26) Peygamberlerin Mucizeleri Üzerine
Sevgili kardeşlerim, doğrudan
açıkça konuşarak başlayacağım: Çocukluğumuzdan beri bize din olarak hep
geçmişten birtakım hikâyeler anlattılar. Biz de bize öğretlendiği üzere bunları
geçmişte yaşanmış birtakım hikâyeler olarak algıladık ve birbirimize hep aynı
şekilde tekrar edip durduk. Bize anlatılanların aslında başka anlamlara sahip
olduğunu ve/veya başka yollar gösterdiğini anlamadık; çünkü üstlerine hiç
düşünmedik. Sadece dinledik ve söyledik. Bu yüzden de bunlar hikâyeler olarak
kaldı, kimseye bir fayda sağlamadı.
Aslında biraz aklımızı kullansak ve
biraz düşünseydik, kafamıza kazıdıkları hikâyelerde aslında açıklar bulunduğunu
fark edebilirdik. Ama biz sorgulamadık, irdelemedik, çünkü konfor alanı insanoğlu,
daha doğrusu ego-nefs-benlik için her şeydir. Doğadaki hayvan da aynı şekilde
davranır, anneden öğrendiğini taklit eder, hiç düşünmez, sorgulamaz, değişiklik
yapmaz, anneden ne aldıysa aynısını yaparak türün devamını sağlar. Aklını
kullanmak yalnızca insana özgüdür ama ara ki aklını kullanan bulasın.
Gerçi aklı övdüm ama burada önden
bir uyarı notu düşmek isterim: Ben aşağıda okuyacaklarınızı yalnız küçük akılla
fark etmiş değilim. Beynini kullanmak her zaman iyidir; ancak ruhta gezinip bazı
şeyleri görmeden, bazı şeyleri bilmeden kimse kendince ‘doğrular’ bulmaya heves
etmemeli. Yoksa yanlış yola çıkartır o iş insanı. Önce ruha yatırım yapacak,
yükselecek, doğru şeyleri orada öğreneceğiz; ancak o zaman birtakım
tuhaflıkların farkına varabilir ve doğru sonuçları elde edebiliriz. Öncelik
ruhta; her zaman olduğu üzere.
Bakın arkadaşım, bize maddede
gerçekleşmiş mucizeler olarak anlatılan olaylar aslında tamamıyla ruhsal
yolculukla ilgilidir ve insanın ruhsal yolculuğuna ilişkindir. Bunlar, ruhta
ilerledikçe veya yükseldikçe veya tekâmül ettikçe, hangi kelimeyi kabul
ederseniz artık, karşınıza çıkar. Bizi hikâyelerle oyalayanlara göre Kuran’da
sözü edilen firavun tarihte var olmuş, bir peygamber olan Musa ile kapışmış ve
yenilgiye uğramış gerçek bir kişiliktir. Firavun tarihte gerçekten yaşamış bir
şahıs mıdır, onu bilemem, açık kapı bırakıyorum, ancak öyle olsa bile önemli
olan bu değil de firavunun ruhsal yolculukta karşınıza çıkacak bir figür olduğu
gerçeğidir. Yani firavun insanın kendinde bulunuyor esasında. Durum böyle
olunca, firavunun Kızıldeniz’de boğulması gibi hikâye zannedilen detayların
aslında tamamen farklı anlam taşıdığını anlıyor insan.
Kuran yanlış anlaşılıyor. Kuran’da
anlatılan her şey Peygamber’in ruhsal yolculuğuyla ilgilidir ve buna
ilişkindir. Bize bugüne dek hikâye diye anlattıkları aslında ruh yolculuğundaki
safhalardır. Bu nedenle Kuran’da hep aynı şekilde, aslında Muhammed’in günlük
hayatta sürekli gördüğü şeyler sanki ilk kez görüyormuşçasına “Gördün mü?”,
“Görmedin mi?” diye tekrar tekrar sorulur. Örneğin Alak 9, “Men edeni gördün
mü?” Bunu ne hikmetse genelde ‘Namaz kılmaktan alıkoyanı gördün mü?’ şeklinde
çevirirler ancak namaz diye çevrilen salat kelimesi ayette yer almaz. Yani
mealcilerin çoğu bunu kendi yorumları olarak katarlar. Oysa men etmek, yasak
koymak, engellemek demektir. Orada bahsedilen men ediş Peygamber’i bir şey
yapmaktan alıkoyan dışarıdaki insanlar değildir, Alak Suresi ilk inen sure
olduğundan henüz Peygamber için durum kötüleşmemişti ve mesele eğer mealcilerin
iddia ettiği üzere namazsa, putperestler hâlâ Kâbe içinde namaza benzeyen
hareketlerini yapıp duruyordu. Yani Kâbe için bir kavga ortaya çıkmamış henüz, neden
“Gördün mü?” diye sorulsun, olmayan şeye yönelik? Dolayısıyla çeviri, yerine
oturmuyor. Bir de kimileri bu ayetin altına ‘kast edilen Ebu Cehil’dir’ diye
not düşmüş. İnsanların zihninde bin yıl önce kendi kuluyla didişen tanrı imajı
oluşmuş ve hâlâ bu imajı sonuna kadar yaşatmaya kararlılar. Bunun yanlış
olduğunu Ebu Leheb’in geçtiği konuda da konuşmuştuk.
Nedir öyleyse men eden? Muhammed’in
içinde onu hakikati görmekten alıkoyan bir engel bulunmaktadır, aslında bu
engel her ruhta bulunur. Kimileri bunun insanın üstünde duran siyah bir örtü
veya bir battaniye biçiminde göründüğünü söyler ve elbette bu kimseler ruhtan
habersiz, klasik din teolojisi taraftarları değiller. İşte insanın hakikati
görmesi için onu kaldırıp atması gerekir. Müddesir Suresi 1 ve 2’yi de
hatırlayalım: “Ey örtüsüne bürünen. Kalk da uyar.” Demek ki örtü neymiş, bu
bilgiler ışığında: Men edici nefs örtüsü. Peki, ayağa kalkan neymiş: Ruh. Beden
değil, ruh. Buraya dikkat edelim. Yoksa Muhammed Mustafa’ya yataktan kalkması,
işe geç kaldığı yönünde bir uyarı değildir o “Kalk” emri.
Peki, bize nasıl anlattılar bunu:
Peygamber Hira Dağı’nda Cebrail’i gördüğünde çok korkmuş ve koşup eve sığınmış.
Eşi Hatice’ye demiş ki: “Beni ört.” Bunu anlatanlara göre battaniyeyle üstünün
örtülmesini istemiş çünkü Cebrail’in ufku kapladığını görünce dehşete kapılmış.
Fakat Cebrail Peygamber’in peşini bırakmamış, yatağına kadar takip etmiş, bir
de orada vahyetmiş, “Hadi kalk” demiş, işte Müddesir Suresi’nin ilk ayetinde
bahsedilen örtü buymuş.
Eh be kardeşim, neresinden tutsan
elinde kalıyor. Alak Suresi birinci inen sure, Müddesir Suresi ise dördüncü
inen sure. Anlatıya göre Cebrail ilk sureden dört ayet vermiş ve ondan sonra peygamber
koşup eve sığınınca peşinden gitmiş, ancak telaştan olsa gerek dördüncü inen sureye
atlamış. Ne mantık tutarlılığı var, ne bir şey! Ayrıca Cebrail’in Peygamber’den
izin almadan odasına girmesi de hiç şık değil, söylemek lazım kendisine. Büyük
melek olmak adabı muaşeret kurallarına uymama hakkı veriyor mu ya?! Hani Azrail
Peygamber’in canını kabzetmeye geldiğinde ondan izin almıştı, Cebrail niye
hiçbir yerde ondan izin istememiş? Bu klasik din tefsir yazıcılarına göre
Cebrail, Peygamber’e özel hayat hakkı bile tanımamış resmen.
Anladınız. Elbette böyle bir olay yok.
Peygamber evine sığınıp battaniyelerin altında gizlenmeye çalışmadı, peşini
bırakmayan bir melek onun üstünden battaniyesini kaldırmaya çalışmadı. Zaten
Peygamber neden battaniyenin altında saklanmaya çalışsın yahu, ne tuhaf bir
iştir bu? Saklambaç oynasak çocuk bile herhalde battaniye altına
gizlenilmeyeceğini bilir?! Bazen geriye dönüp bakıyorum da biz nasıl inanmışız
bunca acayip açıklamaya onca yıl, şaşırıp kalıyorum.
Böyle okuyunca gayet ortada değil
mi tüm kanıtlar? Fakat bugüne dek görmedik; neden görmedik? Çünkü insanlık
‘bilme körlüğü’ diye adlandırdığım olaydan mustariptir. Size bu yazıyı getiren
kişi bile ruhta belli bir derece yükselmeden, daha doğrusu bazı rehberler
elinden tutup gezdirmeden önce bunları fark etmiş değildi.
