29) Geçmişte Yaşayan Dinin Örneği: Kerbela Üzerine

           Büyük linç yiyeceğim bölüme hoş geldiniz! Onca bölüm biraz biraz dokunarak ve dokundurarak sarstığım ama tam olarak da elleşmediğim, o bize ezberletilen mükemmel insan projeksiyonunu darmaduman edeceğim bölüm tam da burası.

“Neden Kerbela, neden Hüseyin? Başka örnek mi yoktu üzerine konuşacak?”

Dogmatik ezberler kafamda yok olmaya yüz tutup olayları daha düzgün biçimde okumaya ve yorumlamaya başlayınca fark ettim ki Kerbela tarihin en yanlış okunan ve yorumlanan olayı olabilir. Kerbela tabudur; herkes ağıtını yakar, kimse konuya objektif yaklaşmaz, yaklaşmayı denemez bile. Böyle bir denemede nasıl tepki göreceklerini bilirler çünkü. Sorgulayamadığın putlaşmış demektir oysa. Putlar kendilerine tapıcılar üretir. Ve bu kutsallıktan menfaat sağlayan adamlar çıkar, o tabuyu dünya malı elde etme kaynağı hâline getirir, hegemonyasını kurar, tapıcıları kullar hâline getirir. İran’da halk Şah’a karşı ayaklanırken Hüseyin bayrak adamdı. Fakat mollalar daha Şah’ın gittiği ilk günlerde gerçek yüzünü açığa serip feci zulümlere giriştiler. Ayaklanma üniversitelerde başlamış, sol görüşlü öğrencilerle yan yana yapılmıştı, molla takımı gücü ellerine geçirince suçlu-suçsuz ayırt etmedi, birkaç gün önce omuz omuza yürüdükleri insanları sıra sıra katlettiler. Çünkü iktidarı ancak kan akıtıp halkın onlardan olmayan kısmını sindirerek ve katı bir korku imparatorluğu kurmak suretiyle sınırsız şekilde kullanabilirlerdi; öyle de yaptılar. Bin yıldan fazladır lanet edilen Yezid de tam olarak aynı işi yapmıştı, arada hiçbir fark yoktu. Ancak mollalar bunda bir sıkıntı görmedi, nasıl görebilirlerdi ki? Kerbela tarihte yaşanıp bitmiş bir olaydır, Hüseyin şehit olur, cennete gider, Yezid cehenneme atılır, olay orada biter. Hem molla takımı şehit Hüseyin’in takipçileriydi, oysa ‘diğerleri’ diye gördükleri, suçu olsun, suçu olmasın Hüseyin takipçileri değillerdi; en azından onlar kadar değillerdi. Dolayısıyla bu düşünce yapısıyla vardıkları nokta ‘Yezid’in takipçileri olmalılar’ yönündeydi. Mollalar da epey kan akıtıyordu, hatta Yezid’in ordusundan beter, fakat tahmin edebileceğiniz üzere akıttıkları kanı kendi dar algılayışları çerçevesinde Yezid taraftarlarına ait görüyor olmalılardı, aslında hiç şahidi olmadıkları, tamamen intikal ve hikâyeler yoluyla öğrendikleri o geçmişin intikamını aldıklarını düşünüyor bile olabilirlerdi. Dolayısıyla onlarca hiç sorun yoktu, her türlü cinayeti vicdan azabı çekmeden işleyebilirlerdi. İşlediler de.

Böyledir. Kan akıtmayı ideoloji yoluyla meşrulaştırdığınızda geriye sorun edilecek bir şey kalmaz. Yezid ile aynı işi yapmışsınız-yapmamışsınız önemli değildir, kendinizi kendi içinizde gayet güzel aklarsınız. Hayatı bir olay üzerinden okuyup dünyayı siyah ve beyaz şeklinde görmenin zararlarını anladınız mı? Mollaların şansına karşılarına Peygamber’in soyundan biri dikilmemişti, eğer öyle biri çıkagelse ne yaparlardı? Önyargıda bulunmak istemem ama bir şekilde adamı yalancı çıkarmaya veya Peygamber soyundan geldiğini inkâr ettirmeye çalışırlar, işe yaramayınca da açıkça veya sessizce ortadan kaldırma girişimlerinde bulunurlardı gibime geliyor; size de öyle gelmiyor mu? Kim ile aynı şekilde, düşünün bakalım! Unutmayın, siyasette sadece halk arasında yüzyıllardır kutsal kabul edilmiş olanlar dokunulmazdır, eğer halkın yeteri kadar kısmı kabul etmemişse masum olması, gerçekten Peygamber soyundan geliyor olması falan anlam ifade etmez. Çünkü putperest bilinç sahipleri gerçek kutsallığı bilmez, onlar yalnızca kendilerine ‘kutsal’ diye öğretilenlere tapınmayı bilir. Yani Hüseyin tekrar bedenlenip bu dönemde İran’a gitse kimse tarafından önemsenmez, hatta doğruları konuşmaya kalkacak olursa onu Yezid’den çabuk sustururlar ve ardından matem günlerinde “Ya Hüseyn, ya Hüseyn” diye kendilerini kırbaçlamaya, sağlarını sollarını zincirlemeye ve kanatmaya devam ederler. Peki kolayca ‘Hüseyin’ telaffuzu dururken neden ‘Hüseyn’, aradaki i kaybı neden? Onu ben de bilmiyorum. Herhalde telaffuz Arapçaya yakınsadıkça kutsallık da artıyor olmalı.

Hakikatte iş böyle mi yürüyor peki? Elbette hayır. Bu mollalar ve bunların takipçileri ve bunlara benzeyenler yalnızca biraz vicdanlarına başvursalar yaptıklarının ne hatalı iş olduğunu kendi kendilerine çıkarabilirlerdi. Fakat onlar vicdanlarının sesini geçmişe ait hikâyelerle zorbaca bastırdılar ve kendilerini böylece önden önden aklayarak her tür günahı işlemeyi ve yasağı çiğnemeyi kendilerine helal kıldılar. 

Elbette başka mesele üstünden de sözde mükemmel insan yaratımını sarsmayı deneyebilirdim ancak işte bu yukarıdaki sebepler dolayısıyla Kerbela örneğinden ilerlemeyi tercih ettim. Üstelik bu ülkede daha Kerbela’yı objektif şekilde inceleyebileni görmedim. Oysa herkese laf edilebilir. Muhafazakârlar hoşlarına gitmeyen herkesin arkasından her tür kötü sözü söyleyebilir, her tür iftirayı atabilir örneğin. İstedikleri herkes ve her topluluk için yapabilirler bunu, hiç önemli değildir. Bu ülkede bir cumhurbaşkanının meclis kürsüsünde ülkenin kurucusuna ayyaş dediğine şahit olmadık mı? Hatta Peygamber de bu ülkede daha toleranslı değildir, dinsiz veya din karşıtı kesim ağır sözler döker, ağır iddialarda bulunur hakkında. Açıktan dile getirmezler pek, çünkü hoşgörü dini takipçileri neler yapabilir, iyi biliyorlar. Fakat arada bir hafif dokundurmalarla denerler. Ellerinde fırsat olsa Peygamber de bu topraklarda İsa Mesih’in Batı’da düştüğü konuma düşer, alay malzemesi edilir. Bunlar sorun değilse, benim seçtiğim konu da sorun olmamalı. Yani Peygamber Muhammed’e, Atatürk’e laf etmek serbest de Hüseyin’e etmek neden serbest değil; o neden hassas konu?   

Bir durup düşünün bakalım, Hüseyin’e kötü bir söz edildiğini en son ne zaman işittiniz? Tahmin edeyim, hiç işitmediniz. Bir tek o dokunulmaz; her nedense. Farklı farklı insanları kutsal kabul edenler, söz konusu başka insanlar olduğunda asla bir fikirde birleşmeyenler, daima taban tabana zıt görüşler öne süren Sünniler ile Aleviler, alakaları bile bulunmayan inançlılar ile inançsızlar, siyasette sağcılar ile solcular, konu Hüseyin olunca aynı safta yer alırlar. Düşmanı Yezid Ortadoğu’da kötülüğün simgesi olmuştur. İnançlılar adamı şeytan gibi görür-gösterir, inançsızlar ise daha çok sol görüş kökenli olduklarından faşist-diktatör olarak görür, saydırır. Herkes bu adamı tam bir hedef tahtası, günah keçisi olarak kullanır. Yezid rolünü üstlenen –veya üstlenmek zorunda kalan ruh cehennem olmasaydı bile bin küsur yıldır çınlayan kulakları yüzünden dünyaya geldiğine geleceğine bin pişman olurdu. Öyle berbat bir üne sahiptir Yezid Ortadoğu’da.

“E doğru tabii… Doğal olarak.”

Doğal olarak doğru, he’mi? Peki, doğru kavramından başlayalım madem. Doğru ne? Doğduğumuzdan başlayarak bize ezberletilenler hep doğru mu? Tek kaşımı bilmişçe havaya kaldırarak soruyorum: Bir düşünün bakalım, çocuklukta öğrettikleri şeyler dünya gerçekleriyle ne kadar uyumlu, ne kadar doğruydu ki hakikate ne kadar uygun ve doğru olsun? Anne-babalarımız onlara ne öğretildiyse onları aktardı işte, hem de muhtemelen üstüne bir şey eklemeden. Dinlerimiz, inançlarımız, inanışlarımız hep miras. İsterseniz Müslüman ülke diye adlandırın ister Müslümanların çoğunlukta olduğu ülke diye; neredeyse hepimizin dini Müslümanlık çünkü ailemiz Müslüman’dı, öyle gördük, öyle öğrendik, öyle inandık. Ailemiz Müslüman çünkü onların anne-babaları Müslüman’dı. Bu devir işlemi böyle böyle, belki kılıçla belki boy beyinin kararıyla belki rüşvetle veya vergi ödememek için Müslüman olan ilk atamıza dek uzanır. Yani günün sonunda esas olan menfaat… Doğru dediğin nasıl menfaate ilişkin veya menfaatle ilişkili olabilir yahu? Menfaatin olduğu yerde doğru falan olmaz; menfaatin olduğu yerde menfaatten başka hiçbir şey olmaz. Bunu unutmayın.

“Herkes mi menfaat için din değiştirmiş? Rızasıyla Müslüman olan kimse mi olmamış ya?”

Belki… Yüz kişi arasından birkaçı olabilir; geri kalanlarsa hayatta kalmanın gereğini yerine getirdi. O dönemleri az-çok bilen her kişi, insanların nadiren kendi topluluklarından ayrıldığını bilir. Kabile, aşiret, boy, köy bir bütün hâlinde inanır bir şeye, içinde istisna barındırmaz. Bu nedenle boy beyi hangi dine geçtiklerini açıklarsa hepsi de o dine geçiyordu, TV programlarındaki gibi oturup da geçecekleri dinin doğruları yanlışları üstüne oturup Siyaset Meydanı türevi bir münazarada bulunuyorlardı falan diye mi düşünüyorsunuz? Hadi dönem hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz diyelim, şuradan çıkarın: Muhammed Mustafa şehirde yaşadığı ve doğası gereği çok tanrılı dinler, tek tanrılı dinlerden daha fazla dinsel hoşgörü taşıdığı hâlde barındırmadılar yurdunda. Şehirde durum böyle iken köyde, boyda, aşirette, kabilede seçmen sandığı kuruluyordu mu sanıyorsunuz?

Hayır, özgürlüğün temel alındığı, her değişimin serbest olduğu şu çağda bile din değiştirme kararı veren insan sayısı çok ama çok sınırlı sayılarda kalırken vahşi cezaların hüküm sürdüğü o dönemde neden ve nasıl din değiştirme rızayla olacak? Öyle olsa Peygamber’i görenlerin hemen aşka gelip Müslüman olması gerekmiyor muydu? Gel gör ki büyük çoğunluğun Müslüman olması için Peygamber’in topladığı, hepsinin Müslüman olduğu da şüpheli on bin savaşçıyla Mekke kapısına dayanması gerekti. Yani millet daha Peygamber yaşarken kılıç zoruyla, sonraları da ganimet aşkıyla akın akın Müslümanlığa geçti. Düşünün, bizzat Peygamber’in kendisini görenlerin, tanıyanların büyük kısmı bile rızayla dinlerini değiştirmedi, ta ki kılıcın ucunu görene dek. Yani sizce ondan yüzyıllar sonra yaşayan insanlar iki nasihat, birkaç da rivayet veya hikâye işitince hemen gözyaşları eşliğinde din değiştiriyordu öyle mi? Sahiden buna inanıyor olabilir misiniz yahu?

Bu arada o hikâyeleri bugün anlatanlar da para için anlatıyorlar, uyanın: İmam para alıyor, asgari ücretin üç katına yakın bir meblağ, üstüne lojman vb. ek gelirler de mevcut. O işi yapmasalar başka hiçbir yerde bu parayı alamazlar; on katı çalışıp da şimdi aldıklarının dörtte birine razı gelmek zorunda kalırlar. On iki saat çalışan market elemanı olsalar bu hikâyeleri anlatmazlar, fakirliğin güzelliği falan; çünkü o zaman gerçekten fakir olurlar. Şimdi değiller, çünkü o hikâyeleri anlatarak iyi para kırıyorlar. 

Anlayacağınız bize öğretilen din zaten para aracından başkası değildir. Fakat esas yalan bize yaşatılan, anlatılan değil, dikkat, empoze ettikleri hayat tarzıdır. Dindarlar hep geçmişi yaşar, geçmişte yaşar. Geçmişin kavgalarını hâlâ bitirememiştirler, bitirecek gibi de görünmemektedirler. Olmuş bitmiş olanlar bu dinsel algılayışta ‘kutsal’ yerine geçirilmiştir. Ben de bu kalıplara epey fazlasıyla kaptırmıştım bir ara. Fakat Sünni bir ailede doğmadığım için sakal uzatıp camilerde, sokak arası tarikatlarda Tanrı arıyor değildim de bunun yerine Peygamber’in torununun yasını tutuyordum. Kerbela diye, Hüseyin diye sık sık gözyaşları akıtır, her yıl vakti geldiğinde orucunu tutar, tespihini çeker, dualar ederdim. Bu hususta bana ters gelecek en ufak söz hemencecik parlamama yol açıyordu. Kerbela Katliamı benim için dünyayı okumanın yoluydu. Bağlılığımın derecesini anlamanız için söylüyorum; Hüseyin Kerbela’da ne çekmiştir diye anlamak ve paydaşlık etmek adına tamı tamına altı gün altı gece hiçbir şey yiyip içmeden beklemişliğim vardır. Gerçekten çok zorluydu; altıncı gün her beş altı saatte bir duş aldım içimde yükselen ateşi söndürebilmek için; yine de dinmiyordu. Yedinci güne girerken, baktım artık dayanamayacağım, bedene geri dönüşü olmayacak zararları olacak, kestim. İnsan ancak yıllar yıllar sonra, hayata daha bilinçli baktığında anlayabiliyor bunun ne kadar saçma bir iş olduğunu. Bin yıl önce bir adam çıkıp kahramanlık yaptı diye sen kanepende otururken kendine zarar veriyorsun. Neyse, İran’da doğup da kendimi kırbaçlamamışım çok şükür, bu da benim tesellim.

Kerbela’da ve öncesinde yaşananları herhalde bu topraklarda yaşayan herkes bilir. Yine de hızlı şekilde özet geçeyim: Peygamber’in kuzeni, damadı ve Gadir Humm’da varisi ilan ettiği “İlim şehrinin kapısı” Haydar Ali Medine’de 4. Halife olarak seçildiğinde, Peygamber’in büyük düşmanı Ebu Süfyan’ın, Mekke kuşatmasında babasıyla birlikte Müslüman olan oğlu Muaviye, ki sonradan vahiy katiplerinden olmuştur, 3. Halife Osman’ın katlini Ali’ye bağlayarak ayaklanmış ve savaşı kaybedecekken, Kuran sayfalarını mızraklara taktırmak gibi müthiş kurnazca bir dalavereyle yenilmekten kurtulmuştur; bunu Amr bin As’ın ona tavsiye ettiği söylenirse de öne çıkan isim Muaviye’dir. Sıkışınca Kuran’a sarılanların ilki veya ilk en belirgini bu isimdir zaten; bu açıdan benim başka bir yazımda Saray İslamı olduğunu açıkça anlattığım Siyasal İslam ideolojisinin başlangıcı saysak yeridir. Bu Amr bin As ve Muaviye ikilisi daha sonra yine kurnazlığını konuşturup Hakem Olayı ile Muaviye’yi halife ilan ettirmeyi de başarmıştır. Tasarıların hep Amr bin As’a ait olduğu söylenirse de en büyük kârlar hep Muaviye’nin olmuştur. Bu söylenti belki de ‘ben yazmadım, kuzenim yazmış’ türünden bir aklama hareketidir, doğruysa da çok önem arz etmez, Muaviye’nin eylemlerini kazıdığınız her seferinde altından emelleri çıkar zira. Üstelik Muaviye, bu dönemde kulağa inanılmaz gelebilir, yönetimindeki topraklar dâhilinde yer alan tüm camilerde düzenli olarak Ali’ye hakaret ve lanet ettiriri, öyle bir iki yıl da değil, yirmi beş yıl kadar süre boyunca. Muhtemelen başka biri buna benzer en ufak bir eyleme imza atmış olsa tüm Müslüman âlemi koro hâlinde arkasından haftalık beddua okurdu, ama Muaviye’nin nedense bir tür dokunulmazlığı vardır. Hatta bugün bile adama hazret öneki takanlara denk gelebilirsiniz. Yüzyılları aşan propaganda başarısı; bunun Siyaset Bilimi bölümlerinde ders olarak değilse bile ders konusu olarak okutulması gerekirdi. Goebbels bu işi görseydi ‘ben bu kadar yapamadım’ diye kıskançlığından mı ağlardı yoksa ‘benden iyisini yapanlar da var’ diye mutluluğundan mı ağlardı bilmem ama kesin ve kesin olarak gözyaşlarına boğulurdu, sonra da o gözyaşlarıyla birkaç Yahudi’yi boğdururdu.

Kısacası Emevilerin, tahtsal emelleri doğrultusunda kendi hegemonyalarını sağlamlaştırmak ve sürdürmek için dini nasıl yoğurduğunu bilmek minik diktatör adaylarına çok faydalar sağlayabilir. Buraya ayrı paragraf açtım ki yazıyı okuyanlar arasında kariyer olarak diktatörlük düşünen varsa görsün, incelesin; diktatör olunca da beni unutmasın. Saray İslamı her konuda başarılı olmayabilir, aslında hiçbir konuda başarılı değil, ama bir konuda başarılıysa o da bu propaganda konusudur. Din Emevilerden başlayarak Saray İslamcısının hegemonya aracı olmuştur, bunu başarılı şekilde kullanarak güce ve zenginliğe ulaşır.     

Hakem Olayı sonucunda kendisini halife tayin ettiren Muaviye, kargaşanın durulması için Haydar Ali ile saldırmazlık anlaşması yapar. Fakat İmam Ali epey şaibeli bir suikast sonucu şehit edilince Medineliler bu sefer başlarına lider olsun diye büyük oğlu Hasan’ı seçerler. Bazı yerlerde aksi de iddia edilir, Hasan’ın asker toplamaya başladığı yönünde. Fakat sonradan gerçekleşen olayları göz önünde tutunca bu iddia mesnetsiz kalıyor. Bir şekilde Hasan’ın etrafında toplananlar önceden verdikleri sözlere rağmen savaşmaya istekli olmayınca Hasan da Muaviye ile başka bir anlaşma yapar. Anlaşmaya göre Hasan epey yüklü yıllık gelir kazanacak ve hilafet, Muaviye öldüğünde Hasan’ın kardeşi Hüseyin’e geçecektir. Muaviye anlaşmayı kabul etmişse bile ölümü yakınlaştığında verdiği sözden dönerek oğlu Yezid’i vasi tayin eder. Hüseyin bunun üzerine “Eğer ümmete Yezid gibi biri halife olmuşsa, İslam’la vedalaşılmış demektir.” diye yorumda bulunur, buna karşılık bir savaş çabasına girmez. Hazırlıklara babası Ali’nin yönetiminde başkent olan Kufe’den başlarına geçmesi için gönderilen davet mektupları çuvallarca biriktikten sonra başlar. Gelgelelim destekçisi, hatta azmettiricisi sayabileceğimiz Kufelilere daha önce babasını yarı yolda koymuş olduklarından pek de güvenmemektedir. Amcaoğlunu Kufe’ye durumu gözlemlemeye gönderir. Amcaoğlunun ilk yolladığı mesaj Kufelilerin onunla hareket edeceği yönündedir, fakat şehrin valisi tarafından öldürülmeden önce başka bir mesaj daha gönderir: “Kufelilerin kalbi seninle ancak kılıçlarının Yezid’le olacağından korkarım.” Yani bu bir “Gelme.” mesajıdır fakat Hüseyin yola çıkmaktan vazgeçmez; kimi kaynaklarda bunun sebebi rüyasında dedesini görmüş ve onun tarafından çağırılmış olmasına bağlanır. Hüseyin neredeyse tamamı kendi sülale üyeleri olan üç yüz civarı kişiyle yola koyulur. Kafilede yetmiş-seksen kadar erkek bulunmakta, geri kalanı kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. Sayıları kimi kaynaklarda dört bin kimi kaynaklarda on bin olarak verilen Emevi ordusu tarafından yürüyüşleri kesilir, zor yoluyla Irak’ta Kerbela denilen çöle yönlendirilirler. Birkaç günlük susuzluk ardından, kamptaki çocukların ağlaşmaları arttıkça Hüseyin’in yanındaki erkekler Emevi ordusuna tek tek saldırmaya çıkar ve düşerler. Emevi ordusu yalnızca erkeklerle de uğraşmaz. Hüseyin’in kundaktaki çocuğu boğazından oklanarak öldürülür. Hatta bir ara içinde kadınların ve çocukların bulunduğu çadırları yakmaya kalkarlar. Bu zulümler sürerken hayatta kalanlar, en fazlasının on iki gün olduğu söylenir, içecek sudan mahrum bırakılırlar. Nihayet Hüseyin’in de ordu karşısına çıkıp düşmesinin ardından ordu çadırlara erkek aramaya girer. Geride kalan tek erkek o günlerde hastalığı sebebiyle yataktan kalkamayan Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’dir. Onun da canına kast edilecek olur ancak Hüseyin’in kızkardeşi Zeynep kendi canını ortaya koyarak onu kurtarır. Buradan sonra geriye kalan kim varsa hepsini alıp yaka paça Yezid’in sarayına götürürler.

Gerçekten büyük bir zulmün resmi… Dediğim gibi bir zaman bu olay benim için çok, çok önemliydi; okuduklarımla dolan beynim, dünyayı Yezidler ve Hüseyinler şeklinde bölerek kodluyordu adeta. Siyah ve beyaz şeklinde… Hüseyin, hemen karşısında ölümü görmesine ve sülalesinin gözleri önünde katledilmesine rağmen inandığı yoldan asla geri adım atmayan müthiş bir kahramandı. Yezid ise kötülükle dolu, müthiş cani ve her adı anıldığında lanet okunması gereken iğrenç bir insan artığı. Birincisi öyledir, Hüseyin’in yaptığı kahramanca bir iştir, kimse aksini iddia edemez. Savaş alanına çıktığında, beş defa olacak, büyük yaralar alır, her duruşunda, her diz çöküşünde Yezid’e biat edip etmeyeceğini sorarlar. Hepsinde olumsuz yanıt verir. En son artık dayanamayıp yere düştüğünde aynı soruyu tekrar sorarlar, yine cevabı olumsuz olunca kafasını keserler. Onca sevdiğinin ölümünü görmesine rağmen bir kere olsun duruşunu bozmamıştır; üstelik öldüğünde vücudunda yetmiş küsur yara olduğu söylenir. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Anlatılanları doğru kabul edersek Hüseyin’in gayet inancında kararlı olduğunu görürüz; üstelik dik duruşlu ve kahraman yapılı bir adam olduğunu da kabul etmemiz gerekir.  

Buraya kadar tamam. Peki ama Yezid, abartıyorum elbette, canı sıkıldıkça Mehmet Ali Erbil’in Kahpe Bizans filminde canlandırdığı hükümdar gibi eğlencesine adam yakan veya öğün aralarında bebek kanı içen, yani kötülüğün tam tanımı olan bir karakter miydi? Gerçekten öyle biriyse bir şey diyemem, ancak kaynaklarda buna benzer bir tarifi yok. İnsanlığın, insanların dostu olmadığı kesin elbet; ama tarihte eline taht geçirmiş kaç adam öyleydi ki! Millet o tahtı elde edebilmek için nice entrikalar çevirdi, nice canlara kanlara girdi, kundaktaki bebekleri acımadan boğdurdu. Ama onların arkasından böyle lanetler edilmez. Söz konusu Yezid olduğunda ise hakaret, lanet, beddua gırla gidiyor. Bu çifte standarttır, adalet değildir, bırakın Yaradan’ın adaletini objektif olmayı becerebilen kulun adaletine bile sığmaz.

