25) İblis ve Şeytan Nedir Üzerine

Bölümü İlahi Komedya’dan afilli bir sözle açayım: “Şeytan Dante’ye şöyle dedi: ‘Tanrı’yı gerçekten tanısaydın sen de O’na ihanet ederdin.’” O’yu büyük yazmamdan benim bir tarafımın yemediği açık. Fakat bu söz çok güzel, çünkü tamamen doğru. İnsanlar ne Tanrı’yı ne de şeytanı tanıyor.

“Kardeşim, yanlış mı görüyorum? Şeytana özel bölüm mü açtın?”

Evet, yaptım; ama neden yaptım, sor bakalım. Bakın Müslüman dünya 1400 yıldır toplanıp toplanıp düzenli olarak taş fırlatıyor, lanetler ediyor ama bir kere olsun onun geri taş fırlattığını, intikam almaya kalktığını gören oldu mu? Müslüman Müslüman’ın parmağını kanatsa arada kan davası çıkıyor; şeytan tutup da intikam almaya çalışmıyorsa demek ki efendi çocuk. Aklımda şöyle bir sahne canlanıyor: Hırslı ve öfkeli inanır topluluğu yine bir hac esnasında hunharca taşları sallamaya başlıyor. O taşlar gidiyor gidiyor İblis’e çarpıyor, bunu gören şeytan topluluğu galeyana geliyor, “Bize izin ver, gidip şunları doğduklarına pişman edelim.” diye coşuyorlar. İblis bir el hareketiyle ortalığı sakinleştiriyor, “Durun kardeşler.” diyor, “Kötü davranış sahibine aittir.” Hatta taşlama esnasında kendisine edilen hakaretler karşısında “Estağfurullah.” çekip “Euzubillahimininsanirracim.” diyor bile olabilir. Gerçi yalnızca İblis’in değil biz insanların da insandan Allah’a sığınması gerekli sanki. 

Bu başlığı açtım çünkü bize bu mevzu hakkında anlatılanlar pek doğru değil. Konu bir hikâye olarak anlaşılıyor, yani doğru anlaşılmıyor ve dolayısıyla doğru anlatılmıyor. Ben bunları hakikate uygun olan doğru bilgileri vererek düzeltmek niyetindeyim. O zaman anlayacaksınız ki bu konu aslında geçmişte olup bitmiş bir olay falan değil, meğerse Muhammed’in ağzından bahsedilen hakikatte ruha ve tüm çağlara hitap edilmiş, geçmişin hikâyeleri varsa bile bizim için önemli olan bugünkü manasıymış.

“Ben inanmıyorum şeytana falan. Anca şeytan, şeytan; dinci misin kardeşim sen?”

İşte bu sevgili kardeşimiz de modern insan. Eskiden ben de metafor falan gibi değerlendiriyordum; herif gerçekten var, nasıl olacak? İnsan biraz uğraşsın kendisiyle, ruhta yükselsin, bir aşamada gelip kendini açığa vuruyor mu vurmuyor mu görün. Eğer karşısına dikilmemişse bu kişinin henüz gerekli seviyelere yükselmediği anlamına gelir. Yoksa zannetmem ki bu dönemin torpilcileri gibi adam ayırsın kayırsın, belli bir seviyeye gelen herkese aynı şekilde davranır herhalde. Böyle davranarak adaleti gözetiyor olduğundan kutlamak gerekir mi bilemedim işin aslı. Kim onun tekerine ne kadar çomak sokarsa ondan daha fazla, kim işine yararsa ondan daha az; ama kesin ve keskin şekilde her âdemoğlundan nefret eder. “Âdemoğulları böcekler gibi, birbirlerinin üstüne binmeyi çok seviyor.” demişti mana âleminde. Bunu çok önceden paylaşmıştım.      

Konuyu en baştan ele alalım bakalım. Bize anlattıklarına göre Allah başlangıçta kendisine hizmet edecek, özgür iradesi olmayan, dolayısıyla sözünden çıkmayan, yalnızca onu övmekle, zikretmekle görevli, robot misali varlıklar yaratıyor. Gelgelelim bunlardan biri nasıl oluyorsa Âdem yaratıldığında isyan ediyor, sözüne karşı geliyor. İşte daha başta bu kısım hiç mantıklı değil, daha başta iş çatallaşıyor. Bize anlatılan o ki melekler robotlar gibi, özgür iradeleri yok, insan özgür irade sahibi olması sebebiyle daha yüce. Bize böyle anlatıldı ve hâlâ böyle anlatılmaya devam ediliyor ama burada açıkça bir uyuşmazlık söz konusu.

Varsayalım bir programcı var, bu programcı kendisine hizmet edecek bir yazılım yazıyor fakat program amacından sapıyor, kendine göre takılıyor, bug üstüne bug çıkarıyor. “Şu yazdığım diğer programı hele bir tara.” diye komut verince “Ben antivirüs programı mıyım birader?” diye geri dönüş yapıyor. Eğer bu yazılımcı kendine engeller çıkarmayı seven mizah dozajı yüksek bir yazılımcı değilse bildiğin başarısız bir yazılımcıdır. Fakat dünyaya ve düzene bakıldığında burayı var edenin başarısız bir figür olduğuna inanmanın imkânı yok. Düzen açısından bakınca bu dünya mükemmel bir yer, insanoğlunun elini atmadığı her yerde mükemmel bir denge var, bu gerçeği tartışmaya açmaya kalkmak bile ahmaklık göstergesi.

Anlayacağınız bu iş özelinde de daha en başında anlatılan bu olay sıkıntıyı anlamaya yetiyor. İşte bize anlatılanların çoğunda bu uyuşmazlık sıkıntısı genel olarak var; hatta klasik din teolojisi adeta uyuşmazlıklar üstüne kuruludur. Acayip, tuhaf şeyler anlatıyorlar, içerdiği çelişkileri söyleyince akla vurmamanı, inanmanı söylüyorlar. Sonra’da Kuran’ın putperestleri akıl etmemekle suçladığı ayetleri okuyor klasik dinsel öğretide! Klasik dinsel öğretinin yandaşı istiyor ki aklı ancak onların anlattığına gelinceye dek kullan, orada bırak. Çünkü o da biliyor anlattıklarının akla mantığa uygun olmadığını. Bu elbette dürüstçe bir iş değil. Aklını kullanmayan her zaman kullanılmaya, sömürülmeye, köle olmaya mahkûmdur. Hangi dine ait olduğu fark etmeksizin klasik öğretilerin inanırları hep bu gerçeğin farkındadır, o nedenle yüzyıllar boyu insanları hizada tutmak için bunların tartışılmasını sert ve şiddetli cezalar koyarak ve uygulayarak, bol bol kan dökerek, işkenceler yaparak engelledi. Ancak mızrak çuvala sığmaz, hakikat her zaman bir yerden kendini açığa vurur. 

“Kardeşim sen Kuran okumadın mı? Şu ayeti görmedin mi hiç: ‘Meleklere, ‘Âdem'e secde edin’ dedik, yalnız İblis yüz çevirenlerden oldu. Çünkü o cinlerdendi.’ Yani şeytan melek değil, cindir.”  

Yine açık şekilde yanlış bilinen, ezber bir bilgiyle karşı karşıyayız. ‘Klasik din teolojisindeki sıkıntı’ konusundan bahsederken bunu kast ediyordum işte. Ayeti lütfen tekrar okuyun, nasıl o sonucu çıkarabilirsiniz? Verilen emir İblis'i de kapsamışsa, İblis başka türe mensup falan olamaz, kesin ve kesin şekilde melek olmak zorundadır; çünkü emir kapsamına dâhil edilmiş. Eğer İblis melekten başka bir varlık türünde olsaydı emrin muhatabı olmazdı. Bu kadar basit bir gerçek, bunu anladınız değil mi? Bu ayet başka şekilde anlaşılamaz.

Ne dediğimi basitçe bir benzetmeyle iyice açıklayayım: “Evdeki köpeklere ‘yerde yuvarlanın’ dedim, köpekler yaptı ama bizim kara kedinin umurunda olmadı.” Eh, elbette umursamaz çünkü emir köpekleredir, kedi emre muhatap olmamış ki, neden üstüne alınacak? Kedi de emre muhatap olsun isteniyorsa şöyle denmeliydi: “Evdeki kedi ve köpeklere ‘yerde yuvarlanın’ dedim.” O zaman kara kedi emri yerine getirmezse suçlu olurdu. Yarın bir gün olur da hepimizi bir meydanda toplayıp oturtsalar ve “Almanlar ayağa kalksın.” diye hitap gelse, ayağa kalkmayınca suçlu mu olursunuz yani? İşte sözde âlimler ve tefsirleri bize bin dört yüz yıldır diyor ki ‘“Almanlar ayağa kalksın.” diye emir geldiğinde meydanda bir Japon ayağa kalkmadı, bunun için de suçlu hâle düştü.’ Japon’un ayağa kalkmaması zaten olması gereken, üstelik “Kardeşim sen niye ayağa kalkmadın?” diye sorsak “Ben ne alaka maneki-neko?” deme hakkına da sahip.

Anlayacağınız eğer İblis melek yerine cin türündense emre muhatap olması için ayet şöyle olmalıdır: “Biz meleklere ve cinlere ‘Âdem’e secde edin’ dedik.” O zaman, emirde muhatap alınmış olurdu. Fakat yalnızca ayette meleklere denildiği ve İblis de emrin muhatabı sayıldığına göre sonradan İblis adını alan varlık melektir, başka sonuca varamayız. Fakat bin dört yüz yıl boyunca başka şekilde anlaşılmış, hem de ayeti belki her gün okumalarına rağmen. İşte şu açık tek cümleyi anlamayan adamlar tefsirleriyle koca bir dini şekillendirdi ve bugün olduğu hâle getirdi. İnsanlar da bu adamların dar kafalarıyla anlayıp yaydıklarını Muhammed Mustafa’nın getirdiği din zannetti.  

Üstelik İblis’in ezeldeki adını da biliyoruz; Azazil. Diğer melek isimlerini aklınıza getirin: Mikail, Cebrail, İsrafil, Azrail, ortak bir şey yok mu? İsmin sonundaki takı ekinden bile melek olduğu anlaşılıyor, zor bir çıkarım değil. Sondaki –il/el eki, Allah’a ait olma anlamı içerir. Azaz’ın aziz’den türediğine dair iddialara da denk geldim, yani bu durumda Azazil ismi ‘Allah’ın azizi’ anlamına gelir; fakat ne kadar doğrudur, orasını bilmem. Eğer doğru ise bir varlığın ‘Allah’ın azizi’ olmaktan, yani en yüksek basamaktan en alt basamağa indirildiğini anlamış oluruz ki bu durumda Allah’a karşı sorumluluğumuzu bilerek hep dikkatle davranmanın önemini kavrarız. Demek ki bizler, hepimiz yalnızca, O öyle dilediğinden bulunduğumuz yerdeyiz, düzgün isimlere sahibiz, bu algılayış bizi oraya çıkartır. Öyleyse böyle üst makamdaki bir varlığı en yüksekten en alçağa atanın, bunu tersini de yapabileceğini, böcek kalıbına zincirlenmiş bir ruhu en yücelere yücelterek tüm varlığın başına geçirebileceğini de bilirsin, büyüklenemezsin. Haddini bilirsin işte, ‘ben, ben’ demeyi kesersin.     