‘Bilme körlüğü’ diye bir terim yok,
ben ürettim, umarım bir gün bu isimle akademik literatüre de girer. Nasıl fark
ettiğimi anlatayım size; neden bu ismi koyduğumu anlayacaksınız: Uzunca bir
süre işsizliğin ardından mobilyacıda işe girdim, hiç alakam olmamış daha önce,
ilk defa çalışacağım, hiçbir bilgim yok bu alanda. İlk girdiğim zamanlarda bir
baza modelinin metal ayaklı olduğunu söylendi bana. Tam bir yıl, mağazada her
soran müşteriye o bazanın metal ayaklı olduğunu söyledim. Bu arada epey fazla
sayıda sevkiyata çıktım, en az yüz defa o bazanın kurulumunu kendi ellerimle
yaptım. İşe girişimin üstünden bir yılı biraz geçmişti, sevkiyatçımız bana
gelerek, “Müşteriye baza metal ayaklı demişsin, şikâyet ediyordu kurarken.”
dedi. Sattığı malın arkasında duran esnaf güveniyle “Evet, metal ayaklı baza
zaten.” dedim. “Ne metal ayaklısı ya, ayaklar hep mika.” dedi. Şaşırdım, “E,
sen söyledin bana bunun metal ayak olduğunu bana?!” dedim. “Rengi metal onun.
Sen kaç kere kurdun, hiç mi fark etmedin ayakların mika olduğunu?” diye güldü.
O anda farkına vardım, metal derken aslında ‘metal renkli’ anlamında ‘metalik’
demek istemiş, ama İngilizcesi anca ‘metal’ diyecek kadarına elvermiş, son iki
harfe yetmemişti.
Ve orada başka bir şeyin daha
farkına vardım: ‘Bilme körlüğü’ diye adlandırdığım durumun. Bana ürüne dair bir
bilgi verilmişti, ben de bu bilgiyi verene duyduğum güvenle kafama doğru bilgi
olarak kodlamış ve bir daha hiç sorgulama gereği duymamıştım. Ne de olsa yirmi
yıllık sevkiyatçıydı, yanlış bilgi verecek hâli yoktu ya. Ben o baza ayaklarını
yüz kere kendi ellerimle tutmama, çevirmeme rağmen kafamda kesin doğru olarak
kodladığım o bilgi yüzünden önümdeki gerçeği görmekte yetersiz kalmıştım. İşte
bu sebeple durumu ‘bilme körlüğü’ olarak adlandırdım.
Bu durum yalnız bende geçerli değil
elbette, hayatta hepimiz aynı durumda mustaripiz; ama farkında değiliz. Bize
bir bilgi verirler, veren kişiye duyduğumuz güven yüzünden o bilgiye o derece
inanır, o derece güveniriz ki bu nedenle önümüzde durmakta olan gerçeği gözden
kaçırır, göremeyiz. Bu durumu iman başlığı altında da anlatabilirdim aslında,
iman konusuyla yakından ilişkili çünkü. İşte bu nedenle klasik dinsel öğretiye
iman etmiş dindarlar arasındaki çoğunluk ‘bilme körlüğü’ denen illetten
mustariptir; ezberletilmiş bilgileri kafasında ‘kesin doğru’ olarak
kodlamıştır, bu yüzden onları asla anlamaya çalışmaz ve sonuç olarak
önlerindeki gerçekleri gözden kaçırırlar. Böyle, doğru biliyorum zannıyla doğrulara
sırt çevirmiş olurlar.
Başka örnek de vereyim: Aynı durum Kuran’da
İbrahim Peygamber üzerine yaptıkları açıklamada da mevcut. Enam Suresi’nin 76,
77 ve 78. ayetlerini ele alalım:
“Gecenin karanlığı onu kaplayınca
bir yıldız gördü: ‘Rabbim budur.’ dedi. Yıldız batınca, ‘Batanları sevmem!’
dedi. Ay’ı doğarken görünce: ‘Rabbim budur!’ dedi. O da batınca: ‘Rabbim bana
doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapanlardan olurum!’ dedi. Güneşi
doğarken görünce: ‘Rabbim budur! Zira bu daha büyük!’ dedi. O da batınca dedi
ki: ‘Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım!’”
Aşama aşama inceleyelim İbrahim’in
yolcuğunu: Gecenin karanlığı bastırdığında her ne hikmetse gökte koca ay
dururken İbrahim’in gözüne onca yıldız arasından her ne hikmetse yalnızca bir
tanesi gözüne görünüyor ve Rab budur diyor. O yıldız batınca aya bakıyor ve Rab
olduğunu söylüyor. Ay da batınca güneşi görüyor, Rab olduğunu söylüyor. O da
batınca ‘ben artık kavmimin Allah’a ortak koştuklarından uzağım.’ diyor.
İşteki tuhaflık hiç mi dikkatinizi
çekmiyor: Onca yıldız var, ay tepede, ama İbrahim’in gözüne görünen yalnızca
bir tane yıldız; o yok oluncaya dek ne gökteki diğer sayısız yıldızı ne de
devasa ayı fark ediyor. Sanki daha önce hiç ay görmemiş gibi, fikrini aklına
bile getirmiyor. Üstelik yıldız batarsa gece bitmiş, sabah olmuş demektir, oysa
yıldız battığında İbrahim ay görüyor. Sırada güneş olması gerekmez mi, ay sabah
mı çıkıyor? Yine aynı şekilde güneşi de sanki ilk defa görmüşçesine aydan sonra
geleceğini ne hikmetse düşünemiyor, ay için ‘Rabbim budur’ derken. Hadi
birincide Rab yıldız diye düşündü, yanıldığını fark etti, sonra niye aya geçti?
Sabah güneşin doğacağını bilmiyor muydu, neden doğrudan güneşin Rab olduğu
düşüncesine geçmedi? Hem sıralama sizce de tuhaf değil mi; yıldız çıkıyor,
batıyor, ay çıkıyor, batıyor, güneş çıkıyor. Yıldız batmışsa gece bitmiş
demektir, gece bitmişse ay değil güneş doğmuş demektir sevgili arkadaşım. Yani
bize anlattıkları olay maddede geçir olsaydı İbrahim’in gece olunca ilk
göreceği ay, sonra yıldızlar, en son da güneş olurdu. Fakat zaten ‘yıldızlar’ görmemiş,
‘yıldız’ görmüş ne hikmetse, tek bir tane.
Bunun hakikatte geçen bir olayın hikâyeleştirilmiş
versiyonu olduğunu anlamanız gerek. Tamamen İbrahim’in ruhtaki yolculuğu bu
veya İbrahim adı kullanılarak Muhammed’e manada, yani ruh âleminde yol gösterilmiş.
İbrahim önce yıldıza, sonra aya, en son güneşe ulaşmış ki ruhtaki sıralama
açısından doğru olan da budur. Pir Sultan Abdal “Ay Ali’dir, gün (güneş)
Muhammed.” derken edebiyat parçalamıyordu yahu, lütfen anlayın. Önceki
bölümlerde insanın ruhta gök cisimlerine dönüşebileceğini anlattım; Muhammed
Mustafa’nın ruh âleminde gökte güneş olduğunu kaç kere dile getirmişliğim var.
Tekrar anlatayım: İnsanların dönüştüğü
gök cisimleri ruhtaki makamlarını yansıtır. İnsan ruh yolculuğunda epey
ilerlediğinde önce yıldız olarak görünür, makamı daha da yükseldiğinde ay olur
ve karanlığını gidermek gibi kâinatın en zor işlerinden birine imza attığında
da güneş formuna bürünür.
Ayetle ne alakası var: Ayette bize deniyor
ki İbrahim gördüğü yıldızı, ayı ve güneşi Allah’ın kendisi zannetti fakat
Allah’ın kendisi o güneşten de üstündür. Bu nedenden İbrahim “Ey kavmim! Ben
sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım!” diyor.
“İyi de bu anlattıklarında mucize
yok ki ya?”
Ben yukarıdaki ayetlere açıklık
getirdim ki Kuran’ın nasıl yanlış anlaşılıyor ve yanlış anlaşılan taraflar akla,
mantığa uygun olsun diye nasıl hikâyeye büründürülmüş önce orası açığa çıksın.
Orası açığa çıksın ki geri kalanı anlatmak da anlamak da kolaylaşsın.
Şimdi mucizelere geçelim ve ilk
olarak bize anlatıldığı kadarıyla en inanılmaz mucizelerin yaşandığı dönemi ele
alalım. Antik Mısır’dayız, İsrailoğulları köle edilmiş. Firavun bir gün
kâhinlerden tahtının o zaman diliminde doğan bir İsrailoğlu tarafından
yıkılacağını haber alır ve bu yüzden İsrailoğullarının erkek bebeklerini
boğdurtur. Yalnız Musa olarak bildiğimiz kul kurtulur. Allah onu firavunun
sarayına sokar, Musa orada büyür. Zorluklarla geçen bir zaman dilimi ardından
peygamberliğe erişir. Allah Musa’ya “Kullarımın yakarışı önüme kadar yükseldi.
Git, firavuna söyle kullarımı serbest bıraksın.” der. Fakat firavun buna
yanaşmaz, İsrailoğullarını bırakmaz. Bunun ardından sıra sıra mucizeler
gerçekleşmeye başlar: Mısır’a gökten ateş yağar, Nil Nehri’nin suyu kana dönüşür,
devasa çekirge sürüleri tarafından ekinler talan edilir, kafalarına gökten
kurbağa yağar, her ailede çocukları öldüren bir hastalık peydah olur ve artın
son mucize olarak Kızıldeniz ikiye bölünür.