Dolayısıyla biz de ne yapacağız: Her söyleneni baştan sona didik didik edecek ve bu meseleyi histerik şekilde değil de adaletle ele alacak, anlamaya çalışacağız. Önemli olan adil olmamız, her yerde ve her zaman olmamız gerektiği üzere.  

Gelin en başta şu Yezid’i bir inceleyelim. Yezid’i boylu poslu, cesur, cömert bir adam olarak tarif ediyorlar. Eksik yanları da şöyle, söylenenlere göre: Sefahate düşkün. Şarabı ve şiiri sevdiğin söyleniyor. Yarış atları var. Kumar oynadığına dair söylentiler var. Bir de çok sevdiği maymunu var. Başkaca kötü  özelliği de dile getirilmiyor. Evet, bildiğimiz tüm kötü özellikleri bu kadar. Üstelik Emevilerin İstanbul kuşatmasında komutanlık yapmış, yani surlardan bir ok gelse bize din derslerinde ve İslamî literatürde anlatılanlara göre şehit olup cenneti garantileyecek. 

Sadece onun hakkındaki bilgileri okuyunca günümüz ortalama insanı bile Yezid’den daha yoz durmuyor mu? İsim vermeden, Kerbela’yı ve Kâbe’yi taşlatmasını işe karıştırmadan Yezid’i tarihteki Müslüman taht sahipleri arasında bir yerlere gizlice koysak diğerlerinden daha temiz görünebilirdi, öyle basit bir yapısı var adamın. Babası gibi kurnaz, kompleks biri değil yani, sıradan, zorba bir diktatör en fazla. Son yüzyılda bile Müslüman coğrafyasında bundan daha kötü özelliklere sahip diktatörler çıktı.

“Adam daha ne yapacak! Kâbe’yi taşlatmış, peygamber torunu öldürmüş… Daha ne yapacak!”

Sevgili arkadaşım, öncelikle sakin olalım. Anlıyorum, elbette birtakım putlara dokunmaya başlayınca kızgınlık baş gösterebilir, ama önce sakinlik lütfen. Evet, söylediğin de doğru bu arada. Ama bana öyle geliyor ki bu adamı yüzyılımızın klasik diktatörlerinden veya eskinin o çok övülen, arkasından dualar düzülen cengâver sultanlarından daha kötü gösteren esas neden karşısında Peygamber’in ailesinin bulunması. Kâbe’yi taşa tutması da ayrıca incelenmesi gereken bir konu bu arada. Fakat o konuya Yezid özelinden önce Kâbe özelinde bakılması gerek; konu buraya ait değil.   

İşte üstte yer alan kısımlardan birtakım tabuları yıkmak için önayak olarak neden Kerbela’yı seçtiğimi iyice anladınız zannederim. Kerbela tabusuna dokunacağım ve pek çok kişinin hoşuna gitmeyecek bu iş. Sorun değil. İbrahim de milletin kutsal bellediği putları bir bir kırmış, üstüne alay edercesine baltayı putlardan birinin boynuna asmıştı. Orada kafası biraz çalışan biri olsa bu hareketiyle onlara ne büyük mesaj verdiğini anlardı; ama kimse üzerine düşünmedi bile. “Onları kıramaz ki!” dediler, zerre akıllarını çalıştırmadan taştan putlara tapınmaya devam ettiler. Çünkü putperestlik düşük bilincin davranış biçimidir. Sorgulamadan tapınmak insanın aklî melekelerini engelleyerek onu esir eder. Buna karşılık put kırıcılık da peygamber geleneğidir, ister taştan olsun ister tarihten. Dolayısıyla bu puta da dokunulacaktı, er ya da geç.

Hadi bismillah, diyerek başlayalım. Sorulması gerekenleri art arda sıralayalım bakalım. Öncelikle de Kerbela’ya girmeden irdelenmesi gereken konuları ele alalım. Örneğin ‘hak’ meselesini inceleyelim.

Muaviye’nin, yaptığı anlaşmaya rağmen yerine oğlu Yezid’i taht sahibi ilan etmesinin yanlışlığı üzerine tartışmaya gerek yok; fakat benim kafamı Haydar Ali’nin büyük oğlu Hasan’ın teklifi kurcalıyor. Teklifini şöyle de sunabilirdi: “Müslümanların üstünde anlaşacağı bir idareci...” Hatta böyle sunmalı değil miydi? Neden önemli bu? Çünkü şöyle bir sorun var: Yönetimin Muaviye’den oğluna geçmesi doğru karar değil, eyvallah, peki yönetimin Ali’den oğullarına geçmesi neden doğru karar? Peygamber ailesi olduklarından mı? Peygamber’in yönetimin hep kendi soyundan gelenlerde kalması gerektiğine dair bir sözü mü var? Varsa gösterin lütfen. Üstelik Kuran’da geçiyor, hani Müslümanlar birbirlerine danışarak, şura ile seçmeliydi idarecilerini? Hasan gibi Hüseyin de bildiğimiz kadarıyla iktidarı ele alınca şura toplayıp en çok hak edeni geçirmek için değil kendisi başa geçmek için çıkıyor yola. Yani iktidar Muaviye’nin oğlunda da kalsa Ali’nin oğullarına da geçse İslam yönetimi yoluna yine saltanat olarak devam edecekti. O zaman ne fark etti? Adalet olmayacaksa, liyakat olmayacaksa, yönetim gidebildiği kadar bir ailenin elinde kalacaksa ha birinin elinde kalmış ha ötekinin, bu savaşın anlamı nedir?

“Dönem şartları gereği… O dönemde sultanlık şarttı.”

Öyle madem, size şunu açık açık dile getireyim; gerçekten böyle bir durum gerçekleşmek zorundaysa o zaman saltanatın Muaviye’nin elinde kalması İslam adına daha iyi olmuştur. Neden daha iyi oldu; günümüz Türkiye’sinde muhafazakârların yönetimi ele alıp insanları grup grup İslam’dan soğutmasıyla aynı sebepten. Peygamber sülalesi idarede her halükarda birilerini mutsuz edecek kararlar almak zorundaydı, bu iş yönetimin kaderinde vardır. Bir karar alırsın, bir taraf mutlu olurken diğer taraf mutsuz olur. Ekmek fiyatlarını düşürürsen halk, artırırsan fırıncı esnafı mutlu olur. Fakat Peygamber sülalesinden birileri başta bulunduğunda ve böyle kararlar aldığında, kendini haksızlığa uğramış hisseden her grup bunu doğrudan Peygamber’e bağlayacak ve “Muhammed’in torunları böyle yapıyorsa onun getirdiği dinden de hayır gelmez.” diye tepkisel düşünerek dinden, tabii dönem şartlarında öyle hemen çıkamazlardı ama içte vazgeçecek, zaman ilerleyip Peygamber torunlarının saltanatı zayıfladığında açıkça dini terk edeceklerdi. Hatırlayın, Peygamber’in vefat ettiği haberleri yayıldığı anda birçok kabilenin ilk yaptıkları işlerden biri dinden çıktıklarını açıklamak olmamış mıydı? Peygamber ile uzaktan yakından soy bağı bulunmayan bugünkü muhafazakâr iktidarın ateist yaptığı insan sayısını hesap ederseniz öne sürdüğüm savın doğruluğuna kuşkusuz hak vereceksiniz.

Şura bahsi geçmişken hilafetin Ali’den kaçırılması meselesine de değinelim, konudan biraz sapacağız ama, bahsetmemek ayıp kaçar. Ehl-i Sünnet’e (bir zamandır ardına ve’l cemaat takısının getirildiğini görüyorum, yani Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat diyorlar ama eskiden öyle demiyorlardı, ileride daha ne eklerler bilemediğimden ben kısa tuttum) mensup arkadaşlar kusura bakmasın, koca bir peygamberin naaşı bekliyorken Ömer’in hak sahibiymişçesine hemen gidip birini atamaya kalkması şura örneği değildir; hatta hakkaniyetli iş bile değildir. Eğer şura olsa Ali seçilmesi en muhtemel adaylardan biri değil miydi? Şöyle düşünelim: Ülkede bir seçim olacak ve en kuvvetli birinci, hadi bilemedin ikinci parti bir nedenden seçime alınmıyor, diğer partiler hemen bir köşede birbirleriyle anlaşıp alelacele bir cumhurbaşkanı çıkartıyorlar. Kulağa hiç de adil gelmedi değil mi? Adaletli Ömer nasıl olmuş da böyle devasa bir detayı atlamış onu da elbet açıklayan birileri çıkar… umarım.

“Belki o kadar da adil değildir ama zor anlar yaşanıyordu, fitne çıkabilirdi. Önden engellenmiş oldu.”

Eveti lisede din derslerinde hep bu bahane kullanılırdı. Demek ki bu iş din dersi hocalarının bile içine sinmiyordu ki hep tekrar etme gereği duyuyorlardı. Çünkü içine sinen bir şeyi savunmaya kalkmazsın. Fakat bunu doğru kabul etsek bile o dönemi objektif gözlerle okursanız Ali’nin hakkına yalnızca orada değil her seferinde tekrar tekrar girildiğini görürsünüz; görmemek için önündeki kitabı gözleri kapatıp okumak gerekiyor, ancak öyle Ali’nin hakkına girilmemiş oluyor. Bunların hepsi fitne engellemek için miydi? Oysa sanki Ali’yi etkisizleştirmek için yapılmış gibi duruyor. Zaten Ali ile amcası arasında Peygamber’in vefatından sonra gerçekleşen bir konuşmada Ali’ye “Gidip hakkımızı alalım.” deniyor, Ali ise buna “Resulullah vefat ettikten sonra kimse bize bir şey vermez.” diyerek karşılık veriyor. Sahiden dediği gibi Peygamber’in kızına bıraktığı hurmalık bile elinden alınıyor. Yani bir şey yorumlamaya gerek yok, zaten tarihte neyin ne olduğu açık seçik ortada.

Ben Haydar Ali gibi adamın neden öyle mazlumluk yolu tuttuğuna anlam veremiyorum. Peygamber’in en yakınında, hatta en yakını. Peygamber’e Ali’den daha yakın ve yardımcı olmuş olan tek kişi uğruna malını mülkünü dağıtan eşi Hatice. İstese bunu kullanabilirdi. Hadi onu kullanmak etik gelmedi, muazzam savaşçı olduğu, kılıcı eline aldığında, milletin önünden kaçıştığı biliniyor. Hatta bir savaştan önce Muaviye’ye teke tek dövüş önerir, Muaviye ise bu teklife şu sözlerle isyan eder: “Ali her vurduğunu deviriyor. Öyle adalet mi olur!” Muaviye’yi haklı bulduğum tek konu budur koca tarihte. Ne var ki Ali, üstelik Muaviye gıyabında “Ona kılıçtan başka vereceğim bir şey yok.” demesine rağmen son ana dek onunla savaşa girmemiş.  

Böyle bir adam dışlanıyor, mülkü bile elinden alınıyor, hatta ve hatta camilerde kendisine yirmi küsur yıl düzenli hakaret edilip beddualar okunuyor. Dahası Şii kaynaklara göre -ne kadar doğrudur bilemem- Ömer Fatıma’nın karnında bir çocuğunun ölümüne istemeden sebep olunca yine susuyor. Öylesi kuvvetli, kudretli olup bunca haksızlığa ve eziyete katlanmak, hiçbirine ses çıkarmamak epey ama epey sabır gerektirir. Şayet dünyadaki herhangi biri Ali’nin elindeki imkânların çeyreğine sahip olsa ve de aynı muamelelerin çeyreğine maruz kalsa toplayabileceği en büyük orduyu toplamakta bir an tereddüt etmezdi. Düşmanı olsan Haydar Ali’ye saygı duymaman mümkün değil; öyle bir adam. 

O dönemin olaylarını kısa da olsa dile getirmek konumuzla alakasız başka bir sorunun kafamda açığa çıkmasına sebep oldu, bu arada onu da dile getireyim isterim: Müslümanlar daha o günlerde, neredeyse herkes birbirini tanırken üzerinde ittifak edebilecekleri bir lider çıkaramamış; bugün nasıl olup çıkaracaklar? Belli ki bu devran böyle sürüp gidecek. Ya da biri çıkacak, rakiplerini yok edecek, halkı sindirecek, tüm gücü kendi elinde toplayacak ve Hakk veya halk aşkıyla benliksizce çalışıp geride saat gibi tıkır tıkır işleyen bir düzen bırakacak. Başka türlü olmaz. Yazık ki zaten Ortadoğu tarihini incelediğimizde de işlerin hep kaba kuvvet yoluyla, rakipleri elimine ederek ilerlediğini, anlaşmayla, uzlaşmayla bir gıdım ilerleme kaydedilmediğini görüyoruz. Acı; fakat gerçek.  

Tekrar asıl konumuza dönelim: Haydar Ali her ne kadar hak sahibi olsa da idarenin Ali’den oğlu Hasan’a, Hasan’dan kardeşi Hüseyin’e geçmesi gerektiğine inanan birisi demektir ki basbayağı monarşizmi destekliyor, sultanlık, padişahlık yanlısı. Taht Muaviye’den oğlu Yezid’e kalınca saltanat oluyor da Ali’den Hasan’a kalınca saltanat olmuyor mu? Birincisi yanlışsa ikinci neden yanlış değil sizce; onun da yanlış olması lazım. Diğer türlüsü çifte standarttır.

“Hayır kardeşim, sen anlamamışsın, Peygamber torunları insanların en iyileri olduğundan yönetmeye layıklar, diyoruz biz. O zaman saltanat olmaz.”

İyi de iyi insandan iyi yönetici olacağını nereden çıkardınız? Özellikle art niyetlilerle dolu topluluklar içinde yöneticinin haddinden biraz fazla iyi niyetli olması çok tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Kurt sürüsünün başına kuzuyu getirir misiniz? Şeytan topluluğunun başına melek getirilir mi? “Her halk hak ettiği şekilde yönetilir.” demiyor mu Kuran’da?

Her halk ettiği şekilde yönetilir, önermesi iki anlama gelir: Birincisi realiteyi dile getirir: Kimi hak ediyorsanız başınızda olan odur, anlamında. Öyleyse başa Muaviye ve Yezid geçtiğine göre dönem Araplarının hak ettikleri de onlardır ayete göre. İkincisi tavsiye niteliği taşır: Kim neyi hak ediyorsa onu verin, anlamında. Yani adaleti esas tutun, deniyor. Ali’nin adalet üstüne şu sözünü hatırlarsak her şey açıklığa kavuşur: “Adalet çiçeğe su verip dikeni susuz bırakmaktır. Dikene su verip çiçeği susuz bırakmak zulümdür.” Yani diken gibi karaktere sahip, dünya malı, mülkü için sürekli fesat çıkaran, kavgacı, kan dökücü, işi gücü fitne olup fitnecilerin arkasından gitmeyi seçen bir halk iyiliği esas alan bir yönetime layık değildir. Ayete göre onların hak ettiği demir yumruktur, iyilik veya özgürlük değil. Aslına bakarsanız bu durum adalete göre de böyle.

Tarih okuyorsanız göreceksiniz ki dönemin halkı tam da bu ölçekteydi. Çok açık şekilde konuşmak gerekirse, Ali gibi iyinin de iyisi, mertin de merti, cömertin de cömerti, adaletten zerrece sapmayan, haksızlığa karşı dik duran bir insan yerine Amr gibi Muaviye gibi adamların safını tercih edenlerin hakkı tam olarak Yezid’di. Belli ki o topluluk iyilikten zerrece anlamıyordu veya anlıyorsa bile umursamıyordu.

“Vay be, sözlere bak. Ey kötülüğün temsilcisi, bil ki iyi niyet her hastalığın ilacıdır ve iyilik bulaşıcıdır. Sen ne dersen de, kötülük kimseye bir şey kazandırmaz.”

Sevgili Pollyana, elinin altındaki nice imkânlara rağmen odadan bozma küçücük bir evde ömür tüketen Muhammed Mustafa’dan kanaatkârlık, yetimin öksüzün babası Haydar Ali’den iyilik bulaşmadıysa başka kimse bir şey bulaştıramazdı o insanlara. Bu söylediğim sadece dönem Arapları adına geçerli değil bu arada. Çok uzun yıllar boyunca inancının gereği olarak iyi niyetini korumuş ve sürekli yüzüne gülünerek sömürülmüş bir âdemoğlu sıfatıyla söylemem şart ki insan mutlaka bir yerde avamın nankörlüğüne isyan edecek kıvama gelir, getirirler. Bu sadece benim görüşüm veya tecrübem de değil, eğer kazık yemiyorsanız hayatınızda yeterince iyilik yapmamışsınızdır. Şunu bilin, ego kontrolündeki insanın dünya düşkünlüğü şeytanları kıskandıracak türden rezil huylara ev sahipliği yapmasına yol açar; bir toplulukta dünya malına tapan insan sayısı arttıkça oranın helakı da gittikçe yakınlaşır.

Ha siz belki ısrarcısınızdır romantik mottonuzda. Ne güzel! Aslında bu Marvel dünyasındaki sözde süper kahramanların replikleriyle falan büyüdüğünüzü gösterir ya, neyse. Madem böyle inanıyorsunuz, kanıtını sunun, öyle ciddiye alalım sizi. Boşa sallamak yok! Hadi buyurun, tüm iyi niyetinizi toplayın, güvendiğiniz bir arkadaşınıza gidin, banka hesabınızı veya evinizin tapusunu bir nedenden birkaç aylığına ona devretmeyi teklif edin. Birkaç ay sonra da giderek geri üstünüze geçirmesini isteyin. Ve bunun ardından gelip de bu sosyal deneyin sonucunu bizlerle paylaşın. Ben önden söyleyeyim, hayır benim ev müsait değil, bende kalamazsınız, başka birine gitmeniz gerekecek.  

“Fakat yöneticiliğe peygamber torunundan daha layık kim olabilir?”   

Hüseyin bildiğimiz kadarıyla yola çıkmadan önce Mekke’de valilik yapıyor değildi. Henüz belediye diye bir şey de icat edilmemişti, yani belediye başkanlığı diye bir vazife de yoktu; nereden vardınız yönetim için en liyakatli adayın Hüseyin olduğu sonucuna? Ben söyleyeyim, cevap soruda gizli, gizli de değil gayet açık, yalnızca Peygamber’in torunu olmasından.

Zaten Kerbela’ya dair her incelemede, ağıtta, konuşmada, anmada sürekli ve sürekli Hüseyin’in soyu vurgulanır. Böyle yapılır ki peygamber torunu olarak özel olduğu mesajı verilir. Yani koca koca kitlelere göre Hüseyin ancak peygamber torunu olması nedeniyle taht üstünde hak sahibidir. Buna inanan biri padişahlık, sultanlık yani monarşi yanlısıysa tamam, en azından tutarlıdır. Fakat bu durumda bile şu sorun mevcut: Ümeyyeoğulları da ‘idare bir soyda olmalı ve babadan oğula geçmeli’ diye inanıyordu, bunu hedefliyordu. Dolayısıyla Hüseyin yandaşlarının haksızca çifte standart uygulamamak için Ümeyyeoğullarının savını da desteklemeleri gerekir. Bu durumda yönetimi saltanata çevirdiler diye onlara kızma hakkı kalmaz.

Ha, bunu savunan monarşi karşıtı olduğu hâlde Hüseyin’i sırf Peygamber’in torunu olduğundan tahta layık görüyor ve destekliyorsa o başta Peygamber’i anlamamış bir kere. Kan mirası kimseyi kimseden üstün kılmaz, İslam’da böyle bir üstünlük çeşidi yoktur. Eğer kılsaydı peygamberlik de babadan oğula geçerdi. Oysa Nuh’un oğlu gemide bile yer alamamıştı.

Bakın güzel kardeşlerim, siz böyle soya sopa takık olduğunuz müddetçe mülakatlarda haksız yere daha çook elenirsiniz; ama o zaman şikâyet etmek yok, anlaştık mı? Çünkü bu kafa yapısı ancak oraya varıyor. Ben elendim, akıllandım; sıra size de gelir elbet, belki o gün akıllanırsınız. Fakat önden şunu da bilin, hakikate göre birinin değerli bir insanın soyundan geliyor olması ona hiçbir şey kazandırmaz; değil devlet yönetiminde, ekmek sırasında bile başkasının önüne geçme hakkı vermez. Hakikatte kural şudur: “Kim göreve daha uygun?” Bir görev için en uygun niteliklere sahip olan kim ise soyuna sopuna bakılmadan seçilir. Yoksa hakikatte şu soruyu sormazlar: “Kim kimin soyundan?” Bu soruyu sadece bilinci, şuuru, idraki ve dolayısıyla da adalet anlayışı gelişmemiş coğrafyalarda ve diktatörlüklerde sorarlar.

Hüseyin’e değer biçiyorsanız önünde ölüm durduğu hâlde geri adım atmayıp üstüne yürüyebildiği, son anına dek doğru bildiğinden vazgeçmediği için değer biçmelisiniz, bunun için övmelisiniz. Birkaç günlük susuzluğun ardından çocuklarına zarar gelmesin diye Yezid’e biat edebilir, onu zaten yarı yolda bırakmış Kufelilere de bir ömür hesap verme ihtiyacı hissetmez, ailesini kurtarabilirdi. Yapmadı. Bunun için değer vermelisiniz. Gel gör ki bu da bahsimize konu olan zaman diliminde değil ölümünden önceki son noktada gerçekleşti, yani Hüseyin rüştünü Kerbela’da, o son birkaç günde kanıtladı, daha önce değil. Dolayısıyla bunu kanıt olarak ele alma imkânımız yok.

Şunu anlayın soy sop düşkünü kardeşlerim: İnsanı değerli kılan atası dedesi değildir. İnsanı değerli kılan birine yakın olmak falan da değildir. Öyle olsa Atatürk’e benzeyen adam çoktan bir yerlerde bağımsızlık savaşı verip yeni devlet kurmuş olurdu. İnsanı değerli ve üstün kılan yapmayı ve/veya yapmamayı tercih ettikleridir. Eğer derseniz ki “Hüseyin ‘Haksızlık karşısında eğilmeyin. Hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.’ diyen babası Ali’nin yolundan gittiğinden özeldir”, ona itiraz etmem. Fakat siz kalkmış da diyorsunuz ki “Babası Ali’dir, annesi Fatıma’dır, dedesi Muhammed’dir”… Eeee? Bunlar için mi özel yani? O zaman özel olmak için hiçbir şey vermeden özel doğdu yani sizce? Süpermen gibi?

Ayrı paragrafta tekrar ediyorum: İnandığı yolda feda ettiklerinin büyüklüğü için övebilirsiniz, o zaman hak eder. Aile büyüklerinden dolayı överseniz hak etmez. Gerçi Peygamber’e aittir diye –ki olmadığına da eminim- kılı kutsal kabul eden millete bunu anlatması biraz zor olabilir. Kıl birader kıl; kılda ne kutsallık olacak Allahını seversen? Eğer kıl kutsalsa Peygamber’in kıllarını her yerden toplatalım, peruk yaptıralım, aramızdan birine giydirelim. Bakalım ona da Cebrail geliyor mu? Gerçi düşününce, saçın tam şeklini tutturursak belki Cebrail tepeden bakınca yanılıp aşağıda Muhammed Mustafa duruyor zannedebilir, fena fikir gibi de durmuyor.

Bakın, önemli olan şu soru: Hüseyin eğer Yezid’e biat etse de ailesini kurtarsa Peygamber’in torunu olmaktan çıkacak mıydı? Hayır. Peki biat etmeyişi sayesinde elde ettiği ruhsal üstünlüğe sahip olabilir miydi? İmkânı yok. Ruhta kural şudur: Fedakârlıkta bulunmadan değerli şeyler elde edemezsiniz. Ne verirseniz onu alırsınız, ne kadar verirseniz ona göre oranlı olarak, adaletle. Herkes adına geçerli kuraldır. Nasıl ki yerde yerçekimi kanunundan muaf kimse yok, gökte de Kutsal Yasa’dan muaf olan yoktur. Elbette bu sorulara ek olarak “Hüseyin yaptığını yapmasa bugün halk içinde bu derece muteber, mukaddes kabul edilir, ağıtları yakılır mıydı?” diye de sorulabilir ancak ben bunu es geçmeyi tercih ederim; çünkü halkın sevgisini değer verilecek ölçüt saymıyorum. Nazarımca burada önemli kıstas ruhta yetkinliktir; onu baz alsak yeter.

