eleştirilerden
biri de bu; neden peygamber torununu ve ailesini ‘silahlı bir kuvvetin başına
geçmek üzere hareket ederken serbest bırakmadığı’! Şimdi az buçuk verdiğim
örnek üzerine düşünürseniz, böyle bir işin hiçbir mantıklı yanının olmadığını
göreceksiniz. Eğer Yezid veya kafileyi çöle sürmeye karar veren, Hüseyin’i
affetse ve serbest bıraksa, Hüseyin’in tekrar Kufe’ye dönmeyeceğinin veya yeni
bir ordu toplamaya girişmeyeceğinin garantisi nedir?
“O peygamber torunu, neden verdiği
sözü tutmasın?”
Fakat bildiğim kadarıyla başka hiçbir
peygamber ailesi iktidar kavgalarına bu denli müdahil olmuş, bizzat elleriyle
bu kadar kan, hatta birbirlerinin kanını akıtmış da değildir. Bir örnek bilen varsa
lütfen bir yerlerde paylaşsın, öğrenelim. İsa’nın havarilerinin bir tahtı ele
geçirmek için birbirlerine savaş açtıklarını, birbirlerinin kanını döktüklerini
hayal etmeye çalışın. Edemediniz değil mi? Ben de edemedim. Yani Yezid’in de
perde arkasında Hüseyin ile uğraşan adamın da kendince ona güvenmemek için
gayet haklı sebepleri vardır.
Bu arada ‘yakın çevresi siyasetle,
kan dökmeyle bu kadar iç içe geçmiş başka peygamber yok’ önermesi Peygamber’e
yöneltilen bir eleştiri değil, onu belirteyim. O bir açıklama; üstelik doğru
bir açıklama ama eleştiri değil. Bu konuyla ilgili durumları zaten Muhammed
Peygamber Üzerine bölümünde ele aldık ama kısaca tekrar anlatmak gerekirse: Peygamber
tüm iyi niyetiyle geride sistemleşmiş bir İslam bırakma çabasına girdi ve bunun
için dönem şartları gereğince kılıca başvurma zorunluğu gördü. Kılıçlı
peygamber olmanın faydaları olduğu kadar birçok açıdan ters tepmesi de doğaldı.
İyi yönden kurallar yerleşti, din sistemleşti, Peygamber bu sayede “Artık
ümmetim içinde açık şirk olmaz.” diyebildi. O kuralları kılıçla yerleştirmese
kendisi dünyadan ayrılınca ne olacağından emin olamazdı. Ancak diğer yandan
dinin kendisi bu yüzden bir silah hâline dönüşmüş oldu ve bu silah da tabiidir
ki dönem dönem düşmanları elinde kullanıldı. Her karar, her seçim artı ve
eksinin beraber geldiği durumlar yaratır bu dünyada. Dünyanın kuralı bu, kimse işlerinin
eksi yönlü sonuçlarını engelleyemez; buna peygamberler de dâhil.
“Yani koca peygamberin torunu
ayaklanma başarıya ulaşsa da tahta geçse zalim mi olurdu, diyorsun? Dediğin
buraya kadar çıkıyor.”
Şöyle yapalım, doğrudan cevap
vermek yerine buradan sonrasına Hüseyin’in ayaklanmasının başarıya ulaştığını
varsayarak sorularımıza devam edelim; konu daha fazla açıklığa kavuşsun.
Hüseyin’in tahtı ele geçirse Emevi
Sultanı’na ve hanedanına nasıl davranacağını üçüncü soru olarak ele alalım. Kendi
tahminimce hanedandaki kadınları, çocukları bağışlar, erkekleri ise, sonradan
kendisine bir isyan çıkarıp da yönetimi tekrar ele geçirme ihtimallerine karşı
-mantıklı olarak- katlederdi. Çünkü önünde bir taht ve tahta geçme ihtimali bulunan
kimselerden ancak parmakla sayılabilecek kadar azı bu ihtimali gerçekleştirmeye
çalışmamıştır ve öylesi isyanlar her zaman kanlı savaşlara, kıyımlara,
kıtlıklara, her türden vahşete yol açar. Dolayısıyla mantıklı seçenek tahtta
oturanın kendisine isyan edebilecek olanları büyüyüp güç toplamadan ezmesidir.
“Hüseyin’in dedesinin bazı Yahudi
kabilelere yaptığı üzere onları sürgüne göndermesi gibi çok küçük bir ihtimali
de yok değil miydi?”
Peygamber iki Yahudi kabilesini
sürdükten sonra üçüncü kabileyi katlettirmişti. Belki işitmişsinizdir: Beni
Kureyza kabilesi. Sürgün seçeneği Peygamber tarafından iki kere denenip işe
yaramadığı görüldüyse Hüseyin tarafından neden tekrar denenecekti ki? Üstelik
onun kişilik yapısının yumuşak başlı dedesinden çok cevval olan babasına benzediği
söylenir. Zaten emin olun, Hüseyin Muhammed gibi şefkatli, merhametli veya daha
güvenilir biri değil.
Sözün özü Hüseyin başarılı olsa
önünde Yezid’in seçtiği veya seçmek zorunda kaldığı seçenekten başkası
olmayacaktı. Yani ister inanın ister inanmayın; Hüseyin’i bugün bildiğimiz
derecede masum gösteren ayaklanmasının başarıya ulaşmamasıdır. Başarıya
ulaşsaydı yüksek ihtimalle tarihte bildiğimiz herhangi bir taht sahibinden fazlaca
farklı anıyor olmayacaktık. Hüseyin kaybederek kazanmıştır anlayacağınız.
Bu soraya dair esas sormamız
gereken bir tanesi var: Ayaklanma başarıya ulaşsaydı halk adına, İslam adına
sonuç ne olurdu? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta burası. İddia ediyorum,
eğer Hüseyin başarılı olsaydı halk adına iyi olmayacaktı. Hüseyin belki de
tahta geçtiğinde Marcus Aurelius gibi büyük, filozof bir idareci olabilirdi.
Gerçi abisi Hasan’ın bu konuda daha yetkin olduğu söylenir ama ben yine de Aurelius
örneği vermek gerektiğini düşünüp onu öne sürdüm. Veya babası Haydar Ali gibi olabilirdi:
Savaşçı niteliklere sahip, halkın aşağı tabakalarını koruyup kollayan,
tebaasına iyi davranıp adaletle hükmeden ideal yönetici tipi. Zaten babasına
benzediği de söylenir ve kişilik yapısı da aynı yöndeyse muhtemelen böyle bir
yönetici profili bizi karşılardı. Fakat bu tahminler sorumuzu tam olarak
yanıtlamıyor. ‘Halk adına iyi olur muydu’ diye sormuştuk, dikkat edin. Bizim
önce, halk adına iyi olan nedir, diye sormamız ve onu anlamamız lazım.
“Halk için iyi olan nedir, onu da
söyle o zaman.”
Bunu da siz deyin, her şeyi ben
hazır mı sunayım? Hiç düşündünüz mü halk için iyi olan nedir? Çok katı, keskin
cezalar kesilmesi midir? Sık ve düzenli biçimde af çıkarılması mıdır? Yöneticinin
Makyavel’in öne sürdüklerine uyması mıdır yoksa Konfüçyüs’ün peşine takılıp
erdem yolunu takip etmesi midir? Hangisidir halk için en iyisi? Hiç kendinizle
baş başa kalıp düşündünüz mü bunun üzerine?
“Hayır ya, ne alaka, ben youtube
shorts nesliyim, dikkat odağım en fazla on beş saniye.”
Aferin size. O zaman başka yönden,
başka örneklemeyle açayım: Hüseyin’in babası olan Haydar Ali cesaret konusunda
denk gelinmesi zor bir adamdır, öyle ki TDK sözlükte cesaret kelimesinin
karşısına resmi konsa konu şıp diye anlaşılır. Ali tüm kaynaklarda yiğitliğiyle
övülmüştür, maharetli savaşçıdır, adaletlidir, halk içindeki zayıfları korumuş,
memurlarına çiftçiyi ve esnafı ezdirmemiş, devlet başkanı olarak dahi tek bir
an lüks ve şatafatın yakınından geçmemiştir. Hikmet konusunda Ali’nin üstünde
yalnızca Peygamber durur. Gelgelelim bu derece üstün vasıflara olan Ali’nin
dönemi kavgalarla, kargaşayla geçmiştir. Şurası tarihsel bir gerçek ki Ali tüm
o muazzam vasıflarıyla düzeni sağlamakta güçlük çekerken rakibi Muaviye halk arasında
hızlı bir şekilde düzen kurmuş ve düzenini korumayı başarmıştır. Peki nasıl
yapmıştır bunu, hemen belirteyim: Demir yumrukla, baskıyla, zorbalıkla, halkı
sindirerek.
Size soracağım şu: Ali düzeni
sağlamakta zorlanırken Hüseyin’in sağlayabileceğine sizi ikna eden nedir peki? Hüseyin
Ali’den daha mı iyi savaşçı, daha mı adil, daha mı bilge, daha mı hikmetli? Hayır,
Hüseyin asla ve asla Ali’nin dengi değildir. Bu ruhta da böyledir, dünya yaşamı
anlamında da. Peki bana Ali’nin bile düzen sağlamakta güçlük çektiği bir
topluluğun başında Hüseyin’in nasıl dikiş tutturabileceğini açıklar mısınız?
Bence açıklayamazsınız.
Demek istediğim anlaşılıyor olsa
gerek: O halk iyiliğe meyleden, birbirlerinin hakkına ve kanına girmekten çekinen,
aralarındaki güçsüzü, zayıfı önemseyen insanlardan oluşsa Ali dünyadaki gelmiş
geçmiş en iyi yönetici olur, Kerbela da asla yaşanmazdı. Fakat halk bunun aksi
yönde olduğundan onları idare edenler de sanki eşekleri yola getirir gibi sopa
kullanan kimseler oldu hâliyle. Üstelik siyaset bilimi okumak bize gösterir ki Araplar
o gün nasılsa bugün de aynıdır; aradan geçen yüzyıllarda hiçbir şey
değişmemiştir. Bu sözüme ‘ırkçılık’ diyecek olan gidip kafasını kuma gömmeye devam
edebilir. Örneğin Libya örneği bilenlerin gözü önünde. Kaddafi Libya’yı demir
yumrukla yönetiyor, bir arada tutuyordu; daha düştüğü gün ülke üçe bölündü. Gerçi
Kaddafi’nin düşüşü ardından medyada haberler bıçakla kesilir gibi son buldu;
ülkenin üç parça hâlinde birbirine girmesi, birbirleriyle çatışan, hatta
havaalanını ele geçiren aşiretler, bombalamalar, yağdırılan kurşunlar... Bu
olaylar bir yandan medyanın bir kısmının Batı güdümünde olması bir yandan da
bunları gizlemenin muhafazakâr hükümetin siyasi ajandasına uyması sebebiyle haberlere
düzgün bütün yansımadı; o nedenle bilenlerin gözleri önünde dedim. Fakat
kimsenin bunları bilmesine gerek de yok, cahil, vicdansız, merhametsiz, utanmak
nedir bilmeyen toplulukların yola nasıl getirildiklerini tarihten ve hatta
çevrenizden başkaca örnekler yoluyla inceleyebilir, öğrenebilirsiniz. Uzak
topraklara gitmek gereksiz, 4. Murat’ın kısa hayatındaki icraatlarını ve
sonuçlarını okumak fazlasıyla yeterlidir.
İşin özü Hüseyin yüksek özelliklere
sahip olsa bile Muaviye gibi davranacak bir karaktere sahip olmadığından düzeni
sağlamakta zorlanacaktı, siyasetten az çok anlayanlara orası açık. Bu onun suçu
veya eksiği değildi. Bu halkın suçuydu, halkın eksiğiydi. Tekrar vurguluyorum:
Halkın suçuydu.
Burası önemli, vardığımız sonucu da
vurgulayalım: Buradan varacağımız sonuç şudur: İyi yöneticiler mi istiyorsunuz?
İyi insanlar olacaksınız. Başka yol yok. Halkı yönetenler daima halkın içinden
çıkar, dolayısıyla halka aynalık yaparlar.
“Sorunun cevap bulmamış bir kısmı
var, ‘İslam adına iyi olur muydu’, bu noktayı atladın.”
Uzatmaya gerek yok: Olmazdı. Neden
daha iyi olmazdı peki; yine aynı sebeplerden. Hüseyin’in az da olsa dedesinden bir
şeyler aldığını düşünüyorum, dolayısıyla insanları zorla dine geçirmezdi, en
azından ben o yapıda biri olmadığını umuyorum. Oysa o çağın şartları altında
bütün dinler kılıç zoruyla yayılmıştır. Ya da yayılamamıştır. Tek istisnası
yok. Sözüme inanmayan, coğrafyamızda dillere pelesenk olmuş bazı propagandalar
aksine gerçekten hoşgörü dini diye adlandırabileceğimiz yegâne büyük inanç olan
Budizm’in nasıl yayıldığını tarihten okuyabilir. Spoiler veriyorum, bazı
kralların savaş yoluyla yaydığını göreceksiniz. Budizm’in sınırlı bir alanda kalma
sebebi de işte kralların sayısının az olması ve kılıçla yayılma işinin
ilerletilmemiş olmasıdır. Bu yüzden Budizm Hindistan’dan silinip atıldı.