Okuyunca adeta bol görsel şölenli
bir Hollywood filmi gibi tahayyül ediyor insan kafasında. Fakat anlamlandırması
zor bir durum vardır; şöyle biraz derine inince yine Hollywood filmlerinde
olduğu üzere gibi bir senaryo açığı çıkar ortaya: Madem firavun
İsrailoğullarının çocuklarını boğdurttu diye cehenneme yaraşır derecede
kötülükte bir adam, aynı işi yapıp Mısırlıların suçsuz, gariban çocuklarını
öldüren Tanrı nasıl iyi oluyor bu hikâyede? Bu durum o kadar tuhaftır ki…
Eminim bir kişi de şunu sorgulamamıştır, kendisine öyle anlatıldığı için öyle
olduğunu kabul etmiştir.
İşin garabetini anlayabilmek için
şöyle tahayyül edin: Antik Mısır’dasın, her gün evden piramite, piramitten eve,
başka olayın yok. Bir sosyal düzen var, o dönem her yerde olduğu üzere kölelik
doğal karşılanıyor, tepende de bu düzeni yöneten bir firavun var. Firavunluk
seçime tâbi bir makam olmadığından, yani firavunlar seçim otobüsü tutup oy
istemiyor, babadan oğula geçiyor, adamın orada bulunmasında en ufak bir katkın
yok. Bir gün köle grup içinden birisi çıkıyor, hepsinin azat edilmesini yoksa
tüm Mısır’ın felaketlere uğrayacağını söylüyor. Firavun kabul etmiyor. Kabul
etmeyen firavun ama, senin ekinin yeniyor, senin suyun kan oluyor, senin başına
kurbağa yağıyor ve en son senin çocuğun ölüyor. Hani adama oy vermiş olsan yine
anlarım, ama hiçbir şekilde olaya dahlin yok ve Allah üst üste sana ve senin
gibi binlercesine vuruyor. İyi de kardeşim, firavuna bunlardan yalnızca biri
isabet etse, örneğin kafasına gökten bir tanecik taş düşse de helak olsa,
yerine geçecek firavun belki korkarak azat edilmelerini kabul edecek, hatta
belki korkudan o da bu kudretli tanrının yolladığı dine geçecek? Bize anlatılan
bu hikâyeye göre Allah bile fakire vuruyor da makam mevki sahibi ve zengin
olanı son ana dek koruyor!
Nasıl bir inanış bu? Mucize
uyduracağız diye Allah’ı ne yerine koymuşlar; farkında değil misiniz?
Yöneticinin suçlarından onun orada bulunmasıyla zerrece ilişkisi bulunmayan
fakir halkın çocukları suçlu tutulacaksa Saddam’ı devirmek için ilaç ambargosu
uygulayıp çoluğu çocuğu bombalar altında öldüren ABD’yi nasıl suçlu tutacağız?
‘Hamas’la savaşıyorum’ diyerek ilkokulları bile bombalayan İsrail bile bu
türden bir mucize anlatısıyla temiz çıkarılabilir! Yarın hesap gününde
bunlardan sorumlu adamlar çıksalar da deseler ki “Biz bunu Tevrat’ta, İncil’de,
Kuran’da gördük, Allah böyle yapmış, yöneticileri kötü diye tüm şehri yok
etmiş, biz de Allah’ın yolunu tuttuk’, bu işin içinden kim, nasıl çıkacak?
Gerçi başkalarının hesabından banane, ben kendimi kurtarayım isterim; ama o
mucizelerin maddede gerçekleşti sanılması asıl önemli olanı, gerçeği gizliyor,
beni alakadar eden orası. İnsanlar gökyüzünde mucize ararken ayaklarının
altındaki mucizeleri kaçırıyor, görmüyor. Ben buna karşı açıklama yapıyorum.
Siz yukarılardan mucize bekleyen
dindarlara da, bu dünyayı anca küçük zevklerini tatmin amaçlı kullandığından
nasıl bir mucize olduğunu zerrece görmeyen, her şeyi rastgeleliğe bağlayan
ateistlere de bakmayın. Dünyada hiçbir şey rastgele değil, her şeyin varlığı
ayrı mucizedir. Sevginin varlığı başlı başına bir mucizedir, çünkü sevgi evrim
açısından insanın hiçbir işine yaramaz. Doğada her hayvan, yavrusunu türünün
devamı için sever, birçok türde anne yavrusu erişkinliğe erdiği vakitte onunla
çiftleşebilir. Doğada ego-nefs-benlik hüküm sürer; her tür ancak kendisinin ve
sürüsünün menfaati üzere hareket eder. Gelgelelim yalnızca insanda kendinin ve
toplumunun zararına olabilecekse bile her şeyi sevme kapasitesi vardır. Naziler
engelli çocukların halka yük olduğunu, vergilerinin boşa harcanmasına sebep
olduğu propagandasını yapıyordu. Yine aynı şekilde Vikingler engelli doğanları
öldürüyorlardı. Vikingler ve Naziler tam olarak doğaya uygun hareket ettiler,
çünkü doğada hayvanın ya da sürüsünün menfaati dışında hiçbir şey önemli
değildir. Buna ‘orman kanunu’ veya ‘survival of the fittest’ yani ‘en uygun, en
hazır, en güçlü olanın kurtuluşu’ derler. Buna karşılık gerçekten ‘insan’ olan,
engelli doğan çocuklara sevgi duyar; arkada bırakmak, ölüme terk etmek şöyle
dursun. Aslında insanı insan kılan da zaten budur. Doğada geçerli yasanın
tersine hareket ederek insan olur âdemoğlu.
Uzayda toz zerreciği hükmünde olan
bir kayanın üstünde yaşamın oluşmuş olması bir mucize. Doğanın varlığı her
yönüyle bir mucize. Kedisi, kuşu, otu ağacı, her yer ayrı mucize. Ancak sevmek
var ki o mucizenin de mucizesidir. Mucize ‘olağanı aşan iş’ demek değil mi?
Menfaatsiz sevmek de doğada hüküm süren yasaya yani olağana tamamen
terstir.
İnsanoğlu bir tuhaf… İstiyorlar ki
gökten kurbağa yağsın da ona mucize desinler. Mucize kurbağanın kendisi, bunu
anlamıyorlar. Mucize gökten yağmur yağması. Bu nedenle Muhammed Mustafa yağmur
yağdığında sarığını başından çıkartıyordu. Gökten kurbağa yağsa çıkartamazdı.
Ama esas mucize nedir biliyor musunuz; insana hiç faydası olmadığı hâlde
kurbağayı sevebilmek. Buna kapasitenin olması mucizenin de mucizesidir. Bunu
evrimle, hormonla falan hiçbir türlü açıklayamazlar. Lütfen bunu fark edin.
Materyalist ateist kesim de dinci güruh da insanlığı aldatıyor, bunu anlayın.
“Kurbağayı sevin, falan… Bir
dakika, bir dakika… Yoksa sen o masallardaki ünlü Kurbağa Prens falansın da
kendini öptürmek için bizi ikna etmeye mi çalışıyorsun?”
Hayır sevgili Sherlock Holmes, bu
satırlar prens prens sarayında takılırken bir cadı tarafından dönüştürülmüş bir
kurbağa tarafından, kendini öptürmek hevesiyle yazılmadı, ‘gelin beni öpün’ alt
metni taşımıyor. Zaten monarşi kalktı, prens mi kaldı Allahını seversen? Gerçi benim
gördüğüm kadarıyla bugün kızlarımızın hepsi birer prenses ama onlar da öptüğünü
prense değil Züğürt Ağa’ya çeviriyorlar.
Ben size diyorum ki bu dünyanın
yasaları bellidir, belirleyen de bizzat buranın yaratıcısıdır. Burada mucize
olacaksa eğer, gökten inmez, birinin elinden gelir. Örneğin paraya
sıkışırsınız, bir dua alırsınız, bir yerden, birinin elinden çıkar gelir.
‘Tesadüf’ sanma bunu, olağanüstü olan budur, gönderen de O’dur. Bunu diyorum
ben. Yani hayır arkadaşım, şeyhin keramet gösterip uçmuyor, uçabilse sağa sola
giderken arabaya binmez, uçar gider, sen de şeyhine tutunur, pasaportsuz kıta
değiştirirsin. Ama öyle bir şey olmuyor, gerçi olsa da şeyhini hava savunma sistemleri
vurur indirir, yazık olur şeyhine. Ha, bak ruhta uçuyordur belki; işte bu iyidir,
herkes uçamaz ruhta. Maalesef ruhta ekseri çoğunluk yere çakılı dolaşmaktadır,
uçabileceklerini hiç bilmeden.
Anlaşılması gereken şudur ki tüm
mucizeler ruhta gerçekleşir, maddede değil. Bize maddede gerçekleşmiş gibi
anlatılan mucizelerin hepsi ruhta gerçekleşmiştir ve bugün hâlâ aynı işler
ruhta gerçekleşip durmaktadır. Bunlar tamamen yanlış anlaşılmış, yanlış
aksettirilmiştir.
“İsa Mesih’in İncil’de geçen onca
mucizesi ne olacak?”
Evet, en çok mucizeyi
gerçekleştirdiği söylenen peygamber İsa Mesih’tir. Hristiyan dünya İsa’nın,
daha doğrusu Yeşua’nın dünyaya babasız hâlde, bakire bir anneden geldiğine
inanır ve böyle propaganda yapar. İslam dünyası da aynı şeye inanır. İsa
Mesih’in doğumu bile başlı başlına en büyük mucizedir anlayacağınız. Bizlere
hep böyle anlatılmıştır.