“Tamam da bunları niye sorguluyoruz biz?”

Bunları sorguluyoruz, çünkü dediklerim tam olarak şu anlamlara geliyor: Eğer kayıptan, acıdan, ölümden korkmadan insanlara mutluluk, huzur, adalet getirmek üzere yola çıkmışsanız, hadi diyelim belki bir Hüseyin olamazsınız ama siz de özel olursunuz, kim olursanız olun. Dedenizin, babanızın kim olduğu da zerrece önem arz etmez. Ne yani; sizce hakikat âleminde bir tek Peygamber ile onun soyundan gelenler mi dolaşıyor? Hiç alakası yok. Fakat öyle olsaydı bile yine aynı şeyleri sorgulamak iyi olurdu; çünkü o zaman bulundukları yerde sayıları epey az olurdu ve muhtemelen yalnızlık çeker, sıkılırlar; sonunda mutlaka aralarına birilerini almak isterlerdi. Şimdi buna inananlar bile bugün çalışmaya başlasa, sonuna kadar ısrarla, sebatla devam etse, belki aralarına kabul edilirler. İşte önemli olan da bu değil mi zaten? Bunun için uğraşmıyor muyuz hepimiz?

Şöyle veya böyle hep aynı sonuca varıyoruz: Şikâyet etmeyi, ağlayıp sızlanmayı, uzak geçmişlere yas tutmaları bırakalım da çalışalım çabalayalım, güzel işler yapalım.

“Ama din onların dini? Dedelerinin dini.”

Kardeşim saçmalamayalım lütfen, hakikatte aile dini diye bir şey mi olur? Allah insanları kurtuluşa ulaştırmak için özel insanları seçip de elçilik görevi mi veriyor, Ramazan kolisi yardımı yapar gibi aile aile din dağıtımı mı yapıyor; hangisine inanıyorsunuz? Sizin hak anlayışınız sahiden bir tuhaf, dini dedesinin getirmiş olması Hüseyin’i otomatikman peygamberlik üstünde hak sahibi mi kılar yani? İçinizde adalet namına bir parça olsun bir kavrayış varsa, bu işin böyle işlemeyeceğini anlamanız gerekir.

Hadi, sizin güzel hatrınıza bu varsayımı doğru kabul edelim. Durumun absürtlüğünü sahne kurarak tarif edeyim: Alternatif bir gerçekliktesiniz, dedeniz peygamber. Şimdi lise zamanlarınız kafanızda canlansın. Okula gidiyorsun, “Peygamberin torunu geldi.” deyip etrafında toplaşıyorlar hemen. Epey popülersin, sanki arada sana da vahiy iniyormuşçasına dinsel konularda soru üstüne soru yöneltiyorlar. Herkes etrafında pervane, okulda büyük statün var, bunun için de bir gram çaba sarf etmen gerekmemiş. Nefsinin nasıl hoşuna giderdi değil mi? Çok absürt olduğunun farkındayım ama aile dini olursa normal böyle şeyler. Şu hâlde bu güzel ayrıcalığınız elinizden gitmesin diye cansiperane savunmaz mıydınız? Peki o zaman din adına mı savaşmış olurdun yoksa ayrıcalıkların elinden gitmesin diye, yani nefsin adına mı? Eğer din onların aile diniyse, ikinci seçenek geçerli olur bu durumda.

Yanlış anlamaya mahal vermemek adına açıklamasını da yapayım: Ne diyorum yani, Hüseyin okulun popüler çocuğuydu da popülerlik elinden gitmesin diye mi yola çıktı? Elbette söylediğim bu değil, liseyi işin içine katarak benzetme yaptım, teşbih o kısım, orayı doğrudan almamanız gerek. Anlatmak istediğim şu: Ortada böyle statüsel ayrıcalıkların kazanıldığı bir durum varsa “benim dedemin dini” aslında “benim statüm” demektir. Yani kişi o dinden öte kendi çıkarı için, ayrıcalıkları elden gitmesin diye savaşıyordur. Ve üstelik, böyle olmasa, herhangi bir ayrıcalık sağlamasa bile herhalde dedesine din inmiş her kişi bir zahmet o dini savunur. Benim dedeme din inse ben de canım pahasına savunurum. Sonuçta bu din benim aileme, yani benim kimliğime ait bir şey olacak. Zaten hepimiz dedemizin dinini devam ettirmiyor muyuz? Aramızda dedesininkinden farklı din seçmiş kaç kişi var? Ama o zaman bu iş kutsal olmaz, kimlik savaşı olur. Şimdi anlıyor musunuz ne demek istediğimi?

Oysa hakikatte asıl kıymeti veren, insanın menfaatinin bulunmadığı bir şeyi inancı uğruna savunmasıdır. Hatta bu uğurda kendisine gelebilecek zararları göze alabilmişse bu kıymet katlanarak artar. Menfaatini her ego, her nefs savunur zaten; savunmayan var mı? Yanlışlıkla bir ekmek parası fazla alınınca insanlar ortalığı ayağa kaldırıyor. Dolayısıyla Hüseyin’i haklı çıkaracak olan dinin dedesine inmiş olması değildir, Allah’a ait bir din uğruna zarar görmeyi göze almasıdır. Elbette bu durumda İsa’ya inen din ile dedesine inen din gözünde birbirine yakın kıymet ifade ediyor olmalı çünkü her ikisi de Allah’ın dini. Allah için yapıyorsa durum böyledir.

Oysa yas tutucular bu konuları öyle şekilde ortaya koyarlar ki sırf dedesi peygamber diye Hüseyin’in haklı çıkarıldığı gün gibi ortadadır. Böylesine bir savunma yanlıştır; hem hakça değildir hem de hakikatten bihaber olduklarını ve işin özünü kaçırdıklarını gösterir. Sıkıntı burada işte.

“Sen bir yerlerde Aleviyim demedin mi yahu, nasıl Ali’nin oğluna laf ediyorsun?”

Birincisi bu mesele Alevi-Sünni meselesi değil, hak hukuk meselesi. Bir adam haksızsa kimin nesi olduğu hakikatte önem arz etmez, bedelini ödetirler. İkincisi Alevi kelimesi Ali yanlısı anlamına gelir, Hüseyin yanlısı demek değildir, bunu bilmek gerek. Haydar Ali’yi sevdik diye oğlunu torununu baş bellemek zorunluluğu yok ortada. Üstelik Ali’nin Fatıma’dan sonra aldığı kadınlardan daha pek çok oğlu vardır, eminim varlıklarından haberiniz yok, çünkü şöhretli olan yalnızca ilk eşi Fatıma’dan olan oğullarıdır. Oysa onlar Ali’nin dengi değillerdir; olamazlar da. Bunu ister bilin ister bilmeyin. Ali yüce ve üstündür. Adı bile aslında makamının adıdır, en yüce olan Âli makamını adı olarak almıştır. Hüseyin ise ‘küçük güzel adam’ anlamına gelir. Bir tarafta en yüce makama erişmiş adam varken sırf güzel diye küçük bir adamı tercih etmek akıl kârı değildir. Şunu bilin ki Hüseyin en fazla politik bir isimdir, eğer dinle ilgili, kurtarıcı bir isim aranıyorsa Hüseyin’in önünde epey isim gelebilir. Hatta eğer konu mertlikse Mustafa Kemal Atatürk, Hüseyin’den daha merttir. Yezid’in en büyük şansıdır zaten karşısında Mustafa Kemal Atatürk yerine Hüseyin gibi bir adamı bulmak. Hüseyin yerine Mustafa Kemal ile karşılaşsaydı öyle istediği gibi at koşturamazdı. Yazı ilerledikçe siz de anlayacaksınız zaten, o yüzden hiç karşı çıkmayın ezbere cümlelerle.

Bu tür saçma ayrımları bırakalım da İslam tarihindeki politik bir karakter olan Hüseyin’in Kerbela yoluna çıkışından önce yaşananları basamak basamak inceleyelim, görelim kim ne kadar haklı kim ne kadar haksız.

Yezid’in tahta geçtiği belli olduktan sonra Hüseyin’in hakkında “Yezid gibi birisi başa geçmişse İslam ile vedalaşılmış demektir.” yorumunda bulunduğu söylenir. Tırnak içinde tekrar alıntılıyorum: “Yezid gibi birisi”. Daha baştan yorumu yargısız infaz. Halid bin Velid göğüs göğse çatışma esnasında silahsız kalıp ölümü kesinleşince son anda İslam’a geçtiğini söyleyen düşmanının sözüne güvenmemiş, öldürmüştü, duymuş olmalısınız bu olayı. Peygamber ise bunu işitince hoş karşılamamış, “Sen de kalbini yarıp baktın mı?” diye azarlamıştı onu. Peygamber’in sözünün müthiş zekice olduğu gerçeğini hele bir atlamayalım. Çeviride değişmediyse “kalbini yarmak” iki anlama gelir ve ikisini birden içerir. Peygamber böylece Halid bin Velid’e edebî bir sanat kullanarak hem laf çarpmış hem de azarlamış oluyor. Tevriye sanatıdır bu; hani okulda genelde İstiklal Marşı’ndaki “Uluma” girişiyle öğretirler, “Uluma” iki anlama gelir, ikisini de kast eder, diye açıklarlar. Yani Peygamber’in ayaküstü yaptığı bu sanatı oturup yıllarca şiir yazan adamlar arasında başaranı azdır, öyle çokça örneği yoktur. İşte ‘kalp yarmak’ ilk anlamda kılıçla yarmayı, ikinci, mecaz hâliyle de kalbinin içini bilmeyi ifade ediyor. Bizim için önemli olan ikincisi, mecaz tarafı: “İçini biliyor muydun?” Peygamber Halid Bin Velid’e böyle sitem ediyor.

İşte bizim sormamız gereken ilk soru bu. Yezid başa geçtiğinde 30’larında daha, Hüseyin ise 54 yaşında. Yani Hüseyin ile Yezid aynı neslin çocukları değiller, muhtemelen birbirlerini de şahsen tanımıyorlar, yüz yüze gelmemiş bile olabilirler. Hüseyin, anlaşılan o ki halk arasında anlatılanları temel alarak böyle bir kelam ediyor. Ancak şunu düşünmeden ediyor kelamını: Yezid’in yüreğini yarıp baktı mı? Nereden biliyor Yezid’in İslam’ı mahvedeceğini? Bir insanın keyfine fazlaca düşkün olması onun İslam olmadığı anlamına mı gelir?

Eğer öyleyse İslam tarihi boyunca isim yapmış epey kişiyi İslam’dan atmamız gerekecek. En başta sevgili kardeşim Aleviler, kendim de Alevi olarak size sesleniyorum: Eğer dileğiniz bu ise alkol alanları doğrudan atabiliriz dinden? Ama pek azımız kalır geriye, doğru mu, değil mi? Sevgili Sünni muhafazakârlar size de Müslüman olarak aynı teklifi yapıyorum: Kuran ayeti gereğince ihtiyacından fazlasını tutan, diğerleriyle paylaşmayanları dinden atalım mı mesela? E kaç kişi kalacak ki; para pul düşkünü koca koca topluluklar kapı dışarı edilirse, ortada o kadar da Sünni kalmaz bence, doğru değil mi?

Şimdi her iki tarafa soruyorum: Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’i de dinden atalım mı mesela? Çünkü haksız yere kan dökmek İslam’da haram ve bu adamlar çok ama çok kan döktüler. Sizce hepsi mi hakça döküldü? Gerçekten buna imkân veriyor musunuz yahu?!

Bak aklıma geldi, muhafazakârlar yine sizedir seslenişim: Yakın zamanlarda yaşamış, üstat diye sıfat taktığınız, şiirleri İslam, özel hayatı kumar üstüne kurulu bir şairimiz var; onu ne yapacağız? Aynı zaman diliminde yaşasalar Hüseyin onun hakkında şöyle kelam edebilirdi: “Eğer İslam şiirleri bu şaire kaldıysa İslam’la vedalaşılmış demektir.” Eğer peygamber torunu onu da Yezid’i yargıladığı gibi yargılarsa şairimizin kapı dışarı edilmesi gerek. Tutumunuz ne olurdu bu durumda? İdeolojinizin tarafını mı tutardınız yoksa peygamber torununun safında mı yer alırdınız? İkisi ayrı safta duruyor görülebileceği üzere.

Çok laf çarpmalara girmeden ne demek istediğimi açıklayayım: İyi de kardeşim, bugün ortalıkta dini bütün adam yok, İslam tarihi boyunca öyle dine tüm yönleriyle uyan çok az kimse çıkmış. Onların da çoğu Ali’ye isyan eden hariciler gibi ultra yobaz ve dindar olmayanlardan çok daha beter sapmış kimseler. Biz kimi beğendireceğiz peygamber torununa? Sadece şu sözünden anlamamız gereken şu; iyi ki cennetin kapılarını Hüseyin tutmuyor, yoksa o önyargıyla içeri ancak birkaç yüz, hadi bilemedin birkaç bin kişi falan girerdi. Geri kalana, ver elini cehennem.

Gerçi bizim esas sormamız gereken şu değil mi: Hüseyin cennetin kapılarını tutmuyor ki. Ne hakla kalkıp da bu türden küçümseyici, aşağılayıcı bir laf sarf edebiliyor, hakkında işittiklerinden başka bir şey bilmediği birine karşı?

Hüseyin dedesinin Halid Bin Velid’e azarını unutmuş mudur bilemem, ancak tekfir İslam’da büyük bir suç ve cezası da ağır. Peygamber bu türden bir işi asla onaylamamış, çok ağır bir hadis var hatta bu konuya dair: “Bir kişi başkasına kâfir derse ve o kişi kâfir değilse, söyleyen kişi kendi kâfirliğe düşer.” Bir adam Müslüman olduğunu söylüyor ise ona Müslüman olmadığını söyleyemezsin. Söylemek de istemezsin, büyük kumar çünkü, elde edilecek bir şey de yok. Gerçekten kâfir ise tamam, ama kazanacağın bir şey olmayacak, niye diyesin? Ancak değilse iş fena, sözü eden kendisi düşüyor kâfirliğe. Atılmaya değer bir risk değil bu.

Elbette Hüseyin Yezid’e açık açık kâfir dememiş, böyle bir şey söylediğini ima etmiyorum kesinlikle. Fakat sözü haddi aşmış, çünkü “İslam ile vedalaşılmış demektir.” sözünden başkaca yere çıkmak pek mümkün görünmüyor. Üstelik henüz aralarında bir şey geçmemişken Hüseyin Yezid hakkında hükmünü peşin peşin vermiş zaten. Nasıl anlaşacaklar o saatten sonra?

Bu arada tekrar soracağım, çünkü üstünde durulması gerekli: Tahta geçmeden önce Yezid’in kötülükleri hakkında ne biliyoruz? Durup durup hayvanlara işkence mi yapmaktadır, canı sıkıldıkça köy basıp kadınlarını mı kaçırmaktadır, ne yapmaktadır bu adam: Hiç birini. Hakkında söylenen en fazla şey: “Şaraba ve sefahate düşkün.” Eeee? Başka? Başka bir şey yok. Bu kadar. Ve tüm tepkiyi bu oluşturmuştur o dönem. İşe bakın ki sonradan gelen Müslüman taht sahiplerinin birçoğu bu klasmandadır. İçkiyi severler, hatta aralarında afyon çekenlerinin olduğu bilinir, kadınları severler, avı severler, şiir yazmayı severler. Tüm İslam dünyasından bu özelliklere sahip taht sahiplerini hele bir çıkarın, geriye en fazla on hükümdar falan kalır. O çıkardıklarımızı ne yapacağız peki? Galiba onlar şanslı, onlara bir şey olacağı yok; onların arkasından “Allah ondan razı olsun”, “Mekânı cennet olsun”, “Cennetmekân” deyip duruyor muhafazakârlar. Çünkü kendi dönemlerinde din adamlarını iyi besleyip taraflarına çekmişler ve ne günah işlerse işlesinler fetvasını almışlar. O din adamlarını adımı adımına takip eden muhafazakârlar da bu din adamlarının dünya nimetlerine dokunulmadığı sürece her şeye tamamlar, öyle ahlaktı falan dertleri yok.

Büyük şans ki bu taht sahiplerinin karşısına o tahtı ellerinden almak üzere ordu başına geçmeye kalkan bir peygamber torunu da çıkmamıştı. Çıksaydı ne yapacakları meçhul. Aslında pek de meçhul değil ama meçhul diyerek geçelim biz yine de. Muhafazakâr camianın taht gibi uyduruk bir nesne için onca kan döken adamları veli ilan edişi şu tek cümleyle çürümesin. Ama gerçeğe ulaşma formülü basit: Bir taht sahibini alırız, tahtta, öncesinde ve sonrasında hangi günahlara imza attığına bakarız ve karşısına Peygamber soyundan birini çıkarıp koyduğumuzda ne yapıp yapmayacağını zaten daha önceki icraatlarından anlarız. Babalarını, oğullarını, kardeşlerini, kundaktaki bebeleri boğduran, zehirletenler öyle kendi elleriyle taht hediye edecekler öyle mi? Şuna inanın: Yezid öyle anlattıkları üzere cehennemin derinliklerinden gelen bir şeytan falan değil, yalnızca bu ihtimalle karşı karşıya kalacak kadar şanssız bir taht varisi.

Bu noktadan sonra yola çıkışla ilgili sorgulamalarımıza geçelim.

En önemli soru: Hüseyin Kufe’ye ne yapmaya gidiyor? Hani bize Hüseyin sanki Mahatma Gandi gibi aksettiriliyor ya, öyle değil Hiseyin kesinlikle barışçıl amaçlarla yola çıkmıyor. Kırlardan çiçek toplamaya gitmiyor, binlerce silahlı askerin başına geçmeye gidiyor. Ve sizce ne yapacak binlerce silahlı adamla? Hep beraber maç izlemeye, stada falan mı gidecekler? Yapacakları apaçık ortada işte: Yezid’in başkentini basacak, güçleri yeterse sarayını başına yıkacak, malını mülkünü ganimet diye bölüşecek, kadınlarını cariye yapacaklar; savaşın töresi bu. İslam’da ganimet de var kölelik de cariyelik de… Ne dedesi ne babası bu töreden ayrı davranmış.

Peki, Yezid böyle bir durum karşısında kendini ve sahip olduklarını korumayıp da ne yapsaydı? Sarayını bırakacak, hazinelerini, kadınlarını “Hepsi senin olsun ey Peygamber’in torunu.” yazılı bir notla Hüseyin’e mi gönderecekti? Şu dünya üzerinde bunu yapacak bir kişi varsa ismini duymayı gerçekten isterim işin açığı; belki zamanı gelince lazım olur.             

Yezid’i es geçelim de tarihte tahtını almak üzere kendisine karşı ayaklanan bir ordunun başına geçmiş veya geçecek kumandanı hoş geldinlerle karşılayan sultan, şah, padişah var mı? Belki bir tane bilmediğim istisna çıkmıştır diye iki isim isterim. Feodal düzen babaların sadece şüphe üzerine kendi öz oğullarına hiç tereddüt etmeden kıydığı bir düzendir. Malumunuz üzere İslam dünyasının sultanları da, evvela bu topraklar üzerinde, bu düzenin gereklerini gayet acımasız şekilde yerine getirdiler. Müslüman dünyanın ‘veli’ padişahları Yezid’in yapmadığını yapıp kundaktaki bebekleri öldürdüğü gibi kendisine ayaklanmayan masum şehzadeleri de en ufak şüphede yok ettiler; Şehzade Mustafa en ünlü örnek işte. Yani bu yolda işin sonunun ne olduğu zaten başından bellidir; Hüseyin ya kan dökerek tahtı ele geçirecekti ya da kanı dökülecekti, başka seçenek yoktu ortada. Elbette yola bunu bilerek çıkmıştı. Bu demektir ki gücü yeterli gelirse kan dökmeye, esir toplamaya, yağma yapmaya gidiyordu. Ortaçağ savaşlarının töresi buydu.  

“Hüseyin’in bunları yapmak üzere yola çıkmış olması Yezid’in suçunu azaltır mı peki?”

Hüseyin ordunun başına geçse de Yezid’in üstüne yürüse daha mı az kan akardı? Çok daha fazlasının akacağını hepimiz biliyoruz. Üstelik şunu da sormak gerek, Hüseyin’in askerleri Yezid egemenliğindeki bölgelerde köy yağmalar mıydı ondan emin değiliz; yani Yezid’in Hüseyin’i erken durdurmak için kötülükler yapması evet Yezid’in suçunu azaltmayabilir ama Hüseyin’in suçlarını sıfıra yakınsadığı kesin.

Üstelik şöyle bir durum var; Yezid’in yerine İslam sultanlarından, şahlarından, padişahlarından herhangi birini alıp koyabilirdik ve aralarından Ömer bin Abdulaziz gibi davranacak bir iki tanesi çıkarsa kendimizi şanslı sayardık. Geri kalanların hepsi Yezid’le aynı yolu seçecek ve kendisine karşı çıkan ayaklanmayı erkenden orduyla bastırma yoluna gidecekti, en mantıklı seçenek bu çünkü. Ve kimse kendisinin veya tahtının dayanağı olan ordusunun kanını döktürmeye hevesli değildir.

“Bir suçu çok kişinin işleyecek olması suçun ağırlığını azaltır mı? Dünyada pek çok kişi cinayet de işliyor diye cinayeti hafif suç mu sayalım artık?” 

Hayır, çok kişinin aynı cürmü işliyor olması ağırlığını hafifletmez. Fakat dünyada binlerce kişi cinayet işlerken ve aynı cinayeti işleyebilecek binlerce insan ortalıkta dolanırken, sadece ellerine gerekli fırsat geçmediği için temiz görünüyorlarken, bir cinayet işleyen adamı alıp da şeytan ilan etmek büyük bir ikiyüzlülüğün ya da politik bir ajandanın bulunduğunun göstergesidir. Benim haksızca bulduğum Yezid’in suçunun dile getirilmesi değil, adamın şeytan ilan edilip herkesin kendini temize çekmesi. Şunu kabul edelim ki Yezid İslam dünyası içinde çok haksız bir şekilde yüzyıllardır şeytan figürü olarak yer almaktadır. Ve yine aynı İslam dünyası yüzyıllardır Yezid ile aynı işleri, hatta daha beterlerini de utanıp sıkılmadan yapmakta, üstüne üstlük bunları savunmaktadır. Bu iş müthiş derecede ikiyüzlüce.  

Bakın ne soracağım: İslam dünyasındaki her taht sahibi aynı şekilde davranırdı dedik ya… Varsayalım ki Küfeliler ayaklanmalarından vazgeçip Hüseyin’i yarı yolda bırakmadı, tahtı ele geçirdi. Fakat bir zaman sonra aradaki herhangi bir anlaşmazlıktan dolayı biri onun yönetimini tanımadığını açıklayıp başkaldırdı ve bir şehirde çıkan ayaklanmaya önderlik etmek veya ordu toplamak üzere yola koyuldu… Sizce Hüseyin ne yapardı? İsyancısına boyun eğer, tahttan çekilip yerini ona mı bırakırdı yoksa Yezid’in tuttuğu yolu mu tutardı?

Gerçekten bilmiyorum, var mıdır tarihte böyle evinde muhalif ordu komutanını ağırlayıp hediyelerle yolcu eden çiçek hükümdarlara bir örnek? Hani bir tane örnek olsa… Yanlış anlaşılmasın, babasını örnek vereceğim, Ali’ye büyük bir sevgim ve saygım mevcut, haklı olduğunu biliyorum ve ismini de bu tartışmada geçirmek istemezdim ancak şunun mutlaka sorulması da gerekli: Hariciler Ali’ye karşı ayaklanınca tahtı bırakıp yönetimi isyancılara devretmedi, doğru mu? Üstelik Ali bu dünyada tahta en az meyledecek insanların başındadır. Halifelik hakkı onda iken birçok kereler hakkı olan makama kimin oturtulacağına dair münazaralara alay edilircesine çağrılmış ve bunların hiçbirinde çıkıp da “Hak benim ve siz de bunu biliyorsunuz.” dememiştir. Halk zorlamış olmasa Ali’nin yönetime meyledeceğine inanmıyorum, sonraki hareketleriyle pek çok kereler kanıtladı bunu. Ve şunu da biliyoruz ki Ali bile yönetimi isyancılara bırakıp tahtı terk etmedi. Neden bırakacaktı ki zaten?