Hüseyin adına verdiğim örnek babası
için de geçerlidir bu arada. Muaviye, yukarıda sunduklarıma benzer sebeplerden
ötürü hem yönetmeye Ali’den daha layıktır hem de yönetimi İslam adına daha iyi
olmuştur. Daha önce de söylediğim üzere Ali benim için ayrıdır, başımın
tacıdır, Ali’ye derin bir saygı ve sevgi duyarım, oğullarından farklı olarak. Fakat
savım ona duyduğum büyük sevgi ve saygıdan bağımsız, üstüne biraz
düşündüğünüzde doğru konuştuğumu anlarsınız. İslam tarihinde suikastla değil de
yatağında, huzur içinde -gerçi ne kadar huzurlu olduğu kendi vicdanına
bağlıdır, orasını bilemem, ben deyim olarak kullandım- ilk halife kimdir:
Bildiniz –veya doğru tahmin ettiniz: Muaviye. Bu bile Muaviye’nin o dönemin
toplumunu yönetmeye Ali’den daha layık olduğuna başlı başına bir kanıt değil
mi? Muaviye rakibi Ali’nin hakkını yedi mi? Kesinlikle. Yönetimi ele alması İslam
açısından daha mı iyi oldu: Yüksek ihtimalle. Bu iki olayı birbirine karıştırmamak
gerek. Ben liyakati temel alıyorum. Layıklık liyakatten gelir; bu sebeple
‘layıktı’ dedim. Bu durum doğada da aynı şekilde işler, bir türün lideri yine o
türdendir, başka türden olmaz. Bir yaban eşeği sürüsünün lideri aslan
olmayacağı gibi, bir aslan sürüsünün başında yaban eşeği bulunmaz. Her sürünün
başına kendi türünden en güçlüsü geçer. Ali dürüsttü, adamların en dürüstü,
zayıf halkı, esnafı, haklıyı koruyup gözetiyor, memurlarını hizada tutuyor,
kamu gücüyle pazarlarda düzeni ve adaleti sağlıyordu; ancak belli ki o dönemde
halkın aradığı bunlar değildi. O halk güce, güçlüye tapınıyor, güçlü kimse onun
peşinden gidiyor, onun borusunu öttürüyordu. Hele başlarındaki yumuşak başlı
biri olursa iyiliğine, adaletine falan bakmıyor, koparabilecekleri kadarını
koparmak için sık sık isyan ediyorlardı.
Neden böyle davrandıkları tam
anlaşılmamışsa: Düşük bilinç sahibiydiler, egosal zihnin ve bedenin
kölesiydiler. Dünyayı ölesiye arzuluyorlardı, bu nedenle yumuşak başlı
yöneticinin iyiliğini suiistimal etmeye çalışıyorlar, onlara zarar verebilecek olan
kötülük potansiyelini taşıyanlara ise ya yaltaklanıyor ya da açık çatışmaya
girmekten uzak duruyorlardı. Yani temelde acıdan kaçınma eğilimiyle hareket
ediyorlardı. Bu eğilim kendini tamamen bedenden ibaret kabul eden, bu nedenle
dünyaya tutunduğu kadar tutunma ve ondan alabildiği kadar zevk alma derdindeki
kişinin psikolojisinden kaynaklı ortaya çıkar. Bakın, zayıfların zayıf
olmasının temelinde hep korku yatar: İnançlı ise hesap sorar diye Yaradan’dan
çekinir ki bunların sayısı gerçekten çok azdır, inancı sağlam değilse ona zarar
verebilecek güçlüden çekinir ki dünya bu türden insanla dolup taşar. Bu nedenle
çok az kişi hak savunmak adına tehlikeye atılmayı göze alır veya en azından
bunu göze alabilen birini takip eder, üstelik söz konusu hak onun hakkı olsa
bile hakkından vazgeçmeyi, onun hakkını savunmak için kendini öne atanın
yanında durmaya tercih eder. Hep korkaklıktan yaparlar bunu. Yani Ali gibi adamlar
dünyanın her çağında yalnız kalmaya mahkûmdur. Ali’nin, sözünü dinlemeyip
kentlerinde rahatlığı seçen Kufelilere sayıp döktüğü veryansınları okuduğunuzda
dediklerimin doğruluğuna gelmemeniz mümkün değil zaten. Buraya da iliştirirdim
ama konumuzla ilgili değil.
Buna karşılık Muaviye, Makyavel’in on
altıncı yüzyılda söylediklerini daha yüzyıllar öncesinden uyguluyordu bile.
Kendisine sadık ve ne yolla olursa olsun elde edilecek dünyalığı paylaşmayı büyük
hevesle bekleyen bir çevresi vardı. Hani filmlerde şöyle gösterirler, iyi
adamlar birbirlerine ölesiye bağlıdırlar da kötü adamlar ilk fırsatta
birbirlerini satarlar. Oysa hayatta gerçek tam tersidir. İyi adamlar bir türlü
birbirlerine bağlı kalamaz, her birinin ayrı değer yargıları vardır, kötü
adamlarsa birbirlerine son anlara kadar bağlı kalır. Nasyonel Sosyalist Parti
üyelerinin yenilginin kesinleştiği ana dek birbirlerine olan bağlılığını düşünün
bakalım; karşı-argüman olarak benzer bir iyi adam birliği sunabilir misiniz?
Justice League falan diye suluca zıplamayın lütfen. Hayır, Peygamber örneğini
de kabul etmem, Peygamber çevresine akıttığı onca iyiliğe rağmen eline kılıç
alıp kervan baskınlarına ve ganimet elde etmeye başlayıncaya dek çok sınırlı
bir çevreyle devam etti yoluna. Klasik din öğretisinin propagandalarını
yutmayın, Muhammed’in çevresindekilerin çok azı gerçekten onu sevip ona
inandığından yanında olduklarını daha vefat ettiği günde gösterdi. Aynı durum
İsa Mesih’te de geçerlidir, konuşmalarını dinlemeye binlercesi gelirdi,
çevresinde ise açık ve gizli havarileri düşünüldüğünde en fazla elli kişi falan
olmuştur; yoktur bile o kadar.
Anlayacağınız tam da bu sebeplerden
ötürü Muaviye o dönemdeki halkın yönetimine daha layıktı. Tıpkı Kaddafi ve
diğer diktatörlerin bu dönem Araplarına müstahak olduğu gibi. Onları baştan
indirdiğinizde olanları, yaşananları herkes gördü zaten ve görmeye de devam
ediyoruz.
İşin gerçeği bu dünyada hem güçlü
hem adil olan insan yok denecek kadar azdır, bunun nedeni de insandaki ego-nefs-benlik
dediğimiz yapıdır. Gücü eline geçirenin zalimleşmesi tam da bu sebepledir. Birisi
emretme yetkisini eline aldığında elbette düşmanlar edinir, bu türden bir yetki
elde etmek isteyenlerin elinden saldırılar başlar ve saldırılar arttıkça yetki
sahibi, bölgesini savunan memelinin içgüdüleriyle, ele geçirdiğini korumak
adına zor ve şiddet kullanımına başvurur ve yıllar geçtikçe zalimliği artar.
“Diyelim Hüseyin’in ayaklanması
başarıya ulaştı, halk da saltanat süresi boyunca kendisine koşulsuz şartsız
uydu, takdire şayan bir hükümdarlık hayatı geçirdi ve muhteşem bir huzur dönemi
yaşandı.”
Sonra ne olacaktı? Cevabını ben
vereyim: Hüseyin’in dönemi geçmişe iç çekerek baktığımız güzel bir hatıra
olarak tarih kitaplarında yer alırdı ama kendinden sonraki döneme bile yansımazdı.
Kim çıkacaktı aynı düzeni sağlayacak? Yine boşluk dönemine düşülür, o kaos
ortamında güçlü kabileler birbirlerine girer, ortalık yine savaş alanına dönerdi.
Hüseyin her şeyi derleyip toparlasa, geride saat gibi işleyen kusursuz bir
düzen bıraksa, yine de sultanlık gibi tek adama dayalı idare biçiminde o
kurduklarının tamamının yıkılması yalnızca tek yanlış adamın başa geçmesine
bakar. Durum böyle olmasa Marcus Aurelius sayesinde Roma İmparatorluğu hâlâ
ayakta duruyor olurdu. Ortadoğu tarih boyunca Çin gibi durgun bir coğrafya
değildi ki ondan miras kalacak bir öğreti Konfüçyüs’ün öğretisi gibi derinlere
nüfuz etsin, yüzyıllar boyunca değişmeden kalsın. Ortadoğu ta ilk çağlardan başlayarak
sürekli çatışmanın yurdu oldu. Yani Hüseyin’in başarısının etkileri fazla geçmeden
silinecekti. Zaten işin aslı tarihte sonu gelmemiş hangi bolluk ve huzur dönemi
olmuş ki? Dünyanın kaderinde var kaos.
Yalnız şöyle bir durumu belirteyim,
bu sorumuzdaki şartlar emin olun gerçekçi değil. Çünkü Hüseyin’i her ne kadar
büyük bir kahraman olarak bilirseniz bilin, asla Ali ayarında bir isim
değildir. Ali ömrü boyunca her neye inanmışsa onun arkasında durmuştur, kimseye
aldırmadan küçük yaştan itibaren her zaman inandığını savunmuştur. Üstelik
genelde inancına kesin bir imanla bağlı olan kişilerin fanatikleşme gibi bir
sorunu varken Ali ılımlılığından asla ve asla taviz vermemiştir. Ne sinmiş de geri
adım atmıştır ne de kızgınlıkla zulüm tarafına doğru bir adım ilerlemiştir, hep
dağ gibi sabit, hep sabırlı ve hep güvenilir olmuştur. Gerçi haksız bir
karşılaştırmada bulunduk, bu konularda Ali ile aşık atabilecek kim var?
Durun o zaman, daha tartışma
çıkaracak olanı dile getireyim. Yukarıda da bahsettim, elbette yargılamak bana
düşmez ama şahsi kanaatim odur ki Hüseyin Mustafa Kemal Atatürk kadar da büyük
kahramanlık sergilememiştir. Mustafa Kemal ordu falan kalmamışken, herkes
kendisine sırt dönmüşken yola koyulup yolunda sabit durdu. Bu yolda parasız
kaldı, zindana çekilip dayak yedi, ölümle kaç kere burun buruna geldi. Sadece
Çanakkale’de mermi yokken süngü takıp askerin önünde koşması bile büyük bir
cesaret ve kahramanlık örneğidir. Peki, Hüseyin ne yaptı: Kufe’de onun ordusuna
katılmayı bekleyen binlerce insanın hazır olduğu yönünde üç çuval mektubu
geldiğinde yola çıktı. Peygamber torunu olduğundan saygı gördü ve takip edildi,
yoksa kendi başına bir hareket başlatmadı, davasına inananları çeken de o
olmadı. Hatta davası neydi ondan da o kadar emin değilim.
“Bu nasıl söz böyle? Elbette
Hüseyin’in davası İslam’dı. Başka ne davası olacak?”
Bakın, Hüseyin Kerbela’ya yola
çıktığında kaç yaşındaydı: 54. Hüseyin'in 54 yaşına kadar yerinde durup sonra
isyana kalkışması bize iki şeyi gösterir: Pozitif anlamda derdinin tahtmış, iktidarmış
olmadığını anlarız. Eğer bunların peşinde olsa 54 yaşına kadar beklemezdi.
Negatif anlamda ise esas derdinin o
kadar da İslam olmadığını, bunun yerine daha çok kendi ve/veya ailesinin canını
düşündüğünü anlayabiliriz. Madem derdi gerçekten İslam’dı da onca yıl dedesinin
dini Emevilerin elinde günden güne bozulurken neden harekete geçmedi de sessiz
kaldı? Madem davası İslam’dı, İslam zulüm altında inlerken neden onca yıl
çevresine insanları toplayıp haksızlıklara karşı çıkmadı? Neden Kufe’de ordusu
olmaya hazır olduklarını beyan eden çuvallarla mektup yollanıncaya dek bekledi?
Gerçek dert hazır ordunun başına geçmek değil, o orduyu kendin bulmak, kendin
kurmaktır. Tıpkı Muhammed Mustafa gibi, tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi, hatta Cengiz Han gibi.
Tarihte yazılı: Ne zaman Yezid başa
geçip iktidarına tehdit gördüğünden Hüseyin’i ortadan kaldıracağı söylentileri
yayılır, Hüseyin o zaman Mekke'den ayrılır. Kaynaklarda sıralama tam olarak bu yönde.
Sizce burada İslam'la ilgili en ufak bir dert var mı? Yezid başa geçinceye,
Kufeliler isyan edip başlarına geçmesi için ona çuval çuval mektuplar
gönderinceye dek Hüseyin onca yıl boyunca İslam’ın günden güne bozulmasına göz
mü yumdu; bize anlatıldığı üzere yola düştüğünde derdi İslam ise eğer? Sizce de
sorulmaya değer bir soru değil mi bu? Madem derdi İslam, neden 54 yaşına kadar
bekledi, onca yıl Emeviler elinde bozulmasına göz yumdu? Lütfen bir yanıt bulun
buna.