“İblis’in en tepeden en aşağı atılma sebebi işte tam da bu yüzdendi. ‘Ben’ diyerek kendini beğenmişlik yaptı. Yapmasa atılmazdı.”

Atılmaz mıydı? Emin misiniz? Bir kıssa vardır; denir ki Musa Peygamber öldüğünde peygamberlerin yanına yükselir. Âdem’in yanına gider ve der ki “Suç işleyerek dünyaya sürülmemize sebep olan Âdem babamız sen misin?” Ve o da şöyle karşılık verir: “Ben yaratılmadan elli bin yıl önce yazılmış olandan dolayı beni mi suçluyorsun?”

İşte birtakım öğretilerin çelişkileridir bunlar. Bu şekilde kıssalar anlatır, “Yapan, eden hep Allah’tır.” der ve sonra “Beni azdırmana karşılık” diyen İblis’in suçu Allah’a attığını, o yüzden alçaltıldığını söylerler. Bu durum özellikle birtakım tasavvufî öğretilerde geçerlidir. Fakat bu öğretilerde iddia edildiği üzere yapan eden hep Allah ise, insan yalnızca gözlemleyici konumunda ise, yalnızca gözlemleyicinin işe karışma olanağı olmadığına göre özgür irade de yok demektir. Durum böyleyse İblis söylediğinde haklı olmuyor mu; çünkü özgür iradeye sahip değil, kuklacı onun iplerini çekiştirdikçe bir şeyler yapıyor, bu öğretilerin bize söylediği bu.

Ya da bu öğretilerde bize söylenenin aksine sınırlı bile olsa özgür irademiz var. Seçim yapabiliyorsak ne âlâ, yapamıyorsak bile başımıza gelenlere karşı vereceği tepki bir raddeye kadar insanın elinde. Dolayısıyla bu sözü çokları yanlış yorumluyor. Zaten aslına bakılırsa, aynı kimseler İblis’in suçu üzerinden atıp alçaltıldığını, Âdem’in kabul edip yüceltildiğini söylerken aslında ikisinde de sınırlı düzeyde de olsa özgür iradenin varlığını kabul etmiş oluyor; fakat bunun farkına varmıyorlar. Özgür irade olmasa, Âdem ile Azazil nasıl farklı yollara sapabilirdi? Diyelim onların farklı yollara sapmasını Yaradan diledi ve öyle de yaptı, birini bir tarafa diğerini öteki tarafa savurdu, fakat hangi kuklacı kendi oynattığı kuklalardan birini iyi olduğu için baştacı edip diğerini kötü olduğu için cezalandırır, kırarak ateşe atar? Şu hâlde yapan eden hep Allah ise cennetin ile cehennemin varlığını reddetmek gereklidir. Gelgelelim aynı kimseler bunları redde de yanaşmıyor. Şurası kesin, bu iki iddia aynı dilden çıkıyorsa ortada çelişki vardır.   

Ben şunu diyorum: Yapan, eden hep Yaradan, evet ama “Kardeşim ancak fikirdir varlığın / Gerisi et ve kemik bir yığın.” diyen Mevlana’nın da söylediği üzere, yapılıp edilenlere karşı üretilecek tepki insana bırakılmıştır. İşte biz buna deriz ‘özgür irade’ diye. Yaşanacak belirli, buna verilecek tepki insanda. Bu nedenle Hakk’ın işlerine itiraz suç kabul edilir; diğer türlü o itirazı da yapan yine Hakk olacağı için suç ve suçlu diye bir şey olmazdı. İpleri oynatan O’dur; ancak yaşadıkları karşısında hisler üreten ve deneyimleyen insan. Bu nedenle de her türlü ruhsal öğretide kendini, özellikle de zihni kontrol esastır; yanlış hisler ve itiraz üretmemek adına. Çünkü ancak “düşüncedir varlığın.”; ne düşünüyor isen osun, nasıl düşünüyorsan öylesin.

 “Sen tasavvuf öğretilerini savunmak üzere koca bir bölüm yazmış adam değil misin kardeşim? Şimdi kalkmış da belli bir konuda yanıldıklarını mı söylüyorsun? Nasıl oluyor bu ikisi bir arada?”

Yanlış anlaşılmış, benim tüm yazdıklarım bildiğim kadarıyla hakikati anlatmak ve savunmak içindir, bir öğreti veya bir yol savunmak için değil. Ve evet, aynen öyle söylüyorum; herkes her şeyi %100 biliyor değildir herhalde, öğretiler de bir noktada yanılabilir, fakat bu yanılma payı epey yüksek olan doğruluk oranlarını silip götürmez. Ben de yanılıyor olabilirim; benim anlattığım hakikat tabiidir ki bildiğim kadarıyla, bildiğim kadar. Herkes ancak kendi idraki, anlayışı, makamı ölçüsünde sırları çözebilir ve dile getirebilir. Elbette ben de bazı konularda ve bazı yerlerde eksik bilgi sahibi olabilirim, yanlış biliyor da olabilirim; ama yalan söylemediğime emin olun. Yalan söylemem için hiçbir gerekçe yok; ne paraya pula talibim ne şana şöhrete ne de baş olmaya. Tek arzum onca yıl nice bedensel ve ruhsal uğraşılarla elde ettiklerimi düzgün şekilde düzenleyip yayınlayarak üzerime düşeni tamama erdirmek.    

“Peki ya İblis’in cin olması değil de, ‘cin olmak’ meselesiyse yanlış anlaşılan? Cinlik bize öğretildiği üzere tür falan değil de, bir çeşit vazife falansa?”

Olabilir. Yanlış anlaşılan İblis’in meleklerden olması değil de cin anlayışı olabilir, gayet mümkün bu. Fakat meleklik-cinlik ayrımını tür üstünden değil de vazife şeklinde aldığımızda da sonuç değişmez: Örnekle anlaşılsın: “Askerlere mıntıkayı temizleme emri geldi fakat bir memur temizliğe katılmadı.” Katılmaz çünkü emir askerleredir; memur emrin muhatabı değildir.   

Ayete tekrar bakalım: “Yüz çevirdi; çünkü o cinlerdendi.” Bu ayetten şöyle anlaşılabilir: Cin kavramı bize öğretilenden farklı anlama sahip, bu ayet özelinde bakarsak ‘isyankâr’ veya buna benzer negatif bir anlama gelmesi muhtemel olabilir. ‘Meleklere secde etmelerini emrettik ama İblis yüz çevirdi, çünkü isyankârlardandı.’ şeklinde anlaşılırsa, o zaman mantığa bürünür.

“Diyelim ki İblis’in türü melek. Bu neden önemli? Ne fark eder türü?”

İblis’in bir melek olması şundan önemli olabilir örneğin: Bize anlatılan melek kavramının gerçeği yansıtmadığını açığa çıkarır. Melekler hakkında bize belletilen yalnızca Allah’ın emirlerini yerine getirmek üzere yaratıldıkları ve başka şey bilmedikleri bilgisi değil miydi? Sözde isyan edemeyecek şekilde yaratılmış varlıklardan biri ona çizilen sınırın dışına çıkıp isyan edebiliyorsa demektir ki melekler kendi başlarına karar alacak bir irade ve karar mekanizmasına sahiptirler. Önemsiz detay mı bu Allah aşkına?

Daha önemlisi var ama: Eğer bize belletilen bilgi doğruysa da melekler arasından ancak bir tanesine bu sınırın dışına çıkma potansiyeli verilmişse buradan anlayabiliriz ki İblis aslında bu seçimi yapsın diye özel olarak vardır. Yani İblis daha baştan günah keçisi olarak seçilmiş; hatta belki de sırf bu görev için var edilmiştir. Bu da demektir ki eğer Allah dileseydi İblis’i Cebrail'in, Cebrail’i İblis'in konumuna geçirebilirdi. Dolayısıyla Cebrail ile İblis arasındaki farkı oluşturan ezelde Allah'ın birini elçi ötekini düşman tayin etmiş olmasıdır. Fakat koca Yaratıcı'nın boş yere iş yapmayacağını ve herhalde kendi yaptırdığına düşmanlık etmeyecek olgunluğa sahip olacağını göz önünde tuttuğumuzda isyan edenin bir nedenden İblis olması gerektiği sonucuna varırız, ama o nedene ulaşamayız, onu ancak o işi planlayıp onu isyan ettiren bilir. Dediğim üzere, büyük olasılıkla daha başta bunun için, bu şekilde var edilmiştir muhtemelen.

“Ben de şunu merak ettim: Sen şu an kalkmış da bize İblis’i mi aklıyorsun birader?”

Hayır, bir gram çabam yok bu konuda. Neden olsun ki? Her şeyin sahibi Allah ise ve İblis de kovulmuş olan ise böyle yaparak ne elde edebilirim? Kâr ihtimali yok, zarar ihtimali muazzam; girilecek risk değil. Fakat bu, olaya bir de onun gözlerinden bakarak yaratılışı ve sistemi anlamaya çalışmayacağımız anlamına gelmez. Zaten tüm bölümlerin amacı bu, Allah’ı ve sistemini bildiğim ve anladığım kadarıyla aktarıyorum. Bir meleğin isyan etmesi bilinen tarihi de aşan en büyük olay. Aklınıza gelen bundan büyük olay var mı bilindik-bilinmedik tarih içinde? Olmaması gerek sanki. Çünkü tarihin var olmasına sebep olan meseledir bu; nasıl bundan büyük tarihsel bir mesele olabilir ki? O zaman bunu nasıl es geçebiliriz; mutlaka çıkarılacak dersler vardır.

Madem olayı onun yönünden de anlamaya çalışıyoruz, kendimizi bir de onun yerine koyalım da öyle inceleyelim. Elbette çoğu kişi bundan hoşlanmayacaktır fakat olayı her yönüyle anlamak için yapılması gerekli bu işin. Şöyle örnekleme yapalım: Bir işe atanmışsınız, çalışıyorsunuz, uzun süre devam ediyorsunuz işinize. En tepeden emir geliyor, deniyor ki “Yerinden alındın, başka birini geçirdiler.” Sen üniversite mezunusun, yerine geçecek adamın profile bakıyorsun lise mezunu, onun emri altına alınıyorsun. “Bu haksızlık, ben onun üstü olmaya daha uygunum.” diyerek karşı çıkar mısın, çıkmaz mısın? Çıkarsan “Ben ondan hayırlıyım.” anlamına gelmiş olur mu, olmaz mı? Karşı çıkmazsan bir adaletsizliğe boyun eğmiş olur musun olmaz mısın? Oysa en yüce olan yücelik makamında, yani Âli makamında bulunan Ali “Haksızlığa boyun eğmeyin, haksızlığa boyun eğen hem hakkını hem de şerefini kaybeder.” demişti –ki onun ulaştığı makamı bir konuda ayrıca açıklamıştım, orayı okuyan sözlerimin ne anlama geldiğini anlayacaktır. Görünüşe göre bizzat Ali’nin sözleri bu karşı çıkma işine itiyor gibi. En yüce makamın sözünü temel alıp en yüce makama karşı gelmek… Burada bir ikileme, bir çıkmaza düşmüş bulunuyoruz, nasıl olacak?