Ortada şöyle bir durum var: O çağda bir taht sahibi kendisine isyan edene tahtını bırakacak olsaydı devrettiği o devlet bir daha dikiş tutmazdı. İnsanlar o dönemin devlet yapısını nasıl zannediyorlar bilmiyorum ama o mesele öyle dükkan devreder gibi olacak bir iş değil, önce bunun anlaşılması lazım. Tahtla birlikte büyük güce sahibi insanları da devretmek gerekecek. Bunlardan kaçı elindeki güçten vazgeçer? Yezid böyle bir işe girişmeye kalksaydı bile onu öldürüp atar, yerine başka birini oturturlardı belki de. Bu meseleyi en iyi bizim bilmemiz gerek; devşirme yeniçeriler az at koşturmadı taht meselelerinde.      

Anlayacağınız bu olay duygusal olarak değil de akılla incelendiğinde Hüseyin’in neticeyi bilerek yola çıktığı anlaşılır; hatta Kerbela vaizleri isterlerse bu savı konuşmalarına alıp böyle davranmasının onun kahramanlığını artırdığını da söyleyebilir. Hiç sorunum yok bu konuda. Fakat bu noktada bir ihtimali de yok saymamak gerekir: Eğer Hüseyin bunu bilerek değil, dedesine duyulan saygıya güvenerek, içinde kendisine bir şey yapılmayacağı inancıyla yola koyulmuşsa bu onu daha fazla değil daha az kahraman kılar.   

Hadi İslam dünyasının hükümdarlarını geçelim, Hüseyin’i de geçelim, tüm insanlığı ele alarak soralım bir de. Bugünü düşünelim. Bugün Müslüman olan herhangi birini alıp Yezid’in yerine geçirecek olsaydık farklı davranacak kaç kişi çıkardı? Okuyanlar bu soruyu kendisi adına değil, başka bir isim adına cevaplamalı çünkü her ego kendini temiz, kusursuz görmeye, göstermeye bayılır. Yani şu şekilde: “Çevremden şu kişi farklı davranırdı, ben kefilim.” Fakat dikkatli seçin, öyle boş boş atmayın. Belki bir gün bu kişi adına bankadan büyük miktarda kredi çekmek gerekir, o zaman geri vites yapmayın. Adı altına imza atacaklarınızı söyleyin.

Açık konuşalım, ben bugüne kadar Peygamber’in torununu bırakın Peygamber’in kendisi için, hatta onu da bırakalım hepimizi ve her şeyi yaratan için evini bağışlayan veya evsize-yurtsuza açan tek bir Allah kulu görmüş değilim. Siz gördünüz mü? Hiç sanmıyorum. Yezid’i eleştirenlerin onun gibi olmamaları adına böyle yapmaları gerekmez mi? Sahip olduğu evi Allah adına açacak, kendisi kiraya geçecek çünkü Yezid’den beklenen tam olarak bu. Koskoca imparatorluğu bırakacak, o kadar gelirinden mahrum olacak, sonra dünyalığını kazanmak için gidip ticaret mi yapacak, ne yapacaksa bir şekilde parasını çıkaracak. Bunun günümüzdeki eşleniği sahip olduğu evi boşaltıp peygamber torununa vererek kiraya geçmektir. Günümüzdeki Müslümanlar on evi varken birini Allah için yoksula, yetime-öksüze, muhtaca açmıyor da Yezid’den imparatorluk bırakmasını ne hakla bekliyor? Kendileri bir tanecik eve kıyamıyor ama Yezid koca imparatorluktan vazgeçmeyince şeytan oluyor? Yanlış anlamayın ama sanki bu kişiler daha küçük dünya menfaatlerine tamah ederek daha büyük şeytan olmuş olmuyor musunuz? Yezid en azından koca bir imparatorluk için şeytanlığı seçmiş, 2+1 ev için değil.

Ey Şii, Alevi ve Peygamber ile torunlarını seven Sünni kardeşlerim. İki evi olanlarınızı evlerinden bir tanesini Allah adına muhtaçlara açmaya davet ediyorum, Yezid gibi olmamak adına. Bakın siz Yezid’den bir tane olan tahtını vermesini bekliyorsunuz ama ben size o kadar yüklenmedim, tek evi olanı işin içine katmadım. Lütfen ey kardeşlerim, yapalım bunu –ki en azından şu tutulan yaslardan gerçekten faydalanacak Allah kulları olsun. Ondan sonra yine sabah akşam Yezid’in arkasından lanet okuruz, hatta isterseniz ana bacı gideriz, benim için hiç sorun değil, babamın oğlu değil bu herif. O zaman haklı da olursunuz. Çünkü onun yapmadığını yaparak ondan üstünlüğünüzü kanıtlamış ve insanlık dersi vermiş olursunuz. Fakat şimdi yaptığınız sadece boş konuşma ve haklı değilsiniz.

Başka bir deneme daha yapalım: Müslüman dünyadan rastgele birini seçip zaman makinesiyle o çağa gönderiyoruz ve Emevi tacını, tahtını ellerine bırakıyoruz. Artık kilometrekarelere hükmediyor, toprakları üstünde yaşayan herkes emrine tâbi, etrafındakiler yerine getirmek için bir emrini bekliyor, istediği her şeye anında sahip olabilir. Cennetin demosu gibi. Öyle verip hemen geri almayacağız, yıllarca onun olacak, nimetin zevkine varacak. Belirli bir zaman geçecek, on yıl iyidir mesela, sonra o çağa birini daha göndereceğiz ve gidip ilk yolladığımıza diyecek ki “Peygamber torunu bu tahtı senden alacak, hadi bu nimetleri, sana hizmet eden yüzlerce insanı terk et, git rızkını başka yoldan temin et. Bil ki ölene kadar buradasın.” Bunları dediğimizde hepsini terk etmeyi kabul eder miydi sizce? Yoksa histeriye kapılıp boynumuzu mu vurdurmaya çalışırdı? Gerçi zaman makinesi varken herhalde silahımız olacağını da hesap eder; ancak histerik birinin ne yapacağını kestirmek zor. Çünkü güç yozlaştırıcıdır ve mutlak güç mutlaka yozlaştırır; sahip olacağı kudretle, çevresinde pervane onca hizmetliyle, onu memnun etmeye bekleşen en güzel kadınlarla, dilediğine dilediğini an ulaşabilmesiyle bir müddet sonra kendini mini tanrı gibi hissediyor olacak.   

Ortaya çıkacak muhtemel sonuç hakkında şöyle konuşayım: Bugünün bolluk dünyasında açlık, susuzluk, hastalık tehdidiyle asla yüz yüze kalmamışken elindeki üç beş kuruşa bile kıyamayıp Allah için vermeyenler tacı, tahtı öylece terk edecekler, he mi? İnandırıcı geliyor mu bu size?

Yasemin Yalçın’dan hatırladığım bir parodi vardır, Alican karakteriyle. Bir bölümde öğretmeni Alican’a soruyordu: “Oğlum iki evin olsa arkadaşına verir misin?” “Veririm.” diye cevap veriyordu Alican güvenle. “İki araban olsa arkadaşına verir misin?” “Veririm.” “İki gömleğin olsa arkadaşına verir misin?” “Vermem.” Öğretmen bu noktada şaşkınlıkla soruyordu: “Neden vermezsin?” “Çünkü iki gömleğim var da ondan.”

Sözle dağıtmak kolay tabii. Ben de yardım için yüz milyonlar saçacağım, hele bir milyarder olayım da, tek eksiğim bir milyarcık. Bana inanabilirsiniz, ama bu kitlenin tacı, tahtı bırakacağına inanmak için çocuk kadar saf -temiz anlamında- olmak gerekir. Veya doğduğundan beri camdan bir fanus içinde bulunup halk arasına hiç karışmamış olmak gerekir. Bakın şu kadar söyleyeyim, eskiden tırnakçılık diye meslek vardı, cüzdanı çekip alıyorlardı, yaklaşık yirmi yıldır yapan kalmadı, çünkü bugün Müslüman’ın cebine elini at akrep sokar, altında Range Rover bulunmasına rağmen.

“Müslümanım diyorsun, Müslümanlara yüklenip duruyorsun! Ne yapalım, misafirlerimiz geliyor, Audi yerine Passat mı çekelim altlarına?”

Deve çekin. Deveye binmek sünnet değil mi? Hani kimsenin elbisesine kıyafetine karışmak haddime değil de nedense sünnet diye cübbe sarık takanları hep lüks Alman ve Amerikan jipleri içinde görüyoruz, hiç deve üstünde görmüşlüğümüz yok. Oysa ki Peygamber giydi diye cübbe ve sarık sünnet oluyorsa deveye bindi diye devenin de sünnet olması gerekmez mi? Yoksa deveye binmek kimlik yaratımına yardımcı olmuyor mu? Gerçi olur elbette, olmaz mı; yolun ortasında deveyle gezsen, bunu da sünnettir diye savunsan epey ilgi çekmez misin? Ama kimse dine uyacağım diye öyle kolay kolay rahatsızlık yolunu seçip tatlı canına eziyette bulunmaz. Yalnız Müslümanlarda değil, dünyada Tanrı’yı hoşnut etmek için böyle zor yolları seçen insan sayısı en fazla bir elin parmakları kadar olmuştur her zaman. Geri kalan halkın takdiri için çalışıp çabalar her zaman.  

“Bugün Müslümanlar kötü olabilir ama savaşın da bir hukuku var. Hüseyin’i ve beraberindekileri susuz bıraktılar. Tarihte millete böyle eziyet eden Müslüman hükümdar olmuş mu hiç?”

Dolu. Geçmişte kale veya şehir kuşatan her komutan aynı yolları denedi. Kuşattıkları şehir veya kalenin halkını aç ve susuz bırakmaya, böylece kapılarını açmak için onları zorlamaya çalışırlardı. Tarihte benzerleri çok sık görüldü yani ve savaş stratejisi olarak hep kullanıldı. Size soru: Hayber Kalesi kuşatıldığında savunmadaki halka yiyecek içecek ikramı mı yapıldı kuşatmacılar tarafından? Peygamber’in böyle bir şey yaptırdığına dair bir kayıt varsa lütfen paylaşın. Tam aksine, onlar da aynı şekilde içeridekileri açlığa mahkûm edip bu yolla dışarı çıkmaya zorladılar. Zaten Hüseyin’in isyanı susuz bırakma yöntemine değil, kendilerinin susuz bırakılmış olmalarına. Şöyle soruyor onları sudan alıkoyan askerlere: “Bu nehirden hayvanlar içiyor, Hristiyanlar içiyor… Bize neden izin vermiyorsunuz?”

Hristiyanları küçümseyen tavrı gözden kaçmasın. Oysaki dedesinin ilk takipçileri vaktiyle Habeşistan’ın Hristiyan olan kralı Necaşi’nin korumasına sığınmıştı. O günleri görmediğini biliyoruz, ancak belli ki duymamış da. Veya dedesi ona anlattıysa bile unutmuş. Yoksa böyle bir tavrın hoş olmadığını bilirdi.      

Dahasını söyleyeyim: Oturun da okuyun bakalım, İslam tarihi boyunca sultanlar, hanlar, diktatörler kendilerine karşı ayaklananlara nasıl davranmışlar. Kısaca özet geçmek gerekirse: Derilerini soydurup saman doldurttular, canlı canlı kaynar kazanlara attırdılar, atlara bağlatıp dörde böldürttüler, fillerin ayakları altında ezdirttiler. Tarihin kendisi kanıt zaten eline taht geçse Müslümanların belki %99.9 oranla Yezid ile aynı yolu seçeceğine dair.

“Fakat Kerbela’da kanı dökülen bir peygamberin soyuydu, burası önemli olan. Hatta Hristiyan bir kadın Hüseyin’in kanını döktüklerini duyduğunda ‘Biz İsa Peygamber’i çarmıha germekle hatırlandığımız gibi siz de kendi peygamberinizin soyunun kanını dökmekle hatırlanacaksınız.’ diye ayıpladı onları.”

İyi ama burada garipsenmesi gereken, savaş meydanındaki birinin kanının dökülmesi değil, Peygamber ailesinin sürekli savaş meydanlarında ne aradığı değil mi? Savaş meydanında kanın dökülür, dökülmemesi gibi bir imkân yok. İsa örneği tamam; kadın o konuda haklı. İsa eline kılıç almış değildi, buna rağmen haksızca çarmıha gerildi. Fakat Peygamber’in ailesi hep savaş meydanlarındaydı. İsa “Kılıçla yaşayan, kılıçla ölür.” demişti. Hüseyin’in elinde de kılıç vardı. Ne yapacaktı Yezid’in askerleri, Hüseyin elinde kılıçla üstlerine gelirken kolayca kessin diye boyunlarını mı eğeceklerdi? Bu konuda gerçeği söylemek acı verici olacak; savaş meydanına giriyorsan üstüne kan sıçramamasını bekleyemezsin, öyle bir gerçeklik yok bu dünyada.

Kerbela’daki bazı işlerle ilgili yorum yapmam gereken bir iki olay var, onları es geçmeyelim.

Bize Kufeliler ve Hüseyin’in yanına gitmeyenler hakkında hep “Yezid’den korktular da Hüseyin’i yarı yolda bıraktılar.” diye öğretildi. Fakat şöyle bir durum da var ki bizler Hüseyin’i de Yezid’i de bize aktarılan bilgiler kadarıyla tanıyoruz, onlar ise bizzat tanıyordu. Ya bu insanlar bizzat tanıdıkları Yezid’i güvenilir bulmuş veya bizzat tanıdıkları Hüseyin’i bir nedenden güvenilir bulmamışlardı ise? Hadi Kufeliler Yezid’in şerrinden korktu, gitmedi; sahabeden kimse de Hüseyin’i takip etmemiş, sülalesi dışında Hüseyin’in yanında tek bir kişi yok o dönemden. Hatta sonradan Hüseyin tarafına dönen kumandan Hürr de kendi sözleriyle ‘peygamber torunu olduğundan’ onun tarafına dönüyor, o bile Hüseyin’e güvendiğiyle ilgili tek bir kelam etmiyor tarihsel kayıtlara göre. Bu güvensizliğin altında yatan bir sebep vardı belki, bizim bilmediğimiz?

“Ne sebebi olacak? Peygamber torunu o. Nasıl güvenilmez olabilir?”

Geldik yine soy sop meselesine. Galiba biz bu düşük bilinçlerin taptığı soy meselesini aşamayacağız. Üstelik üzücü ama, yazılanlara göre Hüseyin bile kullanmaya kalkmış bunu. Yanılmıyorsam Kerbela’da geçen bir tartışma esnasında kendini haklı çıkarmak için şöyle bir argümana başvuruyor: “Ben Cebrail’in geldiği evde büyüdüm.” Anlaşılabileceği üzere haklı olduğunu belirtmek için diyor bunu. Biz bu dili tanıyoruz, çevirmeye girdiğinde “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dili bu. Safi demagoji, başka şey değil. Ben bu dilden hoşlanmıyorum. Argümanın kendisi hakça değil bir kere. Cebrail’in geldiği evde büyümek otomatikman haklı çıkarmaz; tabii Cebrail o eve Peygamber için her geldiğinde sırf evdeler, eksik hissetmesinler diye torunlarına da birer cümlelik vahiy getirmiyordu ise. Öyle bir şey olduğunu da hiç zannetmiyorum. Ali’nin babası Ebu Talip de Peygamber ile aynı evde yaşamıştı; hatta onu kanatları altına almıştı, yani Peygamber ona vefa borçluydu. Fakat Ebu Talip’in vefat ettiğinde hâlâ ona inanmıyor olduğundan cennete gitmediği söylenir. Doğru mu değil mi bilemem; inşallah gitmiştir. Çünkü inandığı tanrının hoşnutluğu için yetim ve öksüzlere kol kanat geren ve onlara iyi davranan her insan cennete girmeli, sonsuza dek mutlu mesut yaşamalı bence. Son karar elbette bahçenin sahibine ait, karar verecek O, benimkisi yalnızca içten bir dilek. Ne var ki Hüseyin’in söylemi inanıp inanmama meselesinden de öte; yalnızca o evde yaşadığından söylüyor bu sözü. Oysa biz biliyoruz ki Peygamber vefat ederken öz kızı Fatıma’ya “Benim peygamberliğime güvenme, orada işe yaramayacak. Çalışıp çabalamayı, gayret etmeyi sakınterk etme.” diye nasihatte bulunmuştu. Üstelik hakikat âleminde Fatıma makamca Hüseyin’den üstündür, Hüseyin Fatıma’dan üstün değildir.

Aslında burası hakikatten bir bilgi aktarmanın tam yeri: Fatıma’nın hakikatte burada yazıya dökemeyeceğim kadar üstün bir dereceye sahip olduğunu gerçeğe ait bir bilgi olarak aktarmam gerek. Yarın orada cennete girebilmek için Peygamber’in kızı önünde milyonlarca erkek boyun eğebilir, öyle üstün bir makamdan ve dereceden bahsediyorum. Kadın düşmanı Orta Çağ kaçkınlarına duyurumuz olsun. Bu âlemde kadın formunda olan niceleri o âlemde üstün gelecek ve yukarılarda yer alacaklar, klasik din öğretisi takipçilerinin yalanları aksine. Bu gerçeğe kendinizi bugünden alıştırın ki gittiğinizde sıkıntı çekmeyesiniz.

Konumuza devam edelim: Onca sözün, argümanın aksine hâlâ ama hâlâ ısrarla Hüseyin’in soyu sopu nedeniyle üstün olduğunu savunan veya Cebrail’le ilişkili sözünü kabul edenler yarın bir gün olur da Bilal Erdoğan “Ben her türden istihbaratın geldiği evde büyüdüm.” diye babasından sonra yönetimde hak iddia ederse bir zahmet onu da desteklesin bu arada. Çünkü şu savunmayla Hüseyin haklı ise Bilal Erdoğan da aynı savunmayla haklı çıkar.

Size hakikatten bir haber daha vereceğim, toplanın lütfen: Hüseyin her ne kadar Peygamber ile olan akrabalık bağını kullanmaya çalışmışsa da hakikatte kan bağı kesinlikle önemli değildir. Hatta Mesnevi’de geçtiğine göre, Nuh peygamber Allah’tan evlatlarının helak edilmeyeceğine dair söz alır, fakat sonra bildiğiniz üzere öz oğlu helak olur. Çok üzülür, “Rabbim ben saf bir kişiyim. Senin sözüne bel bağlamıştım. Buna rağmen oğlumu helak ettin.” diye sitem eder. Allah tarafından, oğlunun ruhsal âlemde onun evlatlarından olmadığı yönünde bir cevap gelir. Hakikat âleminde evlatlık farklı bir olgudur. Kendini kurtarmış olan, yetki sahibi zatlar kendi evlatlarını seçerler. Zaten öte türlüsü Allah’ın adaletine uymazdı. Sırf biri Peygamber’in soyundan sopundan diye şah ilan edilecek, bin yıl sonra yaşayanlar sırf dünyaya geldikleri yılda güneş takvimi kullanılıyor diye kendilerini parçalasa bile bir şey elde edemeyecekler; Allah aşkına söyleyin, adalete sığar mı? Neticede peygamber sayısı belli, onların sahip olabilecekleri evlat sayısı belli –ki kimisi hiç evlenmemiş. Bu iş Hakk’ın adaletine uyar mı? Hakk’ın adaletine uyan, her çağda, her dönemde peygamber evladı olmanın mümkün olmasıdır. Evet, yani yeterince çalışır çabalar ve kabul edilirseniz siz de Muhammed’in veya Ali’nin veya sevdiğiniz veli kimse onun evlatlarından biri olabilirsiniz. Şüphe duymayın, bu doğrudan hâkikat âleminden, gerçekliği kesin bilgi. Muhammed’in veya ruh âleminde yetki sahibi başka bir zatın evladı olmak için onun soyundan gelmek zorunda değilsiniz.

Müjdeyi ayrı paragrafta tekrar vurguluyorum: Yeter ki çalışıp çabalayın, gerekli fedakârlıklarda bulunun; ruhsal âlemde dilediğiniz yüce şahsiyetin, sizi seçerse elbette, evladı olabilirsiniz. Yüce bir ruhun evladı olmak için kimse onun soyundan gelmek zorunda değildir. Hakikat âleminde adalet hüküm sürer, soy sop, sülale, aşiretler değil.

“Yezid biat almak konusunda ısrarcı olmasa, Hüseyin’den bir daha isyanlara katılmayacağına dair söz alıp bıraksalar onca zulüm hiç yaşanmazdı.”

Siyasetle ilgilenmeyenler pek bilmez. Türkiye’de darbeler dönemine damgasını vurmuş efsane bir kurmay albay vardır: Talat Aydemir. Talat Aydemir ordu töresi gereğince 62’de bir darbeye kalkışır, fakat başarılı olamaz. Üstünde pek durulmaz, çünkü ülkemizde ordunun darbe yapması alışılmadık iş değildir. Düzgün bir ceza verilmez kendisine. Ve sonra Talat Aydemir ne yapar? Bir yıl sonra ikinci darbe girişimine kalkışır. Ancak bu sefer paçayı kurtaramaz, asılır.

Peki ben neden kalktım da Kerbela konusu içinde yakın siyasi tarihimizden bir darbe girişimi örneği verdim? Anlamak zor değil. Hüseyin, Kufe’ye yolculuk ederken yakalandığında, affını talep etmez ama, onu ve ailesini bırakırlarsa Hindistan taraflarına giderek yaşayacağını söyler, kabul edilmez.

Yezid’e yöneltilen eleştirilerden biri de bu; neden peygamber torununu ve ailesini ‘silahlı bir kuvvetin başına geçmek üzere hareket ederken serbest bırakmadığı’! Şimdi az buçuk verdiğim örnek üzerine düşünürseniz, böyle bir işin hiçbir mantıklı yanının olmadığını göreceksiniz. Eğer Yezid veya kafileyi çöle sürmeye karar veren, Hüseyin’i affetse ve serbest bıraksa, Hüseyin’in tekrar Kufe’ye dönmeyeceğinin veya yeni bir ordu toplamaya girişmeyeceğinin garantisi nedir?

“O peygamber torunu, neden verdiği sözü tutmasın?”

Fakat bildiğim kadarıyla başka hiçbir peygamber ailesi iktidar kavgalarına bu denli müdahil olmuş, bizzat elleriyle bu kadar kan, hatta birbirlerinin kanını akıtmış da değildir. Bir örnek bilen varsa lütfen bir yerlerde paylaşsın, öğrenelim. İsa’nın havarilerinin bir tahtı ele geçirmek için birbirlerine savaş açtıklarını, birbirlerinin kanını döktüklerini hayal etmeye çalışın. Edemediniz değil mi? Ben de edemedim. Yani Yezid’in de perde arkasında Hüseyin ile uğraşan adamın da kendince ona güvenmemek için gayet haklı sebepleri vardır. 

Bu arada ‘yakın çevresi siyasetle, kan dökmeyle bu kadar iç içe geçmiş başka peygamber yok’ önermesi Peygamber’e yöneltilen bir eleştiri değil, onu belirteyim. O bir açıklama; üstelik doğru bir açıklama ama eleştiri değil. Bu konuyla ilgili durumları zaten Muhammed Peygamber Üzerine bölümünde ele aldık ama kısaca tekrar anlatmak gerekirse: Peygamber tüm iyi niyetiyle geride sistemleşmiş bir İslam bırakma çabasına girdi ve bunun için dönem şartları gereğince kılıca başvurma zorunluğu gördü. Kılıçlı peygamber olmanın faydaları olduğu kadar birçok açıdan ters tepmesi de doğaldı. İyi yönden kurallar yerleşti, din sistemleşti, Peygamber bu sayede “Artık ümmetim içinde açık şirk olmaz.” diyebildi. O kuralları kılıçla yerleştirmese kendisi dünyadan ayrılınca ne olacağından emin olamazdı. Ancak diğer yandan dinin kendisi bu yüzden bir silah hâline dönüşmüş oldu ve bu silah da tabiidir ki dönem dönem düşmanları elinde kullanıldı. Her karar, her seçim artı ve eksinin beraber geldiği durumlar yaratır bu dünyada. Dünyanın kuralı bu, kimse işlerinin eksi yönlü sonuçlarını engelleyemez; buna peygamberler de dâhil. 

“Yani koca peygamberin torunu ayaklanma başarıya ulaşsa da tahta geçse zalim mi olurdu, diyorsun? Dediğin buraya kadar çıkıyor.”

Şöyle yapalım, doğrudan cevap vermek yerine buradan sonrasına Hüseyin’in ayaklanmasının başarıya ulaştığını varsayarak sorularımıza devam edelim; konu daha fazla açıklığa kavuşsun.