“Ben sana şöyle bir yanıtla
geliyorum: Yezid’in valisi siyasi çekişmeler içinde Kufelilere zulmediyordu.
Hüseyin’e de şikâyet mektupları geldi, geldi, birikti. Hüseyin, evet, Yezid’in
canına kast edeceğini işitmişti ama canını önemseyecek biri değildi. Tamamen
mektuplar sonucunda peygamber torunu olmanın getirdiği sorumluluk yüzünden bu
görevin üstüne düştüğü inancıyla, kurulan ordunun başına geçmeye ve süregiden
zalimliğe son vermek amacıyla yola çıktı.”
Fakat bu en iyi, en nahif ihtimalde
bile yine bize bellettikleri üzere İslam’ı kurtarmaya falan gidiyor değil; gerçekten
bunu göremiyor musunuz? Davası dinsel bir dava değil o zaman, siyasî bir dava.
Yani Hüseyin dinsel amaçlı değil de siyasî amaçlı yola çıkmış oluyor.
“Zulmedilenlere yardım kutsal ve
dinsel bir iş değil mi? Hele de bir peygamber torunundan yardım istemişlerse
geri çevirir miydi?”
Söylediğiniz doğru. Fakat
Hüseyin’in yaşını tekrar hatırlayalım: 54. Bu yaş meselesi çok önemli, göz ardı
etmeyin bunu. Yarım asır boyu anladığımız kadarıyla zulmedilenlere yardım aklında
yok; varsa bile artık yaşlanıncaya dek harekete geçmemiş. Kufe’den mektuplar
öyle düşündüğünüz gibi bir anda gelmiyor, bir zaman boyunca gelmeye devam ediyor,
belli aralıklarla gelip birikiyor o mektuplar, yoksa hepsi ortak bir yerde toplanıp
bir gün içinde üç çuval dolusu mektup yazmıyor. Gelen mektuplar ne zamana dek
birikiyor; Yezid başa geçinceye ve iktidarına tehdit olarak gördüğü peygamber
torununu ortadan kaldırtacağı söylentisi Hüseyin’in kulağına ulaşıncaya dek.
İşte ne zaman bu söylenti Hüseyin’in kulağına ulaştı, artık çuvalları dolduran çağrı
mektuplarına karşılık verme kararı alıp Mekke’yi terk ediyor.
Olay tüm yönleriyle ele alındığında
sanki yolculuğun başlangıcı öyle muazzam bir “Bir zalimler bir de zulmedilenler
var. Koşup zulme uğrayanlara yardım etmem gerek.” hikâyesi değilmiş gibi
duruyor; ne dersiniz?
“Tüm bildiklerimi sarstın, ne
diyeceğimi bilemiyorum.”
Sarsacağım elbette. Onca yazdığımın
amacı bu; bu yüzden ücretsiz yayınlıyorum. Nesnelerde, tarihte ve mucizelerde
aranan kutsallık algısını yerle bir edip dikkatinizi kendimize ve bulunduğumuz
an’a çekme uğraşısındayım. Önümüzdeki en büyük engel de klasik dinsel öğreti
tarafından bize kutsal diye yutturulan tarihsel hikâyeler ve birtakım besneler.
Eğer geride kalan diğer olaylara da burada Kerbela’ya baktığımız gibi
bakabilirsek ‘insan’ dışında tapacak bir şey bulunmadığını göreceğiz. Ek not;
tapmak demek Öz Türkçede ‘bulmak’ demektir; anladığınız biçimiyle önünde eğilip
kalkmak değil.
Üstelik daha da sarsacağım o
bilgileri, çünkü ortada çok trajik bir ihtimal var: Hüseyin kendisine gelen
haber sonucunda Kufe yoluna çıkıyor ya… Ya ona ulaştırılan bilgi doğru değilse?
Ya Yezid babasının ona ölmeden önceki öğüdü üzere peygamber torununun canına
kast etme niyeti gütmüyordu ise; en azından açıktan, çünkü babası hiç açıktan
yapmamıştı? Ya biri bir nedenden çıkıp ortalığı karıştırmış ise?
Gelin bu ihtimali es geçmeyelim,
derinine inceleyelim: Yezid sarayında oturmuş, içkisinde eğlencesinde
takılıyorken birisi Hüseyin’e gidip Yezid’in onu öldüreceğini söylüyor, kim
bilir hangi nedenden. Fakat Yezid’in dünyadan haberi yok, herif âlemlerden
başını kaldırmıyor, din de dünya da umuru değil. Buna karşılık Hüseyin tüm
sülaleyi toplayarak Kufe’ye doğru yola koyuluyor ve Hüseyin’in isyan eden
Kufelilere komutanlık etmek üzere yola çıktığı bilgisi Yezid’e ulaşıyor. Yezid
de hâliyle daha büyük bir orduya karşı savaş vermemek için valisine Hüseyin
Kufe’ye ulaşmadan önce engellenmesi talimatı veriyor. Buradan sonra olaylar
tarihte bildiğimiz hâlini alıyor. Eğer durum böyle ise Yezid olaydaki en az suçlu
karakterlerden biri olup çıkıyor.
“Böyle bir şeyin yaşanmış olma
ihtimali var mı Allah aşkına ya?”
Olmaz olmaz demeyin, ademoğullarını
biraz olsun tanıdıysanız bilirsiniz ki her dönemde ortalığın karışmasından zevk
duyacak binlercesi vardır. Hüseyin’e onca mektubu yazıp çağıran, sonra
bilmezden gelip sırtını dönenler yerin altından mı çıkmışlardı? İnsan değiller
miydi onlar; demonlar mıydı, şeytanlar mıydı? Normal, sıradan ademoğulları
değil miydi Kufe’nin yerli halkı? Demek ki gayet de sıradan görünen bir kişi
gerçek olmayan bir bilgiyi sadece ortalığın karışmasından elde edeceği menfaat,
hatta duyacağı zevk için bile ortaya atmış olabilir.
İnsanlar şahit olmadıkları, tüm
yönleriyle bilmedikleri olaylar üstüne atıp tutmaya pek alışkınlar ama işlerin
doğrusunu, bilinenleri bilinmeyenleri, tüm hareketleri ve hareketlerin
arkasındaki motivasyonları, gizlenen-açığa serilen niyetleri ancak Yaradan bilir.
Dolayısıyla asıl adaleti sağlayacak olan da yalnız O olabilir. Bizim en iyi
adaletimiz bile eksiktir, kusurludur. Bunun hakkında konuştuk Adalet Üzerine
bölümünde.
“Adalet konusunu konuşacak bölümü
de tam buldun!”
Evet, aslında adalet konusunun
konuşabileceği en iyi bölümlerden biridir bu bölüm. Kuran’daYunus Suresi 44.
ayette şöyle denmez mi: “Allah insanlara zulmetmez, fakat insanlar kendi
kendilerine zulmediyor.” Şurası kesin, Allah Hüseyin’e zulmetmedi, Hüseyin kendisine
zulmetti. Başına gelen iş, geçmiş veya gelecek hayatlarından birinde yaptığı
zulmün tam karşılığıydı. Şunu bilin ki kimin ayağına taş takılsa, bu kötü bir
işinin karşılığıdır, yoksa Allah kimseye hak etmediği şekilde davranmaz. Ancak
bu hakikati anlamak zordur, pek az kimse bu gerçeği anlayabilecek irfana
ulaşabilir. Geri kalanlar ‘kurban’ bilinci içinde algılar dünyayı.
Zaten insanlar adaletin ne olduğunu
tam olarak anlamıyorlar da. Adalet anlayışında ortada % 100’lük bir oran
bulunmaz, yani biri %70 haklı, diğeri %30 demek abesle iştigaldir. Oysa olaya
her ikisinin gözlerinden ayrı ayrı bakılırsa örneğin biri % 70 haklıyken,
diğeri de %70 haklı olabilir. Nasreddin Hoca bu nedenle her iki davalısının da
haklı olduğuna hükmetmişti. Onun hem davalıya hem davacıya “Haklısın.” dediğini
gören karısı, her iki tarafın da nasıl olup haklı olabileceğini sorguladığında
Nasreddin Hoca bir de onun gözlerinden bakmış ve onu da haklı bulmuştu. Yani
Nasreddin Hoca tek bir olaya üç ayrı çift gözün arkasından bakmasını bilmişti.
Zaten zannettikleri aksine komik, yaşlı bir ihtiyardan ötesidir Nasreddin,
hikmet sahibi bir velidir esasında. Etrafındaki topluluk hikmet sahibi
olmadığından onu anlamamış, hareketlerini tuhaf ve gülünç bulmuş, ne yazık ki
böylelikle de ruhtaki cehaletlerini açığa sermişlerdir. Cahil topluluklar hep
aynıdır zaten, başlarında durup onlara bir şeyler öğretme çabasındaki
öğretmenin taklidini yapan, alay eden çocuk güruhu gibidir. Tüm peygamberlerle
alay edildi, hepsine gülündü, deli denildi. Son peygambere kadar. Muhammed’e de
çok güldüler, alay ettiler ama Muhammed öncekiler gibi çıkmadı, eline kılıç
alıp etrafını saran çocuk kalabalığını anladıkları dilden konuşarak, zor
yoluyla terbiye etti. Öyle yapmasa onun üstüne de daha peygamberler gelir gelir
giderdi.
Madem adalet meselesine girdik, şunu
iyi anlamak gerek: Adalete ancak ve ancak her iki taraf, ikisi birden
anlaşıldığında ulaşılır. Her durum adına geçerlidir bu iş; yoksa tek tarafın
dinlenip tek tarafa söz hakkının verilmediği adalet olmaz, öylesi olsa olsa
yargısız infaz olur. Bugüne dek Yezid’e yapılan buydu. Bugüne dek Kerbela hep
Hüseyin özelinde, Hüseyin’in gözlerinden bakılarak irdelendi, Yezid özelinde
hiç incelenmedi. Bizim adalet için bu konuya bir de Yezid’in gözleriyle
bakmamız gerekir.
Tekrar en baştan ele alalım madem: Yezid
kimdir? Yezid en yakın akrabaları hep Peygamber’in takipçileri tarafından
öldürülmüş olan, buna duyduğu hınç ve kinle Peygamber’in amcası Hamza’nın ciğerini
dişleyecek kadar ileri giden Hind Bint Utbe’nin torunudur. Şimdi bu bilgiye dayanarak
Yezid’in daha çocukluktan itibaren beyninin, belki de sabahtan akşama, ailesine
karşı işlenen suçlarla doldurulduğunu kesin saymak gerekir. Göçebe toplumların
temel kodlarından olan kan davalarını hatırlayın, dolayısıyla onurun, şerefin
zihin dünyalarındaki yerinin üstünlüğü üzerine biraz düşünün, intikam almanın
önemini, intikam alamayanların/almayanların (ikisi arasındaki fark göçebe
toplum açısından önemli değildir) ne kadar zayıf göründüğünü anlayın. Hiçbir
şey olmadı, açın kan davasıyla ilgili eski Türk filmlerinden birini izleyin,
özellikle doğuyu anlatan bir tanesi olabilir. İşte o filmde izleyeceğiniz veya
izlediğiniz dünya algılayışı göçebe toplumlarda daha şiddetli olmak kaydıyla
binyıllar boyu sürüp gitti. Modernlik değiştirdi o algıyı, hani yeri geldiğince
benim de çokça eleştirdiğim o modern dünya sayesinde değişti bu algılayış. Ve
biz dünyadaki insanların en iyi ihtimalde %90 kadarının ailesinin öğrettiği değer
yargılarıyla hareket ettiğini kesinlikle biliyoruz. Şimdi düşünün bakalım, o
aile içinde doğan Yezid’in bu şartlar altında kötü insan olmama şansı ne
kadardır?
“Belki yok değildi ama yine de
vardı bence. Ben onun yerinde olsam hiç de öyle kötü biri olmazdım, Peygamber
ailesine kin tutmaz, saygı ve sevgi ile davranır, hatta tacımı tahtımı bırakırdım.”
Söz ile dağıtmanın ne kolay
olduğunu bir yerde konuşmuştuk değil mi? Üstelik köylerde bununla ilgili çok
güzel bir atasözü dolaşır: “Nenemin yumurtalıkları olsa dedem olurdu.” diye. Atalarımız
her zaman edep çerçevesi içinde sözler sarf etmemiş, ama buradaki meselemiz bu
değil. Siz bu yaşamdayken ailenizin bebeklikten başlayarak kafanıza ektiği
değer yargılarından tamamen azade olup kendi yolunuzu bulabildiniz veya
çizebildiniz mi? Yani şöyle oturup sizi bir laboratuvarda incelesek anne-babanızın
kötü huylarına veya onların ektikleri kötü tohumlardan meyve vermiş kötü huylara
rast gelmeyeceğiz öyle mi? Nedense… Hiç zannetmiyorum. Öyle olsa ruhsal bir
makama sahip erişmeniz, velilerden olmanız gerekirdi.