Şunu düşünün: Bir devlet, sokaktan geçen her kişinin lafıyla hareket edecek bir saftiriğe emanet edilir mi? Olayı baştan ele alalım: Âdem yaratılıyor, meleklere secde etmeleri emrediliyor, belli, ki melek olan ve bu yüzden emre muhatap olan Azazil secdeyi reddediyor ve diyor ki “Bu yarattığın adam senin halifeliğine uygun değildir.” Allah buna öfkeleniyor ve Azazil bu yüzden huzurdan kovuluyor. Bundan sonra Allah Âdem’i cennet bahçesine salıyor; fakat bir şart koyarak, kimilerinin elma, kimilerinin buğday dediği ağaçtaki meyveyi yemeyecek –oysa buğday biraz tuhaf, çünkü buğday ağaçta bitmez, yerde biten bir bitkidir. Ağacın niteliği çok da önemli değil, Âdem cennette dolaşıyor, güzelce vakit geçiriyor. Fakat Azazil, artık nasıl oluyorsa, kimselere çaktırmadan tekrar bahçeye giriyor ve Âdem’e gidip diyor ki “Allah sizin şu ağaçtan yemenizi yasakladı çünkü sizin melekler gibi olmanızı, sonsuza dek yaşamınızı istemiyor.” Ve anlatılana göre Havva da buna inanıyor ve hem meyveyi yiyor hem de Âdem’e sunarak yediriyor. Yeme işlemi tamamlanınca cinsel organlarının farkına varıyorlar ve kendi organlarından utanarak bunu gizlemeye çalışıyorlar. Allah da onların gizlenmelerinden meyveyi yediklerini anlıyor.

Şimdi burada araya girmek istiyorum, her şeyi gören, her şeyi bilen, karınca gece yuvasına yürürken ayaklarının çıkarttığı sesi işiten Allah, Âdem’in meyveyi yediği sonucuna ancak onun gizlenmesine bakarak varıyor öyle mi? Yani Allah kendi yanıbaşındaki bahçesinde olan bitenden habersiz ama aynı zamanda dünyada olup biten her şeyden ama her şeyden haberli, düşen yaprak bile onun izni olmaksızın düşmüyor; öyle mi? Ama Azazil bahçesine O’na fark ettirmeden girebiliyor ve Âdem bizzat O’nun tarafından konmuş bir yasağı hiç farkına vardırmadan çiğneyebiliyor; öyle mi? Peki.

Farkına vardınız mı bilmiyorum, bize anlatılan iki ayrı Allah var. Bir tanesi her şeyi yapan, eden, her şeyden haberdar olan Allah, diğeri çok güçlü, her şeyi yapabilen ama öyle hiç de işten güçte haberi olmayan, öylece bir şeyler yapıp eden Allah. Birincisi insanı tuzağa düşürüyor, ikincisi yarattığını tanımıyor bile. İşte benim tüm sorgulamalarım ve yazdığım tüm yazılar bu Allah denilenin doğası ve niteliği üstüne, çünkü herkes bu varlığı tanıyormuş gibi yapıyor ama aslında kimse tanımıyor, bilmiyor. Kutsal kitaplar çelişkilerle dolu. Peygamberlerden bile biri farklı, öteki farklı anlatıyor. Ne hikmetse Musa ile Muhammed’in anlattığı Allah birbirlerinden farklı duruyor.

Ayrı paragraf açıyorum, ben bunun hikmetini biliyorum ve birkaç yerde daha dile getirmiştim zaten: Hadisler içine pek çok uydurma söz katılmış olabilir fakat “Ben kulumun zannı üzereyim.” hadisi veya belki duymuş olabileceğiniz “Kör Allah’a nasıl bakarsa Allah da köre öyle bakarmış.” sözleri doğrudur. Fakat tam olarak doğru anlaşılmaz, çünkü insanlar dışarıdaki bir Allah’a inanıyor, tüm hatalar bu nedenle. Oysa yaratıcı güç insandır, yani sözün daha doğrusu şu: “Kör Allah hakkında ne düşünürse kendine onu yaratır.” Zaten işin daha da aslı şu ki, kör kendi mayasında ne varsa Allah hakkında onu düşünür. Kendinde merhamet varsa, “Allah nasıl da merhamet sahibi ya.” derken duyarsın, öfkeli biriyse, içinde yıkıcı bir öfke taşıyorsa “Allah sizi kırıp geçecek, mahvedecek.” dediğini görürsün. Ve bunun her ikisi de doğrudur; çünkü kendileri yaratmaktadır. Fakat bunu daha fazla açmayacağım.   

Konuya geri dönüyorum: Bize hep Azazil’in haksız olduğu anlatıldı, doğru mu? Fakat biz olayı aşama aşama incelediğimizde hiç de haksız olmadığı çıkıyor ortaya, nasıl olacak?

“Azazil’i nasıl haksız bulmazsın ya? Sen insan değil misin kardeşim, herif sana da secde etmeyecek, sana da düşman?”

Yahu tamam, ben de insanım, herif benim de düşmanım, ama objektif gözle okuyunca haksız değil işte. Tekrar edelim, iddiası ne: Âdem’in kendisinin üstü olacak niteliğe sahip olmadığı iddisında. Ve sonra gidip de bunu kanıtlıyor: Âdem’e diyor ki “Allah senin o meyveden yemeni istemedi, çünkü senin meleklerden olmanı, sonsuza dek yaşamanı istemiyor.” Âdem de ona inanıyor ve gidip meyveyi yiyor. Yani Âdem kendisini daha az önce yaratmış, önüne cennet bahçesini sermiş ve tüm meleklere secde emri vermiş, hatta bu yüzden belki de en gözdesi olan meleğini önünden kovmuş olan Allah hakkında kötü düşünüyor ve önüne set çekeceğine inanıyor.

Şöyle örneklendireyim: Çok zengin bir adamsınız ve tüm malı mülkü çocuğunuza bırakacaksınız fakat diğer oğlunuz diyor ki “Gel malı mülkü bana bırak, ben ondan iyiyim, onda iş yok.” Reddediyor ve çocuğunuzu evden atıyorsunuz. Sonra malı mülkü tek şart karşılığında evde kalan oğula bırakmayı vaat ediyorsunuz. Bir araç modeli var, belki de geçmişten kalma bir sebeple, oğlunuzdan bu araba modelini kullanmamasını istiyorsunuz, diğer her tür aracı garaja sokabilir. Fakat bir gün kalkıyorsunuz, bir bakıyorsunuz kullanılmamasını istediğiniz araba modeli evin önünde ve oğlunuz sabah sabah ergen isyanı içinde yüzünüze şöyle çemkiriyor: “Sen benim Formula 1 pilotu olmamı istemediğinden bana o aracı kullandırtmıyorsun!” Anlıyoruz ki diğer kardeş art niyetle bunu kandırmış ve üstümüze salmış.     

Şimdi bu durumda ne dense boş. Azazil Âdem’in Allah’ın halifesi olacak niteliğe sahip olmadığını dile getiriyor ve bu yüzden huzurdan kovuluyor; fakat söylediğinin doğruluğunu fırsatını bulduğu ilk anda kanıtlıyor. Aslında ‘fırsatını bulduğu ilk anda’ tamlaması tam doğru olmadı, çünkü fırsatı bulmuyor, kendi yaratıyor, epey azimli biri olduğu su götürmez. Zaten bize sonuç önemli, sonuçta dediğinin doğruluğu ortaya çıkıyor. Âdem her ne kadar “Rabbim affetsin, aldatıldık.” dese de belli ki orası Türkiye Cumhuriyeti değil, hâlâ adaletle yönetiliyor, ödemesi gereken bir bedel oluşmuş ve bu bedel ödetiliyor.    

Ne oluyor sonra; Azazil beylik, padişahlık mı elde ediyor? Hayır. Âdem kovulunca Azazil’in başı göğe ermiş midir bilmem, ancak Âdem’e kin duyduğu açık ve intikam arzusunu giderdiği kesin. Fakat burada bizim için önemli ola şu ki; anlatılandan ortaya çıktığı kadarıyla koca Allah kendi halifeliğini, yani tüm yeryüzünün içindeki her şeyle beraber yönetimini, Azazil olmasa sokaktan geçen her adamın lafına inanan birine devretmek üzereydi. Azazil bunu engelliyor ve bir anlamda liyakatin sembolü oluyor. Hani Mesnevi’de sık geçen bir terim vardır; mihenk taşı, gerçek ile sahteyi ayırt etmek için kullanıldığı söylenir. İşte Azazil de tam olarak orada bir mihenk taşı pozisyonu almış oluyor.

“Yuh! İblis’i adalet savaşçısı mı yaptın şimdi de?!”

Yahu yapmadım, neden yapayım? Dediğim üzere olaya bir de onun gözlerinden bakıyor ve anlamaya çalışıyoruz. Kimse ama kimse her şeyi yoktan var eden sonsuz güçteki bir varlığa öylece diklenmeye kalkmaz herhalde; hele ki pek çok meleğe öğretmenlik yaptığı söylenen biri? Demek ki İblis, ya da kovulmadan önceki adıyla Azazil, çok ciddi adaletsizliğe uğradığını hissetmiş olmalı, başka türlü ses yükseltemezdi. Adaletsizliğe uğradığını, dışlandığını, artık sevilmediğini hissetmek ve yabancılaşmak, çok berbat tercihler yaptırabilir. İddia ediyorum, yeryüzünde yapılmış tüm hainlikler kendini ait olduğu yerde hissedemeyenler tarafından yapılmıştır, yoksa sevdiklerine ihanet etmek kolay davranış olmasa gerek. Üstelik Azazil’in yaptığı davranış bundan da öte, gemileri yakmış.    

Olaya Azazil’in gözlerinden bakınca, Allah affetsin, bir şey ima ettiğim yok, onun gözlerinden bakınca diyorum, sevgili Yaradanımız dilediğini dilediği yere hiç adalet kaygısı gütmeden geçiren bir diktatörden farksız duruyor sanki. Hani Ortadoğu’dakiler misali. Belki tam da bu sebepledir Ortadoğu’da durmasızın yeni din ve diktatör türeyişi. Bu durumda İblis de adaletsizliği dile getirme yüreğine sahip tek melek olup çıkıyor; diğerleri korku içinde sus pusken, tıpkı korku içinde sinerek diktatöre diktatörlüğünü sürdürme olanağı veren halklar gibiyken. Fakat sonuca bakınca da görüyoruz ki diktatörlüklerde yaşanacak olan başına gelmemiş. Her diktatörlükte bu şekilde keskin muhalefette bulunanlar yok edilir, Allah da kendi yarattığını yok edebilecek güce sahiptir elbette; ancak İblis’in cezası sürgün oluyor.