Hüseyin’in tahtı ele geçirse Emevi Sultanı’na ve hanedanına nasıl davranacağını üçüncü soru olarak ele alalım. Kendi tahminimce hanedandaki kadınları, çocukları bağışlar, erkekleri ise, sonradan kendisine bir isyan çıkarıp da yönetimi tekrar ele geçirme ihtimallerine karşı -mantıklı olarak- katlederdi. Çünkü önünde bir taht ve tahta geçme ihtimali bulunan kimselerden ancak parmakla sayılabilecek kadar azı bu ihtimali gerçekleştirmeye çalışmamıştır ve öylesi isyanlar her zaman kanlı savaşlara, kıyımlara, kıtlıklara, her türden vahşete yol açar. Dolayısıyla mantıklı seçenek tahtta oturanın kendisine isyan edebilecek olanları büyüyüp güç toplamadan ezmesidir.

“Hüseyin’in dedesinin bazı Yahudi kabilelere yaptığı üzere onları sürgüne göndermesi gibi çok küçük bir ihtimali de yok değil miydi?”

Peygamber iki Yahudi kabilesini sürdükten sonra üçüncü kabileyi katlettirmişti. Belki işitmişsinizdir: Beni Kureyza kabilesi. Sürgün seçeneği Peygamber tarafından iki kere denenip işe yaramadığı görüldüyse Hüseyin tarafından neden tekrar denenecekti ki? Üstelik onun kişilik yapısının yumuşak başlı dedesinden çok cevval olan babasına benzediği söylenir. Zaten emin olun, Hüseyin Muhammed gibi şefkatli, merhametli veya daha güvenilir biri değil.

Sözün özü Hüseyin başarılı olsa önünde Yezid’in seçtiği veya seçmek zorunda kaldığı seçenekten başkası olmayacaktı. Yani ister inanın ister inanmayın; Hüseyin’i bugün bildiğimiz derecede masum gösteren ayaklanmasının başarıya ulaşmamasıdır. Başarıya ulaşsaydı yüksek ihtimalle tarihte bildiğimiz herhangi bir taht sahibinden fazlaca farklı anıyor olmayacaktık. Hüseyin kaybederek kazanmıştır anlayacağınız.      

Bu soraya dair esas sormamız gereken bir tanesi var: Ayaklanma başarıya ulaşsaydı halk adına, İslam adına sonuç ne olurdu? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta burası. İddia ediyorum, eğer Hüseyin başarılı olsaydı halk adına iyi olmayacaktı. Hüseyin belki de tahta geçtiğinde Marcus Aurelius gibi büyük, filozof bir idareci olabilirdi. Gerçi abisi Hasan’ın bu konuda daha yetkin olduğu söylenir ama ben yine de Aurelius örneği vermek gerektiğini düşünüp onu öne sürdüm. Veya babası Haydar Ali gibi olabilirdi: Savaşçı niteliklere sahip, halkın aşağı tabakalarını koruyup kollayan, tebaasına iyi davranıp adaletle hükmeden ideal yönetici tipi. Zaten babasına benzediği de söylenir ve kişilik yapısı da aynı yöndeyse muhtemelen böyle bir yönetici profili bizi karşılardı. Fakat bu tahminler sorumuzu tam olarak yanıtlamıyor. ‘Halk adına iyi olur muydu’ diye sormuştuk, dikkat edin. Bizim önce, halk adına iyi olan nedir, diye sormamız ve onu anlamamız lazım.

“Halk için iyi olan nedir, onu da söyle o zaman.”

Bunu da siz deyin, her şeyi ben hazır mı sunayım? Hiç düşündünüz mü halk için iyi olan nedir? Çok katı, keskin cezalar kesilmesi midir? Sık ve düzenli biçimde af çıkarılması mıdır? Yöneticinin Makyavel’in öne sürdüklerine uyması mıdır yoksa Konfüçyüs’ün peşine takılıp erdem yolunu takip etmesi midir? Hangisidir halk için en iyisi? Hiç kendinizle baş başa kalıp düşündünüz mü bunun üzerine?

“Hayır ya, ne alaka, ben youtube shorts nesliyim, dikkat odağım en fazla on beş saniye.” 

Aferin size. O zaman başka yönden, başka örneklemeyle açayım: Hüseyin’in babası olan Haydar Ali cesaret konusunda denk gelinmesi zor bir adamdır, öyle ki TDK sözlükte cesaret kelimesinin karşısına resmi konsa konu şıp diye anlaşılır. Ali tüm kaynaklarda yiğitliğiyle övülmüştür, maharetli savaşçıdır, adaletlidir, halk içindeki zayıfları korumuş, memurlarına çiftçiyi ve esnafı ezdirmemiş, devlet başkanı olarak dahi tek bir an lüks ve şatafatın yakınından geçmemiştir. Hikmet konusunda Ali’nin üstünde yalnızca Peygamber durur. Gelgelelim bu derece üstün vasıflara olan Ali’nin dönemi kavgalarla, kargaşayla geçmiştir. Şurası tarihsel bir gerçek ki Ali tüm o muazzam vasıflarıyla düzeni sağlamakta güçlük çekerken rakibi Muaviye halk arasında hızlı bir şekilde düzen kurmuş ve düzenini korumayı başarmıştır. Peki nasıl yapmıştır bunu, hemen belirteyim: Demir yumrukla, baskıyla, zorbalıkla, halkı sindirerek.

Size soracağım şu: Ali düzeni sağlamakta zorlanırken Hüseyin’in sağlayabileceğine sizi ikna eden nedir peki? Hüseyin Ali’den daha mı iyi savaşçı, daha mı adil, daha mı bilge, daha mı hikmetli? Hayır, Hüseyin asla ve asla Ali’nin dengi değildir. Bu ruhta da böyledir, dünya yaşamı anlamında da. Peki bana Ali’nin bile düzen sağlamakta güçlük çektiği bir topluluğun başında Hüseyin’in nasıl dikiş tutturabileceğini açıklar mısınız? Bence açıklayamazsınız.

Demek istediğim anlaşılıyor olsa gerek: O halk iyiliğe meyleden, birbirlerinin hakkına ve kanına girmekten çekinen, aralarındaki güçsüzü, zayıfı önemseyen insanlardan oluşsa Ali dünyadaki gelmiş geçmiş en iyi yönetici olur, Kerbela da asla yaşanmazdı. Fakat halk bunun aksi yönde olduğundan onları idare edenler de sanki eşekleri yola getirir gibi sopa kullanan kimseler oldu hâliyle. Üstelik siyaset bilimi okumak bize gösterir ki Araplar o gün nasılsa bugün de aynıdır; aradan geçen yüzyıllarda hiçbir şey değişmemiştir. Bu sözüme ‘ırkçılık’ diyecek olan gidip kafasını kuma gömmeye devam edebilir. Örneğin Libya örneği bilenlerin gözü önünde. Kaddafi Libya’yı demir yumrukla yönetiyor, bir arada tutuyordu; daha düştüğü gün ülke üçe bölündü. Gerçi Kaddafi’nin düşüşü ardından medyada haberler bıçakla kesilir gibi son buldu; ülkenin üç parça hâlinde birbirine girmesi, birbirleriyle çatışan, hatta havaalanını ele geçiren aşiretler, bombalamalar, yağdırılan kurşunlar... Bu olaylar bir yandan medyanın bir kısmının Batı güdümünde olması bir yandan da bunları gizlemenin muhafazakâr hükümetin siyasi ajandasına uyması sebebiyle haberlere düzgün bütün yansımadı; o nedenle bilenlerin gözleri önünde dedim. Fakat kimsenin bunları bilmesine gerek de yok, cahil, vicdansız, merhametsiz, utanmak nedir bilmeyen toplulukların yola nasıl getirildiklerini tarihten ve hatta çevrenizden başkaca örnekler yoluyla inceleyebilir, öğrenebilirsiniz. Uzak topraklara gitmek gereksiz, 4. Murat’ın kısa hayatındaki icraatlarını ve sonuçlarını okumak fazlasıyla yeterlidir.

İşin özü Hüseyin yüksek özelliklere sahip olsa bile Muaviye gibi davranacak bir karaktere sahip olmadığından düzeni sağlamakta zorlanacaktı, siyasetten az çok anlayanlara orası açık. Bu onun suçu veya eksiği değildi. Bu halkın suçuydu, halkın eksiğiydi. Tekrar vurguluyorum: Halkın suçuydu.     

Burası önemli, vardığımız sonucu da vurgulayalım: Buradan varacağımız sonuç şudur: İyi yöneticiler mi istiyorsunuz? İyi insanlar olacaksınız. Başka yol yok. Halkı yönetenler daima halkın içinden çıkar, dolayısıyla halka aynalık yaparlar.  

“Sorunun cevap bulmamış bir kısmı var, ‘İslam adına iyi olur muydu’, bu noktayı atladın.”

Uzatmaya gerek yok: Olmazdı. Neden daha iyi olmazdı peki; yine aynı sebeplerden. Hüseyin’in az da olsa dedesinden bir şeyler aldığını düşünüyorum, dolayısıyla insanları zorla dine geçirmezdi, en azından ben o yapıda biri olmadığını umuyorum. Oysa o çağın şartları altında bütün dinler kılıç zoruyla yayılmıştır. Ya da yayılamamıştır. Tek istisnası yok. Sözüme inanmayan, coğrafyamızda dillere pelesenk olmuş bazı propagandalar aksine gerçekten hoşgörü dini diye adlandırabileceğimiz yegâne büyük inanç olan Budizm’in nasıl yayıldığını tarihten okuyabilir. Spoiler veriyorum, bazı kralların savaş yoluyla yaydığını göreceksiniz. Budizm’in sınırlı bir alanda kalma sebebi de işte kralların sayısının az olması ve kılıçla yayılma işinin ilerletilmemiş olmasıdır. Bu yüzden Budizm Hindistan’dan silinip atıldı.

Hüseyin adına verdiğim örnek babası için de geçerlidir bu arada. Muaviye, yukarıda sunduklarıma benzer sebeplerden ötürü hem yönetmeye Ali’den daha layıktır hem de yönetimi İslam adına daha iyi olmuştur. Daha önce de söylediğim üzere Ali benim için ayrıdır, başımın tacıdır, Ali’ye derin bir saygı ve sevgi duyarım, oğullarından farklı olarak. Fakat savım ona duyduğum büyük sevgi ve saygıdan bağımsız, üstüne biraz düşündüğünüzde doğru konuştuğumu anlarsınız. İslam tarihinde suikastla değil de yatağında, huzur içinde -gerçi ne kadar huzurlu olduğu kendi vicdanına bağlıdır, orasını bilemem, ben deyim olarak kullandım- ilk halife kimdir: Bildiniz –veya doğru tahmin ettiniz: Muaviye. Bu bile Muaviye’nin o dönemin toplumunu yönetmeye Ali’den daha layık olduğuna başlı başına bir kanıt değil mi? Muaviye rakibi Ali’nin hakkını yedi mi? Kesinlikle. Yönetimi ele alması İslam açısından daha mı iyi oldu: Yüksek ihtimalle. Bu iki olayı birbirine karıştırmamak gerek. Ben liyakati temel alıyorum. Layıklık liyakatten gelir; bu sebeple ‘layıktı’ dedim. Bu durum doğada da aynı şekilde işler, bir türün lideri yine o türdendir, başka türden olmaz. Bir yaban eşeği sürüsünün lideri aslan olmayacağı gibi, bir aslan sürüsünün başında yaban eşeği bulunmaz. Her sürünün başına kendi türünden en güçlüsü geçer. Ali dürüsttü, adamların en dürüstü, zayıf halkı, esnafı, haklıyı koruyup gözetiyor, memurlarını hizada tutuyor, kamu gücüyle pazarlarda düzeni ve adaleti sağlıyordu; ancak belli ki o dönemde halkın aradığı bunlar değildi. O halk güce, güçlüye tapınıyor, güçlü kimse onun peşinden gidiyor, onun borusunu öttürüyordu. Hele başlarındaki yumuşak başlı biri olursa iyiliğine, adaletine falan bakmıyor, koparabilecekleri kadarını koparmak için sık sık isyan ediyorlardı.

Neden böyle davrandıkları tam anlaşılmamışsa: Düşük bilinç sahibiydiler, egosal zihnin ve bedenin kölesiydiler. Dünyayı ölesiye arzuluyorlardı, bu nedenle yumuşak başlı yöneticinin iyiliğini suiistimal etmeye çalışıyorlar, onlara zarar verebilecek olan kötülük potansiyelini taşıyanlara ise ya yaltaklanıyor ya da açık çatışmaya girmekten uzak duruyorlardı. Yani temelde acıdan kaçınma eğilimiyle hareket ediyorlardı. Bu eğilim kendini tamamen bedenden ibaret kabul eden, bu nedenle dünyaya tutunduğu kadar tutunma ve ondan alabildiği kadar zevk alma derdindeki kişinin psikolojisinden kaynaklı ortaya çıkar. Bakın, zayıfların zayıf olmasının temelinde hep korku yatar: İnançlı ise hesap sorar diye Yaradan’dan çekinir ki bunların sayısı gerçekten çok azdır, inancı sağlam değilse ona zarar verebilecek güçlüden çekinir ki dünya bu türden insanla dolup taşar. Bu nedenle çok az kişi hak savunmak adına tehlikeye atılmayı göze alır veya en azından bunu göze alabilen birini takip eder, üstelik söz konusu hak onun hakkı olsa bile hakkından vazgeçmeyi, onun hakkını savunmak için kendini öne atanın yanında durmaya tercih eder. Hep korkaklıktan yaparlar bunu. Yani Ali gibi adamlar dünyanın her çağında yalnız kalmaya mahkûmdur. Ali’nin, sözünü dinlemeyip kentlerinde rahatlığı seçen Kufelilere sayıp döktüğü veryansınları okuduğunuzda dediklerimin doğruluğuna gelmemeniz mümkün değil zaten. Buraya da iliştirirdim ama konumuzla ilgili değil.

Buna karşılık Muaviye, Makyavel’in on altıncı yüzyılda söylediklerini daha yüzyıllar öncesinden uyguluyordu bile. Kendisine sadık ve ne yolla olursa olsun elde edilecek dünyalığı paylaşmayı büyük hevesle bekleyen bir çevresi vardı. Hani filmlerde şöyle gösterirler, iyi adamlar birbirlerine ölesiye bağlıdırlar da kötü adamlar ilk fırsatta birbirlerini satarlar. Oysa hayatta gerçek tam tersidir. İyi adamlar bir türlü birbirlerine bağlı kalamaz, her birinin ayrı değer yargıları vardır, kötü adamlarsa birbirlerine son anlara kadar bağlı kalır. Nasyonel Sosyalist Parti üyelerinin yenilginin kesinleştiği ana dek birbirlerine olan bağlılığını düşünün bakalım; karşı-argüman olarak benzer bir iyi adam birliği sunabilir misiniz? Justice League falan diye suluca zıplamayın lütfen. Hayır, Peygamber örneğini de kabul etmem, Peygamber çevresine akıttığı onca iyiliğe rağmen eline kılıç alıp kervan baskınlarına ve ganimet elde etmeye başlayıncaya dek çok sınırlı bir çevreyle devam etti yoluna. Klasik din öğretisinin propagandalarını yutmayın, Muhammed’in çevresindekilerin çok azı gerçekten onu sevip ona inandığından yanında olduklarını daha vefat ettiği günde gösterdi. Aynı durum İsa Mesih’te de geçerlidir, konuşmalarını dinlemeye binlercesi gelirdi, çevresinde ise açık ve gizli havarileri düşünüldüğünde en fazla elli kişi falan olmuştur; yoktur bile o kadar.    

Anlayacağınız tam da bu sebeplerden ötürü Muaviye o dönemdeki halkın yönetimine daha layıktı. Tıpkı Kaddafi ve diğer diktatörlerin bu dönem Araplarına müstahak olduğu gibi. Onları baştan indirdiğinizde olanları, yaşananları herkes gördü zaten ve görmeye de devam ediyoruz.

İşin gerçeği bu dünyada hem güçlü hem adil olan insan yok denecek kadar azdır, bunun nedeni de insandaki ego-nefs-benlik dediğimiz yapıdır. Gücü eline geçirenin zalimleşmesi tam da bu sebepledir. Birisi emretme yetkisini eline aldığında elbette düşmanlar edinir, bu türden bir yetki elde etmek isteyenlerin elinden saldırılar başlar ve saldırılar arttıkça yetki sahibi, bölgesini savunan memelinin içgüdüleriyle, ele geçirdiğini korumak adına zor ve şiddet kullanımına başvurur ve yıllar geçtikçe zalimliği artar.

“Diyelim Hüseyin’in ayaklanması başarıya ulaştı, halk da saltanat süresi boyunca kendisine koşulsuz şartsız uydu, takdire şayan bir hükümdarlık hayatı geçirdi ve muhteşem bir huzur dönemi yaşandı.”

Sonra ne olacaktı? Cevabını ben vereyim: Hüseyin’in dönemi geçmişe iç çekerek baktığımız güzel bir hatıra olarak tarih kitaplarında yer alırdı ama kendinden sonraki döneme bile yansımazdı. Kim çıkacaktı aynı düzeni sağlayacak? Yine boşluk dönemine düşülür, o kaos ortamında güçlü kabileler birbirlerine girer, ortalık yine savaş alanına dönerdi. Hüseyin her şeyi derleyip toparlasa, geride saat gibi işleyen kusursuz bir düzen bıraksa, yine de sultanlık gibi tek adama dayalı idare biçiminde o kurduklarının tamamının yıkılması yalnızca tek yanlış adamın başa geçmesine bakar. Durum böyle olmasa Marcus Aurelius sayesinde Roma İmparatorluğu hâlâ ayakta duruyor olurdu. Ortadoğu tarih boyunca Çin gibi durgun bir coğrafya değildi ki ondan miras kalacak bir öğreti Konfüçyüs’ün öğretisi gibi derinlere nüfuz etsin, yüzyıllar boyunca değişmeden kalsın. Ortadoğu ta ilk çağlardan başlayarak sürekli çatışmanın yurdu oldu. Yani Hüseyin’in başarısının etkileri fazla geçmeden silinecekti. Zaten işin aslı tarihte sonu gelmemiş hangi bolluk ve huzur dönemi olmuş ki? Dünyanın kaderinde var kaos.

Yalnız şöyle bir durumu belirteyim, bu sorumuzdaki şartlar emin olun gerçekçi değil. Çünkü Hüseyin’i her ne kadar büyük bir kahraman olarak bilirseniz bilin, asla Ali ayarında bir isim değildir. Ali ömrü boyunca her neye inanmışsa onun arkasında durmuştur, kimseye aldırmadan küçük yaştan itibaren her zaman inandığını savunmuştur. Üstelik genelde inancına kesin bir imanla bağlı olan kişilerin fanatikleşme gibi bir sorunu varken Ali ılımlılığından asla ve asla taviz vermemiştir. Ne sinmiş de geri adım atmıştır ne de kızgınlıkla zulüm tarafına doğru bir adım ilerlemiştir, hep dağ gibi sabit, hep sabırlı ve hep güvenilir olmuştur. Gerçi haksız bir karşılaştırmada bulunduk, bu konularda Ali ile aşık atabilecek kim var?

Durun o zaman, daha tartışma çıkaracak olanı dile getireyim. Yukarıda da bahsettim, elbette yargılamak bana düşmez ama şahsi kanaatim odur ki Hüseyin Mustafa Kemal Atatürk kadar da büyük kahramanlık sergilememiştir. Mustafa Kemal ordu falan kalmamışken, herkes kendisine sırt dönmüşken yola koyulup yolunda sabit durdu. Bu yolda parasız kaldı, zindana çekilip dayak yedi, ölümle kaç kere burun buruna geldi. Sadece Çanakkale’de mermi yokken süngü takıp askerin önünde koşması bile büyük bir cesaret ve kahramanlık örneğidir. Peki, Hüseyin ne yaptı: Kufe’de onun ordusuna katılmayı bekleyen binlerce insanın hazır olduğu yönünde üç çuval mektubu geldiğinde yola çıktı. Peygamber torunu olduğundan saygı gördü ve takip edildi, yoksa kendi başına bir hareket başlatmadı, davasına inananları çeken de o olmadı. Hatta davası neydi ondan da o kadar emin değilim.

“Bu nasıl söz böyle? Elbette Hüseyin’in davası İslam’dı. Başka ne davası olacak?”

Bakın, Hüseyin Kerbela’ya yola çıktığında kaç yaşındaydı: 54. Hüseyin'in 54 yaşına kadar yerinde durup sonra isyana kalkışması bize iki şeyi gösterir: Pozitif anlamda derdinin tahtmış, iktidarmış olmadığını anlarız. Eğer bunların peşinde olsa 54 yaşına kadar beklemezdi. Negatif  anlamda ise esas derdinin o kadar da İslam olmadığını, bunun yerine daha çok kendi ve/veya ailesinin canını düşündüğünü anlayabiliriz. Madem derdi gerçekten İslam’dı da onca yıl dedesinin dini Emevilerin elinde günden güne bozulurken neden harekete geçmedi de sessiz kaldı? Madem davası İslam’dı, İslam zulüm altında inlerken neden onca yıl çevresine insanları toplayıp haksızlıklara karşı çıkmadı? Neden Kufe’de ordusu olmaya hazır olduklarını beyan eden çuvallarla mektup yollanıncaya dek bekledi? Gerçek dert hazır ordunun başına geçmek değil, o orduyu kendin bulmak, kendin kurmaktır. Tıpkı Muhammed Mustafa gibi, tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi, hatta Cengiz Han gibi.

Tarihte yazılı: Ne zaman Yezid başa geçip iktidarına tehdit gördüğünden Hüseyin’i ortadan kaldıracağı söylentileri yayılır, Hüseyin o zaman Mekke'den ayrılır. Kaynaklarda sıralama tam olarak bu yönde. Sizce burada İslam'la ilgili en ufak bir dert var mı? Yezid başa geçinceye, Kufeliler isyan edip başlarına geçmesi için ona çuval çuval mektuplar gönderinceye dek Hüseyin onca yıl boyunca İslam’ın günden güne bozulmasına göz mü yumdu; bize anlatıldığı üzere yola düştüğünde derdi İslam ise eğer? Sizce de sorulmaya değer bir soru değil mi bu? Madem derdi İslam, neden 54 yaşına kadar bekledi, onca yıl Emeviler elinde bozulmasına göz yumdu? Lütfen bir yanıt bulun buna.

“Ben sana şöyle bir yanıtla geliyorum: Yezid’in valisi siyasi çekişmeler içinde Kufelilere zulmediyordu. Hüseyin’e de şikâyet mektupları geldi, geldi, birikti. Hüseyin, evet, Yezid’in canına kast edeceğini işitmişti ama canını önemseyecek biri değildi. Tamamen mektuplar sonucunda peygamber torunu olmanın getirdiği sorumluluk yüzünden bu görevin üstüne düştüğü inancıyla, kurulan ordunun başına geçmeye ve süregiden zalimliğe son vermek amacıyla yola çıktı.”

Fakat bu en iyi, en nahif ihtimalde bile yine bize bellettikleri üzere İslam’ı kurtarmaya falan gidiyor değil; gerçekten bunu göremiyor musunuz? Davası dinsel bir dava değil o zaman, siyasî bir dava. Yani Hüseyin dinsel amaçlı değil de siyasî amaçlı yola çıkmış oluyor.  

“Zulmedilenlere yardım kutsal ve dinsel bir iş değil mi? Hele de bir peygamber torunundan yardım istemişlerse geri çevirir miydi?”

Söylediğiniz doğru. Fakat Hüseyin’in yaşını tekrar hatırlayalım: 54. Bu yaş meselesi çok önemli, göz ardı etmeyin bunu. Yarım asır boyu anladığımız kadarıyla zulmedilenlere yardım aklında yok; varsa bile artık yaşlanıncaya dek harekete geçmemiş. Kufe’den mektuplar öyle düşündüğünüz gibi bir anda gelmiyor, bir zaman boyunca gelmeye devam ediyor, belli aralıklarla gelip birikiyor o mektuplar, yoksa hepsi ortak bir yerde toplanıp bir gün içinde üç çuval dolusu mektup yazmıyor. Gelen mektuplar ne zamana dek birikiyor; Yezid başa geçinceye ve iktidarına tehdit olarak gördüğü peygamber torununu ortadan kaldırtacağı söylentisi Hüseyin’in kulağına ulaşıncaya dek. İşte ne zaman bu söylenti Hüseyin’in kulağına ulaştı, artık çuvalları dolduran çağrı mektuplarına karşılık verme kararı alıp Mekke’yi terk ediyor.