“Ne sandın ya! Ben kötü yanlarını
tanıdım, karanlık tarafımla yüzleştim, aydınlığa ulaştım. Kendimin efendisi oldum,
kâinata padişah oldum. Ruh âleminde başımda kavukla geziyorum. Yüce bir ruhum
ben, veliyim.”
Ne mutlu size! Hah, iş şimdi tamam
oldu! Şöyle bir toparlanayım önce, bir sarılayım da duanızı alayım; dua etmeden
bırakmam vallahi. Gerçi sizinki artık dua değil ‘emir’ olur, madem ruhta
padişah oldunuz. Fakat yalan yok değil mi bu sözlerde? Sonra Üçkağıtçı’daki kız
babası gibi yatakta bulmayalım? Bu sözler büyük iddia; kanıt ister.
Kanıtlanamazsa iş kötü. Ben önden uyarayım, oyun olmaz bu işlerle, bilmediğinizden
şaka zannetmeyin.
“Yok ya, ne gezer bende velilik.
Sen öyle sorunca gaza geldim bir an. Şimdi öyle deyince korktum.”
Lütfen yürüyün gidin ya! Sözünüz
doğru değilse eğer, Yezid’den çok da farklı değilsiniz demektir. Hakikatlerin
pek çok kanaldan açık açık söylendiği bu dönemde kendini düzeltemeyen, kendi
üstünde hâkimiyet kurmayı başaramayan kişi, insanların hakikatleri dile
getirmekten korktuğu, bu nedenle dilini tutup gizlediği o dönemin şartlarında hem
bunları araştırma azmi hem dinleme cesareti hem de kabullenme basireti
gösterecek, üstelik nefse kulak asmadan, nice zorlu çabalara girip tamamen ruh
yönetiminde hareket etmeyi başaracaktı, öyle mi? Resmen boş iddia. Bu işlerde
söz değersizdir, kanıt gerekir. Ne zaman nefsinizi aşar gelirseniz o zaman
sözünüze kulak veririm. O duruma geçinceye dek, nefsini bilmeyen her âdemoğlu
potansiyel Yezid’dir.
Eskiden ben de Kerbela için çok
ağladım, çok dua ettim ama şimdilerde bakınca bu Yezid nefreti acayip abartılı
geliyor. Mesela Emir Timur, bilirsiniz, Yezid’in mezarını buldurur ve
askerlerine sıra sıra işetir. Peki, askerlerini Yezid’in mezarına işeten zatı-ı
şahaneleri hükümdarlığı süresince neler yapmıştır: Örneğin girdiği yerlerde
kellelerden kuleler diktirtmesi vardır ki bildiğim kadarıyla bu Yezid’in bile
başvurduğu türden bir vahşilik değildir. Yezid’e söven klasik din öğretisi
taraftarlarının bu vahşilikle övündüğünü kolaylıkla görebilirsiniz. Bu tip kimseler
şu soruyu kendilerine sormazlar: Eğer
Peygamber torunlarından biri Emir Timur’a İslam’ı düzgün yaşamadığı için
ayaklanacak olsa Timur onu haklı bulup tahtı bırakır mıydı? Yoksa ona Yezid’den
daha beter şeyler mi yapardı? Sanırım bu konuda ortak bir cevaba ulaşırız gibi.
Neticede İbrahim Ethem dışında kendi eliyle saltanatını veren bir tane Allah
kulu olmamış bu dünyada; üstelik İbrahim Ethem’in de bildiğim kadarıyla tarihte
yer alan gerçek bir kişilik olduğu kanıtlı değil, yani gerçekten var oldu mu
yoksa eğitimli Müslümanlardan biri bir ihtimal Buda’dan etkilenip de böyle bir
karakter mi yarattı, orası meçhul.
Şimdi bambaşka bir olasılık
inceleyeceğiz. Çoğunuza acayip gelecek, ama hakikate uygun, çok önemli bir
olasılık.
Varsayalım bebeklikte Hüseyin’i
ruhen aldık Yezid bedenine koyduk, Yezid’i de aldık Hüseyin bedenine koyduk. Bu
iki ruhun aileleri değişecek ve doğumdan itibaren aldığı eğitimin tam tersini
alacaklar. Yani Peygamber’in dizleri dibinde yetişen, Hüseyin adıyla bildiğimiz
ruh kininden ciğer dişleyen kadının torunu olacak ve o ailede eğitim alacak;
kininden ciğer dişleyen kadının torunu, Yezid adıyla bildiğimiz ruh da Peygamber’in
dizleri dibinde, onun tarafından yetiştirilecek. Ayrıca Hind’in genleri Hüseyin
ismiyle bildiğimiz ruhun bedeninde yer alacak, Muhammed’in genleri ise Yezid
diye bildiğimiz ruhun bedeninde yer alacak. Yani bedenler, şartlar tamamen aynı
kaldı; fakat biz sadece ruhların yerlerini değiştirdik.
Durumu ele alalım: Hüseyin’in
ruhuna çocukluktan beri ailesi tarafından Peygamber’in ve taraftarlarının
bildiği, tanıdığı akrabalarını öldürdükleri, başka yaşadığı kayıplar ve
alınması gereken intikam başına vurula vurula belletilecekti. Yezid diye
bildiğimiz ruh ise bunun aksine Peygamber’in yanında yumuşaklık, iyilik,
hoşgörü görerek, öğrenerek, bunların iyi olduğunu bilerek büyüyecekti. İyi
olması yönünde yetiştirilecek, kutsal bir evde büyüdüğü için bebeklikten beri
kendisinin de kutsal biri olması gerektiği zihnine kazınacaktı.
Bunların hepsini göz önünde bulundurun
ve Allah aşkına dürüstçe dile getirin: İşler değişir miydi? Hiç değişmez miydi;
değişirse ne kadar değişirdi? Artık adı Yezid olacak olan Hüseyin ilk durumdaki
gibi mert, cesur biri olup doğru yola yönelir, tahtı terk eder miydi? Artık adı
Hüseyin olacak olan Yezid Peygamber’in torunu olmasına rağmen diğer bedendeki
gibi kötü biri mi olup çıkar mıydı? Bu kişiliklerin ne kadarı içten, ne kadarı
dış koşullardan kaynaklı? Yezid’in Yezid
olmaktan başka şansı var mıydı gerçekten?
Bu durumu değerlendirirken
peygamberlerin kişiliklerinin ve onlara inenlerin bile onların yaşadıklarıyla
şekillendiğini göz önüne alın. Örneğin Kuran’da şöyle bir ayet vardır: “Ve
Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anaya, babaya iyilik
etmenizi hükmetmiştir; onlardan biri, yahut her ikisi, senin hayatında
ihtiyarlık çağına ererse onlara üf bile deme, azarlama onları ve onlara güzel
ve iyi söz söyle.” (İsra / 23) Fakat buna benzer bir koşul neden Peygamber’in
iki öncülü olan İsa ve Musa’da bulunmaz? Nazarımca bunun nedeni Muhammed’in hem
annesini hem babasını çok küçük yaşta kaybetmiş olması ve onlara büyük bir
özlem çekiyor olmasıdır; dolayısıyla Allah da onun kişiliği doğrultusunda,
ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde seslenmiştir ona. Bu nedenle Musa’da daha
kızgın, İsa’da daha sevgi dolu görünür; değişen Allah değil, peygamberlerin
yaşadıkları ve sonucunda şekillenişleridir.
Bu inceleme çok çok önemli başka
bir çıkarıma ulaşmamızı sağladı: Eğer âlemleri yaratan eşsiz varlığın farklı
bir seçme kıstası yoksa, O’nu senaryo yazarı gibi görebiliriz. Çünkü ortaya
çıkıyor ki senaryo yazarı gibi istediği ruhu istediği role atıyor. Bunu da
hayat içinde dilediği ruhu dilediği olaylar yoluyla dilediği yönde yetiştirerek
ve ortaya dilediği sonucun çıkmasını sağlayarak yapıyor. Bu iş yalnızca
peygamberler adına değil, insan olan hepimiz için geçerli. En iyi olanlarımızı
da en kötü olanlarımızı da olduğu hâle getiren birtakım sebepler, travmalar,
şartlanmışlıklar, şartlandırılmışlıklar değil mi? Suç atmak gibi olmasın da demek
ki işler iyi olsun kötü olsun yalnızca O’nun dilediği şekilde ilerlemektedir.
Durum böyleyse eğer, onun yerinde
kim olsa aynısını yapacaksa, Yezid’in iyilik-kötülük ortaya çıksın diye atanmış
bir ruh olduğunu anlayabiliriz. Bu durumda onu kurban saymak bile mümkün. O
bunu bilmese veya öyle hissetmese de böyle. Sonuçta yakasını kurtarabilecek
olan kim var O’nun yazdığından? Eğer O her dilediğini Yezid yapabilecek ise biz
nasıl ve ne hakla Yezid olanı eleştirebiliriz? Yezid olarak seçilmedik diye
şükretmemiz gerekmez mi? Belli ki ortada oynanması gereken bir oyun vardı, iyi
ve kötü taraf olacaktı, Hüseyin adlı ruha iyi taraf atandı, Yezid adlı ruha ise
kötü taraf.
Suç atmak gibi olmasın, sözünü öylesine
söylemedim. Gerçekten tüm kötülüklerin suçunu O’na atmış gibi olmayı istemem.
Sadece hakikat açısından konuşuyoruz, doğru nedir bilmek maksatlı. Merak
ettiğimden soruyorum: O’nun dilediği, bize çizdiği yol haricinde
ilerleyebilecek olan var mı? Yok, değil mi Gel gör ki İblis benzer bir söz sarf
etti, “Beni azdırmana karşılık” dedi, fakat onun bu sözü neden yanlış kabul
edildi? Bu konuyu bize yanlış şekilde anlatan din adamlarından daha doğru
biliyordu belki de; durumun gerçekliğini dile getiriyordu? Kimi arifler İblis’in
söylediğinin doğru olduğunu ancak edebinin eksikliği yüzünden kovulduğunu
söyler. Onlar da her işi yaptıranın perde arkasında Allah olduğunu ve Âdem’in
aslında kendi iradesiyle bir suç işlemediğini dile getirir, yalnızca Âdem’in
suçu üstlenişinden ve yakarıp tövbe edişinden Allah’ın hoşnut olduğunu söyler.
İblis’in ise buna karşılık ipleri tutan eli gördüğünü ve bunu açık şekilde dile
getirdiğini, ancak kendine hiç suç payı biçmediğinden Allah’ın rahmetinden
kovulduğunu söyler. Bana kalırsa İblis’in kovulması dünya denen sahnenin
varlığı adına zorunluydu da ondan kovuldu, edep eksikliği de işin perdesi; ama
bu konuyu ayrıca incelemek gerekir.
Cüzî de olsa bir irademiz var mı? Varsa
işin neresinde; düşünce kısmında mı? Bana öyle geliyor ki, evet. Düşüncelerimiz
dışındaki tüm kısımlar açık ki genle, belletilenlerle, başımıza gelenlerle
belirleniyor; adeta bir yolculuk rotası çiziliyor ve biz eğlence parkındaki bir
trene binmişiz gibi bu hayat yolculuğuna oturtuluyoruz. Dolayısıyla da bu
varsayım doğruysa bizler bu dünyada güzel veya kötü düşünceler, yani zaten
sürmekte olduğumuz yolculuğa getirdiğimiz yorumlar dışında hiçbir şey var edemiyor
oluyoruz.
Öyleyse bizler yaratıcımız hakkında
yalnızca iyi düşünceler üretmeye mecburuz. Zaten kâinatı yaratan gücün durduk
yere bize düşman olduğunu neden düşünelim? İblis galiba bu noktada yanıldı. Esas
kusurlu olan düşünce o varlığın durduk yere kendi kullarına düşmanlık hissedeceği
düşüncesi değil midir? Düşmanlığın temeli ayrıma, karşıdakinin farklılıklarına,
birinde kendinden eksik veya fazla taraflar görmeye dayanır; insan karşısında
eksik-fazla görmezse, karşısındakini kendi olarak görürse kimseye düşmanlık da
beslemez, İsa Mesih gibi olur çıkar. Farklılık görülse bile sevgi faktörü algılayışı
değiştirir, kim kalkar da kendi evindeki hayvanlara birbirlerinden farklıdır
diye düşmanlık besler? Zaten öyle olması gerekiyor; kuştan kedilik, kediden
kuşluk beklemeyiz. Eksiği, kusuru ne olursa olsun, özelliklerinin tam da türüne
uygun olduğunu, olması gerektiği gibi olduklarını biliriz. İşte bizler de aynı şekilde
eksiklerimiz ve kusurlarımızla tam olmamız gerektiği gibiyizdir belki de. Diğer
türlüsü Yaradan’ın yaratımında bir kusur olduğu sonucuna kadar çıkarabilir
insanı. Fakat çok kimseler bu durumu kavrayacak hikmete sahip olmadıklarından
insanları kendi değer yargılarıyla yargılamaya ve sınırlamaya kalkar. Aslında
insan olarak sırf bu sebeple bile sığınılacak tek limanımız bizi yaratan
varlıktır; bizi olduğumuz hâlimizle başka kim kabul edebilir?