Arkadaşım, hani kimseyi de üzmek
istemiyorum ama hiç mi basit biyoloji okumadınız, nasıl böyle bir şey mümkün
olabilir? Kadında bulunan yumurta erkekten gelen spermle buluşmadan nasıl bir
bebek dünyaya gelebilir? Bu dünyanın kuralı gereğince bir bebeğin var
olabilmesi için spermle yumurtanın birleşmesi şarttır ve bu kuralı var eden,
tüm yaşamı bu kural üstüne dayandıran da bizzat O’nun kendisidir. Allah neden
kendi kurduğu yasayı çiğneyip geçsin? İsa’nın maddedeki babası marangoz
Yusuf’tur. Üstelik İncil’de bile ‘kutsal bakire’ denilen Meryem’e İsa
‘kutsaldır’ demez. Matta 12’de ‘İsa’nın Annesi ve Kardeşleri’ bölümünü
açarsanız görürsünüz ki İsa Mesih şöyle demiştir onun hakkında:
“İsa daha halka konuşurken,
annesiyle kardeşleri geldi. Dışarıda durmuş, O'nunla konuşmak istiyorlardı. Birisi
İsa'ya, “Bak, annenle kardeşlerin dışarıda duruyor, seninle görüşmek
istiyorlar” dedi. İsa, kendisiyle konuşana, “Kimdir annem, kimdir kardeşlerim?”
karşılığını verdi. Eliyle öğrencilerini göstererek, “İşte annem, işte
kardeşlerim!” dedi. “Göklerdeki Babam'ın isteğini kim yerine getirirse,
kardeşim, kızkardeşim ve annem odur.”
Hani burada ‘beni babasız doğuran
kutsal annem’ sözü? İsa Mesih neden annesinde kutsallık olduğunu söylemiyor,
sanki kutsal değilmişçesine, ancak onu takip ederse kutsallaşırmışçasına
konuşuyor? Açık açık ‘beni takip ederse annem olur’ diyor İsa Mesih. Eğer
annesi Meryem, övüldüyse bunun sebebi İsa’nın peygamberliğini kabul etmiş ve
ruhta onun tarafından meshedilmiş olduğundandır. Kuran’daki övgülere bakılırsa
kendini ruhsal anlamda epey temizlemiş sonradan. Fakat ona yöneltilen övgü,
İsa’yı babasız doğurduğundan değildir, çalışıp çabalayıp -muhtemelen uzun
oruçlar tutmuştur- ruhta kendini paklamasından dolayıdır. Ne demek istediğimi
iyi anlayın: Yeterince gayret gösteren herkes, eğer kapasitesi de buna
elveriyorsa, aynı şeyi başarabilir ve ruhta benzer övgülerin muhatabı olabilir.
Bu algılayışı içselleştirmek çok önemli.
“Fakat sen bize maddede de
istisnalar olabileceğini, Allah’ın mucizeler yapabileceğini söylemiştin. Belki
Allah İsa Mesih için istisna yaptı?”
Daha önce konuştuk; bize
peygamberlik öylece gökten indiriliyormuş gibi anlatılır ama ruhun aşağıdan
çabası olmaksızın olmaz, hakikat budur. Bu dünya imtihan dünyası değil mi,
imtihansız bir şey verilir mi hiç? Bir ruh gerekli çabayı ortaya koyacak,
gerekli nitelikleri edinecek ki peygamberlik alsın. İsa daha bebek, Mesih değil
henüz, belki potansiyeli vardır ancak kesinlikle bir makama ulaşmamış,
Ruhülkuddüs makamına varmamış, alelade bir bebek daha. Peygamberlik edinmemiş bir
ruh için Allah neden tutup da kendi yarattığı kuralı çiğnesin geçsin? Aklınız
alıyor mu bunu? Öyle olsa her bebek için çiğneyebilir.
İşin hakikatini önceki bölümlerden
birinde söylemiştim, bir kere daha söyleyeyim: Ruhta, bu dünyaya tam ters
şekilde, insanı baba doğurur. Orada var olabilmek için babalık vasfıyla
donanmış yetkili bir kul gereklidir. Şimdi düşünün, İsa Mesih neden Tanrı’ya
‘Baba’ diye hitap ediyordu? Onu burada var eden olduğu için mi yoksa orada var
eden olduğu için mi? Tam bu nedenle makamının ne derece üstün olduğunu da
yazmıştım diye hatırlıyorum.
Yalnızca bu durum değil, İsa Mesih
için yazılan onca mucize hep yanlış anlaşılmış işlerdir. Öyle de abartılı yazmışlar
ki… İncil’e bakın, anlatılana göre İsa Mesih bir o bölgeye gider, körlerin
gözünü açar, bir bu bölgeye gider, ne hastalık varsa iyileştirir; sanki asıl
görevi peygamberlik değil de şifacılıkmış gibi. Öyle ki şifa bekleyen insanlar İsa’nın
kaldığı çadır önünde uzun sıralar oluşturur. Fakat şöyle bir durum var ki o
döneme gidip de oralardaki köylerin nüfuslarını saysak herhalde İsa Mesih’in
iyileştirdiğini iddia ettikleri sayıya yakın gelir. Sanki o dönemde köylerde
yaşayan on adam varsa sekizi ciddi bir rahatsızlıktan mustarip, öyle yazılmış.
Artık nasıl köylerse hepsi felçliyle, körle, sağırla, alacası, cüzzamla, sara
hastasıyla doludur.
Öyle anlatıyorlar ki o günlerde her
yan mucize doluydu gibi. Sanki İsa Mesih değil Harry Potter var karşımızda,
sabah kalkıyor, elini yüzünü yıkarken o elini suya vurmuyor da su uçarak gelip
yüzünü yıkıyor, o kadar bol mucize göstermiş. Ta ki çarmıha gerilinceye dek.
Her ne hikmetse Hakk’ın verdiklerini sürekli ve sürekli mucizelerle değiştiren,
körün gözünü açan, ölüyü mezardan kaldıran İsa Mesih, çarmıha geldiğinde
Hakk’ın kendi hakkında biçtiği o feci hükme rıza gösteriyor. İyi de kendi
başına gelen o büyük felakete razı gelen, gönül hoşluğu içinde kendi ayağıyla
çarmıha giden İsa Mesih, neden Hakk’ın başka kullar için yaptığı işleri ‘kötü’
olarak adlandırıyor, onlara razı gelmiyor, onları değiştiriyor? Büyük çelişki
var burada.
Sevgili arkadaşım, açık ve net
şekilde beyan ediyorum ki peygamberlerin işi mucize göstermek değildir, silin
kafanızdan şu hikâyeleri. Öze yönelin, özü anlamaya çalışın. Bahsedilenler hep
ruhla alakalı işler. İsa Mesih ruhta kör olanların gözlerini açıyor, ruhsal
âlemi görmelerini sağlıyor. Zaten peygamberlerin işi ve görevi bu, yoksa
fiziksel kusurları yok etmek değil. Şunu bilmeniz gerekir ki başa bir iş
geliyorsa, mutlaka öyle olması gerektiğindendir. Hadi diyelim o adamın gözünü
açtı, adam da gitti açılmış gözleriyle birinin kanına girdi; o zaman İsa o
adama iyilik mi yapmış olur yoksa kötülük mü? Koca peygamber, hele İsa Mesih
gibi en önde gelenlerinden biri neden bir insana bile isteye kötülük yapsın?
“Nasıl mantık bu? Yani gözleri
görmeyen insanlar ameliyat olup da gözlerini açtırmasın mı?”
Bu, o demek değil. Dünyada yaptığın
her işte kendi sorumluluğunu alırsın; fakat bu durumda İsa peygamber de işlenen
suça ortaklık etmiş olur. Siz gidip sinir hastası birine silah verir misiniz,
verseniz suça ortaklık etmiş olmaz mısınız? Bu konuyla ilgili Mesnevi’de bir
adamın hayvanların dilini anlayabilmek için Musa Peygamber’den istekte
bulunduğu çok güzel bir hikâye vardır. Orada da bu gerçek dile getirilir. Hikâyede
adam ısrarla istediği şeyi alır ve sonunda iş kendi aleyhine döner. Fakat Musa
o vakte dek adamı defalarca geri çevirmiş, uyarmıştır, bunun kendisine zarar
getireceğine dair.
“İsa ölüyü diriltti” derler. İsa
Mesih’in ölüyü diriltmesi mezardan birini kaldırması değil, çok çok daha önemli
bir şey, İsa’nın insanın ruhunu diriltmesi, ışığa ve sonsuz kurtuluşa
kavuşturmasıdır. Yani hangi ölüyü, ruhta ölü olanı, mezarında yatan bedeni
değil. Yani İsa ‘baba’dır ruhta, ama ya bilmediklerinden ya da ruhta ölüyü
diriltmek, ruh gözünü açmak elle tutulur işler değil ya, milleti mucize yoluyla
ikna etmek için böyle yazmışlar. Oysa maddede ölüyü diriltsen ne fayda, zaten fazla
geçmeden tekrar toprağa girecek, hatta belki daha kötü ölecek bu sefer. O zaman
dirilttiğine pişman olmaz mısın? Oysa adam ruhta dirilirse, ruhta doğarsa bir
daha bu azap dolu madde âleme doğması gerekmez. Sonsuz kurtuluş demek bu,
muhteşem ötesi. Bırakın beden ölsün, toprak olsun gitsin, ruh önemli olan. Biz
ruhuz, bedense kısa süreliğine giydiğimiz bir elbise. Birisi önünüzde ölüyor
olsa siz kıyafetlerini çıkarıp da onları alır, yerde kıvranan adama sırtınızı
dönüp gider misiniz? Peygamberler neden elbise olan bedeni kurtarsın?!