Olay tüm yönleriyle ele alındığında sanki yolculuğun başlangıcı öyle muazzam bir “Bir zalimler bir de zulmedilenler var. Koşup zulme uğrayanlara yardım etmem gerek.” hikâyesi değilmiş gibi duruyor; ne dersiniz?

“Tüm bildiklerimi sarstın, ne diyeceğimi bilemiyorum.”

Sarsacağım elbette. Onca yazdığımın amacı bu; bu yüzden ücretsiz yayınlıyorum. Nesnelerde, tarihte ve mucizelerde aranan kutsallık algısını yerle bir edip dikkatinizi kendimize ve bulunduğumuz an’a çekme uğraşısındayım. Önümüzdeki en büyük engel de klasik dinsel öğreti tarafından bize kutsal diye yutturulan tarihsel hikâyeler ve birtakım besneler. Eğer geride kalan diğer olaylara da burada Kerbela’ya baktığımız gibi bakabilirsek ‘insan’ dışında tapacak bir şey bulunmadığını göreceğiz. Ek not; tapmak demek Öz Türkçede ‘bulmak’ demektir; anladığınız biçimiyle önünde eğilip kalkmak değil.

Üstelik daha da sarsacağım o bilgileri, çünkü ortada çok trajik bir ihtimal var: Hüseyin kendisine gelen haber sonucunda Kufe yoluna çıkıyor ya… Ya ona ulaştırılan bilgi doğru değilse? Ya Yezid babasının ona ölmeden önceki öğüdü üzere peygamber torununun canına kast etme niyeti gütmüyordu ise; en azından açıktan, çünkü babası hiç açıktan yapmamıştı? Ya biri bir nedenden çıkıp ortalığı karıştırmış ise?

Gelin bu ihtimali es geçmeyelim, derinine inceleyelim: Yezid sarayında oturmuş, içkisinde eğlencesinde takılıyorken birisi Hüseyin’e gidip Yezid’in onu öldüreceğini söylüyor, kim bilir hangi nedenden. Fakat Yezid’in dünyadan haberi yok, herif âlemlerden başını kaldırmıyor, din de dünya da umuru değil. Buna karşılık Hüseyin tüm sülaleyi toplayarak Kufe’ye doğru yola koyuluyor ve Hüseyin’in isyan eden Kufelilere komutanlık etmek üzere yola çıktığı bilgisi Yezid’e ulaşıyor. Yezid de hâliyle daha büyük bir orduya karşı savaş vermemek için valisine Hüseyin Kufe’ye ulaşmadan önce engellenmesi talimatı veriyor. Buradan sonra olaylar tarihte bildiğimiz hâlini alıyor. Eğer durum böyle ise Yezid olaydaki en az suçlu karakterlerden biri olup çıkıyor.

“Böyle bir şeyin yaşanmış olma ihtimali var mı Allah aşkına ya?”

Olmaz olmaz demeyin, ademoğullarını biraz olsun tanıdıysanız bilirsiniz ki her dönemde ortalığın karışmasından zevk duyacak binlercesi vardır. Hüseyin’e onca mektubu yazıp çağıran, sonra bilmezden gelip sırtını dönenler yerin altından mı çıkmışlardı? İnsan değiller miydi onlar; demonlar mıydı, şeytanlar mıydı? Normal, sıradan ademoğulları değil miydi Kufe’nin yerli halkı? Demek ki gayet de sıradan görünen bir kişi gerçek olmayan bir bilgiyi sadece ortalığın karışmasından elde edeceği menfaat, hatta duyacağı zevk için bile ortaya atmış olabilir.

İnsanlar şahit olmadıkları, tüm yönleriyle bilmedikleri olaylar üstüne atıp tutmaya pek alışkınlar ama işlerin doğrusunu, bilinenleri bilinmeyenleri, tüm hareketleri ve hareketlerin arkasındaki motivasyonları, gizlenen-açığa serilen niyetleri ancak Yaradan bilir. Dolayısıyla asıl adaleti sağlayacak olan da yalnız O olabilir. Bizim en iyi adaletimiz bile eksiktir, kusurludur. Bunun hakkında konuştuk Adalet Üzerine bölümünde. 

“Adalet konusunu konuşacak bölümü de tam buldun!”

Evet, aslında adalet konusunun konuşabileceği en iyi bölümlerden biridir bu bölüm. Kuran’daYunus Suresi 44. ayette şöyle denmez mi: “Allah insanlara zulmetmez, fakat insanlar kendi kendilerine zulmediyor.” Şurası kesin, Allah Hüseyin’e zulmetmedi, Hüseyin kendisine zulmetti. Başına gelen iş, geçmiş veya gelecek hayatlarından birinde yaptığı zulmün tam karşılığıydı. Şunu bilin ki kimin ayağına taş takılsa, bu kötü bir işinin karşılığıdır, yoksa Allah kimseye hak etmediği şekilde davranmaz. Ancak bu hakikati anlamak zordur, pek az kimse bu gerçeği anlayabilecek irfana ulaşabilir. Geri kalanlar ‘kurban’ bilinci içinde algılar dünyayı.    

Zaten insanlar adaletin ne olduğunu tam olarak anlamıyorlar da. Adalet anlayışında ortada % 100’lük bir oran bulunmaz, yani biri %70 haklı, diğeri %30 demek abesle iştigaldir. Oysa olaya her ikisinin gözlerinden ayrı ayrı bakılırsa örneğin biri % 70 haklıyken, diğeri de %70 haklı olabilir. Nasreddin Hoca bu nedenle her iki davalısının da haklı olduğuna hükmetmişti. Onun hem davalıya hem davacıya “Haklısın.” dediğini gören karısı, her iki tarafın da nasıl olup haklı olabileceğini sorguladığında Nasreddin Hoca bir de onun gözlerinden bakmış ve onu da haklı bulmuştu. Yani Nasreddin Hoca tek bir olaya üç ayrı çift gözün arkasından bakmasını bilmişti. Zaten zannettikleri aksine komik, yaşlı bir ihtiyardan ötesidir Nasreddin, hikmet sahibi bir velidir esasında. Etrafındaki topluluk hikmet sahibi olmadığından onu anlamamış, hareketlerini tuhaf ve gülünç bulmuş, ne yazık ki böylelikle de ruhtaki cehaletlerini açığa sermişlerdir. Cahil topluluklar hep aynıdır zaten, başlarında durup onlara bir şeyler öğretme çabasındaki öğretmenin taklidini yapan, alay eden çocuk güruhu gibidir. Tüm peygamberlerle alay edildi, hepsine gülündü, deli denildi. Son peygambere kadar. Muhammed’e de çok güldüler, alay ettiler ama Muhammed öncekiler gibi çıkmadı, eline kılıç alıp etrafını saran çocuk kalabalığını anladıkları dilden konuşarak, zor yoluyla terbiye etti. Öyle yapmasa onun üstüne de daha peygamberler gelir gelir giderdi.     

Madem adalet meselesine girdik, şunu iyi anlamak gerek: Adalete ancak ve ancak her iki taraf, ikisi birden anlaşıldığında ulaşılır. Her durum adına geçerlidir bu iş; yoksa tek tarafın dinlenip tek tarafa söz hakkının verilmediği adalet olmaz, öylesi olsa olsa yargısız infaz olur. Bugüne dek Yezid’e yapılan buydu. Bugüne dek Kerbela hep Hüseyin özelinde, Hüseyin’in gözlerinden bakılarak irdelendi, Yezid özelinde hiç incelenmedi. Bizim adalet için bu konuya bir de Yezid’in gözleriyle bakmamız gerekir.

Tekrar en baştan ele alalım madem: Yezid kimdir? Yezid en yakın akrabaları hep Peygamber’in takipçileri tarafından öldürülmüş olan, buna duyduğu hınç ve kinle Peygamber’in amcası Hamza’nın ciğerini dişleyecek kadar ileri giden Hind Bint Utbe’nin torunudur. Şimdi bu bilgiye dayanarak Yezid’in daha çocukluktan itibaren beyninin, belki de sabahtan akşama, ailesine karşı işlenen suçlarla doldurulduğunu kesin saymak gerekir. Göçebe toplumların temel kodlarından olan kan davalarını hatırlayın, dolayısıyla onurun, şerefin zihin dünyalarındaki yerinin üstünlüğü üzerine biraz düşünün, intikam almanın önemini, intikam alamayanların/almayanların (ikisi arasındaki fark göçebe toplum açısından önemli değildir) ne kadar zayıf göründüğünü anlayın. Hiçbir şey olmadı, açın kan davasıyla ilgili eski Türk filmlerinden birini izleyin, özellikle doğuyu anlatan bir tanesi olabilir. İşte o filmde izleyeceğiniz veya izlediğiniz dünya algılayışı göçebe toplumlarda daha şiddetli olmak kaydıyla binyıllar boyu sürüp gitti. Modernlik değiştirdi o algıyı, hani yeri geldiğince benim de çokça eleştirdiğim o modern dünya sayesinde değişti bu algılayış. Ve biz dünyadaki insanların en iyi ihtimalde %90 kadarının ailesinin öğrettiği değer yargılarıyla hareket ettiğini kesinlikle biliyoruz. Şimdi düşünün bakalım, o aile içinde doğan Yezid’in bu şartlar altında kötü insan olmama şansı ne kadardır?

“Belki yok değildi ama yine de vardı bence. Ben onun yerinde olsam hiç de öyle kötü biri olmazdım, Peygamber ailesine kin tutmaz, saygı ve sevgi ile davranır, hatta tacımı tahtımı bırakırdım.”  

Söz ile dağıtmanın ne kolay olduğunu bir yerde konuşmuştuk değil mi? Üstelik köylerde bununla ilgili çok güzel bir atasözü dolaşır: “Nenemin yumurtalıkları olsa dedem olurdu.” diye. Atalarımız her zaman edep çerçevesi içinde sözler sarf etmemiş, ama buradaki meselemiz bu değil. Siz bu yaşamdayken ailenizin bebeklikten başlayarak kafanıza ektiği değer yargılarından tamamen azade olup kendi yolunuzu bulabildiniz veya çizebildiniz mi? Yani şöyle oturup sizi bir laboratuvarda incelesek anne-babanızın kötü huylarına veya onların ektikleri kötü tohumlardan meyve vermiş kötü huylara rast gelmeyeceğiz öyle mi? Nedense… Hiç zannetmiyorum. Öyle olsa ruhsal bir makama sahip erişmeniz, velilerden olmanız gerekirdi.

“Ne sandın ya! Ben kötü yanlarını tanıdım, karanlık tarafımla yüzleştim, aydınlığa ulaştım. Kendimin efendisi oldum, kâinata padişah oldum. Ruh âleminde başımda kavukla geziyorum. Yüce bir ruhum ben, veliyim.”

Ne mutlu size! Hah, iş şimdi tamam oldu! Şöyle bir toparlanayım önce, bir sarılayım da duanızı alayım; dua etmeden bırakmam vallahi. Gerçi sizinki artık dua değil ‘emir’ olur, madem ruhta padişah oldunuz. Fakat yalan yok değil mi bu sözlerde? Sonra Üçkağıtçı’daki kız babası gibi yatakta bulmayalım? Bu sözler büyük iddia; kanıt ister. Kanıtlanamazsa iş kötü. Ben önden uyarayım, oyun olmaz bu işlerle, bilmediğinizden şaka zannetmeyin. 

“Yok ya, ne gezer bende velilik. Sen öyle sorunca gaza geldim bir an. Şimdi öyle deyince korktum.”

Lütfen yürüyün gidin ya! Sözünüz doğru değilse eğer, Yezid’den çok da farklı değilsiniz demektir. Hakikatlerin pek çok kanaldan açık açık söylendiği bu dönemde kendini düzeltemeyen, kendi üstünde hâkimiyet kurmayı başaramayan kişi, insanların hakikatleri dile getirmekten korktuğu, bu nedenle dilini tutup gizlediği o dönemin şartlarında hem bunları araştırma azmi hem dinleme cesareti hem de kabullenme basireti gösterecek, üstelik nefse kulak asmadan, nice zorlu çabalara girip tamamen ruh yönetiminde hareket etmeyi başaracaktı, öyle mi? Resmen boş iddia. Bu işlerde söz değersizdir, kanıt gerekir. Ne zaman nefsinizi aşar gelirseniz o zaman sözünüze kulak veririm. O duruma geçinceye dek, nefsini bilmeyen her âdemoğlu potansiyel Yezid’dir. 

Eskiden ben de Kerbela için çok ağladım, çok dua ettim ama şimdilerde bakınca bu Yezid nefreti acayip abartılı geliyor. Mesela Emir Timur, bilirsiniz, Yezid’in mezarını buldurur ve askerlerine sıra sıra işetir. Peki, askerlerini Yezid’in mezarına işeten zatı-ı şahaneleri hükümdarlığı süresince neler yapmıştır: Örneğin girdiği yerlerde kellelerden kuleler diktirtmesi vardır ki bildiğim kadarıyla bu Yezid’in bile başvurduğu türden bir vahşilik değildir. Yezid’e söven klasik din öğretisi taraftarlarının bu vahşilikle övündüğünü kolaylıkla görebilirsiniz. Bu tip kimseler şu soruyu kendilerine sormazlar:  Eğer Peygamber torunlarından biri Emir Timur’a İslam’ı düzgün yaşamadığı için ayaklanacak olsa Timur onu haklı bulup tahtı bırakır mıydı? Yoksa ona Yezid’den daha beter şeyler mi yapardı? Sanırım bu konuda ortak bir cevaba ulaşırız gibi. Neticede İbrahim Ethem dışında kendi eliyle saltanatını veren bir tane Allah kulu olmamış bu dünyada; üstelik İbrahim Ethem’in de bildiğim kadarıyla tarihte yer alan gerçek bir kişilik olduğu kanıtlı değil, yani gerçekten var oldu mu yoksa eğitimli Müslümanlardan biri bir ihtimal Buda’dan etkilenip de böyle bir karakter mi yarattı, orası meçhul.  

Şimdi bambaşka bir olasılık inceleyeceğiz. Çoğunuza acayip gelecek, ama hakikate uygun, çok önemli bir olasılık.

Varsayalım bebeklikte Hüseyin’i ruhen aldık Yezid bedenine koyduk, Yezid’i de aldık Hüseyin bedenine koyduk. Bu iki ruhun aileleri değişecek ve doğumdan itibaren aldığı eğitimin tam tersini alacaklar. Yani Peygamber’in dizleri dibinde yetişen, Hüseyin adıyla bildiğimiz ruh kininden ciğer dişleyen kadının torunu olacak ve o ailede eğitim alacak; kininden ciğer dişleyen kadının torunu, Yezid adıyla bildiğimiz ruh da Peygamber’in dizleri dibinde, onun tarafından yetiştirilecek. Ayrıca Hind’in genleri Hüseyin ismiyle bildiğimiz ruhun bedeninde yer alacak, Muhammed’in genleri ise Yezid diye bildiğimiz ruhun bedeninde yer alacak. Yani bedenler, şartlar tamamen aynı kaldı; fakat biz sadece ruhların yerlerini değiştirdik.  

Durumu ele alalım: Hüseyin’in ruhuna çocukluktan beri ailesi tarafından Peygamber’in ve taraftarlarının bildiği, tanıdığı akrabalarını öldürdükleri, başka yaşadığı kayıplar ve alınması gereken intikam başına vurula vurula belletilecekti. Yezid diye bildiğimiz ruh ise bunun aksine Peygamber’in yanında yumuşaklık, iyilik, hoşgörü görerek, öğrenerek, bunların iyi olduğunu bilerek büyüyecekti. İyi olması yönünde yetiştirilecek, kutsal bir evde büyüdüğü için bebeklikten beri kendisinin de kutsal biri olması gerektiği zihnine kazınacaktı.

Bunların hepsini göz önünde bulundurun ve Allah aşkına dürüstçe dile getirin: İşler değişir miydi? Hiç değişmez miydi; değişirse ne kadar değişirdi? Artık adı Yezid olacak olan Hüseyin ilk durumdaki gibi mert, cesur biri olup doğru yola yönelir, tahtı terk eder miydi? Artık adı Hüseyin olacak olan Yezid Peygamber’in torunu olmasına rağmen diğer bedendeki gibi kötü biri mi olup çıkar mıydı? Bu kişiliklerin ne kadarı içten, ne kadarı dış koşullardan kaynaklı?  Yezid’in Yezid olmaktan başka şansı var mıydı gerçekten?

Bu durumu değerlendirirken peygamberlerin kişiliklerinin ve onlara inenlerin bile onların yaşadıklarıyla şekillendiğini göz önüne alın. Örneğin Kuran’da şöyle bir ayet vardır: “Ve Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anaya, babaya iyilik etmenizi hükmetmiştir; onlardan biri, yahut her ikisi, senin hayatında ihtiyarlık çağına ererse onlara üf bile deme, azarlama onları ve onlara güzel ve iyi söz söyle.” (İsra / 23) Fakat buna benzer bir koşul neden Peygamber’in iki öncülü olan İsa ve Musa’da bulunmaz? Nazarımca bunun nedeni Muhammed’in hem annesini hem babasını çok küçük yaşta kaybetmiş olması ve onlara büyük bir özlem çekiyor olmasıdır; dolayısıyla Allah da onun kişiliği doğrultusunda, ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde seslenmiştir ona. Bu nedenle Musa’da daha kızgın, İsa’da daha sevgi dolu görünür; değişen Allah değil, peygamberlerin yaşadıkları ve sonucunda şekillenişleridir.  

Bu inceleme çok çok önemli başka bir çıkarıma ulaşmamızı sağladı: Eğer âlemleri yaratan eşsiz varlığın farklı bir seçme kıstası yoksa, O’nu senaryo yazarı gibi görebiliriz. Çünkü ortaya çıkıyor ki senaryo yazarı gibi istediği ruhu istediği role atıyor. Bunu da hayat içinde dilediği ruhu dilediği olaylar yoluyla dilediği yönde yetiştirerek ve ortaya dilediği sonucun çıkmasını sağlayarak yapıyor. Bu iş yalnızca peygamberler adına değil, insan olan hepimiz için geçerli. En iyi olanlarımızı da en kötü olanlarımızı da olduğu hâle getiren birtakım sebepler, travmalar, şartlanmışlıklar, şartlandırılmışlıklar değil mi? Suç atmak gibi olmasın da demek ki işler iyi olsun kötü olsun yalnızca O’nun dilediği şekilde ilerlemektedir.

Durum böyleyse eğer, onun yerinde kim olsa aynısını yapacaksa, Yezid’in iyilik-kötülük ortaya çıksın diye atanmış bir ruh olduğunu anlayabiliriz. Bu durumda onu kurban saymak bile mümkün. O bunu bilmese veya öyle hissetmese de böyle. Sonuçta yakasını kurtarabilecek olan kim var O’nun yazdığından? Eğer O her dilediğini Yezid yapabilecek ise biz nasıl ve ne hakla Yezid olanı eleştirebiliriz? Yezid olarak seçilmedik diye şükretmemiz gerekmez mi? Belli ki ortada oynanması gereken bir oyun vardı, iyi ve kötü taraf olacaktı, Hüseyin adlı ruha iyi taraf atandı, Yezid adlı ruha ise kötü taraf.

 Suç atmak gibi olmasın, sözünü öylesine söylemedim. Gerçekten tüm kötülüklerin suçunu O’na atmış gibi olmayı istemem. Sadece hakikat açısından konuşuyoruz, doğru nedir bilmek maksatlı. Merak ettiğimden soruyorum: O’nun dilediği, bize çizdiği yol haricinde ilerleyebilecek olan var mı? Yok, değil mi Gel gör ki İblis benzer bir söz sarf etti, “Beni azdırmana karşılık” dedi, fakat onun bu sözü neden yanlış kabul edildi? Bu konuyu bize yanlış şekilde anlatan din adamlarından daha doğru biliyordu belki de; durumun gerçekliğini dile getiriyordu? Kimi arifler İblis’in söylediğinin doğru olduğunu ancak edebinin eksikliği yüzünden kovulduğunu söyler. Onlar da her işi yaptıranın perde arkasında Allah olduğunu ve Âdem’in aslında kendi iradesiyle bir suç işlemediğini dile getirir, yalnızca Âdem’in suçu üstlenişinden ve yakarıp tövbe edişinden Allah’ın hoşnut olduğunu söyler. İblis’in ise buna karşılık ipleri tutan eli gördüğünü ve bunu açık şekilde dile getirdiğini, ancak kendine hiç suç payı biçmediğinden Allah’ın rahmetinden kovulduğunu söyler. Bana kalırsa İblis’in kovulması dünya denen sahnenin varlığı adına zorunluydu da ondan kovuldu, edep eksikliği de işin perdesi; ama bu konuyu ayrıca incelemek gerekir.   

Cüzî de olsa bir irademiz var mı? Varsa işin neresinde; düşünce kısmında mı? Bana öyle geliyor ki, evet. Düşüncelerimiz dışındaki tüm kısımlar açık ki genle, belletilenlerle, başımıza gelenlerle belirleniyor; adeta bir yolculuk rotası çiziliyor ve biz eğlence parkındaki bir trene binmişiz gibi bu hayat yolculuğuna oturtuluyoruz. Dolayısıyla da bu varsayım doğruysa bizler bu dünyada güzel veya kötü düşünceler, yani zaten sürmekte olduğumuz yolculuğa getirdiğimiz yorumlar dışında hiçbir şey var edemiyor oluyoruz.

Öyleyse bizler yaratıcımız hakkında yalnızca iyi düşünceler üretmeye mecburuz. Zaten kâinatı yaratan gücün durduk yere bize düşman olduğunu neden düşünelim? İblis galiba bu noktada yanıldı. Esas kusurlu olan düşünce o varlığın durduk yere kendi kullarına düşmanlık hissedeceği düşüncesi değil midir? Düşmanlığın temeli ayrıma, karşıdakinin farklılıklarına, birinde kendinden eksik veya fazla taraflar görmeye dayanır; insan karşısında eksik-fazla görmezse, karşısındakini kendi olarak görürse kimseye düşmanlık da beslemez, İsa Mesih gibi olur çıkar. Farklılık görülse bile sevgi faktörü algılayışı değiştirir, kim kalkar da kendi evindeki hayvanlara birbirlerinden farklıdır diye düşmanlık besler? Zaten öyle olması gerekiyor; kuştan kedilik, kediden kuşluk beklemeyiz. Eksiği, kusuru ne olursa olsun, özelliklerinin tam da türüne uygun olduğunu, olması gerektiği gibi olduklarını biliriz. İşte bizler de aynı şekilde eksiklerimiz ve kusurlarımızla tam olmamız gerektiği gibiyizdir belki de. Diğer türlüsü Yaradan’ın yaratımında bir kusur olduğu sonucuna kadar çıkarabilir insanı. Fakat çok kimseler bu durumu kavrayacak hikmete sahip olmadıklarından insanları kendi değer yargılarıyla yargılamaya ve sınırlamaya kalkar. Aslında insan olarak sırf bu sebeple bile sığınılacak tek limanımız bizi yaratan varlıktır; bizi olduğumuz hâlimizle başka kim kabul edebilir?

Şunu fark ettim ki Allah’ın anlayışsız ademoğullarıyla dolu bu hayatı var etmesinin bir nedeni de tam olarak bu olabilir; yalnızca O’na sığınalım diye. İblis’in davranışı aksine, hatta sanki biraz da İblis’e ders olarak.  

Birçok insanın düşünebileceğinin aksine bu bölüm ne kutsal kabul edilen birine laf ederek insanların sinir uçlarına dokunmak içindi ne de geçmişte kalmış ama her dönem yeniden yaşanan zulümleri aklamak için. Bu soruları sordum çünkü cevapları bizi şu sonuca çıkaracak: Özellikle inançlıların gelenek hâline getirdiği lanetleme seansları daima ya bir kişiyi ya da küçük bir zümreyi hedef alagelmiştir. Fakat kaçırılan nokta şu ki asıl lanetlenmesi, yani ruhtan uzaklaştırılması gereken o karanlık her insanın içindedir. Yani ego-nefs-benlik sahibi, yeryüzünü adımlayan her etten beden sahibi, sözün özü tüm insanlar potansiyel bir Yezid adayıdır.