Elbette anlamak demek hak vermek manasına gelmiyor, kendisine üzülürdüm, sussa, bir köşeye çekilse ve kendi hâlinde takılsaydı. Fakat o önü sonu bulunmayan bir kinle eline geçirebildiği kim varsa düşürecek, bu anlatılanlar yalan değil, daha önce açıkladım da. İnsanlar İblis’ten yeterince sakınmıyor, şaka zannediyorlar bu işi fakat değil. Ama tam da bunun için seçildi, hatta söylediğim üzere bu iş için yaratılmıştır belki de.

“Aşırı empatik misin arkadaşım sen? Boş ver, bakma olaya onun gözlerinden. Kuran okumadın mı; ‘O dilediğini yapar.’ diyor. İstediğini istediği yere geçirir O. Kimse de karşı gelemez.”

Orası öyle tabii. Allah dilediğini yapar, dolayısıyla aslında bir diktatördür. Dilediğini yapmaya da hakkı var gibi sanki, neticede her şeyimizi ama her şeyimizi O’na borçluyuz. Üstelik dilediğini yapamayacaksan Allah olmanın anlamı ne? Evet, Allah dilediğini yapar ve yapmalıdır da.

Fakat bir yandan da bakınca: Güçler ayrılığı yok, hesap verme sorumluluğu yok, hoşuna gitmeyenleri cezalandırdığı işkence odası falan var, üstelik bize anlatıldığı kadarıyla Azazil’in durumunda da görüyoruz ki O’nun kararlarına itirazın sonu kötü oluyor. Dolayısıyla Allah’ın yönetimi aslında diktatörya kelimesinin tam olarak karşılığıdır. Doğru duydunuz; Allah aslında bir diktatördür.

Durun, ayrı paragrafta daha doğru biçimde ifade edeyim; diktatörler aslında Allah gibi olmaya çalışan egolardır. İncil’de geçiyor olsa gerek, tam hatırlamadım şimdi, Sabah Yıldızı diye tanımlanan Lucifer kendi kendine şöyle diyordu: “Kendimi Allah gibi edeceğim. Tahtımı yıldızların üstüne kuracağım.” Maalesef onu yapamıyorsunuz işte, izin vermiyor. Zaten hiçbir diktatör iktidarını paylaşmaz.

Fakat neden paylaşacak ki? Kendi yarattıklarının kendi yarattıkları üstünde hüküm sürmesine neden izin vermeli? En başta bu beklentinin kendisi saçma değil mi?  

Ek not olarak eklemek isterim ki böyle bir ihtimal olsaydı da onca sorumluluğun altına girmeyi istemek hiç de akla mantığa uygun bir iş olmazdı. Beslenecek sayısız canlı var, ayakta tutulması gereken muazzam bir denge, fitne fesattan başka şey bilmeyen insanoğulları, durup durup söven inançsızlar, sırf ibadet ediyorlar diye borçluymuşsun gibi sürekli bir şeyler isteyen öfkeli inanırlar. Ve bunların hepsini duyuyorsun, her an. Millete karşılıksız iyilik yapıyorsun, üstüne borçlu çıkıyorsun resmen. Delirip eline sopayı alman ve bunların hepsini sopadan geçirmen ne kadar sürerdi sence? Vallahi Allah olmak çekilecek dert, çile değil. Nazarımca Allah bu dünya insanlarının en çok haksızlık ettiği varlıktır. Nazarımca değil, gerçek bu.

“Fakat aynı Kuran “Allah adildir.” de der, hem de öyle bir iki ayette değil, birçok yerde. Bir diktatör nasıl olup da adil olacak?”

Doğrudur, hiçbir sınır gözetmeden her dilediğini yapanın adil olması pek de mümkün olmaz. Diktatör dediğin liyakat, adalet falan gözetmez, her makama kendine sadık olanları geçirir ki iktidarını kaybetmesin. Yani kendi adamlarını kayıracak, yükseltecek, önemli mevkilere getirecek ve rakip olabilecek diğerlerini de ezecek ki iktidarı sürekli olarak elinde kalsın.

Fakat Allah neden böyle bir yola başvursun ki, O’nu devirip de yerine geçecek olan kim olabilir? Böyle bir iş mümkün olabilir mi; Morgan Freeman’ın Tanrı olarak gözüktüğü Bruce Almighty evreninde bile böyle bir şey olacağını zannetmem. Devrilebilen bir varlık, Almighty olamaz, Almighty olan devrilemez.

Dediğiniz doğrudur. Dolayısıyla Allah sürekli ‘dikte ederek’ yönetiyor olamaz, çünkü adil olduğunu tüm kutsal kitaplarda defalarca dile getirmiş. Eğer adalet sahibi olmasaydı bile kim çıkıp O’na hesap soracaktı? Yani adalet sahibi olduğunu söylüyorsa bu herhangi bir dışsal zorunluluktan olamaz, bilakis O’nun adil olmayı kendine zorunluluk kıldığına işarettir. Çünkü zorunda olmadığı hâlde kendini kendi sözüyle bağlamıştır. Yalan ve boş vaatler ancak korkular veya maddi, manevi zayıflıklardan kaynaklanır, boşluktan dilediğini var edebilen ve hiçbir zayıflığı bulunmayan bir varlığın verdiği sözü tutmamak için hiçbir sebebi bulunmaz. Dolayısıyla eğer Allah var ise adildir de; aksini düşünmek hiçbir mantık dâhilinde değildir.

Ha, kalkıp da çifte standardı var mıdır, derseniz orasını bilemem. Yani gözdesi olan bir peygamberi haksızlık ettiğinde tutup onu cezalandırmaktan kaçınır mı, orasına bir şey diyemem.    

“Diyelim ki yaptı, sözünü tutmadı, kime şikâyet edeceğiz Allah’ı adaletten saparsa?” 

Bağlı bulunduğunuz ilin kaymakamlığı içerisinde Tüketici Hakları Hakem heyeti vardır, oraya şikâyet dilekçesi yazabilirsiniz. Her ay bilirkişiler toplanır ve kabul edilen dosyaları inceler, karar verirler. Fakat önden şunu bilin ki Tüketici Hakları Hakem Heyeti’nin kararları bağlayıcı olsa da nihai karar niteliğinde değildir, yani oradan çıkacak karar karşı dava konusu olabilir. Koca Allah da maddi kaynak sıkıntısı çekmeyeceğine göre epey bir avukatla uğraşmak zorunda kalabilirsiniz. Gerçi cennette kaç tane avukat vardır, orası da muamma. Günümüzdeki şartlara bakarsak şahsi kanaatim cehennemin bu tür konularda cennetten epey baskın çıkacağı yönünde.  

İşin latife kısmını bir yana bırakalım, adalet dediğimiz ancak belli bir sistem varlığı sayesinde mümkün olur. Kurallarla bir çerçeve çizilir, güzel olan işler de yasak olan işler de bu çerçeve içinde önden belirlenir ve karşılıklar bu belirlenen işlere göre belli bir düzen içinde oranlı olarak ödül veya ceza şeklinde verilir. Adalet ancak bu yolla sağlanır; bir sistem yoluyla, sistem yoksa adalet de olmaz. Canının istediğine canının istediğini vermek adalet kavramıyla ilişkili değildir.

Özet alarak Allah dediğimizde anlaşılması gereken en önemli şey bir ‘sistem’ varlığı olmalıdır. Yani Allah bir diktatör olarak değil bir sistem olarak anlaşılmalıdır. Sonuçta adalet de dikte eder. Mahkemede karar çıkınca bunun sonucu dikte edilmiyor mu?

Bakın nereye vardık: İşin irdelediğimiz kısmına geri dönersek, Allah adil olduğuna göre, birini bir makama geçirmek istediğinde o kişiyi o makama veye o makamı o kişiye gökten indirecek de değildir. Peki, ne yapar; ‘sistem’ varlığı üstüne konuştuk, bunun yerine o kişiye o makama geçmesini sağlayacak, onu o makama uygun kılacak olaylar yaşatır ki böylece gerekli kalifiyeyi oluşturur ve öylece onu o makama layık hâle getirir ve öylece onu o makama geçirir. İşte şimdi bu yol tam adaletli olmadı mı?

Hemen araya giriyorum, hani Şah Hatayi’nin ‘Muhammed Doğduğu Gece’ diye bir deyişi vardır. İşte orada söylendiği ve bize din derslerinde anlatıldığı üzere Ahmet Peygamber annesinden doğduğunda ‘tüm putlar devrildi’ falan değil, o hikâyedir. Bilakis Ahmet Peygamber, kendinde o putları yerle bir ederek Mustafa yani ‘seçilmiş’ olup Muhammed makamına erişerek ruhta yeniden doğuşu sağlamış olmak zorundadır. Yoksa tarihte hiçbir kaynakta nedense putperestler durduk yere putlarının devrildiğinden bahsetmemiş, Muhammed’in kendisi de zaten hiçbir putperest ile konuşurken kendisinin doğduğu gece putların devrildiğinden falan bahsetmiyor. Nasıl oluyorsa böyle önemli bir olay tek bir yerde tek bir paragrafta geçiyor, sonra bunu herkes unutmuşçasına davranıyor. Hani filmlerde yer alan senaryo açıklarındaki gibi.  

Elbette Allah diye çağırdığımız varlık kendi hoşuna giden işler için ayrı bir esneklik sağlamıştır; yoksa kuralları koyan olmanın hiçbir mantığı yok. Fakat Allah bize din derslerinde anlattıkları üzere hareket etmiyor ona emin olun. Klasik dinsel öğretide ne anlatırlar bize; Allah tam olarak birkaç paragraf önce bahsettiğim üzere keyfî işler yapıp eden ‘cebbar’ bir diktatördür. Oysa bu bakış Azazil’in Allah’a bakışıyla aynıdır, hikmet falan içermez. İşte ‘nakil’ ile hareket eden klasik dinsel öğretinin ezbercileri ve tekrarlayıcıları da aynı yanlış içinde bulunmaktalar çünkü işlere akılla bakmıyor, Allah’ın ‘hikmet’ dediğimiz davranış tarzını hesaba katmıyorlar. Klasik dinsel öğretide asla işlerin arkasında hikmet aranmaz, Allah öyle yaptıysa öyledir, kimse bunun neden yapıldığını anlamaya yeltenmez bile. Klasik dinsel öğreti için önemli olan tek şey kurallardır, Allah’ın hikmet ve öğretmenlik yönü tamamen ihmal edilir. Oysa yine kendileri Muhammed Mustafa’nın rehberinin Allah’ın bizzat kendisi olduğunu söylemezler mi? En uyduruk programcı bile her kodu belli bir amaç doğrultusunda yazar ve en ufak kod bile bu amaca hizmet etmektedir, yani hiçbir kod parçası nedensiz veya gereksiz değildir. Öyleyse koca Allah neden amaçsız davransın?     