İsa Mesih gerçekten ölü diriltiyor
olsa mirasyediler hariç herkes ölüsünü dirilttirmek için akın ederdi, bölük
bölük başına üşüşürlerdi. Siz birisinin ölüleri dirilttiğini duysanız
kaybettiğiniz yakınlarınızı geri getirsin diye kapısını aşındırmaz mısınız
yahu? İsa toprak olacak bedeni dirilterek hem efektif olmayan bir iş yapacak
hem de onca insanı başına yığacak; neden yapsın bunu? Hani canı istediğinde
yapabiliyor olsa bile yapması mantıklı değil. Bunu fark edebilin lütfen.
Gerçi Müslümanlıkta da aynı
hikâyelerin oluşması ve yayılması kaçınılmazdı galiba, Hristiyanlar kendi
peygamberleri için ardı ardına mucize sıralarken Müslüman kendi peygamberini
altta mı bıraksın?! Elbette bu söz ironi; dini ego-nefs-benlik yoluyla
algılayınca böyle düşünce ve uydurmaların gerçekleşmesi kaçınılmaz.
“Öyleyse sen bize mucize falan yok
diyorsun yani? Açıkça söylesen ya şunu?”
Bakara 118’de zaten peygamberlere
mucize verilmediği zaten söylenir: “Kendini bilmezler; ‘Allah bizimle konuşsa
yahut bize bir ayet (mucize)[*] gelse ya!’ derler. Öncekiler de öyle derlerdi,
kalpleri birbirine benzedi. İkna olmak isteyen bir topluluk için âyetleri açık
açık gösterdik.” Süleymaniye Vakfı’nın mealinden alıntı yaptım; çünkü o yıldıza
şöyle bir dipnot iliştirmişler: “*Nebîmize, Kur'ân dışında bir mucize
verilmemiştir. (Bkz. İsra 17/59)” Oysa ayeti biraz anlayarak okumayı deneseler
yalnız ‘nebimize’ değil diğer peygamberlere de mucize verilmediğini
çıkarabilmeleri gerekirdi.
Ayette şunu demiyor mu, ben mi
yanlış anlıyorum: ‘Bunlardan öncekiler de mucize istiyordu. Bunların kalpleri
hep aynı, kalplerinin körlüğünden mucize istiyorlar. İkna olmak isteyen için
gerekli ayetler açık.’ Ayet demek, işaret demek. Ayetler her yerde çünkü
dünyanın, yaşamın kendisi mucize be kardeşim, onu görmüyorlar. Bunlar,
afedersin, büyükbaş hayvan gibi anca otlama derdinde, farkındalık olmaksızın
yaşayıp gidiyor, mucize içinde yaşarken mucize bekliyorlar; diyor. Hatta bana
öyle geldi ki sanki sonuna ‘Bir de onlarla mı uğraşacağız’ türünden bir şey
eklenecekmiş de kibarlıktan vazgeçilmiş gibi. Bu sonuncusu tabii benim kişisel
yorumum.
Ben size diyorum ki her şeyin
mümkün olduğu bir âlem var ama burası orası değil. Gerçi her şeyin mümkün
olduğu bir yerde hiçbir şeye mucize diyemeyiz; çünkü mucize ‘olağanı aşan’
demektir ve her şey olağan içi ise olağanı aşan bir iş olamaz. Maddede ise
işler birtakım kurallarla önden bağlanmıştır. Bu kurallar vardır çünkü Allah
dünyayı ‘iyi ile kötü belli olsun’ diye bir mücadele alanı olarak yaratmış. Kendi
koyduğu kuralları ezip ezip geçecekse neden en baştan bu kurallarla insanları
bağlasın ki? ‘Kurallar ezilmek için vardır’ diyecek, anarşist tavırlı bir Allah
tasviri yoktur umarım kimsenin kafasında? Hiç olmamıştır demiyorum bu arada. Elbette
madde âlemde de istisnalar yapmış olma ihtimali var, Allah belki de böyle bir
iki tane mucize gerçekleştirmiştir. Allah da ilmi de sınırlandırılamaz
neticede. Ancak bize anlatıldığı üzere geçmişte sürüsüyle mucize falan yoktu
yahu. Millet o dönem günlük hayatında Age of Mythology oynarmışçasına takılmıyordu.
Age of Mythology diye bir strateji
oyunu var, oynadınız mı bilmem. Mitolojik tanrıların takipçileri birbiriyle
savaşır, tanrılar da işe karışır, mucizeler havada uçuşur. Bazen durup
düşünüyorum, geçmişten öyle hikâyeler anlatıyorlar ki bize… Gökten inen koçlar,
ikiye ayrılan denizler, yağan kurbağalar, kan akan nehirler, gözleri açılan
körler, dirilen ölüler, bölünen ay… Öyle anlatıyorlar ki sanki bundan bin yıl
öncesinde insanlık Age of Mythology oynarmış gibi takılıyordu da biz o döneme
yetişemedik -veya bir nedenden o mucizeler bizim dönemimize yetişmedi. Madem
koçlar gökten iniyordu da millet niye her kurban bayramında onca para sayıyor?
Bu topraklarda bedava kurbanlık alacağını bilse çocuğunun boynuna bıçak
dayayacak yeterince insan var; ama bize anlatılana göre o olay sadece bir
kereliğine yaşanmış. Acaba mucizelerde de böyle bir kullanım sınırlaması falan
mı söz konusu yine Age of Mythology’de olduğu üzere?
Bunları anlatıyorum ki hani olur ya
bedenim öldükten sonra etrafa mucize gösterme hevesine kapılan olur da beni
geri diriltmeye çalışır falan… Bilsin ki fena bozuşuruz. Ben yıllarca madde
dünyanın esaretinden kaçıp kurtulmaya çalışayım, nihayet kurtulayım, sonra
gökte mutlu huzurlu takılırken biri mucize olsun diye beni paçamdan tutup
aşağılara indirsin, geri etten bedene soksun. Vallahi bozuşuruz, denemeye
kalkmayın ha. Demedi demeyin, dünyaya beni geri çekip de nüfusa fazladan bir
kişi eklerseniz, beni tekrar şuranın dertlerini çekmeye getireni ayağa
kalktığım gibi o mezara gömer, nüfusu denge noktasına döndürürüm.
“Sen zaten mucize falan yok, bunlar
hep yanlış anlaşıldı demiyor musun? İstesek de yapamayız zaten!”
İsteseniz de yapamayın zaten. Neden
yapmamanız gerektiğini anlamak için Stephen King’in Hayvan Mezarlığı eserini
okuyabilirsiniz. Bedeni diriltince elinize ne geçecek, yapabiliyorsanız ruhu
diriltin; mucizenin esası o. Asıl olan ruh, ruh. Şunu bir anlamadılar gitti. O
nedenle tüm yazılarımda beden ölene dek ruha yatırım yapmanın gerekliliğini
vurguluyorum.
“Peygamberimizin mucizeleri ne
olacak peki? Ayın yarılması var?”
Peygamber’in sırf Ebu Cehil inansın
diye ayı yardığını anlattıkları o hikâye yaygındır ve çok inananı vardır, evet.
Oysa öyle bir olayın olmadığını bilmek için Kuran’ı okumak yeterli; Kuran’da
farklı farklı yerlerde görülür ki birtakım insanlar Peygamber’den mucize istemektedir;
fakat hepsinde de bunlara kimselere başka cevaplar verilir, mucize gösterilmez.
Muhtemelen bu da Müslümanlar arasından bazılarının, Peygamber’in de bir
mucizesi olsun diye kurduğu bir hikâye. Diğer dinlerde de aynısı gerçekleşti
dedik, daha henüz konuştuk.
Ay bölme hikâyesi neden zırvadan
ibarettir, gelin inceleyelim: Öncelikle sadece bir adam inansın diye koca ayı
bölmek çok yüksek maliyetli bir prodüksiyon. Biri gelse de “Milyar dolarlar
harcayıp Hollywood filmi çektiler ama bu sadece tek bir adam izlesin diye
çekildi” dese, bu filmi asla bu tek adamdan başkası görmemiş ve görmeyecek
olsa, ona inanmak da güç olurdu elbette. Fakat bu dünyada bu durum mümkün,
zenginleşen egolar sözde tanrılıklarını tatmak için sınırları zorlayabilirler
çünkü. Birinin yalnızca kendi izlemek için film çektirmesi uzaya turist göndermekten
o kadar da farklı değil esasında. Gelgelelim yalnızca Arap kabilesinden tek bir
adam görsün diye ayı yarmak çok, çok daha büyük bir iş ve hâliyle bunun hiçbir
mümkünatı yok. Madem böyle bir mucize yapılacaktı, toplarsın tüm kabileyi,
hatta uzak devletleri önden bilgilendiren mektuplar gönderirsin ki herkes ama
herkes görsün ve anlattığın tanrının inansın. Zaten coğrafya biliyorsanız, ayın
pek çok bölgeden ve ülkeden aynı anda görüldüğünü de biliyor olmanız gerekir.