Bu gerçeği yaşadıkça anlarsınız. Birinin emri altında bulunanlara, güçsüze, muhtaca, çaresize, kendine karşılık veremeyecek olana nasıl davrandığına bakın. Eşine, çocuğuna, çırağına, hayvanına, hatta börtü böceğe, karıncaya davranışı onu ele verir. Kendisinden güçsüz olana eziyet etmeye alışmışsa, bunu normal görüyorsa eline güç geçmemiş Yezid’dir, bundan bir parça dahi olsa keyif alıyorsa kesinlikle Yezid’dir. Zaten Yezid de eline kontrolsüz güç geçtiğinden öyle bir adamdır, eğer onu dengeleyen kurumlar, yapılar, kişiler olsaydı, demokrasi gibi dengelere dayanan bir sistemde yönetici olsaydı aynı kişi olması pek de mümkün değildi. Maddede lehine görünen durum aslında hakikatte aleyhine olmuştur. Bu yüzden hiçbir zorba hak-hukuk gözetmez, dengelere dayanan insancıl sistemleri sevmez çünkü her Yezid güç yalnızca onun elinde olsun ister, yoksa içindeki Yezid ortaya çıkma imkânı bulamaz.

Dediğimi tam olarak kavrayabildiniz mi? O gücü arzu ve talep eden kişinin kendisi yani ruhu değildir, egosu-nefsi-benliği yani daha yalın bir dille anlatmak gerekirse içindeki firavundur, içindeki Nemrut’tur, içindeki Yezid’dir. Zaten dikkat ederseniz firavunluk yönetimi ile Yezid’in babası Muaviye’nin yerleştirdiği, bugün de hâlâ çokça arzulayanın bulunduğu halifelik yönetimi sistemsel açıdan çok benzerdir, aralarında çok az fark vardır. Buradan ortaya çıkar ki tek kişinin yönetimine dayanan her sistem Kuran jargonu ile ‘batıl’dır, bozulup yozlaşması da pek çabuk olur. Ancak şurası da kesin, bir coğrafyada halk insanlıktan uzaksa, konuşup anlaşmak yerine hayvanlar gibi tepişme yolunu benimsemişse, başta oranın ve onların iyiliği adına böyle zorbalığa dayanan bir sistem şarttır. Zaten bu yüzden şura metodu İslam’ın yayıldığı dönemde Arap kabileleri arasında tutmadı, yerine Muaviye’nin demir yumruğu iş gördü. Çünkü vahşi insanlar ancak zordan anlar. Muhafazakâr Müslüman propagandası aksine o dönemler kesinlikle bir “asr-ı saadet”, “mutluluk çağı” değildi. Düşünün ki dört halifenin üçü suikastla öldürülmüş; kan gövdeyi götürmüş, kavgalar, suikastlar, savaşlar gırla gitmiş. Nasıl mutluluk çağı bu?  Devleti yönetenlere bile art arda suikastların düzenlendiği bir dönemi mutluluk çağı olarak adlandırıyorsanız şiddet konusunda öyle dibe batmışsınızdır ki nasıl insanlar olduğunuzun hükmüne varmak için diğer dönemler hakkında kimsenin soru sormasına gerek kalmaz.    

Her ego-nefs-benlik, kısaca her kişi kendini kusursuz görmeye bayılır. Bu yüzden bu sefer soracağım kendimizle ilgili olacak. Neredeyse tamamımız kendimizi iyi insanlar olarak görürüz, kötü olanlar hep başkalarıdır; değil mi? Gerçekten iyi miyiz peki? Yoksa sadece henüz bizi yoldan çıkaracak olaylarla mı karşılaşmadık? Yani Yezid’in yerinde olsak, ailemiz ve çevremizdekiler tarafından her dakika hep aynı propagandaya maruz kalsak ne kadar farklı olabilirdik? Bazen düşünüyorum, kader varsa şayet, kaderi belirleyen kimilerine takmış, kimilerine torpil geçen bir öğretmen gibi olmuyor mu? Yani iyiymişiz gibi takılmamızı sağlayan aslında Yaratıcı’nın lütfu değil mi? İyi bir ailede doğduk, iyi yaşam şartlarına sahibiz, ailemizin kan davası güttüğü kimse yok. Bu durumda iyi olmak değil kötü olmak zor olan. Fakat birinin rolüne Yezid’lik diğerinin rolüne Hüseyin’lik düşüyor desek, bu hakiki bir sınav olur mu? Kaderin yazıcısı, dilediğini pek zor durumlar içine atıp adeta tek bir yönde gitmesini sağlayabiliyor nasıl olsa. Irmağa akışına kapılan adamın suçu o ırmağa girmektir de; sonrası onun suçu mudur? Akıntı alır, sürükler. Fakat ben şimdi böyle diyerek kendi suçlarımızı üstümüzden atarak basitlik göstermiş gibi olmak da istemem. Bu konu hakkında emin olmadığımı, hatta belki de kafamın allak bullak olduğu önden söylemem lazım. Çünkü Yaradan kaderi zaten kendi belirliyorsa, Ömer Hayyam’ın da sorduğu üzere, iyilik-kötülük ne anlam ifade ediyor olabilir O’na?

Beni özene bezene yaratan kim? Sen!

Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.

Demek günah işleten de sensin bana:

Öyleyse nedir o cennet cehennem?

“E yaptıran sensin, benim senin iraden karşısında ne gücüm olabilir?” diye sorsak, “Beni azdırmana karşılık…” diyerek suçu Yaradan’ın üstüne atan İblis’e benzemiş olur muyuz? Yok, desek ki “Yaptığım bütün iyilikler de kötülükler de bana aittir, benim fiilim.” Yaradan’ın yarattığı hiçbir şeye karışmadığını ima etmiş olarak kendimizi güç sahibi ayrı bir varlık olarak görmüş, dolayısıyla şirke düşmüş olur muyuz? Bu durumda “Her şey O’ndan.” tezi de geçerliliğini yitirmiş olur zaten, bir bütün, bir vücut yerine kargaşanın varlığı kabul etmek gerekir.  

Gerçekten özgür irademiz var mıdır? Yoksa O’nun iradesi iradelerin tamamını yönetir de evrende hâkim olan ve düzeni sağlayan yalnız O’nun iradesi midir? Biz, olduğumuz kişilikler miyiz, belirlediğimiz kişilikler miyiz, oldurulduğumuz kişilikler miyiz, yoksa belirlendiğimiz kişilikler miyiz?

“Ben bir şey merak ettim. Neden bu konuya taktın? Anlatacaklarını neden Kerbela ve Yezid’i seçerek, üstelik sanki Yezid’i savunur gibi ele alarak anlattın? Yoksa sen, estağfurullah, Yezidsporlu musun?”

Elbette hayır; ben bu meselede takım tutmuyorum. Sadece yaşamalarının üzerinden bin yıldan fazla geçmiş iki adamın taht kavgası neden beni onca zaman alakadar etti, onca ağıtlar yaktım, oruçlar tuttum, tesbihler çektim, bilemiyorum. Şöyle örnek vereyim ben de madem: Mesela Galatasaraylılar takımları Şampiyonlar Ligi’ne çeyrek finalde veda etti diye yıllık törenler düzenleyip kendilerini zincirlerle dövse ne düşünürdünüz? İşte ben de bu mesele hakkında bir zamandır buna benzer şeyler düşünüyorum. Nasıl ki İslam’a düşman kitle çıkıp “Ah, Kâbe yollarında öldü Yezid gibi yiğit.” diye hüzünle şarap bardağı tokuşturmuyorsa, çünkü böyle bir iş yapmak saçmalık üzeri saçmalık olacaksa, “Bugün matem günü geldi. Ah Hasanım vah Hüseynim.” diye haftalık-aylık-yıllık ağlamak da o kadar saçma geliyor bana artık.

Hadi Hüseyin’i yine anladık, fakat aynı ağıtta ayrıca Hasan’a da yer veriliyor; neden yer veriliyor, belli değil. Hasan, taraftarları savaşmaya gönüllü olmadığından Muaviye ile anlaşıp halifeliği kendisi devretti, üstelik bunun için beş milyon dinar aldığı söylenir, doğru mudur Emevi propagandası mı, orasını bilemem. Bana kalırsa doğru olduğunu zannetmiyorum, %99 ihtimalle yalandır. Fakat neticede Hasan’ın öyle ümmeti kurtarmak için bir çabası, hareketi, yola düşmüşlüğü yok. Vefatı da Muaviye ile anlaştığı söylenen karısı eliyle zehirlenmesi sonucu gerçekleşiyor. Peki onun arkasından yakılan ağıt niye, eş seçimi iyi olmadığından mı? Eğer öyleyse, evli erkeklerin çeyreğinin ismini ağıda dahil etmek gerek. Hepsini tek tek söyleyecek miyiz?

Kabaca şöyle tasvir edeyim, ama bu olaydaki kahraman Hüseyin olmasın. Geçmiş dönemde bir soylu, adaletsiz bir adam olan hükümdardan tahtı almak üzere yola koyuluyor. Düşman kuvvetler tarafından bir noktada kıstırılıyor, taraftarları hainlik yapıp onu yarı yolda bırakıyor ve orada katlediliyor. Oradan bin yıl sonraya ışınlanıyoruz ve görüyoruz ki kitleler bu olayı anmayı ve ağıt yakmayı inanç hâline getirmişler; haftalık-aylık-yıllık şekilde düzenli olarak törenler düzenliyorlar. Kendi dönemlerinde hüküm süren adaletsizlik bin beter fakat bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar; yalnızca geçmişe ağlamaya devam ediyorlar. Ne hissederdiniz? İşte ben de bunu hissediyorum.   

Irak’ta bile aynısı söyleniyor: “Bugün matem günü geldi.” Matem günü ABD askeri yurdunu evini bombaladığındaydı kardeşim, çocuğunla eşin enkaz altında kaldığındaydı. Bin yıl önceyi boş ver sen, senin çocuğun Hüseyin’in çocuklarından daha mı az masumdu? Bin yıl öncenin olaylarıyla kandırılma, dikkatin bu günde olsun, çevreni saran haksızlıklara, adaletsizliklere, katliamlara bak; bunlar için bir şey yap. Geçmiş için ağlamayı bırak.

İnanç dediğimizin insanın yaşadığı günü ele alması gerekmez mi? Bize bugün için bir şey sunmayan bir inanç kime, ne fayda sağlayabilir ki? Hiçbir şekilde anlam yükleyemiyorum eskiden resmen tapıcısı olduğum bu inancın mantığına artık. Yaradan’a nasıl şükürler ediyorum Zen Budizmi ile tanıştığım ve asıl olanın an olduğunu öğrendiğim için. Tamam, fazla empatik olmak iyi değil ama Her türlü insanı ve olayı objektif şekilde, dışarıdan bir gözle inceleyip anlayabilmek gerek.   

Bir tane adam şeytan ilan edilmiş, bin yıldan fazladır histerik şekilde arkasından iftiralar atılıyor, kimse de kalkıp bu nedir, biz ne yapıyoruz, diye kendine sormuyor. Örneğin cemevlerinde her hafta tekrarlanan bir deyiş vardır; sözleri şöyle: “Şah Hüseyin attan düştü / Yezid gelip kanın içti.” Çöldeki mesele esnasında Yezid sarayında, muhtemelen âlem yapıyordur, Kerbela’ya gittiği falan yok. Şarap içmeyi sevdiğini biliyoruz, ancak, kan içtiğine, vampir olduğuna dair bilgi yok elimizde; belki şarap içerken kırmızı kırmızı görünce kan sandılar, bilemem. Fakat Yezid kan içmiyorsa adamın arkasından söylenen bu sözler bildiğin iftiradır. Zaten Yezid gerçekten düzenli olarak kan içiyor olsaydı bile güneydeki sarayından kalkıp ta kuzeydeki Kerbela’ya kısacık bir sürede uçup gelemezdi, çünkü gökte güneş parlıyordu ve vampirler güneşe karşı zayıftır. Üstelik güneyin güneşini bilen bilir, değil vampiri normal adamı eritir.

Bakın, bu deyiş doğrudan iftira içeriyor ve her hafta, her hafta tekrarlanıp duruyor. Herkes Muaviye’nin Ali’ye camilerde yirmi beş yıl düzenli hakaret ettirdiğini, hatta iftiralar attırdığını bilir; bu yüzden de Aleviler onu haklı olarak sevmez; ben de sevmem. Muaviye oğlu Yezid’den de beterdir. Yezid kaba zorba iken Muaviye ise yaşamı boyunca filmlerdeki ‘evil mastermind’ konumunda takılmıştır. Gelgelelim propaganda alanında öyle iyidir ki Sünni kesimin bir kısmı kendisine hiç ilişmez, diğer kısmıysa ‘hazret’lik atfetmeye kadar götürür işi. Neyse ki Yezid’e kimse ‘hazret’ demiyor, demesin de zaten. Fakat Şah İsmail’in o deyişi asırlardır Muaviye’nin camilerde Ali’ye yönelik yaptırdığı kötü propagandalardan birine benzemiyor mu sizce de? Allah katında kim olursa olsun, iftira atmak haram değil mi? Konu Yezid olunca Allah’ın Kutsal Yasa’sı değişiyor mu? Allah’ın adaleti her kuluna geçerli değil mi yani; bu adalet dedikleri bir tek peygamber soyundan olunca mı işliyor? Gerçekten Allah’ın adaletine dair inancınız bu yönde mi? Dikkat edin, böyle bir durum varsa kavramın doğası gereği o zaman adalet olmaz o iş, torpil olur. Eğer Allah gerçekten adalet sahibi ise Hüseyin’e işleyen kurallar Yezid’e de aynı şekilde işletilecektir.

“Yahu oradaki sözü birinci anlamıyla mı ele alıyorsun? Deyim o, deyim!”

Tamam, bu deyişi birinci anlamıyla ele almayalım, mecaz yapılmış, o yüzden iftira olmaz diyelim; fakat o hâlde bile yine ortada hakaret var. Her hafta bir ibadethanede bin yıl önce ölmüş bir adama düzenli olarak hakaret ediliyor. Yalnızca cemevlerinde mi, camilerde de var, Ebu Leheb’e sayılıp dökülüyor bin yılı aşkın zamandır. Müslümanlar Ebu Leheb’in ne olduğu bilmeden, kabile adamı zannederek yapıyor bunu. Müslüman dünya alışık, ilk zamanlarda bile bu iş yapıldı; Muaviye’nin etkin olduğu topraklarda Ali’ye de sayılıp döküldü camilerde; camiler Ali yanlıları-Muaviye yanlıları diye bölündü. Ne saçma işler bunlar böyle; kimse mi farkında değil?! Hristiyanların Yahuda’ya her hafta lanetler okuyup İsa’nın çarmıha gerildiği günde kendilerini kırbaçlarını düşünebiliyor musunuz? Eğer böyle bir şeyi Hristiyanlar yapıyor, Müslümanlar yapmıyor olsaydı Müslüman dünyanın ağzında sakız olurdu, izleyip izleyip gülerlerdi bu işe, tıpkı İsa’nın Tanrı sayılmasıyla alay ettikleri şekilde. Fakat gel gör ki kendileri bu türden acayipliklere imza attığında ‘kutsal’ oluyor, İslam âleminde de bu tip işlere karşı gelme cüreti gösterenlerin sonu hep ölüm olduğundan kimse gerçekleri dile getirmeye cesaret edemiyor. Bu yüzden Müslümanlık histerik bir hâle bürünmüş, andan, dünyadan, gerçekten, hakikatten tamamen kopmuş hâlde yoluna devam ediyor. Kabul edilsin, edilmesin, bugün dünyanın en tehlikeli dini İslam’dır. Her yerde ve herkesle kavga ve savaş içinde. Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde; dünyanın dört yanında. Hristiyanlarla, Yahudilerle, Budistlerle, hiçbir tanrıya tapmayanlarla ve birden çok tanrıya tapınanlarla… Gerçi bu son seçenek Allah’ın emri, Müslümanlık doğduğundan beri birden fazla tanrıya tapanları lanetliyor, hiçbirini sağ bırakmamak konusunda da ısrarcı görünüyor. Fakat yakın zamanda dünyada çok ters bir reaksiyona yol açacaklarını fark edemiyorlar. Veya belki de ediyorlar ama ruh yerine ego-nefs-benliğin karanlık etkisinde olduklarından din savaşı özlemi çekiyorlar; bilmiyorum. 

Bakın eğer inancınız size birilerini hedef gösteriyor, birilerine hakaret ettiriyorsa o en iyi olasılıkta bile inançtan öte siyasi bir harekettir. Bunu yalnızca Kerbela’yla, Yezid’le Alevilikle sınırlı ele almayın. Ebu Leheb konusunu konuştuk, ne olduğunu biliyorsunuz; ama onu bir adam olarak düşünüp kutsal kitabında yeri olduğu düşüncesiyle her kıldığı namazda lanet edenler bile vardır ve öyle az sayıda da değillerdir. Düşünün ki koca koca kitleler öleli bin yıldan fazla geçmiş adamlarla tekrar tekrar kavga ediyorlar. Sizce de bu işte bir tuhaflık yok mu yahu? Müslümanlığın en kötü yanı bu olsa gerek. Müslümanlıkta inanç ve dönemin siyasetiyle ilgili konular konular o kadar birbiri içine girmiş, birbirine karışmış ki birbirlerinden ayıramıyorsun. Dinin yarısı inançsa yarısı siyaset, karman çorman olmuş. Hâliyle böyle olunca, inanç bugüne seslenmekte yetersiz kalıyor, bugün için geçerliliğini neredeyse yitirmiş hikâyeler bütününden başka bir şey olamıyor. İslam’ın sorunlarından en temelindeki bu; bugüne seslenemiyor. Hatta bugünle alakası yok, geçmişte yaşıyor İslam. 

Bugüne mi dönmek istiyoruz? O zaman önce bu geçmişte yaşanmış hadiselerle kafalara yerleştirilen o çocuksu iyi-kötü algısından kurtulmamız, işlerin özüne bakmayı öğrenmemiz gerek. Şurası bir gerçek ki hiçbir taht kavgasında ordu toplamaya teşebbüs eden adamı serbest bırakmazlar. Osmanoğulları töresinde sadece şüphe yüzünden padişahlar kundaktaki bebeleri boğdurdu kaç yüzyıl, hem de bunlar kardeşleriydi. Zaten Osmanlı taraftarı olup Yezid’e laf eden ağır ikiyüzlüdür bu arada. Yezid düşmanı Hüseyin’in ailesine Osmanoğullarının kendi kardeşlerinin ailesine davrandığından daha iyi muamele etmiş, Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin’e yüksek bir makam teklif etmekten geri kalmamıştı. Zeynelabidin ola ki Osmanlı döneminde yaşasaydı, Osmanoğlu soyundan olsaydı İstanbul’daki saraya, sultanın karşısına çıkacak kadar sağ bırakmazlar, bıraksalar saraydan sağ çıkarmazlardı. Hüseyin’in kızkardeşi Zeynep’in sarayında Şah İsmail’e veya Yavuz Selim’e bağırdığını bir hayal edin bakalım. Hele ki Yavuz’a. Tahayyül edemezsiniz. Gerçek şudur ki, Yezid de bize aksettirildiği üzere İblis falan değil, şarabını içmek, av peşinde koşmak isteyen zevk, safahat düşkünü alelade bir adam, ortalama bir Ortadoğu diktatörüdür. Sefa düşkünlüğü o dönem Araplarının gözüne batmış, dindarlıktan olduğunu da zannetmeyin, kendileri o dünya nimetlerini elde edemediklerinden, “Ümmetin başına Yezid gibi biri geçmişse İslam bitmiştir.” diyen peygamber torununu fişeklemişler, can tatlı gelince onu da ortada koymuşlar. Objektif olarak bakıldığında tüm olay bundan ibaret. Ve tarafsız bir gözle okununca sanki Yezid bu hikâyede o kadar da kötü adam gibi durmuyor; tek sorunu zevk ve sefa düşkünü olması ki ondan da Hüseyin’e ne, neden onu alakadar etmiş, belli değil. Sonuçta hadis yok mu; “Yöneticiniz kâfir olmadığı sürece isyan etmeyin.” diye? Ya Hüseyin dedesinin öğüdüne uymuyor ya da Müslüman hükümdarlar sahte bir hadisle yüzyıllarca halkı kandırdı; her ikisi de İslam adına eşit derecede ayıptır.      

Madem her tahta geçen aşağı yukarı aynı davranacak, elindekini korumaya çalışacak, yüzyıllar boyu yalnızca bir kişiyi hedef göstermenin anlamı nedir? Bir adamı şeytan ilan et, onun yoluyla her olay ve her kişi temize çıksın. Suçu üzerinden atma taktiği, insanlık tarihi kadar eski. Kabahat altın kürk olmuş da kimse giymemiş, derler. Gerçekten lanet edilecek bir şey varsa bu tek bir adam olmamalı, iktidar hırsı, baş olma hevesi, isteklere takıntı ve istediklerine ulaşmada azgınlık gösterme huyları olmalı. Bunları taşıyan her adam Yezid olma potansiyelini içinde barındırır. Yalnızca elinde yeterli imkân bulunmamaktadır. Madem her insan içinde Yezid olma potansiyelini bulunduruyor, öyleyse her insan kendine sanki Yezid’miş gibi muamele etmeli, kendi kusurlarını, kendi hatalarını görmeli ve düzeltmeli. Yoksa Kerbela gider, başka katliamlar gelir. Coğrafya değişir, kişiler değişir, olaylar aynı kalır. İşte esas okunması, ders çıkarılması gereken de budur. 

Zaten Hüseyin de her ne kadar bize öyle aksettirilse bile bir ‘süper kahraman’ figürü değil, öyle telefon kulübelerine girip kıyafet değiştirip çıkarak pelerinle kötü adam dövmüyor. Kufeliler tarafından yarı yolda bırakıldığını gördüğünde “Ben İslam için yola çıktım. Ölürüm de dönmem.” demiyor, “Bizi bırakın, Hindistan civarlarına gidip orada yaşayalım.” diyor. Yani süper kahraman olsaydı bile kötü adamları dövmek yerine tercihi Hindistan civarlarına uçup gitmek olabilirdi, onları çöle götüren askerlere teklif ettiği üzere. Şahsen bana kalsa ben de cumhurbaşkanlığı gibi zırva bir şey için kavga edip kan dökmek veya kanımı döktürmektense yurt dışında, güzel bir yerde huzur içinde yaşamayı bin kere tercih ederdim.

Sonuca geçelim de bu konu sona ulaşsın artık. Benim derdim nedir? Neden Kerbela? Neden Hüseyin? Tekrar cevaplayayım:

1) Geçmişin işleriyle ilgili: Dünya bin yıl önce taht ele geçirmek üzere yola çıkmış ama başaramayınca kahraman mertebesine yükselmiş/yükseltilmiş birinin sürekli yasını tutarak, ardından ağlayarak geçirmek için çok kısa… Sen o yası boş ver de kendine faydası olacak bir şeyler yap hâlâ hayatta iken. Yoksa yası tutulması gereken sen olursun. Hüseyin de koşup yardımına gelmez o vakit, emin ol buna.

2) Kendimizle ilgili: Bir insanı Allah nasıl olur da yalnızca ağlayıcı olarak yaratmış olabilir? Yani sizce Allah her şeyi yarattığında şöyle demiş olabilir mi: “Hüseyin. Sana iki el, iki ayak verdim bunla güzel işler yap.” Ve Kerbela ağlayıcısı sordu: “Ben ne yapayım Allahım?” “Sen de onun ardından ağla.” 

Sizce böyle mi gelişti olaylar yani? Ağlama demiyorum, içinden geliyorsa yine ağla ama işi yalnızca ağlamada bırakma. Sende de iki el, iki ayak var; sen de güzel bir iş yap. Kerbela kadar olmasın ama bir tane güzel işin olsun şu hayatta. 

3) Halkla ilgili: Şeytan ilân etmek tarihin başından beri insanların kendilerini aklamaları, temize çıkarmaları için en çok kullandıkları yöntemdir. Bu iş geçmişte dinlerde, bu dönemde ise öykülerde, romanlarda, film ve dizilerde çok yoğun ve sık şekilde kullanıldı. Bir tane adamı şeytan belirleyeceksiniz ki adam anlattıkları kadar suçlu bile değil, sonra hepiniz kendinizi onun üzerinden temize çıkaracaksınız. Müslüman dünya bugün bok içerisinde yüzüyor, hiç ümit ışığı yok. Yöneticilerden dolayı değil, başta inanırlar kötü. Kötülüklerini gittikleri yerlere de saçıyorlar. Müslümanları olduğu her yerde çatışma var, oluk oluk kan akıyor. Doğuda Budist ve Hindularla, Batı ülkelerinde ve Afrika’da Hristiyanlarla, Kudüs’te Yahudilerle münakaşa, kavga ve savaş hâlindeler. Suç onların değil hep karşı tarafta desen, yalnızca kendilerinin bulunduğu Ortadoğu’nun durumu daha berbat, diyemiyorsun. Yüzyıllardır böyle bu durum. Yezid gitti, Muaviye gitti, Ebu Cehil gitti, Ebu Leheb gitti, kavga edecek, şeytan ilan edecek kimse kalmadı. Kim işliyor bunca günahı? Sorunca emperyalizmi yani Batılıları suçlu çıkarıyorlar Müslümanların günahlarından, öyle konuşuyorlar. Bakalım Batılılar güç kaybedince yeni suçlu kim olacak, herhalde o zaman da Doğulular olur. Şurası kesin Müslüman suçlu olmayacak; Müslüman hiç günahlarından sorumlu tutulmayacak. Müslüman anayasası, madde bir şunu diyor olmalı: “Bir Müslüman suç işliyorsa bu başkasının suçudur. Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.”