Gerçi Müslüman dünya Allah’ı gerçekten anlamış olsa doluştuğu ülkeler böyle karanlık içinde bulunmazdı, doğru değil mi? Çünkü ışık karanlığın zıddıdır. Ancak ışığın olmadığı yerler karanlığa gömülür. Ancak Allah dediğinin anlaşılmadığı yerler adaletsizliğe, haksızlığa, zulme gömülür. Zaten Arapça ‘zulüm’ kelimesi Türkçe’de ‘karanlık’ kelimesine denk gelir.

“Ama Âdem’de bu anlattıkların gibi bir durum yok ki, yaratılıyor ve doğrudan en başa geçiriliyor.”

Emin misiniz? Geçiriliyor mu? Yoksa geçirilmiyor mu? Acaba o ‘en başa geçirme’ işi sadece bir ‘yem atma’ hareketi miydi? Bu sefer ben sordum, üzerine biraz düşünün bakalım.

İşte burada tamamen farklı bir konuya geçiyoruz: Hikmetin kaynağı olan akıl ile dünyayı, olayları ve işleri anlamanın kaynağı olan zekâ arasındaki fark. Buraya kadar yazılanlar tamamen zekâ kaynaklıydı, biz de tıpkı Azazil gibi olayı zekâmızla irdeledik ve bu nedenle onun haksız olmadığı sonucuna vardık. Zaten git sor Azazil’e, o da kendini haklı bulur, haklı bulmasa isyan etmezdi. Fakat Allah’ın olayları yaratışı, yarattıklarına verdiği zekâ ile değildir, hikmetin kaynağı olan Küllî Akıl yani Bütün Akıl iledir. Bu akıl olacak olanı olmadan görür ve ona göre işleri yerine koyar; çünkü zaten bu aklın bulunduğu yerde zaman kavramı mevcut değildir. Dolayısıyla asıl akıl zamandan özgürdür. Akıl ile zekâ arasındaki fark Kuran’da Hızır ile Musa kıssası yoluyla anlatılır. Bizim ruhtan habersiz garipler de bunu okur, kıssayı iki adamın meselesi zanneder, öyle anlar, anlatır. Bu nedenle İslam kıssa dini olarak kalmıştır, asıl potansiyeli hiç ortaya çıkarılamamıştır. Oysa Hızır olarak resmedilen, tasavvufta Küllî Akıl olarak anlatılan akıldır, Musa diye resmedilense cüzî akıl yani parça akıl.

Azazil haksız değildir, yalnızca cüzî akılla hareket etmektedir ve bu yüzden de tuzağa düşmüştür. Olaya onun penceresinden bakınca neden haksızlığa uğradığını düşündüğünü anlamak zor değil. Zekânın penceresi çok dardır, olayları zamanın dışında, tüm yönleriyle kavrayamaz. Fakat işte bu sistemin oluşması için gerekli olan da budur. Bu nedenle ‘zekânın babası’ diye adlandırılabilecek olan Azazil’in varlığı zorunludur. Azazil muazzam bir zekâya sahiptir, müthiş kurnazdır ve dar bir zaman aralığı için baş edilemez. Fakat zamanın dışında bulunan akıl Cebrail’dir, bu nedenle tüm peygamberlere öğretmenliğe o gelir. Musa’nın yoldaşlık ettiği Hızır da odur.

“Bir dakika, bir dakika… Sen Azazil’in Allah tarafından kandırıldığını mı söylüyorsun?”

Evet, tam olarak böyle söylüyorum, hatta yalnızca Azazil’in değil, olaya akılla bakmayı öğrenememiş herkesin Allah’ın kurduğu tuzağa düştüğünü söylüyorum. Allah dünyayı hükmü sürülecek bir krallıktan önce bir dershane olarak yaratmıştır, diyorum. Hatta muhtemelen de Azazil bin yıllar önceden bunun için var edilmiştir diyorum; bunu kendi bilsin veya bilmesin. Zaten bize anlatılan diğer türlüsünde Allah sabah kalkıp da ‘Bugün ne yaratsam?’ diye kendine soran, plansız programsız iş yapan aşırı kudretli bir varlık görünümü alıyor ve bu küçük olan parça akla, yani zekâya göre bile mantıklı değil.         

Bakın, madem Allah sonsuz bilici, olacak her şeyi daha olmadan biliyor, o zaman gerçekte yaşanmış olan şu olmak zorunda: Allah Âdem’i yaratıyor, meleklerin başına atadığını bildiriyor, Azazil itiraz ediyor, adaletsizliğe uğradığını hissederek isyan ediyor ve kovulup İblis adı alıyor. Böylece Âdem’e ve soyuna sonsuz bir kin gütmeye başlıyor. O sonsuz kin ile âdemoğullarını cennete gitmekten alıkoyacak, ruhta aşağıya çekecek her türlü dalavereyi çeviriyor, onu aşanlar yükseliyor, aşamayanlar aşağı düşüyor; bu sayede imtihan dünyası oluşuyor. Her türlü ayartmadan, sınanmadan başarıyla geçerek yükselenler hakkıyla ruhsal makamlara ulaşıyor, diğerleriyse eleniyor. Böylece adaletli bir sistem kurulmuş oluyor. Diğer türlü… Adalet olmuyor.

İşin özeti Azazil lanetlenip İblis edilmese hem ortada insanların insanlığı öğreneceği dershane hem de adalet içeren bir düzen kurulmuyor. Azazil’in isyanı bu sistemin ve adaletin varlığı adına gerekli, hatta zorunlu.

Şimdi anladınız mı Allah’ın hikmetini? Şimdi anladınız mı neden “Sevmese yılanı bile yaratmazdı.” denildiğini? Daha önce bu tasavvufî sözde bahsedilen yılanın yerde sürünen hayvandan önce ezoterik ilimlerdeki şeytan olduğunu söylemiştim, hatırladınız mı?

“Anlamadık? Bağlantıyı kuramadık biz?”

Yazıyı bitirdikten sonra bağlantıyı kurarsınız, merak etmeyin. Şurası açık, çokça da söylenir zaten, karanlık olmaksızın ışığın, sıcak olmaksızın soğuğun ne olduğunu bilemezdik; çünkü bu dünya zıtlıklar üstüne kurulmuştur. Dolayısıyla içinde yer edindiğimiz bu sistemde ışığın varlığı kadar, ışığın varlığı için karanlığın var olması şart. İnsanın olgunluğa erişmesi adına yaratılan sistemde İblis’in yaydığı karanlık; hatta çektiği cehennem ateşi; hep gereklidir. Cebrail Allah’ın kurduğu sistemin pozitif yönünü üstlenirken İblis negatif yönünü üstlenir; fakat her ikisi de dünya dershanesinde Allah’ın işçileridir. Bu duruma hikmet nazarıyla bakarsak iki melekten -gerçi biri ex melek- Cebrail’in Allah’ın kurduğu sistemin sağ ayağı, İblis’in sol ayağı olduğunu anlarız. Dualiteye yani ikicilliğe dayanan sistemde, zıtlıkların ortaya çıkması için her ikisi de gereklilik, hatta zorunluluk anlayacağınız. İsyan etti, etmedi kısmını bırakın; Cebrail de şart, İblis de. Yaradan daima hikmet üzere iş görür.   

İblis’in bu iş için var edildiğine dair başka kanıtım da var: Kuran’a göre İblis Allah’a diyor ki: “Beni ateşten yarattın, onu topraktan. Ben ondan hayırlıyım.” Dikkat edilmesi gereken nokta şu: O âlem teklik âlemi, bu dünya ise zıtlıklar âlemi; doğru mu? Fakat nasıl oluyorsa İblis'te daha o âlemdeyken ben ve o algısı var, yani kendi varlığının farkında. Kendi varlığının bilincinde olunca, yani ‘ben’ var olunca ‘o’ yani bir başkası da var olmuş oluyor. Fakat insanlar zaten çokluğu tecrübe etmek ve aşmak üzere dünyaya gönderilmiş değil mi? Nasıl oluyor da İblis o âlemdeyken bu âlemin bilincine sahip oluyor? Demek ki İblis bu âleme ait bir varlık, çünkü her varlık ancak ait olduğu âlemin şuurunu taşır -veya şuuruna yükseldiği veya şuuruna alçaldığı âleme ait olabilir. Fakat İblis “Ben ateşten yaratıldım, o topraktan.” diye aşağılıyor Âdem’i, demek ki toprağa da ait değil. Fakat bir varlık ait olmadığı âlemin şuurunu nasıl taşısın? Üstelik İblis’in emre dâhil edilerek bir melek sayılıyor olduğunu da yukarıda kanıtlarıyla gördük, diğer türlü emir onu kapsamazdı. Melekler her iki âleme de ait değil.

Bu durumda ortaya iki ihtimal çıkıyor: Ya İblis buraya ait değilse bile bir şekilde bu âlemde yer alıyor; çünkü buranın şuurunu taşıyor ya da biz ateş âlemindeyiz. Bunun cevabını fark ettiğime inanıyorum. Öncelikle şöyle sorayım: Canlılar neden yaşarken sıcaktır, ölünce soğuk bir hâl alır? Lütfen cevap olarak bilimsel detaylara girmeyin, bilim bir işin hikmetinin üstüne Yaradan tarafından bu âleme ait bir sistemle örtülen kılıftır. Nasıl'ı cevaplar, neden'i değil. Neden, diye işin hikmetine ulaşmak isteyen sorar. Biz ‘neden’ diye sormalıyız burada.

“Neden?”

İşte bir hikmet arayıcısı! Açıklıyorum: Kendimizden gidelim; öfkelendiğimizde, şehvetlendiğimizde ne derece ısındığımızı biliriz. İşte bu sıcaklık ruhani âlemden yansıyan ateş sebebiyle oluşur. Aynı şekilde istekler ateşe aittir; fakat istekler olmasa canlılar harekete geçer mi, bizi hareket ettiren isteklerdir. Bu dünya eylem ve enerjinin dünyası, yani özünde ateşin dünyasıdır. Karbon temelli bir kâinatta yaşamıyor muyuz; karbon ateşin var olabilmesi için gerekli değil mi? Dolayısıyla tüm kâinat en ufağından en büyüğüne kadar enerjiden yani ateşten ve ona ait elementlerden oluşuyor değil mi?

Evet, evet… Doğru sonuca vardınız… Cehennemdeyiz.

“Hadi lan oradan, cehennemdeymişiz! Cennet bu dünya, cennet!”

Kardeşim şöyle bir hadis vardır, “Dünya müminin cehennemi, kâfirin cehennemidir.” diye, işittin mi bilmem. Yanlış anlama, ‘ben müminim, sen kâfir’ türünden saçma sapan konuşmuyorum. Üstelik katılıyorum sana, harika bir sanat eseridir bu dünya, her türlü isteklerden arınarak oturup seyretmeyi seçtiğinde ve yalnızca an’ı yaşamayı seçtiğinde muhteşem bir yer burası. Fakat bu ancak isteklerden arındığında geçerli. Anlayacağın buranın cehennem olma sebebi bedenin istek, heves ve hırslarından ötürü. Hepimiz zincirlenmiş durumdayız şeytanlarımıza, şeytanlarımızı razılık hâline getirmediğimiz sürece de cehennem ateşi dokunacak, yakacak. Ne zaman şeytanımız razı geldi, razılık hâline geldi, Süleyman’ın şeytanları gibi ruhun hizmetine girdi, o zaman cehennem ateşi serinleyecek, yakmaz olacak.