Oysa o dönemden kalan tarihî kayıtlardan hiçbirinde böylesine muazzam bir olay
yer almamaktadır.
“O dönemden zaten kaç kayıt kaldı,
belki yok olanlar arasındadır?”
Şuna emin olun eğer dünyanın
herhangi bir döneminde ay ikiye yarılmış olsaydı, kayda falan gerek kalmadan,
muaazzaaam bir anlatı olarak birçok bölgede kuşaklardan kuşaklara geçerdi. Ve o
sırada ayın gökte yükseldiği her toprak parçasındaki insan buna şahit olmuş
olurdu, yani her coğrafyada buna benzer bir anlatı işitmek mümkün olurdu;
yalnızca tek bir kitabın tek bir paragrafında geçiyor olmazdı.
“Sence esas sorun bu olayın tek
şahidinin yalnızca Ebu Cehil’in olması mı?”
Evet, bunu Ebu Cehil’den başkasının
görmemiş olması işin en önemli boyutu. Varsayalım ki bu olay gerçekten yaşandı
ve yalnızca Ebu Cehil şahit oldu. O zaman ortaya sorulması gereken daha tuhaf
bir soru çıkar: Eğer biri gelse ve ayı yaracağını söylese ve gerçekten de
yapsa, ama bunu sizden başka kimse görmese, bunun keramet mi olduğunu
düşünürdünüz sihir olduğunu mu? Öyle ya; keramet olsa herkesin görmesi
gerekirdi. Fakat olayı sadece sizin görmeniz ve başka kimsenin görmemiş olması
‘David Copperfield’ın gösterilerde yaptığı gibi bir işe mi denk geldik acaba?’
gibilerinden soruların aklınızı kurcalamasına sebep olmaz mıydı?
Zannımca bunu ilk düşünen ve ortaya
atan böylece İslam’a takipçi kazandırabileceğini düşündü; ancak ya Peygamber’e
yardım etme niyetiyle ya da kendisi neye inanıyorsa herkes de ona inansın
isteyen egosunun yönlendirmesiyle aslında koca peygamberin hiç olmadığı biri
gibi görüneceği ihtimalini hesaba katmadı belli ki.
“Gerçi peygamberimizin mucizesi
sayılmaz da Fil Suresi’ndeki mucize ne olacak ya? Kâbe’yi yıkmaya gelenlerin
hâli beter olmadı mı? Allah’ın mucizesi değil miydi o?”
Haklısınız, çocukluktan beri ezberlettikleri
hikâyelerden biri de Fil Suresi üstünden uydurulmuştur. Fakat orada ne
anlatıldığını anlamak için Fil Suresi’ni tekrar hatırlamak gerekir. Fil Suresi
bildiğim kadarıyla tüm mealciler tarafından şöylece çevrilir, arada ihtilaf
yoktur:
“Rabbinin, Fil sahiplerine ne
yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü
sürü kuşlar gönderdi. Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atan (kuşlar). Nihayet
onları, kurt yeniği ekin yaprağı gibi yaptı.”
Bu sure için yapılan açıklamayı
kendim yazacaktım fakat meallere bakarken Süleyman Tevfik mealinde ekstradan
açıklama bulunduğunu gördüm. Rivayet usulü anlatımı hoşuma gitti, doğrudan alıntılayayım:
“Fîl vak'ası Rasûlullah efendimizin
tevellüd buyurdukları sene vâki' olmuşdur. O zamânda Yemen Habeş
İmparatorlığına tâbi' olub Ebrehe nâmında bir vâlisi vardı. Merkûm Ka'be
ziyâretinden halkı çevirmek maksadıyla San'a'da bir kilise yapub fevkal'âde
tezyîn iyledi. Kinâne kabîlesinden bir kişi, gizlice o kiliseye girüb râhibin
durdukları yere def'-i hâcet itdi ve necâseti divarlarına sürdi. Bunı haber
alan "Ebrehe" son derece hiddetle Ka'be'yi yıkmağa yemîn itdi. Ve
Mahmûd nâmında bir fili önlerine katarak büyük bir ordu ile Mekke'ye doğrı
yürüdi. Ve civârda bir mahalle vâsıl olub oraya kondı. O zamân Abdul Muttalib
Mekke'de reis-i kavim idi. Ebrehe'nin 'askeri Abdul Muttalib'in ikiyüz devesini
gasb iylediklerinden mumâileyh bir katıra binüb Ebrehe'nin yanına gitdi. Yemen
hükümdârı onun şöhretini işitmiş oldığından ikrâm ile yanına oturtdı ve ne
istediğini sordı. Abdul Muttalib: " 'Askerin develerimi gasb itdiler,
onları i'âde itmeni istemeğe geldim" didikde Ebrehe: "Senin bu
talebinden ta'acüb idiyorum. Ben dîninizin rükni olan Ka'be'yi yıkmak üzere
geldim. Sen benden onı hedm itmemeği isteyecek yerde develerini
isteyorsun" didikde Abdul Muttalib: "Develerin sâhibi benim,
Ka'be'nin sâhibi de vardır, dilerse onı muhâfaza ider. Bemim işim değildir. Ben
kendi malımı isteyorum" cevâbını virdi. Ebrehe'nin emriyle develer i'âde
olundı. Ebrehe irtesi gün ordusuyla kalkub Mekke'ye geldi. Harem-i şerîfe
girecekleri zamân o cesîm fil oturdı ve ileri gitmedi, başına tokmaklar urdılar
ise de yerinden kaldıramadılar. O sırada havayı karabulut gibi ebâbîl kuşları
kapladı ve ufak taşlar yağmurı başladı. Bunlardan her biri bir kâfirin başından
girüb dübüründen çıkıyor ve helâk idiyordı. Geri dönüb gitdiler.”
Demek kuşların attığı taşlar kâfirlerin
başından girip dübüründen çıkıyordu; he mi? “Vay anam vay, neler dönmüş Serhat
ya?!” diye sorarlardı şu açıklama Telegol’de yapılsa. Bu ebabillerin çok etkili
bir hava gücü oldukları açık, oysa İslam dünyası ülkeleri teknolojide ve hava
gücünde kuvvetsiz ülkeler. Umarım ebabiller bir gün Müslümanların zulme uğradığı
yerlere de yardıma gider, mermiden hızlı taşlarıyla ‘kâfirleri’ helak ederler.
Sevgili arkadaşlar, olayı aşama
aşama inceleyelim: Bir putperest, kilisenin içine dışkılayıp duvarlarına dışkı
sürüyor, haklı olarak sinirlenen Ebrehe isimli vali de Kâbe o dönem putlarla
dolu olduğu için putperestleri cezalandırmak amacıyla ordu topluyor ve yıkmaya
yürüyor. Yolda Peygamber’in dedesi olan Abdulmuttalib’in iki yüz devesini gasp
ediyorlar. Eğer Ebrehe Müslüman olsaydı buna gasp değil ganimet denirdi ama
hadi gasp diye kabul edelim. Abdulmuttalip Ebrehe’nin karşısına çıkıyor, diyor
ki: ”Develerimi ver.” O da diyor ki: “Ben senin bu isteğinden dolayı utanç
duydum. Ben buraya sizin dininizin dayanağı olan Kâbe’yi yıkmaya gelmişim, sen
develerini düşünüyorsun.” O da diyor ki: “Develerin sahibi benim, Kâbe’nin de
sahibi var. O dilerse onu korur.” Ebrehe demek ki âdil bir adammış ki develere
ganimet diyerek el koymuyor, Abdulmuttalib’e teslim ediyor. Oysa o develer
kılıç hakkı değil mi yahu, bize böyle öğrettiler hep? Demek ki din yerine
adaleti takip edersen değilmiş, o çağda bile. Bize ganimet, yağma savaşını din
diye öğretmişler.
Şimdi şöyle bir durum var: Ebrehe
kiliseye hakaret edildiğinde sinirleniyor, buradan açığa çıkıyor ki bir
Hristiyan, yani Allah’ın peygamberi olan İsa’nın dininde. Kâbe ise hâlâ
putlarla dolu. Hristiyan olan Ebrehe de orayı yıkmaya gidiyor. En büyük zararı
elbet putlar çekecek, ne güzel işte, putlar yıkılacak; fakat o da ne, fil
gitmiyor. İtiyorlar kakıyorlar, sivri uçlu sopalarla dürtüyorlar, fil yerinde
duruyor. Sonra bir anda gökyüzünde ebabil olduğu söylenen bir kuş sürüsü beliriyor,
bu kuşlar meğerse taşlar taşıyormuş, ordunun üstüne bir salvo atıyorlar, aşağıda
ordu pert oluyor. Sonuçta yalnızca Karataş değil putlar da kurtulmuş oluyor.
Yani hikâyeye göre, putlardan her zaman nefret etmiş olan Allah putları
koruyor, kurtarıyor bir nevi.
“Putları değil kardeşim ya, evini
koruyor Allah. Putlar da evinde bulunduğundan kurtuluyor.”