Üzgünüm, gerçek böyle değil. Kendinizi aklamak üzere kullandığınız Allah vakti geldiğinde, şiddetiniz yeterli kotayı doldurduğu vakit birini çıkarır, siler süpürür o coğrafyaları; bir zamanlar Cengiz Han’ı yükselttiği gibi. Hakk’ın gazap tokadı çetindir, hafife almayın.    

4) Menfaatçilikle ilgili: Ahirette sırf Hüseyin’den bir şeyler elde ederim ümidiyle onu haklı bulan insan, işin özüne bakıldığında dünyalığını temin etmek için sorgulamadan Yezid’in askerliğini yapan insanla aynı işi icra etmektedir; aralarında zerrece fark yoktur. İkisi de soya bakar, birisi dönemin en güçlü kabilesinin başı olan Muaviye’nin oğlundan menfaat gütmektedir, diğeri ruhta, peygamberin torunu diye Hüseyin’den. Fark şudur ki, birisinin beklentisi, menfaati bu dünya üzerinedir, diğerinin beklentisi, menfaati ruh âlemi üzerine. Yani birisi menfaatini çabuk görmeyi tercih eder, diğeri sonraya saklar; fakat aralarında karakter olarak fark yoktur, doğrunun ne olduğu ikisinin de umurunda değildir. Bu tip kişiler nazarında İmam Hüseyin aslında Iban Hüseyin’dir; menfaatlerini gerçekleştirmek için onu kullanmak istemektedirler ama bunu açıktan da dile getirmezler.

Bakın, mert olmak istiyorsanız, Ali gibi, karakter sahibi olup hiç kimseden hiçbir menfaat gözetmeden haklıya haklı, haksıza haksız diyebileceksiniz. Ben bu nedenle söylüyorum Hüseyin’in asla Ali ayarında bir isim olmadığını ve olamayacağını. Dünya bize kendimizi kanıtlamamız için verilmiş fırsattır, nimettir. Eğer dünyada kendimizin ne olduğunu kanıtlamayacaksak nerede kanıtlayacağız? 

Adaletle bakarsak şunu dememiz gerekir: Müslümanların onca günahlara utanmadan çekinmeden imza atarken tutup kendilerinin dışında bir günah keçisi bulup onu şeytan ilan etmeleri müthiş insafsızca bir eylemdir. Bu dünyada her kişi tutacak şeytanı kendi içinde arayacak, çünkü üzgünüm ama herkes ayrı Yezid olmasa bugün dünya bu hâlde olmazdı. Dünya Yezid’in var olmadığı binlerce yılda, onun olduğu kısacık zaman diliminde olduğu gibi, hatta daha da beter, hep rezalet içinde. Müslüman ülkeler yaşanılası yerler değil. Fırsatı olan, en başta da dindar olanlar, Müslüman ülkelerden kaçıp gidiyor, geride kalanlara da aslında kendisinden kaçtıkları inançlarını dayatmaktan utanmıyor. Dünya öylesine mide bulandırıcı bir ikiyüzlülükle dolu ki Yezid veya Adolf Hitler, en azından mertliklerinden ötürü düşman olmaya layık kimseler olarak görünüyor. Benim mottom her zaman şudur; düşmanın bile mert olsun.  

“Müslümanlar bu dönemde, kişilik açısından büyük kusurlara sahip olabilir, çok günahlara imza atıyor da olabilir. Fakat peygamber torunlarının canına kast etmedik en azından. İşlenen hiçbir günah peygamber torunlarının canına kast etmekle karşılaştırılamaz.”

Elbette tanıyıp bildiğiniz Müslümanlar bir peygamberin veya akrabalarının canına kast etmedi; çünkü karşılarına bir tanesi çıkmadı hiç. Zaten kısa bir aralık dışında Müslüman dünyadan kaç kişi sınandı ki böyle bir sınavla? Sınandıkları vakit yaptıkları da tarihte yer alıyor, dileyen açsın okusun. Yezid o kadar kötüyse Hüseyin’in peşinden gitmeyen sahabeler ve akrabaları neden iyiydi? 

Örnek istiyor musunuz; Nesimi’nin derisinin yüzülmesi tek başına yeter. Sahiden merak ediyorum, bugün peygamber soyuna mensup biri çıksa, “Allah’ın emirlerini okumadınız mı? Malınızı mülkünüzü paylaşacaksınız.” deyip onların ‘benim, benim’ diye koala gibi sarıldıklarını silah zoruyla ellerinden alarak fakirlere dağıtmaya başlasa… Nasıl davranırlardı sizce? Aslında öyle fazlaca da meraka gerek yok, bir Müslüman’ın cebinden fazladan bir iki yüzlük almaya kalkış bakalım nasıl ölümüne kavga veriyor, gör. Müslüman bin dört yüz yıl boyunca ganimet için ölmüş öldürmüş ama Yezid koca imparatorluğu öylece bırakacak, he mi? Adaletinizi seveyim.

Kusura bakmayın, tüm suçu Yezid’in üzerine atarak kendinizi temize çekemeyeceksiniz. Bugün ortalarda Yezid yok; Müslüman dünyanın hâli ortada. Neden böyle? Çünkü mala mülke, dünyaya tapınan her kişi bir Yezid ve Müslüman dünya Yezid’den geçilmiyor işin özüne bakılırsa. Hatta gözlemlediğim kadarıyla dindarlaşma oranı yükseldikçe Yezidlik seviyesi de artıyor ne hikmetse. Daha dindar olan mala mülke daha düşkün oluyor. Gerçi geneli inançsız ‘eşitlikçi düzen’ savunurlarını da es geçmemek gerek, parayı bulduklarında en azılı kapitalistlere taş çıkarıyorlar, maşallah. Ve işin tuhafı bu ülkede onlar da Hüseyin’i pek seviyor. “Devrimci Hüseyin” icat etmişler, yersen. Hüseyin de bildiğin şeriatçı bu arada, şarap içiyor, at yarıştırıyor diye Yezid’i eleştiriyor. İktidara geldiğinde binlerce solcuyu asan mollalar İran’da yönetimde, hepsi de İmam Hüseyin diye ölüyor ve de öldürüyor. Onlara bak da anla işte devrimci Hüseyin’i. Hep merak etmişimdir, acaba Yezid İran’daki mollalar kadar zalim miydi acaba?  

“Yezid’i savunacaksın da ne elde edeceksin be kardeşim? Zorba herifin tekiydi, geberip gitti işte.”

Evet, Yezid zorbaydı ve evet, geberdi gitti. Aynen öyle; ben savunmuyorum zaten. Buraya kadar okuduğunu Yezid savunusu sanan okuduğunu anlamamış demektir. Ben işin Yezid’inde, Hüseyin’inde değilim. Ben işin bugünündeyim. Yoksa Allah ister Yezid’i cehenneme atsın isterse cennetine alsın, baş köşeye oturtsun, beni ne ilgilendirir? Yarın bir gün Yezid’i cennette görürse “Aaaa… Bunu da mı almışlar cennete? Ben bunun olduğu yere girmem! Buranın yöneticisini çağırın bana!” diye olay çıkaracak babayiğit çıkar mı bu satırları okuyanlar arasında bilmiyorum ama ben Allah’ın oraya kimi alıp kimi almayacağına karışma hakkını kendimde görmüyorum. İster Yezid’i alır, ister Nemrut’u, ister firavunu, artık kaçıncı kim ise onu… Benim için tek önemli olan, beni içeri alması; başka kimi aldığı beni alakadar etmiyor. Fakat anlamanız gereken şu ki burada meselemiz şahıslardan öte. İşin aslı benim yazdığım yazıların tamamında mesele şahıslardan öte; şahıslarla değil hakikatle ilişkili yazılar yazma gayesindeyim genel olarak.

Benim söylediğim şu: Halk yollarını kötülük üzere çizmiş, her türlü kötülüğü yapıp etmeye devam etmekte, kalkmış dünyanın tüm suçunu da ölüp gitmiş birtakım kimseler üzerine yıkmayı ve böylece kendilerini temiz göstermeyi adet edinmişler. Kusura bakmasın kimse, yemezler. İnsanları tanıdıkça bırakın Yezid’i, açıkçası ben İblis’e suç bulmaya utanır oldum. Âdemoğullarını bugünkü hâlleriyle ele alırsak secde etmeyi bırak selam verilecek karaktere sahipler mi diye soruyoruz zaman zaman hepimiz kendimize. Hepimiz yapıyoruz bunu; ben hiç böyle düşünmedim diyen ya evliyadır ya şeytandır ya da yalan söylüyordur. Peki, koca melek niye böylesi kötücül bir varlığa secde edecek? Ki en başta diğer melekler de soruyor zaten, “Biz dururken kan dökücü bir varlık mı yaratacaksın?” diye. Üstelik Allah da yarattığına güven duymuyor zaten, sonradan İblis denilerek kovuşturmaya uğrayacak melek “Hepsini saptıracağım.” deyince “Ben de hepinizi cehenneme dolduracağım.” diyor, ‘Benim yaratımım yapmaz öyle şey, sana uymaz.’ demiyor. Sonra da ‘insanların çoğu cehennem için yaratılmıştır.’ diyor Kuran’da. Yani son gelen kutsal kitaba göre O da İblis’in büyük oranda haklı olduğunu kabul edip çoğunluğun secde edilmeyecek varlıklar olduğunu kendisi söylüyor. Fakat işin ironisine bakın, Azazil isyan edip İblis adını almasa, bu gerçek açığa çıkmayacak. Yani işin hakikatinde İblis aslında oyuna getirildi, fakat bunun farkına varmayarak insan hayatı denen oyunun en önemli taşlarından biri, hatta belki de birincisi hâline geldi. O olmasa bu oyun olmayacak; fakat bunu İblis ve Şeytan Üzerine bölümünde konuştuk zaten.

“Ne anlatırsan anlat, Yezid zorba, Hüseyin kahraman, Kerbela da büyük bir yastır. Ben bunu bilir, bunu söylerim.”

Madem geçmişe ait bu olay sizi çok etkiliyor, ne diyelim, saygı duyarız Kimse kimsenin neyi sevip neyi sevmeyeceğini söyleme hakkına sahip değil zaten. Ben de bir zaman sizin gibiydim; şimdi o günlerim boşa geçti diye yanıyorum. Çünkü objektif gözle inceleyince bu adamların her ikisi de yeryüzünün en çok şişirilmiş adamlarındandır. Ne Hüseyin dünyanın süpermeni ne de Yezid The Exorcist’teki kız gibi sarayın tavanlarına tırmanıp kafasını 360 derece döndürme gücüne sahip. Her ikisi de başına anormal bir zaman gelmiş normal adamlar işte; fazlası değiller.

Ama bari şunu anlatın bana, nasıl oldu da Hüseyin’in yolculuğu matem öyküsüne dönüştü? Çölde, son andaki davranışı insanlara dik duruşunun ve kararlılığının kanıtı olarak sunulsa ve Kerbela inandığı yoldan geri dönmemeyi özendirecek bir öykü olarak anlatılsa da insanları yasa değil de mertliğe teşvik etse daha iyi değil miydi? İran’da kendini zincirlerle dövmeye varan abartılı yas törenleri nereden çıktı? Oysa bir insan yaşayacaksa bu şekilde yaşamalı, ölecekse bu şekilde ölmeli değil mi zaten? İnandığı uğruna. Kerbela bir fedakârlık öyküsü olarak anlatılsın, Hüseyin’in öyküsü bu değil aslında ya, neyse buna tamamım. Diğer türlüsü bir acayip.

Ben bu yas işine anlam veremiyorum. Birkaç günlük dünya menfaati için hayatta birbirlerinin kuyusunu kazan, ezen-ezilen, üç-beş kuruş ve uyduruk materyaller için bütün ömürlerini iş yerlerinde çürüten insanlar oturmuş Hüseyin’e ağıt yakıyor. Açın gözlerinizi de bakın; ağlanması gereken sizlersiniz. Ağlanması gereken bu özü çamur olan dünyada kalmış âdemoğulları, yani bütün insanlık. Fırsatçılıklarıyla, gıybetçilikleriyle, hasetleriyle, kinleriyle, nefretleriyle, azgın şehvetleriyle ağlanması gereken bu insanlık. Şu küçücük dünyanın çıkarları uğruna birbirlerini sırtlarından vuran insanlık… Hüseyin en azından son günlerinde de olsa böyle bir insanlık arasında dostlarını doğru seçtiğine şahitlik etmiş. Neticede boyun eğmemiş, diz çökmemiş, son anında inandığı yoldan vazgeçmeyeceğini bildirmiş. Nazarımca bu anlamlı ve gayet güzel bir yaşamdır. İnsan yaşayacaksa böyle yaşayacak; bugünküler gibi değil.   

Hüseyin’in yaşamı gayet güzel geçmiş bu arada; 54 yaşına dek gayet iyi yaşamış. Hasan ile Hüseyin’in ise halifelik mevzusu açığa çıkıncaya dek en büyük sınavı 7 yaşlarındayken annelerini kaybetmeleri olmuştur. Sonrasında gerçekten babaları gibi ağır şekilde sınanmış değildir. Ali’nin aksine ne ölüme koşmuşluğu var ne kendisine ağır gelen bir haksızlığı sindirmek zorunda kalmışlığı. Hele ikincisi ölüme koşmaktan daha zordur, sözüme güvenin. Geçimlerini sağlamak için çalışması bile gerekmemiş. Oysa Ali elinden alınan halifelik hakkını kast ederek şöyle söyler: “Mirasımın yağmalandığını görüyordum. Gördüm ki sabretmek akla daha yatkın, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik.” Hüseyin bu duyguyu bir tek annesini kaybettiği gün tattı, bir de Kerbela’da on iki günde. Haşa, küçümsenecek bir iş değil, annesizlik zor, hele ki o yaşlarda tecrübe edilirse adamın tüm hayatının içinden geçer. Fakat elbette Hüseyin’in yüceltilme sebebi çok erken yaşta öksüz kalması değil; yoksa tüm öksüzlere Hüseyin’e gösterilen saygının gösterilmesi gerekmez miydi?  

Ben yas törenlerini reddediyorum. İnsanların Kerbela’yı bir yas törenine dönüştürmüş olmasını reddediyorum. İnancın uğruna yaşamak iyidir, bize bugün ‘konforlu’ diye sundukları yaşamdan çok daha özel, çok daha güzeldir. Farkında değilsiniz, bizim yaptığımız yaşamak değil, hayatta kalmak. Ne yaşamın tadını biliyoruz, ne keyiften ne de mutluluktan haberimiz var. Köleden farksızız sermaye sahipleri için. Hüseyin on iki gün tattı Kerbela’yı, bugünkü âdemoğulları hele bir çalışmayı kessin, hayatının geri kalanı boyunca tadar. Kapitalizm yere batsın, böyle bir düzen yaratıldı. Bu rezil düzen hepimizi esir etmiş durumda, günlerimiz değirmene koşulan eşek gibi günde on iki saat çalışarak, anlamsızca geçip gitmekte. Yaşıyor muyuz yaşamıyor muyuz anlamıyoruz bile. Budistler gibi biraz oturalım da Allah’ın var ettiği doğayı izleyip huzur bulalım desek ortalıkta ne yeşillik var ne de oturup bakacak zaman. Robotlara çevirdiler hepimizi, işlerimizin köleleriyiz; başkaca da bir şey değiliz. Öldüğümüzde gerçekten yaşamadan, sadece kapitalist sisteme ‘değer’ üretmiş olarak dünyaya veda edeceğiz. Veda ettiğimizde hiç gerçekten yaşamamış olacak baskın çoğunluk. Esas trajedi budur.

Şunu diyorum size: Ölülerden farksız bir topluluğun hayatı inandığı üzere yaşayan, sonunu kendi elleriyle hazırlama cesareti gösteren bir adama ağlaması ne acayip iştir! Ağlanacak hayat mı arıyorlar; otursunlar kendi sefil hayatlarına ağlasınlar!

Tabii Kerbela inancın öyküsü olarak anlatılırken Hüseyin’in başta kimseye saldırmadığını, kendilerini çevreleyen ve oklayanlara günlerce seslenerek ikna etmeye çalıştığını, elinden geldiğince savaştan kaçındığını, yalnızca zorunlu kaldığı vakit kan döktüğünü insanların kafasına kazımak lazım ki Hakk’a, hakikate, iyiliğe sevk etmek isterken IŞİD, Taliban, Hizbullah militanlarının çoğalmasına katkı vermesin. Çünkü vicdan olmaksızın, merhamet olmaksızın, içsel bir adalet duygusu olmaksızın o azim ve kararlılık ancak bu yollara varır. Tüm mesele inançsa, üzerine bomba sarıp kendilerini patlatan militanlar Hüseyin’den daha az inançlı değillerdir. Ölümden, öldürmekten çekinmiyor, kaçınmıyorlar ya; onları da kahraman sayacak mıyız? Ölüme her koşan kahraman değildir, bunu iyice anlamak ve anlatmak gerek.   

Bu yazıyla anlatmak istediğim şuydu aslına bakılsa: Geçmişte yaşamış kişilere adeta tapınmaya, tuhaf matem törenleri düzenleyip kendini dövmeye hiç gerek yok; inancın için ölümü göze alarak yola çıkarsan zaten kendin Hüseyin olursun. Gerçi acıyı kutsayan ruhsal öğretiler de var, onları ayrı tutuyorum, böyle bir inanca sahipsen kendini sabahlara kadar kamçıla, ona lafım yok, en azından ruhunu baskın kılmak için yapıyor olursun. Ama böyle bir inanç taşımıyorsan, sanki böyleymiş gibi davranma.

Esas amacı kaçırma: Hüseyin tapıcısı olma, madem çok seviyorsun Hüseyin ol. Canı ortaya koyup yola çıkacak bir durum bugün yok, orası kesin. Sen de inancın uğruna bir şeyler feda etmeye hevesli olduğunu göstermek için parayla, malla başla, elindekilerden feda et. İki evin varsa birini bir yetime, öksüze veya sana dua edecek gerçek bir ihtiyaç sahibine tahsis et. Bir zaman devam et. Bak bakalım şu kadarı bile seni yüceltiyor mu yüceltmiyor mu hakikat âleminde, ruhen yükseliyor musun, yükselmiyor musun, görürsün. Gönüllü, için rahat veriyorsan önce rüyaların değişir, sonra bilinç boyutunda yükselirsin; madem çok seviyorsun Hüseyin’i, hakikat âleminde bulur, yüzüne sorarsın soracaklarını. Bak öte tarafa bırakmıyorum, bu tarafta göreceksin diyorum. Yeter ki korkuyu, şüpheyi bırak, kalpsel veya ruhsal bir iş için yolu adımlamaya başla. Şüphe duyma.

Şuraya kendim için de bir not bırakayım: Eski inancımı irdeledikçe iyi ki Zen Budizmi karşıma çıktı diyorum. Yaradan’ın sunduğu bir hediye olarak bakıyorum buna. İyi ki Eckhart Tolle başta olmak üzere doğu bilgeliğine sahip insanların eserleri bana gönderildi, onları okudum da önceden yaşadığım hayatın bazı yönlerinin ne acayip olduğunu fark ettim. Bunun için beni ve elbette var olan her şeyi yaratan varlığa şükürler ediyorum.

‘Ben de insan olarak yaratıldım, bin yıl önce yaşamış olan bu insanlar da. Kendi hayatımı yaşamak, an’da var olmak, mutlu olmak dururken neden bin yıl öncenin kavgasını ettim onca zaman?’ diye sorgulamak güzel iş. Hiç akıllıca olmadığı sonucuna varacaksınız. İnsan neden bugünü bırakır da üstünden bin yıl geçmiş meseleler için çatışır, kavga eder, hatta savaşır? Gerçekten akıl sır erdirmek mümkün değil. Ama konu din olduğunda akan sular duruyor her seferinde. Kutsal diye yerinde duran taşa secde edersin, hem de Allah kendi yarattığı insana secde etmedi diye meleğini cennetten sürüp çıkarmışken.   

Son açıklama olarak toparlayayım bari:

Hüseyin belki cesurdur, buna da Kufe’ye yola çıkışından değil oğluna Ali Ekber ismini vermesinden varıyoruz, ancak inancı için her şeyi göze alan, ölmeye yatan babası Haydar Ali’nin veya yobaz Yahudi cemaati karşısına çıkarak fahişe bir kadını savunma mertliği gösteren ve zamanı geldiğinden kendi ayaklarıyla ölümüne gitmesini bilen İsa Mesih’in mertliği bulunmaz onda. Hüseyin meşhur olduğu yola itilmiştir, kendi ayaklarıyla gitmemiştir o yola. Mustafa Kemal hayatını vatanını işgal eden düşmanları atmaya adamışken Hüseyin dedesinin dininin mahveden düşmanlarıyla savaşmak şöyle dursun, 54 yaşına kadar yerinde oturmuş, ekmek elden su gölden takılmıştır. Ekmek elden, su gölden deyimi gerçek bu arada, aksini iddia eden Hüseyin’in mesleğinin ne olduğuna dair kanıt getirsin. Oysa değerli babası Haydar Ali onca savaşa katılması yetmez gibi barış zamanlarında da geçimini sağlamak için kazım işleriyle uğraşırdı.

Bakın, durumlar böyleyken kalkıp da Hüseyin’in dünyanın en mert adamı olduğu gibi bir inanca kapılmak saflıktan öte değildir. Haydar Ali zaten mertler şahı, gelmiş geçmiş en mert adam ama Hüseyin Mustafa Kemal kadar da mert değildir. Hatta ve hatta gecenin bir vakti kendi başına kışladan çıkarak Ermeni karakolu basan Mübariz İbrahimov da Hüseyin’den daha atılgan, daha merttir; Allah yüz bin kere rahmet eylesin kendisine. Bize böyleleri gerek işte, Hüseyin gibiler değil. Hüseyin gibilerle savaş kazanamazsın; kazanmayı bırak, kazanmakta olduğun savaşı bile yitirirsin. Zaten Hüseyin kazandığı için değil yitirdiği için ünlendi; kazansa bu şöhrete sahip olamazdı.

Hüseyin halk nazarında elbette değerli sayılır çünkü peygamber torunudur. Oysa son anda gösterdiği cesaretinden başka göze değer özelliği yok açıkçası. Şurası kesin, Hüseyin kesinlikle ama kesinlikle babası Haydar Ali’nin dengi değildir, babasının gölgesi bile sayamayız onu. Dahası, burası şahsi yorumum, eğer dünya çapında dünyanın en şişirilmiş adamı belirleniyor olsa da adaylar bizlerden istense kesinlikle şahsını aday göstermeyi teklif ederdim.  

Hüseyin ile Haydar Ali’yi karşılaştırıyor, bir tutuyorlar. Yapmayın, etmeyin canlar. Hüseyin nere, Haydar Ali nere. Haydar Ali çok üstündür. Hatta şöyle tarif edeyim, umarım rahmetli Haydar evde çoraplarını sağa sola çıkartmıyordur, çünkü nazarımca iki oğlu çoraplarını kaldıracak niteliklere bile sahip olmayabilirler; sancağını, kılıcını taşımak şöyle dursun. Rahmetli kendi çoraplarını yine kendisi kaldırmak zorunda kalırdı sonunda. O yüzden Ali’yi görenler yanında hep Selman ile gezdiğini söylerler, Hüseyin ile değil. Hüseyin Hasan ile gezer, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş misali.

İnsan dediğin mert olacak. Hatta şeytan bile olsan İngilizler gibi veya Yahudiler gibi sinsi şeytanlar olmak yerine Adolf Hitler gibi mertinden olacaksın. O yüzden hep duam şudur, eğer kaldırabilirsek Allah Haydar Ali’nin dostluğunu nasip etsin. Hüseyin gibilerse halkın sevgilisidir; halk bu kimseleri sever çünkü kendi menfaatlerine kullanırlar. Fakat Hüseyin bugün dirilip gelse yanında ölmeye mi giderler yoksa Kufelilerin tuttuğu yolu mu tutarlar?

Hadi, bu son sorunun cevabı da size kalsın.        

Yorumlar