İbrahim’in ateşi ona serindi hani, şimdi bağı kurdunuz mu? Kuran’da ismi geçen Nemrut’u hep öyle alelade bir hükümdar diye anlattılar değil mi? Değil işte. Daha önceki yazılardan birinde Kuran’da şahısların adlarının geçmediğini özel olarak vurgulamıştım. O geçen isimlerden hiçbiri şahıs adları değildir. Gökte ruhlara yapıp ettikleriyle bağlantılı olarak niteliklerini gösteren farklı adlar verilir.

Bu kâinat ateş temelli olduğuna göre bizler ancak şeytanımızla var olabilirdik bu gerçeklikte. Şeytan doğası gereği istekler âlemine yönelir, ruh ise doğası gereği huzur âlemine.

“Fakat hem ruh hem şeytanla birlikte ve berabersek, bir de ‘biz’ dediğimiz, olay ve hisleri tecrübe eden bir bilinç var olmak zorunda?”

Bu konuyu daha en başlarda, Ben ve Benlik Üzerine ile İnsan Nedir Üzerine bölümlerinde tartışmıştık, onları açıp okuyabilirsiniz. Şimdi burada İblis’in ne olduğunu anlama vakti geldi. Biz o iki bölümde şeytana dair ne sonuca varmıştık, hatırladınız mı: Şeytan zihindir. Kanıtlarıyla açıklamıştım. Fakat şöyle de bir durum var, tasavvuftaki bazı öğretilerde şeytanın beden olduğu söylenir; gerçi beden olmasa, zihin de var olmaz, yani önünüze sunduğumun gerçekliğinden hiç şüpheniz olmasın. Ancak şunu eklemek isterim, yazıları yayınlamak için bölüm düzenlemeyle uğraştığım sıralarda Youtube’da İsmail Dinçer isimli bir araştırmacıya denk geldim, İblis ile libas, elbise kelimelerinin aynı kökten, l,b,s harflerinden olduğunu anlatıyordu. Bu bilgiyi edineli çok uzun zaman geçmedi anlayacağınız. Onca zaman nasıl fark etmedim bunu hayret, oysa o kadar da ortada. Bu bilgiyi kimden ve nereden edindiğimi belirtiyorum ki kimsenin yaydığına haksızca çöküp kul hakkına girmeyelim. Dilersiniz takip edersiniz, böyle bir şeyi fark edebilen kişinin kıymetli bilgiler vereceğine inancım tam. Ancak hakkında detaylı bilgiye de sahip değilim, çünkü uzun zamandır kimseyi takip etmeye vaktim yok, zamanımı 2011’den beri topladığım bilgilerimi paylaşmaya adadım. Bu diyardan göçmeden bunları tamamlayıp yayınlamam lazım.

İşte diyeceğim o ki İblis ile libas kelimesinin aynı kök olduğunu öğrenince kafamda ışık yandı. Hani ne öğrenmiştik; hakikat âlemindeki her şey bu âleme bir surete bürünerek yansır. İşte İblis de ruhun elbisesi olan bu bedendir. Ne diyordu İblis Araf 17’de: “‘Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.’ dedi.” Genellikle ‘sokulmak’ şeklinde çevrilmiş olan kelimenin başka anlama geldiğine eminim, Yaşar Nuri Öztürk de ‘musallat olmak’ diye çevirmiş örneğin. Peki, nereden eminim: Ön, arka, sağ, sol; bu dünyanın dört cihetidir, bedensel anlamda ancak bu dört yönü algılarız, bir de üst ve alt şeklinde altı yön mevcuttur beden hapishanesine göre. Ancak ruhta öyle değildir. Böylece anlarız ki bu beden bizi dört yönden kuşatmış ve gerçeğe karşı körleştirmiştir; bunu yapacağını söyleyen de İblis olduğuna göre bedenlerimiz İblis’in madde âlemindeki yansımasıdır.

Mevlana Mesnevi’de “benlik elbisesini yırt” derken, o elbise kelimesini öylece kullanıyor değildi, işte ‘libas’ olan, ayrılık getiren benlik elbisesi, “gözlerini benlik ve gurur bağladığından felakete sürüklendiler” gibi tanımları ve ‘melek benlik taslasa şeytanlaşır’ gibi örnekleri ele alın, sonuç sizi nereye çıkarıyor? Benlik aslında şeytan olmanın kendisi ise ‘şeytan’ insandan ayrı, dışarıda gezen, boynuzlu bir varlık mıdır her türlü multimedya ögesinde tasvir edildiği üzere? Yoksa ruhlar olarak ‘giyindiğimiz kıyafet’ yani bedenle mi ilişkili bu tanımlar?

İşin özeti, sevgili Müslümanlar hani şeytan taşlamaya ta Mekke’ye gidiyorsunuz ya, bunu yapmaya hiç gerek yok anlayacağınız, hepimiz havaya birer taş atsak da o taş kafamıza düşse şeytanı taşlamış oluyoruz. Öyle dışarılarda değil şeytan, aslında biz bu dünyada İblis elbisesi içinde hapis olarak bulunuyoruz; üstelik içinde de şeytanlar mevcut. Bu dünya o nedenle ‘zindan’ diye adlandırılıyor, hapishane içinde olanlar bizleriz.  

“İblis ile şeytan aynı şey değil miydi ya? Farklı şeyler mi bunlar?”

İblis için ‘şeytanların babası’ demezler mi? İşte anlamanız gereken, bu beden elbisesi İblis’tir ve içte şeytan üretir durur. Bunu tuhaf karşılamayın, bu nedenle Peygamber insanlara aç kalmayı tavsiye etti, şeytanın insanların damarlarında dolaştığını gördüğünü söyledi. Mecaz olarak algılamayın, vücut dediğimiz devasa yapı içinde melekler ve şeytanlar her an faaliyetteler zaten; şaşırmayın buna. Biz de bu bedenlerde yer alan bilinç olarak kendi içimizde dolaşır dururuz; fakat çok az insan bunun farkına varır. Şu kadarını soracağım, düşünün bakalım rüya dediğimiz nedir? Bugünkü bilim dahi rüyalarımızın bilinçaltımızın ortaya çıkardığı görüntüler olduğunu söylemiyor mu? Bilinçaltı dediğimiz yer neresi, bizden başka? Bilim de gözümüzü kapattığımızda kendi zihnimize tanık olduğumuzu söylemekteyken verdiğim bilginin kimseye şaşırtıcı gelmemesi gerekir esasında. Gayet de somut bilgiler aktarıyorum işin özüne bakılırsa. 

 Gelgelelim bunlar yeni bilgiler, daha önce kimseler dile getirmedi, o yüzden anlamanın zor olacağının farkındayım. Fakat hiçbir şey anlamadıysak da çıkarmamız gereken şu: Otomatik pilotta hareket ettiğimizde bizi İblis kontrol ediyor demektir, bu nedenle kendi bedenimizin kontrolünü, kendi bedenimizle kavga ederek ele almamız şarttır. Bunun için durulmak gerekir. Esas amaç durulmayı sağlamaktır. Ruhsal öğretilerde meditasyon, ibadet, dua, tespih kullanılması sebebi budur; ‘kutsal ritüeller’ var diye değil. Fakat İblis buna karışarak çarpıttı, ritüelleri kutsal gösterip esas amacı göz önünden gizledi. Otomatik pilottan çıkalım, farkındalıkla hareket etmeye başarabilelim diye önemlidir ruhsal öğretilerde az konuşmak; hatta çoğu öğreti susma üstüne kurar temelini. Aynı nedenden dolayıdır ruhsal öğretilerde az yemenin teşvik edilmesi hatta zorunlu kılınması. Mevlana Mesnevi’de birkaç yerde “Senin yediğin zehir olur, pirin yediği ışık olur.” temelli konuşurken bunu anlatıyordu. Neden yediğin zehir olur; çünkü biz aslında her yediğimiz lokmada İblis’i beslemekteyizdir, o da vücutta şeytanlar üretir durur ve o şeytanlar istekler âlemine çektikçe çeker. O nedenle karanlık öğretilerin baskın geldiği bu çağda sürekli yemeye, sürekli boş konuşmaya, sürekli tüketmeye yönlendiriliyoruz. Çünkü durulmamız istenmiyor.

İşin en önemli noktasını ayrı paragrafta vurguluyorum; vücudumuz, varlığımız aslında meleklerle şeytanlar arasında devasa bir savaş sahasıdır. Ayrı ayrı cephelerde savaş sürekli sürüp gitmededir.

“Öyleyse İblis tamamen soyut bir kavram, madde âleme yansımıyor?”

Hah, burasını özellikle iyi dinleyin lütfen. Öyle değil işte. Gökyüzünde ve yerin altında ne varsa hepsi de yeryüzüne yansır. Yeryüzü koca bir sinema perdesi gibidir bu konuda. Dolayısıyla aslında İblis de Cebrail de dünyada hâlihazırda iş görmektedir. Fakat bu konuya girip de bölümü daha fazla uzatamam, o konu başka bölümün konusu.  

“Kardeşim ben satanistim. İblis Üzerine diye başlık atmışsın, şuraya Karanlığın Prensi hakkında bir iki şey okuyup öğrenelim diye girdik, kandırdın bizi, hep Allah anlatıyorsun sen burada?!”

Yahu benim kimseyi kandırdığım yok, ta ilk konudan beri Allah üzerine konuşuyorum zaten; başlığı ne olursa olsun. Bu ilk girdiğiniz konuysa yanlış anlaşılması doğal elbette; ona bir şey diyemem. Fakat boşa değil bu başlık, Allah’ı anlamak istiyorsak İblis ve şeytan meseleleri iyice anlaşılması ve aşılması gereken engeller. O böyle kurmuş düzeni; ben ne edeyim?

Bu arada ‘okumuş satanist’ diye bir şeyin olmaması gerekiyor sanki ya? Kuran’ın ilk emri “Oku” değil mi arkadaşım; satanistlerin Yaradan’a zıt gidip okumaması, sırf Allah’a inat cahil kalması gerekmiyor mu?

“Satanistsek bile dinin mantıklı ilkelerine saygılı satanistiz biz arkadaşım!”

İşte aradığımız birlik, beraberlik ruhu. Peki, madem Azazil’in isyanı hakkında işin diğer boyutunu irdeleyelim bir de. Bu hikâyede Azazil isyanının en azından birinci bölümünde haklı değil mi yani sizce de? Diyor ki, “Ben ondan daha nitelikliyim, dolayısıyla tepeye geçmesi gereken benim.” Diyelim siz üniversitede elit bir okulun elit bir bölümüden mezunsunuz, örneğin Boğaziçi işletme, fakat patron tutup da başınıza dandik bir üniversitenin, dandik bir bölümünden örneğin at yetiştiriciliği bitirmiş adamı başınıza getiriyor. “Ne yapıyorsun yahu, ben ondan nitelikliyim.” der misiniz demez misiniz? İşte Azazil de tam olarak bunu demiş zaten, “Ben ateştenim, o topraktan, ben ondan üstünüm.” demiş.