Öncelikle şunu dile getirmek
gerekir ki “Bu tapındığınız taşlar kutsal değil.” diye canı pahasına savaş
veren ve bu savaşta da nice sevdiklerini gözleri önünde yitiren, nihayet başarılı
olan ve üç yüz altmış putu yerle yeksan eden Muhammed’in, ümmetinin Allah’ın
yeryüzündeki taştan bir yapıda ikamet ettiğine inanması kadar büyük ve trajik
bir ironi yoktur. Fakat bunu göz ardı etsek bile şunu sorun kendinize: Madem
orası Allah’ın evi, madem yıkmaya gelenleri ortaya mucize çıkararak helak
edecek kadar da tepkisel, neden üç yüz altmış put tek tek evine sokulurken Allah
evini korumadı? Ebabil sürüsüne gerek yok, ilk putperest elinde putuyla Kâbe’ye
girerken gökten bir iki kuş çıkagelse helak ederdi zaten adamı? Böylelikle buna
tanık olan herkes Kâbe’nin ne mucizevi bir yer olduğunu anlar ve bir daha put
sokmaya cesaret edemez, tırnak içinde söylüyorum, ‘Allah’ın evi’ de hiçbir
zaman putların istilasına uğramamış olurdu. Mucizenin hası da bu olurdu?
Tarihi biraz okuduğunuzda, eğer
biraz kafası çalışan da biriyseniz, bize anlattıklarının ne büyük hikâye
olduğunu açık seçik şekilde görürsünüz. Yezid 683’te Mekke’yi mancınıkla taşa
tutar, Karataş isabet alıp kırılır. Yezid’in mancınıkları veya ordusu nedense
bir kuş sürüsünün saldırısına uğramazlar. Üstelik bu arada Kâbe’de yangın çıkar
ve Kâbe büyük zarar görür. Görüyoruz ki ateş, çoktan putlardan arındırılmış
olan Kâbe’ye zarar vermeyi tercih etmiştir her ne hikmetse. Dememiştir ki: ‘Bu Kâbe
Allah’ın evidir, yakıp da günaha girmeyelim durduk yere.’ Hadi insanlar kâfir
olabiliyor, peki ateş de mi kâfir ki kalkmış Allah’ın evini yakıyor? İbrahim’e
serin olduğu söylenir oysa bize? Yani ateş İbrahim’i yakmıyor da Allah’ın evine
mi tüm garezi? Veya kulunu koruyan Allah kendi evini mi başıboş bırakıyor,
korumuyor? Şu işteki acayipliği göremiyor musunuz? Kalkıp da taşta Allah
arayınca böyle absürtlüklerle karşılaşmak kaçınılmaz oluyor maalesef.
Dahası da var. Karmatiler dedikleri
bir gup Karataş’ın put olduğu iddasıyla 930 yılında Kâbe’yi basar, binlerce
hacıyı öldürür ve zemzem kuyusuna doldururlar. Yani bugün oraya buraya dağılan
o su, vaktiyle içinde ölü bedenleri bulunduğu su… Değildir, çünkü Suudi
hükümeti güya bitmez tükenmez denilen zemzem suyuna takviye için uzun yıllardır
ihale açıp durmaktadır, yani hacılarımızın getirdiği zemzem aslında şebeke
suyudur zaten. Karmatiler Karataş’ı yerinden söker, kaçırır ve üstelik Karmati
lideri der ki: “Eğer burası dediğiniz gibi Allah’ın evi olsaydı, şu an gökten
üstümüze ateş yağardı.” Gelgelelim Kâbe’ye zarar vermekte pek cevval olan ateş
Karmatilere dokunmaz ve Karataş yirmi yıl boyunca Karmatilerde kalır, ta 950’ye
kadar. İnanır mısınız, yirmi yıl boyunca adamlara öyle mucizesel felaketler
gelmesi şöyle dursun, grip salgınına bile uğramamışlar. İnsanın, ‘en azından
adamları düşük voltlu elektrikle çarpaydın be zalım taş’ diyesi gelmiyor mu?
İşte taştan mucize beklersen… çok beklersin.
Daha da beteri Kâbe aslında düzenli
olarak su taşkınlarına uğramakta, fırtınalara maruz kalmakta ve türlü türlü
belalara uğramaktadır. Örneğin 1979’da 260 kişilik bir grup Kâbe’ye baskın
düzenlemiş, insanları esir almış, baskını sonlandırmak için Suudi hükümetinden
Batı ile ilişkilerini kesmesini talep etmişti. Bu grup Kâbe’de iki hafta
boyunca kaldı. Kameralar varken ebabiller toplansa gelse ve bu grubu taşa tutsa
efsane olmaz mıydı? Tüm dünya Müslüman olur, Kâbe’ye secde ederdi. Fakat açık,
mavi gökyüzünde tam iki hafta boyunca buluttan başka şey yoktu. Kâbe’yi de bu
iki haftanın sonunda gayrimüslim Fransız askerler kurtardı. Herhalde Suudi
hükümeti iki haftadan sonra ebabillerden ümidi kesmiş olmalı. Oysa şöyle bir
iki hafta daha bekleseler belki de ortalık toz duman olacaktı, ebabiller adam
topluyordu belki de? Her ne olduysa oldu, Suudiler işi Fransız askerlere
devretti, Kâbe’nin içine gayrimüslimler girdi de ebabiller bir kere gelip
kendilerini göstermedi.
Yine geldik mucizelerin kullanım
sınırına… Herhalde ebabil sürüsünün bir kere kullanım hakkı vardı da onu bir
kere kullanınca bitti, o nedenle bir daha görünmediler Kâbe’nin başına gelen
onca olayda? Fakat Age of Mythology’de mucizeler çeşit çeşitti, yani başkaca
mucizeler de yapılabilmeliydi, onlar neden kullanılmadı? Mesela meteor yağsa,
yıldırım çarpsa, hadi bunlar fazla büyük, en azından gözüne kum kaçsaydı yahu?
Çok çok daha beteri de var… Bize bu
hikâyeyi anlatanlar şunu hiç hesaba katmamışlar: Eğer Kâbe’nin içi putlarla
doluyken mucizeler gerçekleşiyor da Kâbe’ye zarar verilemiyorsa; buna karşılık Kâbe
putlardan arındırıldıktan sonra Kâbe’ye her türlü zarar verilebiliyorsa… O
mucizeyi yapan kim çıkar bu denklemde?
Hani o dönemdeki putperestlerden
biri burayı okuyorsa bu soruyu görünce hemen heyecanla ‘putlardan biridir’ diye
coşmasın. Cık, olmaz; o zaman şunu sormamız gerekir: Madem putlardan biri
mucize yapıyordu Ali takır takır putları devirirken neden bir mucizeyle Ali’yi
oradan uzaklaştıramadı? Mucizesiyle fili deviriyordu da o mucize Ali’ye neden işlemedi?
Çağırdığı ebabiller Ali’den mi korktular yoksa?
İkilemi görüyor musunuz? Bu sorunu
çözen tek doğru vardır: Taştan mucize çıkmaz. İstediğiniz kadar tersini
anlatın.
Esas söylediğim şu arkadaşım, anla
şunu: Kâbe madem Allah’ın evidir de Allah neden evini korumamış onca olay vuku
bulurken? Bize mucizeler anlatıldı, koruyor dendi, ama tarihe baktığımızda hiç
öyle görmüyoruz?
Korumaz; çünkü Allah taşta
yaşamıyor. Müslüman dünya kendini kandırıyor bin yıldan fazladır. Barbar deyip
küçümsedikleri Cengiz Han bunu biliyordu örneğin. Bir kenti kuşatıp aldıktan
sonra insanların toplaştığı bir camiye girer, oradakilere ne yaptıklarını
sorar. Aralarından biri “Burası Allah’ın evi. Allah’a dua ediyoruz.” diye cevap
verir. Cengiz Han ise neden kent kuşatıldığında sura koşmak yerine oraya
koştuklarını sorar ve şunları söyler: “Bu taştan ibadethaneyi siz inşa ettiniz.
Tanrı’nın evi taşta değildir. Tanrı, insanın yüreğindedir.” Sonra o dua
edenleri camiden çıkarttırıp savaşmadıkları için yaktırır. Sözlerine tamam ama çözümünü
tasvip etmiyoruz, aşırıya kaçmış Cengiz. Gerçi adam aşırılığın ta kendisi, her
işi aşırılık. Kurduğu imparatorluk bile aşırı büyük.
İşin doğru tarafı şudur ki Fil
Suresi’nde kesinlikle böyle bir olayın gerçekleştiğine dair iddia bulunmaz. Ayeti
objektif bir gözle irdelemek bu gerçeği anlamaya yeter de artar, daha surenin
girişinde anlarsınız bunu: “Görmedin mi?” Evet, ayet böyle başlar. Fakat sorun
şudur ki, Muhammed Mustafa o dönemde henüz anne karnındaydı, nasıl görecekti o
olayı? Yani Peygamber inen vahye “Görmedim.” diye cevap verse, surenin gerisi
inmeyecek bu anlatıya göre. Eğer bize anlattıkları olay gerçek olsaydı öyle
demesi de gerekirdi, çünkü görmemiş olurdu. Fakat demedi; çünkü bu sure bize
anlatıldığı üzere mucizevi bir olaya falan işaret etmiyor. Öyle bir olay
yaşanmadı, hikâye o. Belli ki bu hikâyeyi ruhtan habersiz bir Arap müfessir
öylece almış veya anlatmış. Yani Müslüman dünya kendi uydurmuş, yine kendisi
inanmıştır.