Şunu fark ettim ki Allah’ın
anlayışsız ademoğullarıyla dolu bu hayatı var etmesinin bir nedeni de tam
olarak bu olabilir; yalnızca O’na sığınalım diye. İblis’in davranışı aksine, hatta
sanki biraz da İblis’e ders olarak.
Birçok insanın düşünebileceğinin
aksine bu bölüm ne kutsal kabul edilen birine laf ederek insanların sinir
uçlarına dokunmak içindi ne de geçmişte kalmış ama her dönem yeniden yaşanan
zulümleri aklamak için. Bu soruları sordum çünkü cevapları bizi şu sonuca
çıkaracak: Özellikle inançlıların gelenek hâline getirdiği lanetleme seansları
daima ya bir kişiyi ya da küçük bir zümreyi hedef alagelmiştir. Fakat kaçırılan
nokta şu ki asıl lanetlenmesi, yani ruhtan uzaklaştırılması gereken o karanlık
her insanın içindedir. Yani ego-nefs-benlik sahibi, yeryüzünü adımlayan her
etten beden sahibi, sözün özü tüm insanlar potansiyel bir Yezid adayıdır.
Bu gerçeği yaşadıkça anlarsınız.
Birinin emri altında bulunanlara, güçsüze, muhtaca, çaresize, kendine karşılık
veremeyecek olana nasıl davrandığına bakın. Eşine, çocuğuna, çırağına,
hayvanına, hatta börtü böceğe, karıncaya davranışı onu ele verir. Kendisinden
güçsüz olana eziyet etmeye alışmışsa, bunu normal görüyorsa eline güç geçmemiş
Yezid’dir, bundan bir parça dahi olsa keyif alıyorsa kesinlikle Yezid’dir.
Zaten Yezid de eline kontrolsüz güç geçtiğinden öyle bir adamdır, eğer onu
dengeleyen kurumlar, yapılar, kişiler olsaydı, demokrasi gibi dengelere dayanan
bir sistemde yönetici olsaydı aynı kişi olması pek de mümkün değildi. Maddede
lehine görünen durum aslında hakikatte aleyhine olmuştur. Bu yüzden hiçbir
zorba hak-hukuk gözetmez, dengelere dayanan insancıl sistemleri sevmez çünkü
her Yezid güç yalnızca onun elinde olsun ister, yoksa içindeki Yezid ortaya
çıkma imkânı bulamaz.
Dediğimi tam olarak kavrayabildiniz
mi? O gücü arzu ve talep eden kişinin kendisi yani ruhu değildir,
egosu-nefsi-benliği yani daha yalın bir dille anlatmak gerekirse içindeki
firavundur, içindeki Nemrut’tur, içindeki Yezid’dir. Zaten dikkat ederseniz
firavunluk yönetimi ile Yezid’in babası Muaviye’nin yerleştirdiği, bugün de hâlâ
çokça arzulayanın bulunduğu halifelik yönetimi sistemsel açıdan çok benzerdir,
aralarında çok az fark vardır. Buradan ortaya çıkar ki tek kişinin yönetimine
dayanan her sistem Kuran jargonu ile ‘batıl’dır, bozulup yozlaşması da pek
çabuk olur. Ancak şurası da kesin, bir coğrafyada halk insanlıktan uzaksa,
konuşup anlaşmak yerine hayvanlar gibi tepişme yolunu benimsemişse, başta
oranın ve onların iyiliği adına böyle zorbalığa dayanan bir sistem şarttır.
Zaten bu yüzden şura metodu İslam’ın yayıldığı dönemde Arap kabileleri arasında
tutmadı, yerine Muaviye’nin demir yumruğu iş gördü. Çünkü vahşi insanlar ancak
zordan anlar. Muhafazakâr Müslüman propagandası aksine o dönemler kesinlikle bir
“asr-ı saadet”, “mutluluk çağı” değildi. Düşünün ki dört halifenin üçü suikastla
öldürülmüş; kan gövdeyi götürmüş, kavgalar, suikastlar, savaşlar gırla gitmiş.
Nasıl mutluluk çağı bu? Devleti yönetenlere
bile art arda suikastların düzenlendiği bir dönemi mutluluk çağı olarak
adlandırıyorsanız şiddet konusunda öyle dibe batmışsınızdır ki nasıl insanlar
olduğunuzun hükmüne varmak için diğer dönemler hakkında kimsenin soru sormasına
gerek kalmaz.
Her ego-nefs-benlik, kısaca her
kişi kendini kusursuz görmeye bayılır. Bu yüzden bu sefer soracağım kendimizle
ilgili olacak. Neredeyse tamamımız kendimizi iyi insanlar olarak görürüz, kötü
olanlar hep başkalarıdır; değil mi? Gerçekten iyi miyiz peki? Yoksa sadece
henüz bizi yoldan çıkaracak olaylarla mı karşılaşmadık? Yani Yezid’in yerinde olsak,
ailemiz ve çevremizdekiler tarafından her dakika hep aynı propagandaya maruz
kalsak ne kadar farklı olabilirdik? Bazen düşünüyorum, kader varsa şayet, kaderi
belirleyen kimilerine takmış, kimilerine torpil geçen bir öğretmen gibi olmuyor
mu? Yani iyiymişiz gibi takılmamızı sağlayan aslında Yaratıcı’nın lütfu değil
mi? İyi bir ailede doğduk, iyi yaşam şartlarına sahibiz, ailemizin kan davası
güttüğü kimse yok. Bu durumda iyi olmak değil kötü olmak zor olan. Fakat
birinin rolüne Yezid’lik diğerinin rolüne Hüseyin’lik düşüyor desek, bu hakiki
bir sınav olur mu? Kaderin yazıcısı, dilediğini pek zor durumlar içine atıp
adeta tek bir yönde gitmesini sağlayabiliyor nasıl olsa. Irmağa akışına kapılan
adamın suçu o ırmağa girmektir de; sonrası onun suçu mudur? Akıntı alır, sürükler.
Fakat ben şimdi böyle diyerek kendi suçlarımızı üstümüzden atarak basitlik
göstermiş gibi olmak da istemem. Bu konu hakkında emin olmadığımı, hatta belki
de kafamın allak bullak olduğu önden söylemem lazım. Çünkü Yaradan kaderi zaten
kendi belirliyorsa, Ömer Hayyam’ın da sorduğu üzere, iyilik-kötülük ne anlam
ifade ediyor olabilir O’na?
Beni özene bezene
yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da
yazmışsın önceden.
Demek günah
işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o
cennet cehennem?
“E yaptıran sensin, benim senin
iraden karşısında ne gücüm olabilir?” diye sorsak, “Beni azdırmana karşılık…”
diyerek suçu Yaradan’ın üstüne atan İblis’e benzemiş olur muyuz? Yok, desek ki
“Yaptığım bütün iyilikler de kötülükler de bana aittir, benim fiilim.”
Yaradan’ın yarattığı hiçbir şeye karışmadığını ima etmiş olarak kendimizi güç
sahibi ayrı bir varlık olarak görmüş, dolayısıyla şirke düşmüş
olur muyuz? Bu
durumda “Her şey O’ndan.” tezi de geçerliliğini yitirmiş olur zaten, bir bütün,
bir vücut yerine kargaşanın varlığı kabul etmek gerekir.
Gerçekten özgür irademiz var mıdır?
Yoksa O’nun iradesi iradelerin tamamını yönetir de evrende hâkim olan ve düzeni
sağlayan yalnız O’nun iradesi midir? Biz, olduğumuz kişilikler miyiz,
belirlediğimiz kişilikler miyiz, oldurulduğumuz kişilikler miyiz, yoksa
belirlendiğimiz kişilikler miyiz?
“Ben bir şey merak ettim. Neden bu
konuya taktın? Anlatacaklarını neden Kerbela ve Yezid’i seçerek, üstelik sanki
Yezid’i savunur gibi ele alarak anlattın? Yoksa sen, estağfurullah, Yezidsporlu
musun?”
Elbette hayır; ben bu meselede takım
tutmuyorum. Sadece yaşamalarının üzerinden bin yıldan fazla geçmiş iki adamın
taht kavgası neden beni onca zaman alakadar etti, onca ağıtlar yaktım, oruçlar
tuttum, tesbihler çektim, bilemiyorum. Şöyle örnek vereyim ben de madem: Mesela
Galatasaraylılar takımları Şampiyonlar Ligi’ne çeyrek finalde veda etti diye
yıllık törenler düzenleyip kendilerini zincirlerle dövse ne düşünürdünüz? İşte
ben de bu mesele hakkında bir zamandır buna benzer şeyler düşünüyorum. Nasıl ki
İslam’a düşman kitle çıkıp “Ah, Kâbe yollarında öldü Yezid gibi yiğit.” diye
hüzünle şarap bardağı tokuşturmuyorsa, çünkü böyle bir iş yapmak saçmalık üzeri
saçmalık olacaksa, “Bugün matem günü geldi. Ah Hasanım vah Hüseynim.” diye
haftalık-aylık-yıllık ağlamak da o kadar saçma geliyor bana artık.
Hadi Hüseyin’i yine anladık, fakat
aynı ağıtta ayrıca Hasan’a da yer veriliyor; neden yer veriliyor, belli değil.
Hasan, taraftarları savaşmaya gönüllü olmadığından Muaviye ile anlaşıp
halifeliği kendisi devretti, üstelik bunun için beş milyon dinar aldığı
söylenir, doğru mudur Emevi propagandası mı, orasını bilemem. Bana kalırsa
doğru olduğunu zannetmiyorum, %99 ihtimalle yalandır. Fakat neticede Hasan’ın
öyle ümmeti kurtarmak için bir çabası, hareketi, yola düşmüşlüğü yok. Vefatı da
Muaviye ile anlaştığı söylenen karısı eliyle zehirlenmesi sonucu gerçekleşiyor.
Peki onun arkasından yakılan ağıt niye, eş seçimi iyi olmadığından mı? Eğer
öyleyse, evli erkeklerin çeyreğinin ismini ağıda dahil etmek gerek. Hepsini tek
tek söyleyecek miyiz?
Kabaca şöyle tasvir edeyim, ama bu
olaydaki kahraman Hüseyin olmasın. Geçmiş dönemde bir soylu, adaletsiz bir adam
olan hükümdardan tahtı almak üzere yola koyuluyor. Düşman kuvvetler tarafından bir
noktada kıstırılıyor, taraftarları hainlik yapıp onu yarı yolda bırakıyor ve
orada katlediliyor. Oradan bin yıl sonraya ışınlanıyoruz ve görüyoruz ki kitleler
bu olayı anmayı ve ağıt yakmayı inanç hâline getirmişler; haftalık-aylık-yıllık
şekilde düzenli olarak törenler düzenliyorlar. Kendi dönemlerinde hüküm süren
adaletsizlik bin beter fakat bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar; yalnızca geçmişe
ağlamaya devam ediyorlar. Ne hissederdiniz? İşte ben de bunu hissediyorum.
Irak’ta bile aynısı söyleniyor: “Bugün
matem günü geldi.” Matem günü ABD askeri yurdunu evini bombaladığındaydı
kardeşim, çocuğunla eşin enkaz altında kaldığındaydı. Bin yıl önceyi boş ver
sen, senin çocuğun Hüseyin’in çocuklarından daha mı az masumdu? Bin yıl öncenin
olaylarıyla kandırılma, dikkatin bu günde olsun, çevreni saran haksızlıklara,
adaletsizliklere, katliamlara bak; bunlar için bir şey yap. Geçmiş için
ağlamayı bırak.
İnanç dediğimizin insanın yaşadığı günü
ele alması gerekmez mi? Bize bugün için bir şey sunmayan bir inanç kime, ne
fayda sağlayabilir ki? Hiçbir şekilde anlam yükleyemiyorum eskiden resmen
tapıcısı olduğum bu inancın mantığına artık. Yaradan’a nasıl şükürler ediyorum Zen
Budizmi ile tanıştığım ve asıl olanın an olduğunu öğrendiğim için. Tamam, fazla
empatik olmak iyi değil ama Her türlü insanı ve olayı objektif şekilde, dışarıdan
bir gözle inceleyip anlayabilmek gerek.
Bir tane adam şeytan ilan edilmiş,
bin yıldan fazladır histerik şekilde arkasından iftiralar atılıyor, kimse de
kalkıp bu nedir, biz ne yapıyoruz, diye kendine sormuyor. Örneğin cemevlerinde
her hafta tekrarlanan bir deyiş vardır; sözleri şöyle: “Şah Hüseyin attan düştü
/ Yezid gelip kanın içti.” Çöldeki mesele esnasında Yezid sarayında, muhtemelen
âlem yapıyordur, Kerbela’ya gittiği falan yok. Şarap içmeyi sevdiğini
biliyoruz, ancak, kan içtiğine, vampir olduğuna dair bilgi yok elimizde; belki
şarap içerken kırmızı kırmızı görünce kan sandılar, bilemem. Fakat Yezid kan
içmiyorsa adamın arkasından söylenen bu sözler bildiğin iftiradır. Zaten Yezid gerçekten
düzenli olarak kan içiyor olsaydı bile güneydeki sarayından kalkıp ta kuzeydeki
Kerbela’ya kısacık bir sürede uçup gelemezdi, çünkü gökte güneş parlıyordu ve
vampirler güneşe karşı zayıftır. Üstelik güneyin güneşini bilen bilir, değil
vampiri normal adamı eritir.