“Boş bir iddia olduğundan olmasın? Demek ki Allah’ın gözünde kendi yaratttıkları arasında bir “üst-ast” ilişkisi yok? Tek üstün olan Allah hazretleri.”

Fakat bu çıkarım da doğru değil, o zaman peygamberlere neden boyun eğmek zorunda olunsun, Azazil neden Adem’e boyun eğsin? Azazil zaten Allah’a boyun eğiyor, Allah’tan başkasına boyun eğmek istemiyor.  

Üstelik Azazil’in iddiası boş değil. Olayı tekrar hatırlayalım: Azazil Adem’e boyun eğmiyor, sonra kovuluyor, sonra tekrar bir şekilde gizlice cennete girmeyi başarıyor ve Adem’e diyor ki “Allah şu ağacı sana yasak etti çünkü O’nun gibi olmanı istemiyor.” Adem de ona demiyor ki “Allah ben yaratıldığımda cennette meleklere öğretmenlik eden, belki de gözdesi olan meleğini bana boyun eğmedi diye kovdu da beni tüm varlığın başına geçirdi. O’nun hakkında nasıl böyle düşünürüm?” Evet, Azazil şekil değiştirmiş olabilir, Adem onu tanıyamamış olabilir; fakat henüz tanıştığı bir varlığın sözüne inanıp elmayı koparıyor ve hart diye ısırıyor. Yani Allah hakkında epey kötü bir zanna kapılmış, ne dersiniz?

Dolayısıyla Azazil aslında sözünü kanıtlamış. Daha az önce tanıştığı bir varlığa uyup da kendini en yücelere getiren bir varlık hakkında kötü zanna kapılan biri nasıl olup onun halifesi olma niteliği taşıyor olabilir?

Şunu üzülerek itiraf etmek zorundayız ki ademoğullarının genelini tam anlamıyla tanıyan birisi o derecede haksız bulmaz. Gerçekten bir kısım insanoğlunu biraz yakından tanıdığında, menfaatleri için ne rezil işler çevirebileceklerini gördüğünde bırak secde etmeyi tükürmekten imtina edersin. Senin benim gibi kirli insanlar bunları düşünürken belki Azazil de “Biz seni takdis edip dururken yeryüzünde kan dökücü bir canlı mı yaratacaksın?” diyen diğer melekler gibi bunları öngörmüştür; bak işte o zaman bir şey diyemem. Yani olay öyle yalnızca içi boş ‘ben ondan üstünüm, ben ateştenim o topraktan’ anlayışı değildir belki. Eğer durum böyle ise matematik hesabıyla baksak insanların en fazla %10, hadi bir %10 da benden olsun %20'lik kısmı İblis'i haksız çıkarabilir, geri kalan %80 konusunda İblis haklı sayılabilir. Açın bakın sabahki kadın kuşağı programlarını, Müge Anlı türevlerini, sadece birkaç program izleyin ve kendinize şunu sorun: O türden insanların emri altına girer miydiniz? İnsan demeye dört şahit gerektiren kimilerinin emrine girmeyi hayvan bedenlere tıkılmış olan bizler istemeyiz, artık iyice hayvanlaşmış olanlarımız bile istemez, bir melek şöyle dursun. Öylesine vicdansız, öylesine ahlaksız, öylesine kötü insanlar yok mu? Fakat işin ironisi de şurada ki bunun ortaya çıkması için Azazil'in isyan etmesi ve İblis olarak insanları o yöne çekmesi gerekliydi; yoksa herkes pir-ü pak olarak takılacaktı cennette. İşte bu Hakk’ın hikmetidir ve her hikmeti gibi muazzam bir bilgelik içerir.

Bizim bu olaydan çıkarmamız gereken önemli bir ders de var: Madem İblis kendinden aşağı gördüğü birine hizmet etmemek adına isyan etti, kovuldu; o zaman bu demek değil midir ki bir insanın kendisinden aşağı gördüğü, bu ister makam ister statü ister zenginlik ister başka vasıftan olsun, insanın hizmetinden kaçınması İblis'in yaptığı işler aynıdır; öyleyse bu kişi de kovulmayı, lanetlenmeyi hak eder? Çünkü etmezse, İblis'e haksızlık yapılmış olacaktır, insan insanı kendinden aşağı görüp ona hizmette bulunmazken bi melek neden hizmet etmek zorunda olsun? Hakksal adalette öyle ayrım olamaz, kişiye özel yasa yapılmaz. Bir iş suç niteliği taşıyor ise bu herkesi kapsar. Yani ortaya bir yasak veya suç konmuşsa, kimse bu yasaktan muaf tutulmaz, herkes kapsam içidir. Bu da demektir ki İblis kendinden aşağı gördüğü bir varlığa hizmetten kaçındığı için cezaya uğramışsa, bir peygamber de ruhta kendinden aşağı makamdaki insanlara hizmetten kaçınamaz. İsa Mesih bu nedenle havarilerinin ayağına eğilip yıkamış olmalı, öyle bir hizmeti görmekten kaçınsa belki o da kovulup uzaklaştırılanlardan olabilirdi. Ama işte İsa Cebrail’in kendisi, kovulsaydı sistem oluşmazdı.

Demek ki makam edinip sonra insanlara hizmet etmek yerine insanları kendine hizmet ettirenler ruh âleminde yüksek olasılıkla İblis'le aynı kaderi paylaşacaktır; çünkü yaptıkları iş özünde İblis'in yaptığı ile aynıdır. Yani tarih boyunca insanların özendiği o en yüksek makamlara geçmiş, krallıklar, hanlıklar, sultanlıklar, imparatorluklar, devletler yönetmiş insanlar arasında epey talihsiz kimseler vardır, hele diktatörler, diktatörlük düzeyleri ne kadar yüksekse İblis'e de o derece yakındırlar. Yalnızca bu insanlarla sınırlamamak gerek, yüksek dereceli memurlar, şöhretli, ‘önemli’ kimseler, din adamları, tarikat şeyhleri, hatta gayet sıradan bir yaşantıya sahipse bile kendini başkasından üstün görüp onun üstünde hükmedici olmaya kalkan her kişi; yani epey ama epey büyük bir insan topluluğu gayet de İblis ile aynı türden işler işlemektedir. Zannederim ki yalnızca birini ‘değersiz’ olarak görmek bile bu günaha ortak olmaya yetse gerekir. Fakat insanlığın neredeyse tamamı böyle davranıyor; davranmıyor mu? Sosyal statüler neden var? Peki neden sadece Azazil haksız o zaman?

“Yani sen de onca nimetini yediğin Allah’ı haksız bulup da Azazil’i haklı çıkarıyorsun öyle mi?”

Hiç de öyle bir çabam yok. Zaten ikinci perdeye geçtiğimizde görüyoruz işin niteliğinin değiştiğini görüyoruz. Azazil Adem’den nitelik olarak üstün olduğunu iddia ediyor ve bu yüzden kovuluyor; fakat Allah Adem’e “Şu isimleri say.” dediğinde ve Adem saydığında, eğer Azazil bunu yapamıyor ise Adem’in Azazil’den ‘bilmek’ açısından üstün olduğu ortaya çıkar. Fakat Azazil bu durumda “Sahiden Adem benden üstünmüş.” diyerek özür dilemiyor, davasını sürdürmeye devam ediyor. Yani Azazil başa üstün olanın geçmesi taraftarı değil, başa kendisinin geçmesi arzusu güdüyor. Öyleyse bu dava adalet üstüne bir dava değildir, ‘benlik’ üstüne bir davadır.

Herhalde bu nedenle ego-nefs-benlik dediğimiz yapının babası olsa gerek.

“Yahu tamam da tartışan Allah ile meleği, kabak neden bizim başımıza patladı! O kadar da önemli değildi, diğer melekler secde ettikten sonra bir tanesi etmiş etmemiş; ben takılaydım cennette! Beni niye bu dünyaya gönderdiler kardeşim?!”

Ah kardeşim, bilmez miyim, aynı dertten mustaribiz. Ben de takılırdım cennette, ne işim vardı burada? Ama öğrenim sürecinin gerçekleşmesi adına ve dünyanın var oluşu için o isyana da İblis’e de ihtiyaç vardı. Sık söylenir; doğrudur da: Karanlık olmasa aydınlığı, sıcak olmasa soğuğu nasıl bilebilirsin? Dolayısıyla insanın kendisini aşması adına antitez bir figür şarttı. O olmasa bir başkası olurdu; ama mutlaka biri olurdu. Bir filmde protagonist yani başkahraman varsa zıddı olan antagonist veya villain de olacaktır. Yoksa o film izlenmez.

Zaten dünya kurulmuş olsaydı da şeytan olmaksızın medeniyet ortaya çıkmazdı. Bizim medeniyet diye adlandırdığımız nesillerden nesillere aktarılan bilgi, kültür ve yapı yığınıdır. Eğer şeytan olmasaydı, insanlar kör olmasaydı, bu viranede sonsuza dek kalacakları illüzyonuna kanmasaydı, yeryüzünde dikili bir tane bile inşaat olmazdı. Ölümü idrak etmiş bir topluluk avcı-toplayıcı hayattan ötesini düşünmezdi de aramazdı da. Elindeki o sınırlı vakitte yiyip içmek, hoşça sohbet edip eğlenmek dururken neden enayi gibi ömrünü devasa beton bloklar dikmeye harcasın ki? Binalar ölümden, konfor eksikliğinden korkarak sığınak arayan yerleşiklerin işidir. Ölüm ve yitirme korkusu olmasaydı surlar var olur muydu? Emin olun ki bu dünyada dikili her neye bakıyorsak onda şeytanın parmağı vardır.

Şeytanın işleri somut olarak ortadayken meleklerin işleri ise şeytanınki aksine görünmez; hissedilir. Hani ‘soyut’ değerler diye adlandırdıklarımız. Buradan düşününce şeytan yüzü yaratımın ‘zahir’ yani somut, melek yüzü yaratımın ‘batın’ yani soyut tarafıdır dersek yanılmış olmayız gibi duruyor.   

Hayır dönebilir miyiz dönemez miyiz o da belli değil. Gelirken gidiş-dönüş bileti önden kesiliyor olsa, hepimizin çıktığımız vatana geri dönüşü kesin olsa sorun yok ama o da kesin değil. Şimdilerde işimiz yok gibi sürünüp duruyoruz şu dünyada işte. İnsan üzülmeyip de ne yapsın?

Eminim atamız Âdem de dersini almıştır, dünyaya geldiğinde her ağacın meyvesi için bunu yesem mi yemesem mi diye on kere düşünmüştür, hatta 'ne yetiştirdiğimi bileyim de bir daha tuzağa falan düşmeyim' diyerek tarıma başladığına da eminim ama kanıtlayamam. Neyse, olan olmuş bir kere.