Bakın, bu deyiş doğrudan iftira
içeriyor ve her hafta, her hafta tekrarlanıp duruyor. Herkes Muaviye’nin Ali’ye
camilerde yirmi beş yıl düzenli hakaret ettirdiğini, hatta iftiralar
attırdığını bilir; bu yüzden de Aleviler onu haklı olarak sevmez; ben de
sevmem. Muaviye oğlu Yezid’den de beterdir. Yezid kaba zorba iken Muaviye ise yaşamı
boyunca filmlerdeki ‘evil mastermind’ konumunda takılmıştır. Gelgelelim
propaganda alanında öyle iyidir ki Sünni kesimin bir kısmı kendisine hiç ilişmez,
diğer kısmıysa ‘hazret’lik atfetmeye kadar götürür işi. Neyse ki Yezid’e kimse
‘hazret’ demiyor, demesin de zaten. Fakat Şah İsmail’in o deyişi asırlardır
Muaviye’nin camilerde Ali’ye yönelik yaptırdığı kötü propagandalardan birine
benzemiyor mu sizce de? Allah katında kim olursa olsun, iftira atmak haram
değil mi? Konu Yezid olunca Allah’ın Kutsal Yasa’sı değişiyor mu? Allah’ın
adaleti her kuluna geçerli değil mi yani; bu adalet dedikleri bir tek peygamber
soyundan olunca mı işliyor? Gerçekten Allah’ın adaletine dair inancınız bu
yönde mi? Dikkat edin, böyle bir durum varsa kavramın doğası gereği o zaman
adalet olmaz o iş, torpil olur. Eğer Allah gerçekten adalet sahibi ise
Hüseyin’e işleyen kurallar Yezid’e de aynı şekilde işletilecektir.
“Yahu oradaki sözü birinci
anlamıyla mı ele alıyorsun? Deyim o, deyim!”
Tamam, bu deyişi birinci anlamıyla
ele almayalım, mecaz yapılmış, o yüzden iftira olmaz diyelim; fakat o hâlde
bile yine ortada hakaret var. Her hafta bir ibadethanede bin yıl önce ölmüş bir
adama düzenli olarak hakaret ediliyor. Yalnızca cemevlerinde mi, camilerde de
var, Ebu Leheb’e sayılıp dökülüyor bin yılı aşkın zamandır. Müslümanlar Ebu
Leheb’in ne olduğu bilmeden, kabile adamı zannederek yapıyor bunu. Müslüman
dünya alışık, ilk zamanlarda bile bu iş yapıldı; Muaviye’nin etkin olduğu
topraklarda Ali’ye de sayılıp döküldü camilerde; camiler Ali yanlıları-Muaviye
yanlıları diye bölündü. Ne saçma işler bunlar böyle; kimse mi farkında değil?! Hristiyanların
Yahuda’ya her hafta lanetler okuyup İsa’nın çarmıha gerildiği günde kendilerini
kırbaçlarını düşünebiliyor musunuz? Eğer böyle bir şeyi Hristiyanlar yapıyor,
Müslümanlar yapmıyor olsaydı Müslüman dünyanın ağzında sakız olurdu, izleyip
izleyip gülerlerdi bu işe, tıpkı İsa’nın Tanrı sayılmasıyla alay ettikleri
şekilde. Fakat gel gör ki kendileri bu türden acayipliklere imza attığında
‘kutsal’ oluyor, İslam âleminde de bu tip işlere karşı gelme cüreti
gösterenlerin sonu hep ölüm olduğundan kimse gerçekleri dile getirmeye cesaret
edemiyor. Bu yüzden Müslümanlık histerik bir hâle bürünmüş, andan, dünyadan,
gerçekten, hakikatten tamamen kopmuş hâlde yoluna devam ediyor. Kabul edilsin,
edilmesin, bugün dünyanın en tehlikeli dini İslam’dır. Her yerde ve herkesle kavga
ve savaş içinde. Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde; dünyanın dört yanında.
Hristiyanlarla, Yahudilerle, Budistlerle, hiçbir tanrıya tapmayanlarla ve birden
çok tanrıya tapınanlarla… Gerçi bu son seçenek Allah’ın emri, Müslümanlık
doğduğundan beri birden fazla tanrıya tapanları lanetliyor, hiçbirini sağ
bırakmamak konusunda da ısrarcı görünüyor. Fakat yakın zamanda dünyada çok ters
bir reaksiyona yol açacaklarını fark edemiyorlar. Veya belki de ediyorlar ama
ruh yerine ego-nefs-benliğin karanlık etkisinde olduklarından din savaşı özlemi
çekiyorlar; bilmiyorum.
Bakın eğer inancınız size
birilerini hedef gösteriyor, birilerine hakaret ettiriyorsa o en iyi olasılıkta
bile inançtan öte siyasi bir harekettir. Bunu yalnızca Kerbela’yla, Yezid’le Alevilikle
sınırlı ele almayın. Ebu Leheb konusunu konuştuk, ne olduğunu biliyorsunuz; ama
onu bir adam olarak düşünüp kutsal kitabında yeri olduğu düşüncesiyle her
kıldığı namazda lanet edenler bile vardır ve öyle az sayıda da değillerdir.
Düşünün ki koca koca kitleler öleli bin yıldan fazla geçmiş adamlarla tekrar
tekrar kavga ediyorlar. Sizce de bu işte bir tuhaflık yok mu yahu? Müslümanlığın
en kötü yanı bu olsa gerek. Müslümanlıkta inanç ve dönemin siyasetiyle ilgili
konular konular o kadar birbiri içine girmiş, birbirine karışmış ki birbirlerinden
ayıramıyorsun. Dinin yarısı inançsa yarısı siyaset, karman çorman olmuş. Hâliyle
böyle olunca, inanç bugüne seslenmekte yetersiz kalıyor, bugün için
geçerliliğini neredeyse yitirmiş hikâyeler bütününden başka bir şey olamıyor. İslam’ın
sorunlarından en temelindeki bu; bugüne seslenemiyor. Hatta bugünle alakası
yok, geçmişte yaşıyor İslam.
Bugüne mi dönmek istiyoruz? O zaman
önce bu geçmişte yaşanmış hadiselerle kafalara yerleştirilen o çocuksu iyi-kötü
algısından kurtulmamız, işlerin özüne bakmayı öğrenmemiz gerek. Şurası bir
gerçek ki hiçbir taht kavgasında ordu toplamaya teşebbüs eden adamı serbest bırakmazlar.
Osmanoğulları töresinde sadece şüphe yüzünden padişahlar kundaktaki bebeleri boğdurdu
kaç yüzyıl, hem de bunlar kardeşleriydi. Zaten Osmanlı taraftarı olup Yezid’e
laf eden ağır ikiyüzlüdür bu arada. Yezid düşmanı Hüseyin’in ailesine
Osmanoğullarının kendi kardeşlerinin ailesine davrandığından daha iyi muamele
etmiş, Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin’e yüksek bir makam teklif etmekten geri kalmamıştı.
Zeynelabidin ola ki Osmanlı döneminde yaşasaydı, Osmanoğlu soyundan olsaydı
İstanbul’daki saraya, sultanın karşısına çıkacak kadar sağ bırakmazlar,
bıraksalar saraydan sağ çıkarmazlardı. Hüseyin’in kızkardeşi Zeynep’in sarayında
Şah İsmail’e veya Yavuz Selim’e bağırdığını bir hayal edin bakalım. Hele ki
Yavuz’a. Tahayyül edemezsiniz. Gerçek şudur ki, Yezid de bize aksettirildiği
üzere İblis falan değil, şarabını içmek, av peşinde koşmak isteyen zevk,
safahat düşkünü alelade bir adam, ortalama bir Ortadoğu diktatörüdür. Sefa
düşkünlüğü o dönem Araplarının gözüne batmış, dindarlıktan olduğunu da
zannetmeyin, kendileri o dünya nimetlerini elde edemediklerinden, “Ümmetin
başına Yezid gibi biri geçmişse İslam bitmiştir.” diyen peygamber torununu
fişeklemişler, can tatlı gelince onu da ortada koymuşlar. Objektif olarak
bakıldığında tüm olay bundan ibaret. Ve tarafsız bir gözle okununca sanki Yezid
bu hikâyede o kadar da kötü adam gibi durmuyor; tek sorunu zevk ve sefa düşkünü
olması ki ondan da Hüseyin’e ne, neden onu alakadar etmiş, belli değil. Sonuçta
hadis yok mu; “Yöneticiniz kâfir olmadığı sürece isyan etmeyin.” diye? Ya
Hüseyin dedesinin öğüdüne uymuyor ya da Müslüman hükümdarlar sahte bir hadisle
yüzyıllarca halkı kandırdı; her ikisi de İslam adına eşit derecede
ayıptır.
Madem her tahta geçen aşağı yukarı
aynı davranacak, elindekini korumaya çalışacak, yüzyıllar boyu yalnızca bir
kişiyi hedef göstermenin anlamı nedir? Bir adamı şeytan ilan et, onun yoluyla
her olay ve her kişi temize çıksın. Suçu üzerinden atma taktiği, insanlık
tarihi kadar eski. Kabahat altın kürk olmuş da kimse giymemiş, derler.
Gerçekten lanet edilecek bir şey varsa bu tek bir adam olmamalı, iktidar hırsı,
baş olma hevesi, isteklere takıntı ve istediklerine ulaşmada azgınlık gösterme
huyları olmalı. Bunları taşıyan her adam Yezid olma potansiyelini içinde
barındırır. Yalnızca elinde yeterli imkân bulunmamaktadır. Madem her insan
içinde Yezid olma potansiyelini bulunduruyor, öyleyse her insan kendine sanki
Yezid’miş gibi muamele etmeli, kendi kusurlarını, kendi hatalarını görmeli ve
düzeltmeli. Yoksa Kerbela gider, başka katliamlar gelir. Coğrafya değişir,
kişiler değişir, olaylar aynı kalır. İşte esas okunması, ders çıkarılması gereken
de budur.
Zaten Hüseyin de her ne kadar bize
öyle aksettirilse bile bir ‘süper kahraman’ figürü değil, öyle telefon
kulübelerine girip kıyafet değiştirip çıkarak pelerinle kötü adam dövmüyor.
Kufeliler tarafından yarı yolda bırakıldığını gördüğünde “Ben İslam için yola
çıktım. Ölürüm de dönmem.” demiyor, “Bizi bırakın, Hindistan civarlarına gidip
orada yaşayalım.” diyor. Yani süper kahraman olsaydı bile kötü adamları dövmek
yerine tercihi Hindistan civarlarına uçup gitmek olabilirdi, onları çöle götüren
askerlere teklif ettiği üzere. Şahsen bana kalsa ben de cumhurbaşkanlığı gibi
zırva bir şey için kavga edip kan dökmek veya kanımı döktürmektense yurt
dışında, güzel bir yerde huzur içinde yaşamayı bin kere tercih ederdim.
Sonuca geçelim de bu konu sona
ulaşsın artık. Benim derdim nedir? Neden Kerbela? Neden Hüseyin? Tekrar
cevaplayayım:
1) Geçmişin işleriyle ilgili: Dünya
bin yıl önce taht ele geçirmek üzere yola çıkmış ama başaramayınca kahraman
mertebesine yükselmiş/yükseltilmiş birinin sürekli yasını tutarak, ardından
ağlayarak geçirmek için çok kısa… Sen o yası boş ver de kendine faydası olacak
bir şeyler yap hâlâ hayatta iken. Yoksa yası tutulması gereken sen olursun.
Hüseyin de koşup yardımına gelmez o vakit, emin ol buna.
2) Kendimizle ilgili: Bir insanı Allah nasıl olur da yalnızca ağlayıcı olarak yaratmış olabilir? Yani sizce Allah her şeyi yarattığında şöyle demiş olabilir mi: “Hüseyin. Sana iki el, iki ayak verdim bunla güzel işler yap.” Ve Kerbela ağlayıcısı sordu: “Ben ne yapayım Allahım?” “Sen de onun ardından ağla.”
Sizce böyle mi gelişti olaylar yani?
Ağlama demiyorum, içinden geliyorsa yine ağla ama işi yalnızca ağlamada
bırakma. Sende de iki el, iki ayak var; sen de güzel bir iş yap. Kerbela kadar
olmasın ama bir tane güzel işin olsun şu hayatta.
3) Halkla ilgili: Şeytan ilân etmek
tarihin başından beri insanların kendilerini aklamaları, temize çıkarmaları
için en çok kullandıkları yöntemdir. Bu iş geçmişte dinlerde, bu dönemde ise öykülerde,
romanlarda, film ve dizilerde çok yoğun ve sık şekilde kullanıldı. Bir tane
adamı şeytan belirleyeceksiniz ki adam anlattıkları kadar suçlu bile değil,
sonra hepiniz kendinizi onun üzerinden temize çıkaracaksınız. Müslüman dünya bugün
bok içerisinde yüzüyor, hiç ümit ışığı yok. Yöneticilerden dolayı değil, başta
inanırlar kötü. Kötülüklerini gittikleri yerlere de saçıyorlar. Müslümanları
olduğu her yerde çatışma var, oluk oluk kan akıyor. Doğuda Budist ve
Hindularla, Batı ülkelerinde ve Afrika’da Hristiyanlarla, Kudüs’te Yahudilerle
münakaşa, kavga ve savaş hâlindeler. Suç onların değil hep karşı tarafta desen,
yalnızca kendilerinin bulunduğu Ortadoğu’nun durumu daha berbat, diyemiyorsun. Yüzyıllardır
böyle bu durum. Yezid gitti, Muaviye gitti, Ebu Cehil gitti, Ebu Leheb gitti,
kavga edecek, şeytan ilan edecek kimse kalmadı. Kim işliyor bunca günahı? Sorunca
emperyalizmi yani Batılıları suçlu çıkarıyorlar Müslümanların günahlarından,
öyle konuşuyorlar. Bakalım Batılılar güç kaybedince yeni suçlu kim olacak,
herhalde o zaman da Doğulular olur. Şurası kesin Müslüman suçlu olmayacak; Müslüman
hiç günahlarından sorumlu tutulmayacak. Müslüman anayasası, madde bir şunu
diyor olmalı: “Bir Müslüman suç işliyorsa bu başkasının suçudur.
Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.”
Üzgünüm, gerçek böyle değil.
Kendinizi aklamak üzere kullandığınız Allah vakti geldiğinde, şiddetiniz yeterli
kotayı doldurduğu vakit birini çıkarır, siler süpürür o coğrafyaları; bir zamanlar
Cengiz Han’ı yükselttiği gibi. Hakk’ın gazap tokadı çetindir, hafife almayın.
4) Menfaatçilikle ilgili: Ahirette
sırf Hüseyin’den bir şeyler elde ederim ümidiyle onu haklı bulan insan, işin özüne
bakıldığında dünyalığını temin etmek için sorgulamadan Yezid’in askerliğini
yapan insanla aynı işi icra etmektedir; aralarında zerrece fark yoktur. İkisi
de soya bakar, birisi dönemin en güçlü kabilesinin başı olan Muaviye’nin
oğlundan menfaat gütmektedir, diğeri ruhta, peygamberin torunu diye Hüseyin’den.
Fark şudur ki, birisinin beklentisi, menfaati bu dünya üzerinedir, diğerinin
beklentisi, menfaati ruh âlemi üzerine. Yani birisi menfaatini çabuk görmeyi
tercih eder, diğeri sonraya saklar; fakat aralarında karakter olarak fark
yoktur, doğrunun ne olduğu ikisinin de umurunda değildir. Bu tip kişiler
nazarında İmam Hüseyin aslında Iban Hüseyin’dir; menfaatlerini gerçekleştirmek
için onu kullanmak istemektedirler ama bunu açıktan da dile getirmezler.
Bakın, mert olmak istiyorsanız, Ali
gibi, karakter sahibi olup hiç kimseden hiçbir menfaat gözetmeden haklıya
haklı, haksıza haksız diyebileceksiniz. Ben bu nedenle söylüyorum Hüseyin’in
asla Ali ayarında bir isim olmadığını ve olamayacağını. Dünya bize kendimizi
kanıtlamamız için verilmiş fırsattır, nimettir. Eğer dünyada kendimizin ne olduğunu
kanıtlamayacaksak nerede kanıtlayacağız?
Adaletle bakarsak şunu dememiz
gerekir: Müslümanların onca günahlara utanmadan çekinmeden imza atarken tutup
kendilerinin dışında bir günah keçisi bulup onu şeytan ilan etmeleri müthiş
insafsızca bir eylemdir. Bu dünyada her kişi tutacak şeytanı kendi içinde
arayacak, çünkü üzgünüm ama herkes ayrı Yezid olmasa bugün dünya bu hâlde
olmazdı. Dünya Yezid’in var olmadığı binlerce yılda, onun olduğu kısacık zaman
diliminde olduğu gibi, hatta daha da beter, hep rezalet içinde. Müslüman
ülkeler yaşanılası yerler değil. Fırsatı olan, en başta da dindar olanlar,
Müslüman ülkelerden kaçıp gidiyor, geride kalanlara da aslında kendisinden
kaçtıkları inançlarını dayatmaktan utanmıyor. Dünya öylesine mide bulandırıcı
bir ikiyüzlülükle dolu ki Yezid veya Adolf Hitler, en azından mertliklerinden
ötürü düşman olmaya layık kimseler olarak görünüyor. Benim mottom her zaman
şudur; düşmanın bile mert olsun.
“Müslümanlar bu dönemde, kişilik
açısından büyük kusurlara sahip olabilir, çok günahlara imza atıyor da
olabilir. Fakat peygamber torunlarının canına kast etmedik en azından. İşlenen hiçbir
günah peygamber torunlarının canına kast etmekle karşılaştırılamaz.”
Elbette tanıyıp bildiğiniz
Müslümanlar bir peygamberin veya akrabalarının canına kast etmedi; çünkü
karşılarına bir tanesi çıkmadı hiç. Zaten kısa bir aralık dışında Müslüman
dünyadan kaç kişi sınandı ki böyle bir sınavla? Sınandıkları vakit yaptıkları
da tarihte yer alıyor, dileyen açsın okusun. Yezid o kadar kötüyse Hüseyin’in
peşinden gitmeyen sahabeler ve akrabaları neden iyiydi?
Örnek istiyor musunuz; Nesimi’nin
derisinin yüzülmesi tek başına yeter. Sahiden merak ediyorum, bugün peygamber
soyuna mensup biri çıksa, “Allah’ın emirlerini okumadınız mı? Malınızı mülkünüzü
paylaşacaksınız.” deyip onların ‘benim, benim’ diye koala gibi sarıldıklarını silah
zoruyla ellerinden alarak fakirlere dağıtmaya başlasa… Nasıl davranırlardı
sizce? Aslında öyle fazlaca da meraka gerek yok, bir Müslüman’ın cebinden fazladan
bir iki yüzlük almaya kalkış bakalım nasıl ölümüne kavga veriyor, gör. Müslüman
bin dört yüz yıl boyunca ganimet için ölmüş öldürmüş ama Yezid koca
imparatorluğu öylece bırakacak, he mi? Adaletinizi seveyim.
Kusura bakmayın, tüm suçu Yezid’in
üzerine atarak kendinizi temize çekemeyeceksiniz. Bugün ortalarda Yezid yok;
Müslüman dünyanın hâli ortada. Neden böyle? Çünkü mala mülke, dünyaya tapınan
her kişi bir Yezid ve Müslüman dünya Yezid’den geçilmiyor işin özüne bakılırsa.
Hatta gözlemlediğim kadarıyla dindarlaşma oranı yükseldikçe Yezidlik seviyesi
de artıyor ne hikmetse. Daha dindar olan mala mülke daha düşkün oluyor. Gerçi
geneli inançsız ‘eşitlikçi düzen’ savunurlarını da es geçmemek gerek, parayı
bulduklarında en azılı kapitalistlere taş çıkarıyorlar, maşallah. Ve işin
tuhafı bu ülkede onlar da Hüseyin’i pek seviyor. “Devrimci Hüseyin” icat
etmişler, yersen. Hüseyin de bildiğin şeriatçı bu arada, şarap içiyor, at
yarıştırıyor diye Yezid’i eleştiriyor. İktidara geldiğinde binlerce solcuyu
asan mollalar İran’da yönetimde, hepsi de İmam Hüseyin diye ölüyor ve de
öldürüyor. Onlara bak da anla işte devrimci Hüseyin’i. Hep merak etmişimdir,
acaba Yezid İran’daki mollalar kadar zalim miydi acaba?
“Yezid’i savunacaksın da ne elde
edeceksin be kardeşim? Zorba herifin tekiydi, geberip gitti işte.”
Evet, Yezid zorbaydı ve evet, geberdi
gitti. Aynen öyle; ben savunmuyorum zaten. Buraya kadar okuduğunu Yezid
savunusu sanan okuduğunu anlamamış demektir. Ben işin Yezid’inde, Hüseyin’inde
değilim. Ben işin bugünündeyim. Yoksa Allah ister Yezid’i cehenneme atsın
isterse cennetine alsın, baş köşeye oturtsun, beni ne ilgilendirir? Yarın bir
gün Yezid’i cennette görürse “Aaaa… Bunu da mı almışlar cennete? Ben bunun
olduğu yere girmem! Buranın yöneticisini çağırın bana!” diye olay çıkaracak
babayiğit çıkar mı bu satırları okuyanlar arasında bilmiyorum ama ben Allah’ın
oraya kimi alıp kimi almayacağına karışma hakkını kendimde görmüyorum. İster
Yezid’i alır, ister Nemrut’u, ister firavunu, artık kaçıncı kim ise onu… Benim
için tek önemli olan, beni içeri alması; başka kimi aldığı beni alakadar
etmiyor. Fakat anlamanız gereken şu ki burada meselemiz şahıslardan öte. İşin
aslı benim yazdığım yazıların tamamında mesele şahıslardan öte; şahıslarla
değil hakikatle ilişkili yazılar yazma gayesindeyim genel olarak.
Benim söylediğim şu: Halk yollarını
kötülük üzere çizmiş, her türlü kötülüğü yapıp etmeye devam etmekte, kalkmış
dünyanın tüm suçunu da ölüp gitmiş birtakım kimseler üzerine yıkmayı ve böylece
kendilerini temiz göstermeyi adet edinmişler. Kusura bakmasın kimse, yemezler.
İnsanları tanıdıkça bırakın Yezid’i, açıkçası ben İblis’e suç bulmaya utanır
oldum. Âdemoğullarını bugünkü hâlleriyle ele alırsak secde etmeyi bırak selam
verilecek karaktere sahipler mi diye soruyoruz zaman zaman hepimiz kendimize.
Hepimiz yapıyoruz bunu; ben hiç böyle düşünmedim diyen ya evliyadır ya
şeytandır ya da yalan söylüyordur. Peki, koca melek niye böylesi kötücül bir
varlığa secde edecek? Ki en başta diğer melekler de soruyor zaten, “Biz
dururken kan dökücü bir varlık mı yaratacaksın?” diye. Üstelik Allah da
yarattığına güven duymuyor zaten, sonradan İblis denilerek kovuşturmaya
uğrayacak melek “Hepsini saptıracağım.” deyince “Ben de hepinizi cehenneme
dolduracağım.” diyor, ‘Benim yaratımım yapmaz öyle şey, sana uymaz.’ demiyor.
Sonra da ‘insanların çoğu cehennem için yaratılmıştır.’ diyor Kuran’da. Yani
son gelen kutsal kitaba göre O da İblis’in büyük oranda haklı olduğunu kabul
edip çoğunluğun secde edilmeyecek varlıklar olduğunu kendisi söylüyor. Fakat işin
ironisine bakın, Azazil isyan edip İblis adını almasa, bu gerçek açığa
çıkmayacak. Yani işin hakikatinde İblis aslında oyuna getirildi, fakat bunun
farkına varmayarak insan hayatı denen oyunun en önemli taşlarından biri, hatta
belki de birincisi hâline geldi. O olmasa bu oyun olmayacak; fakat bunu İblis
ve Şeytan Üzerine bölümünde konuştuk zaten.
“Ne anlatırsan anlat, Yezid zorba,
Hüseyin kahraman, Kerbela da büyük bir yastır. Ben bunu bilir, bunu söylerim.”
Madem geçmişe ait bu olay sizi çok
etkiliyor, ne diyelim, saygı duyarız Kimse kimsenin neyi sevip neyi
sevmeyeceğini söyleme hakkına sahip değil zaten. Ben de bir zaman sizin
gibiydim; şimdi o günlerim boşa geçti diye yanıyorum. Çünkü objektif gözle
inceleyince bu adamların her ikisi de yeryüzünün en çok şişirilmiş adamlarındandır.
Ne Hüseyin dünyanın süpermeni ne de Yezid The Exorcist’teki kız gibi sarayın tavanlarına
tırmanıp kafasını 360 derece döndürme gücüne sahip. Her ikisi de başına anormal
bir zaman gelmiş normal adamlar işte; fazlası değiller.
Ama bari şunu anlatın bana, nasıl
oldu da Hüseyin’in yolculuğu matem öyküsüne dönüştü? Çölde, son andaki davranışı
insanlara dik duruşunun ve kararlılığının kanıtı olarak sunulsa ve Kerbela
inandığı yoldan geri dönmemeyi özendirecek bir öykü olarak anlatılsa da
insanları yasa değil de mertliğe teşvik etse daha iyi değil miydi? İran’da
kendini zincirlerle dövmeye varan abartılı yas törenleri nereden çıktı? Oysa
bir insan yaşayacaksa bu şekilde yaşamalı, ölecekse bu şekilde ölmeli değil mi
zaten? İnandığı uğruna. Kerbela bir fedakârlık öyküsü olarak anlatılsın,
Hüseyin’in öyküsü bu değil aslında ya, neyse buna tamamım. Diğer türlüsü bir
acayip.