Anlaşılacağı üzere İblis bu düzenin var olması adına en gereklilerden biri. İnsanlar anlamadı, kendisi anladı mı bilemem. Kısacası Cebrail de İblis de Yaradan'ın hizmetkârıdır özünde, Cebrail bunu keyifle, zevkle, gönüllü yerine getirir, İblis öfkeyle, kinle, nefretle, istemeye istemeye; ama sonuçta her ikisi de O'nun planlarını uygulaması, düzenini yürütmesi için birer araçtır. Cebrail'in emrinde melekler ordusu bulunur, yapımı üstlenir, İblis ve emrindekilerse yıkımı üstlenir. İkilik düzeni gereği yapım için yıkım şarttır; yıkmadan yapamazsın.

“Melekler verilen her emri yerine getirir, İblis olmasaydı melekler yıkımı üstlenirdi.”

Doğru, fakat Allah yıkımı hak etmemiş bir yeri mahvederse bu iş zulüm, kendisi de zalim olmuş olmaz mı? Elbette tek güç sahibine kimse bunun için karşı çıkamaz herhalde, ama değil Allah, kendi içinde dürüst bir kulun bile davranış şeklinin vaaz ettiği neyse o olması gerekir. Vaaz ettiklerinin aksi yönünde hareket eden biri düzgün bir kul bile olamamıştır, Tanrılık bir yana dursun. Yani birinin yaratılışın yıkım yönü gerçekleşsin diye bir günah keçisi olması şarttı ve bu İblis olmasa bir başkası olacaktı. Elbette satanistler gibi İblis'in bu görevi büyük bir fedakârlıkla, gönüllü üstlendiğini falan iddia etmiyorum, bunun için seçildi o, seçilmesinde Allah’ın bildiği birtakım sebepler yatıyordu muhakkak. Hatta bu görev için seçilmekten öte bu görev için var edildiğine neredeyse eminim; ama kesin bir bilgi değil bu. Bana bundan azını düşünmek işin açığı her şeyin özünü ve “sinelerdekini bilen” bir varlığa biraz hakaret gibi kaçıyor. İsyan etmeyecek emir erleri yaratıyor, sonra bir iş yapıyor ve emrine amade olarak yarattıklarından biri bu iş sebebiyle ona itiraz ediyor. Bu anlatı hiç mantığa sığmıyor. Böyle bir durumda, yaratırken bir yerlerde hata yapmış olması gerekiyor çünkü.

Üstelik bunu söyleyerek İblis'i aklamıyorum, tam tersine, işini kusursuz yapan Yaradan öyle birine o görev vermiş ki onun iyiliği bile kötülük olmalıdır, demeye getiriyorum. Yani tam olarak bu görev için var o, Kuran'da adı geçmeyen ama herkesin Azrail ismiyle bildiği ölüm meleği nasıl bugüne dek bir kere bile işini aksatmamış, hata yapmamışsa o da insanların paçalarından tutup kuyuya çekme işini hiç aksatmamış olmak zorunda. Bu yüzden de onu çekebilecek her şeyden köşe bucak kaçınmak gerekir. Bu minvalde mesela alkolün İsa'nın dinindeki gibi kontrollü tüketilmesi değil de Muhammed'in dinindeki gibi tümden yasak olması bana daha mantıklı geliyor, her ne kadar sıcak bir günde iki soğuk bira içmenin keyfini baltalıyorsa bile. Çünkü başımızda işini asla aksatmayan, en ufak fırsatları hazır bekleyen, işini başka hiç kimsenin yapamayacağı kadar iyi yapan bir saptırıcı var, ondan kaçınabildiğin kadar kaçınmak gerek.

Hakkını vermek gerek, o kadar yeriyoruz, kızıyoruz ama İblis'in karanlığa geçişi muhtemelen insanlık tarihinin en liyakatli atamasıdır. Dünyaya kaç peygamberin geldiği söylenir; 124 bin. O ise tek başına. Yağmur demiyor, çamur demiyor, yaz demiyor, kış demiyor; biz pazartesi işe kalkmaya üşenirken o nefret ettiği işi için tek başına her yana koşturuyor. Her bir insanla ayrı ayrı ilgileniyor. Zaaflarını araştırıyor, nasıl saptırabileceğini hesaplıyor, her an boşluk kolluyor. Az buz iş değil, müthiş bir adanma gerektiriyor. Dolayısıyla insan zihninden ona önemsiz, değersiz biri olduğunu söyleyen bir fısıltı işittiğinde şöyle karşılık verse yeridir: “Ama sen beni önemsiyorsun!”

Evet, babanız, anneniz, arkadaşlarınız sizi önemsemiyor olabilir ama İblis kesinlikle önemsiyor! Her birimiz dünyada en azından bir varlık için kıymet taşıdığımızın farkında olarak yolumuza devam edebiliriz. Yalnız o tarafa doğru gitmeyin, tavsiyemdir.

“Sorma ya! Geçen gün şeytan beni azdırdı da eve escort çağırmak zorunda kaldım. Şeytan olmasa süper adamım ben, bakma. Günahı boynuna; hep onun suçu.”

İyi de azdıramadığı, zina yapmayan milyonlarca erkek varken sende niye başarı sağlayabildi kardeşim? Sanki suç biraz sende ama üzerinden atmaya yer arıyor gibisin? Hayır, o yalnızca seni davet etti, zaafından ötürü sen de onun davetine icabet ettin. Oysa onun girebileceği deliği yamaman gerekliydi. Aslında belki de bunun açığa çıkması gerekiyordu. İçte gizli olanın ortaya çıkması kötü'den önce insandaki çarpıklık her neyse bunu düzeltme fırsatı vermesi adına iyi bir gelişme olarak görülebilir. İnsan bir kere düştüğü kuyudan çıkınca artık onu bilir ve bir daha da düşmemek üzere hazırlıklı olur. Dolayısıyla şeytan olmasaydı insan asla olgunlaşamaz, kemal sahibi olamazdı.

“Olaylara İblis’in gözünden baktın hep, hiç Allah tarafından bakmadın nedense? Ne iş?”

Zaten klasik yorumlarda olay hep Allah tarafından anlatılıyor değil mi? Fakat madem ‘Sen LETÖ’cü müsün (Lucifer Terör Örgütü) birader’ tarzı bir soru geldi, o noktaya da kul olarak ayrıca değinelim.

Şöyle bir örnek ele alalım: Age of Empires oynuyoruz, köylü basıyoruz. Şşş, hoh sesi eşliğinde town center’dan çıkıyor. Oduna yolluyoruz, fakat gitmiyor; diyor ki “Ben yapmam. Şuradaki köylü yapsın. Ben altın toplamaya daha layığım.” İkisi de aynı town center çıkışlı; neden daha layık olsun?

Gerçi bu örnek tam yansıtmadı, deneklerin ikisi de aynı türden. Daha iyisi olsun: Age of Mythology’de asker çıkarıp vahşi hayvan üstüne yolluyoruz ki köylüler etini toplasın. Fakat asker kalkıp diyor ki “Ben askerim, av hayvanı falan öldürmem. Bak, şurada duran köylü yapsın o işi. Beni 70 yiyecek, 30 oduna çıkardın, o köylüyü 50 yiyeceğe. Ben 20 yiyecek, 30 odun daha değerliyim.”

Ne yapardık? Bence oyun telaşı içinde kimse uğraşmazdı bile. O anda delete yapar, öldürür ve başka bir asker basardı hemen. Veya belki de yakınlarda düşman ordusu varsa en tehlikeli mitolojik yaratığına, mesela bir fire giant falan geliyorsa onun üstüne yollar, haddini öğrenmesini sağlardı. Çünkü istendiğinde ondan daha üstün olanı üretmek çok kolay. Oysa İblis durumdan sadece sürgünle kurtuluyor. 

Kitabı okuyan herkes anlamıştır ki ben hayatı grinin tonlarında gören, saf siyah ve saf beyazın yaygın renk olduğuna çok da ihtimal vermeyen bir insan evladıyımdır; fakat olaya Yaradan tarafından bakarsak İblis tamamen haksız çıkıyor. Klasik yorumda da böyle zaten. Fakat biz öğreneceğimiz dersler olduğu umuduyla olaya bir de onun gözleriyle baktık, fena mı oldu; yine Allah hakkında bir şeyler öğrendik.

Yani işin gerçeği şu ki madem sahip olduğumuz her güzel şeyin tedarikçisi Allah, öyleyse verdiğini bir sebeple alması da sorun olmamalı gibi. Verirken iyi de vermeyince kötü mü? Gerçi İblis özelinde konu vermemek değil de verdiğini geri almak; fakat bu durum söylediğimi yine değiştirmez. Diğer türlü davranışta şu açığa çıkıyor ki Allah verdiği sürece seviliyor, verdiği sürece iyi oluyor, vermeyi kestiği anda da kötüleşiyor. Bu durumda esas sevilenin Allah değil de menfaat olması sorunu var. Böylece bu ilişki kul-efendi ilişkisi değil de hizmet edilen-hizmet eden ilişkisi olup çıkıyor. Peki onca zaman onca verdiği ne oldu, nereye gitti? Hiç mi vefa oluşturmadı? Diyelim bir çocuğunuz var, her istediğini alıyorsunuz, hiçbir şeyini eksik etmiyorsunuz. Ne zaman ki istediği bir şeyi almıyorsunuz, bir anda düşman kesiliyor. Bu hem karşıdakinin iyi niyetini suiistimal etmek demektir hem de nankörlük. Hiç hakça bir iş değil.  

Anlamanız lazım, İblis üzerinden yaptığım bu son eleştiriler aslında kendimize, insanoğluna. Madem her şeyi veren Allah, vermeyi kestiğinde veya verdiklerinden birini geri aldığında da en azından bir “Canın sağ olsun be.” denmeyi hak ediyor sanki; etmiyor mu? Çünkü diğer türlüsü kendi benliğini öne koymak ve koca Yaradan’ı benliğin istekleri doğrultusunda hizmetçi kılmaya çalışmak gibi oluyor. Ayıp, günah. İşte günahın aslı bu, kendi benliğini Tanrı varlığı önüne koymak, ‘ben’ dediğin şeyi kutsamak, yüceltmek, ona kulluk etmek. İşte tüm putların aslı da bu zaten, ‘benlik’ putu. Ama o başka yazının konusu.

Tasavvufta dervişler bu ‘canın sağ olsun’ yerine ‘eyvallah’ tabirini kullanırlar. Bu kültürden biraz olsun haberdar olan Alevi-Bektaşilerin sürekli “Eyvallah.” deyip durmalarının sebebi de budur işte. ‘Eyvallah’ demek ‘ne verdiysen başım üstüne’ anlamına gelir; verilenden-verilmeyenden hoşnutluğu ifade eder. Anlamını bilerek ve uymak niyetiyle sıkça kullanıldığında insana huzur getirir.

Öyleyse bu bölümü de şu sözle bitirelim, manidar olsun: Allah eyvallah.

Yorumlar