Ben bu yas işine anlam veremiyorum.
Birkaç günlük dünya menfaati için hayatta birbirlerinin kuyusunu kazan,
ezen-ezilen, üç-beş kuruş ve uyduruk materyaller için bütün ömürlerini iş
yerlerinde çürüten insanlar oturmuş Hüseyin’e ağıt yakıyor. Açın gözlerinizi de
bakın; ağlanması gereken sizlersiniz. Ağlanması gereken bu özü çamur olan
dünyada kalmış âdemoğulları, yani bütün insanlık. Fırsatçılıklarıyla,
gıybetçilikleriyle, hasetleriyle, kinleriyle, nefretleriyle, azgın
şehvetleriyle ağlanması gereken bu insanlık. Şu küçücük dünyanın çıkarları uğruna
birbirlerini sırtlarından vuran insanlık… Hüseyin en azından son günlerinde de
olsa böyle bir insanlık arasında dostlarını doğru seçtiğine şahitlik etmiş.
Neticede boyun eğmemiş, diz çökmemiş, son anında inandığı yoldan
vazgeçmeyeceğini bildirmiş. Nazarımca bu anlamlı ve gayet güzel bir yaşamdır.
İnsan yaşayacaksa böyle yaşayacak; bugünküler gibi değil.
Hüseyin’in yaşamı gayet güzel
geçmiş bu arada; 54 yaşına dek gayet iyi yaşamış. Hasan ile Hüseyin’in ise
halifelik mevzusu açığa çıkıncaya dek en büyük sınavı 7 yaşlarındayken
annelerini kaybetmeleri olmuştur. Sonrasında gerçekten babaları gibi ağır
şekilde sınanmış değildir. Ali’nin aksine ne ölüme koşmuşluğu var ne kendisine
ağır gelen bir haksızlığı sindirmek zorunda kalmışlığı. Hele ikincisi ölüme
koşmaktan daha zordur, sözüme güvenin. Geçimlerini sağlamak için çalışması bile
gerekmemiş. Oysa Ali elinden alınan halifelik hakkını kast ederek şöyle söyler:
“Mirasımın yağmalandığını görüyordum. Gördüm ki sabretmek akla daha yatkın, sabrettim.
Ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik.” Hüseyin bu duyguyu bir tek annesini
kaybettiği gün tattı, bir de Kerbela’da on iki günde. Haşa, küçümsenecek bir iş
değil, annesizlik zor, hele ki o yaşlarda tecrübe edilirse adamın tüm hayatının
içinden geçer. Fakat elbette Hüseyin’in yüceltilme sebebi çok erken yaşta öksüz
kalması değil; yoksa tüm öksüzlere Hüseyin’e gösterilen saygının gösterilmesi
gerekmez miydi?
Ben yas törenlerini reddediyorum.
İnsanların Kerbela’yı bir yas törenine dönüştürmüş olmasını reddediyorum. İnancın
uğruna yaşamak iyidir, bize bugün ‘konforlu’ diye sundukları yaşamdan çok daha
özel, çok daha güzeldir. Farkında değilsiniz, bizim yaptığımız yaşamak değil,
hayatta kalmak. Ne yaşamın tadını biliyoruz, ne keyiften ne de mutluluktan
haberimiz var. Köleden farksızız sermaye sahipleri için. Hüseyin on iki gün
tattı Kerbela’yı, bugünkü âdemoğulları hele bir çalışmayı kessin, hayatının
geri kalanı boyunca tadar. Kapitalizm yere batsın, böyle bir düzen yaratıldı.
Bu rezil düzen hepimizi esir etmiş durumda, günlerimiz değirmene koşulan eşek
gibi günde on iki saat çalışarak, anlamsızca geçip gitmekte. Yaşıyor muyuz
yaşamıyor muyuz anlamıyoruz bile. Budistler gibi biraz oturalım da Allah’ın var
ettiği doğayı izleyip huzur bulalım desek ortalıkta ne yeşillik var ne de
oturup bakacak zaman. Robotlara çevirdiler hepimizi, işlerimizin köleleriyiz;
başkaca da bir şey değiliz. Öldüğümüzde gerçekten yaşamadan, sadece kapitalist
sisteme ‘değer’ üretmiş olarak dünyaya veda edeceğiz. Veda ettiğimizde hiç
gerçekten yaşamamış olacak baskın çoğunluk. Esas trajedi budur.
Şunu diyorum size: Ölülerden
farksız bir topluluğun hayatı inandığı üzere yaşayan, sonunu kendi elleriyle
hazırlama cesareti gösteren bir adama ağlaması ne acayip iştir! Ağlanacak hayat
mı arıyorlar; otursunlar kendi sefil hayatlarına ağlasınlar!
Tabii Kerbela inancın öyküsü olarak
anlatılırken Hüseyin’in başta kimseye saldırmadığını, kendilerini çevreleyen ve
oklayanlara günlerce seslenerek ikna etmeye çalıştığını, elinden geldiğince
savaştan kaçındığını, yalnızca zorunlu kaldığı vakit kan döktüğünü insanların
kafasına kazımak lazım ki Hakk’a, hakikate, iyiliğe sevk etmek isterken IŞİD,
Taliban, Hizbullah militanlarının çoğalmasına katkı vermesin. Çünkü vicdan
olmaksızın, merhamet olmaksızın, içsel bir adalet duygusu olmaksızın o azim ve
kararlılık ancak bu yollara varır. Tüm mesele inançsa, üzerine bomba sarıp
kendilerini patlatan militanlar Hüseyin’den daha az inançlı değillerdir.
Ölümden, öldürmekten çekinmiyor, kaçınmıyorlar ya; onları da kahraman sayacak
mıyız? Ölüme her koşan kahraman değildir, bunu iyice anlamak ve anlatmak
gerek.
Bu yazıyla anlatmak istediğim şuydu
aslına bakılsa: Geçmişte yaşamış kişilere adeta tapınmaya, tuhaf matem
törenleri düzenleyip kendini dövmeye hiç gerek yok; inancın için ölümü göze
alarak yola çıkarsan zaten kendin Hüseyin olursun. Gerçi acıyı kutsayan ruhsal
öğretiler de var, onları ayrı tutuyorum, böyle bir inanca sahipsen kendini
sabahlara kadar kamçıla, ona lafım yok, en azından ruhunu baskın kılmak için
yapıyor olursun. Ama böyle bir inanç taşımıyorsan, sanki böyleymiş gibi
davranma.
Esas amacı kaçırma: Hüseyin
tapıcısı olma, madem çok seviyorsun Hüseyin ol. Canı ortaya koyup yola çıkacak
bir durum bugün yok, orası kesin. Sen de inancın uğruna bir şeyler feda etmeye
hevesli olduğunu göstermek için parayla, malla başla, elindekilerden feda et.
İki evin varsa birini bir yetime, öksüze veya sana dua edecek gerçek bir
ihtiyaç sahibine tahsis et. Bir zaman devam et. Bak bakalım şu kadarı bile seni
yüceltiyor mu yüceltmiyor mu hakikat âleminde, ruhen yükseliyor musun,
yükselmiyor musun, görürsün. Gönüllü, için rahat veriyorsan önce rüyaların
değişir, sonra bilinç boyutunda yükselirsin; madem çok seviyorsun Hüseyin’i,
hakikat âleminde bulur, yüzüne sorarsın soracaklarını. Bak öte tarafa
bırakmıyorum, bu tarafta göreceksin diyorum. Yeter ki korkuyu, şüpheyi bırak,
kalpsel veya ruhsal bir iş için yolu adımlamaya başla. Şüphe duyma.
Şuraya kendim için de bir not
bırakayım: Eski inancımı irdeledikçe iyi ki Zen Budizmi karşıma çıktı diyorum.
Yaradan’ın sunduğu bir hediye olarak bakıyorum buna. İyi ki Eckhart Tolle başta
olmak üzere doğu bilgeliğine sahip insanların eserleri bana gönderildi, onları
okudum da önceden yaşadığım hayatın bazı yönlerinin ne acayip olduğunu fark
ettim. Bunun için beni ve elbette var olan her şeyi yaratan varlığa şükürler
ediyorum.
‘Ben de insan olarak yaratıldım,
bin yıl önce yaşamış olan bu insanlar da. Kendi hayatımı yaşamak, an’da var olmak,
mutlu olmak dururken neden bin yıl öncenin kavgasını ettim onca zaman?’ diye
sorgulamak güzel iş. Hiç akıllıca olmadığı sonucuna varacaksınız. İnsan neden bugünü
bırakır da üstünden bin yıl geçmiş meseleler için çatışır, kavga eder, hatta
savaşır? Gerçekten akıl sır erdirmek mümkün değil. Ama konu din olduğunda akan
sular duruyor her seferinde. Kutsal diye yerinde duran taşa secde edersin, hem
de Allah kendi yarattığı insana secde etmedi diye meleğini cennetten sürüp
çıkarmışken.
Son açıklama olarak toparlayayım
bari:
Hüseyin belki cesurdur, buna da
Kufe’ye yola çıkışından değil oğluna Ali Ekber ismini vermesinden varıyoruz, ancak
inancı için her şeyi göze alan, ölmeye yatan babası Haydar Ali’nin veya yobaz
Yahudi cemaati karşısına çıkarak fahişe bir kadını savunma mertliği gösteren ve
zamanı geldiğinden kendi ayaklarıyla ölümüne gitmesini bilen İsa Mesih’in
mertliği bulunmaz onda. Hüseyin meşhur olduğu yola itilmiştir, kendi
ayaklarıyla gitmemiştir o yola. Mustafa Kemal hayatını vatanını işgal eden
düşmanları atmaya adamışken Hüseyin dedesinin dininin mahveden düşmanlarıyla
savaşmak şöyle dursun, 54 yaşına kadar yerinde oturmuş, ekmek elden su gölden takılmıştır.
Ekmek elden, su gölden deyimi gerçek bu arada, aksini iddia eden Hüseyin’in
mesleğinin ne olduğuna dair kanıt getirsin. Oysa değerli babası Haydar Ali onca
savaşa katılması yetmez gibi barış zamanlarında da geçimini sağlamak için kazım
işleriyle uğraşırdı.
Bakın, durumlar böyleyken kalkıp da
Hüseyin’in dünyanın en mert adamı olduğu gibi bir inanca kapılmak saflıktan öte
değildir. Haydar Ali zaten mertler şahı, gelmiş geçmiş en mert adam ama Hüseyin
Mustafa Kemal kadar da mert değildir. Hatta ve hatta gecenin bir vakti kendi
başına kışladan çıkarak Ermeni karakolu basan Mübariz İbrahimov da Hüseyin’den
daha atılgan, daha merttir; Allah yüz bin kere rahmet eylesin kendisine. Bize
böyleleri gerek işte, Hüseyin gibiler değil. Hüseyin gibilerle savaş
kazanamazsın; kazanmayı bırak, kazanmakta olduğun savaşı bile yitirirsin. Zaten
Hüseyin kazandığı için değil yitirdiği için ünlendi; kazansa bu şöhrete sahip
olamazdı.
Hüseyin halk nazarında elbette
değerli sayılır çünkü peygamber torunudur. Oysa son anda gösterdiği
cesaretinden başka göze değer özelliği yok açıkçası. Şurası kesin, Hüseyin
kesinlikle ama kesinlikle babası Haydar Ali’nin dengi değildir, babasının
gölgesi bile sayamayız onu. Dahası, burası şahsi yorumum, eğer dünya çapında
dünyanın en şişirilmiş adamı belirleniyor olsa da adaylar bizlerden istense
kesinlikle şahsını aday göstermeyi teklif ederdim.
Hüseyin ile Haydar Ali’yi
karşılaştırıyor, bir tutuyorlar. Yapmayın, etmeyin canlar. Hüseyin nere, Haydar
Ali nere. Haydar Ali çok üstündür. Hatta şöyle tarif edeyim, umarım rahmetli
Haydar evde çoraplarını sağa sola çıkartmıyordur, çünkü nazarımca iki oğlu çoraplarını
kaldıracak niteliklere bile sahip olmayabilirler; sancağını, kılıcını taşımak
şöyle dursun. Rahmetli kendi çoraplarını yine kendisi kaldırmak zorunda kalırdı
sonunda. O yüzden Ali’yi görenler yanında hep Selman ile gezdiğini söylerler,
Hüseyin ile değil. Hüseyin Hasan ile gezer, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş
misali.
İnsan dediğin mert olacak. Hatta
şeytan bile olsan İngilizler gibi veya Yahudiler gibi sinsi şeytanlar olmak
yerine Adolf Hitler gibi mertinden olacaksın. O yüzden hep duam şudur, eğer kaldırabilirsek
Allah Haydar Ali’nin dostluğunu nasip etsin. Hüseyin gibilerse halkın
sevgilisidir; halk bu kimseleri sever çünkü kendi menfaatlerine kullanırlar. Fakat
Hüseyin bugün dirilip gelse yanında ölmeye mi giderler yoksa Kufelilerin
tuttuğu yolu mu tutarlar?
Hadi, bu son sorunun cevabı da size
kalsın.
Yorumlar
Yorum Gönder