Fil Suresi Peygamber’in ruhsal
yolculukta tecrübe ettiği bir durumun kendisine anlatılması ve bunun ne
olduğunun öğretilmesinden ibarettir. Tüm Kuran böyledir, Kuran Muhammed’in
birtakım adamlarla kavgasını falan anlatmaz, ruhsal yolculuğunu, ruhta
öğrendiklerini yansıtır. Ruhtan habersiz olanlar anlamadıkları olaylara
hikâyeler uydurdular, çünkü diğer türlü akıllarına yatmıyordu.
Bakın, Fil sahipleri dedikleri kök
aslında Fil ashabı diye geçmektedir. Madem ashap ‘sahip’ diye çevriliyordu da
neden Peygamber ashabını, Peygamber’i görmüş, dinlemiş olanlar diye çevirirler
her yerde? Sahabe, sahipler demek miydi yani, hani Peygamber’in çevresiydi?
Eğer değilse, ‘fil ashabı’ kökünün ‘fil halkı’ türünden bir çeviriye sahip olması
gerekmez mi?
“Fil halkı da ne demek? Ruhta
gördü, diyorsun, fil halkıyla ruhun ne alakası mevcut?”
Ruhsal âlemde her hayvanın bir rolü
bulunmaktadır. Hiç düşündünüz mü ki neden şamanizmde yerin altına ve göğe yol
gösterenler hep hayvanlardır da eciş bücüş yaratıklar değildir? Örneğin
Kızılderililer totemlerini hep hayvanlar şeklinde yontar ve ruhta yol gösterici
olarak da hep kurt, ayı, geyik alırlar. Yine aynı şekilde, neredeyse birebir
olarak Türklerde de yol gösterici ya kurttur ya ceylandır. Ergenekon’dan çıkışı
kurt göstermiştir. Ergenekon insanın kendi bendinden kurtuluşu, ruhsal âlemde
yol alışıdır yahu, masal değildir. Açın, birbiriyle alakası olmayan
coğrafyalarda eski anlatılara bakın, kurdun hep rehberliğe, ceylan ve geyiğinse
hep kutsallığa işaret ettiğini göreceksiniz. Nasıl oluyor ki bu durum Kuzey
Amerika’da da aynı, Orta Asya’da da aynı? Örneğin piramitleri de ele
alabiliriz. Nasıl oluyor ki Güney Amerika’da da Antik Mısır’da da Çin’de de
şekilleri hep aynı. Acaba önce biri yaptı sonra instagram’a attı da her
coğrafyadakiler ondan mı kopyaladı? Şuradan bile kolaylıkla anlaşılabilir ki
ruhtan habersiz olanların zannettiği ve iddia ettiği üzere ‘uydurma’ değildir
bunlar. Esas uyduranlar, ruhtan haberi olmayan, bu üç boyutlu dünyayı tek
gerçek zannedenler. Algısı tamamen içinde bulunduğu oyunla sınırlı, bu oyun
dışında gerçeklik bilmeyen, başka gerçekliğin varlığından haberdar olmayan,
üstelik başka gerçeklikten haber verenlere gülen karakterlere bilgisayar
âleminde NPC, yani non playable character deriz. NPC olmayalım arkadaşlar.
Ruhla filin ne alakası var, o
meseleye değinelim: Hint tanrılarından Ganeşa’yı gördünüz mü bilmem. Hint
inanışlarında en itibarlı tanrılardan biridir. Fil kafalıdır ve dört kolludur.
Fil kafalı, fil halkı. İnsanlar tanrılar yok zannediyor, varlar, yalnızca
‘tanrı’ değiller. Ben Ganeşa’yı görmedim, bilmem ama ruhsal âlemde eskide
kalmış toplulukların ‘tanrı’ addettiği bir iki varlığa denk gelmişliğim var, oradan
biliyorum.
Şimdi size daha önce hiçbir yerde
denk gelmenizin mümkün olmadığı bir açıklama yapacağım. Bilmiyorlar çünkü,
ruhta gezmediklerinden. Anca kendi gibilerin yazdığı kitapları tekrar ediyor onlar.
O söyledikleri kuru bilgilerdir, hakikat bilgisi değil, fakat ruhtan habersiz
olduklarından kendileri de bilmiyor bunu. Size yalan söylüyorlar. Yanlış
anlaşılmasın, kötü niyetli veya bilinçli olarak yalan söylüyor değiller; gelgelelim
ne anlattıklarını bilmediklerinden, söyledikleri yalan oluyor.
Şimdi sıkı durun: Peygamber
birtakım taşlarla ve onların tapıcılarıyla mücadele etmedi. Peygamber ‘tanrı’
olduğunu iddia eden demonlarla ve onların takipçileriyle mücadele etti. Üstelik
putperestlerden pek azı, muhtemelen ayinleri yöneten din adamları bu hakikati iyi
biliyor ve kullanıyordu. Tabii geriye kalan %95 ise, bugünkü gibi kuru
kalabalık, boş tapıcılardı. Örneğin Ebu Cehil, Ebu Süfyan gibi adamlar muhtemelen
yalnızca işin statüsünde, eline geçirdikleri malda mülkte, parada puldaydı.
Tıpkı bugün ruhtan haberdar olmayıp da güya İslam öğreten ama esas amacı statü,
para, mal mülk, şan şöhret olanlar gibi. Daha önce bir yazımda dedim ya, Ebu
Cehil’i boşuna şeytan ilan ediyorlar. Bugünün dünyasında elini sallasan Ebu
Cehil’e çarpıyor; hele ki İslam coğrafyasında. Acaba Peygamber fazla mı kınadı
Ebu Cehil’i de ümmet hep bu hâlde diye soruyorum bazen.
Birebir aynı şekilde, Kâbe’de Lat,
Uzza, Menat yok; fakat bunların temsil ettikleri hâlâ dünyada hüküm sürüyor. Bu
konuda İhsan Eliaçık’ın muazzam tespitler içeren harika bir yazısı mevcut,
bulup okursanız epey faydalar sağlayabilir aslında; ancak o alışkın olduğu
üzere siyasi yönden bakmış olaya. Benim bildiğim kadarıyla hakikat öyle değil,
hakikat ruhta.
Necm 19’u hatırlayalım: “Siz de
gördünüz değil mi Lat ve Uzza'yı? Ve üçüncüsü Menat’ı?”
“Gördünüz mü?” Muhammed zaten
Mekke’de yaşamakta değil mi, ömrü orada geçmedi mi, üç büyük putu da geri kalan
üç yüz elli yedi putu da Kâbe’yi ziyaret ettiği her sefer tekrar tekrar görmüş
değil mi? Neden böyle sanki her zaman gördüğü şeyler değilmiş de varlıklarına
ilk defa şahitlik ediyormuşçasına sorulmuş?
Cevabı yine ben vereyim: Evet,
Muhammed taştan oyulu putları sürekli görüyordur ama o putların asıl
suretlerini, ruhsal âlemdeki varlıkları gerçekten görmüş değil belli ki o güne
kadar. Sorudan şunu çıkarıyorum ki ayet o taşların işaret ettiği, ruhta
gerçekten var olan asıllarını görünce iner. Çünkü bilmeyenlerin maddede önünde
eğildiği o taşların bazıları, aslında ruhsal âlemdeki birtakım varlıkların
sureti veya işaretidir. İnkalar yoktan yere piramitlerin tepesinde insan
kurbanı gerçekleştirilmiyordu. Bu cehaletten değildi, bilakis karanlık ilmin
bir yansıması, bir gereğiydi.
Uzza ismine dikkat edin. İki z’li
aklınıza gelen başka isim var mı? Zorlamayın, söyleyeyim: Azazel, yani İblis’le
aynı kök. Çok yüksek ihtimalle de aynı varlıklar. Uzza güzelliğin simgesidir,
Lucifer Morningstar, yani Lucifer Sabahyıldızı da aynı şekilde güzelliğiyle
bilinir. Dahası da var: Lucifer astrolojide güzelliğin simgesi Venüs
gezegeniyle simgelenir ve tahmin edin Uzza hangi gezegenle simgelenir: Venüs.
Uzza’nın alanları nedir; Bereket Tanrıçasıdır, dünya ile ilgili her şeye
ilişkindir; çoluk çocuk, malla mülk, zenginlik ve toprak. Peki, İsa kırk gün
çölde oruç tutup tamamlayınca İblis karşısına çıkıp ne der: “Şu topraklar
üstünde gördüğün tüm krallıkları sana verebilirim. Yalnızca bana secde etmen
yeterli.” Yani dünyayla ilgili her şey söylediğine göre onun yetkisindedir.
Anlayacağınız, dönemin putperestleri bilmeden İblis’e tapınıyorlar.
Lat’ın en büyük baş tanrı olan
Al-İlah’ın eşi veya kızı olduğuna inanılırdı ve Büyük Tanrıça veya Büyük Anne
denirdi kendisine. Onun İbranice adı da Asherah ve Kutsal Fahişelik ile
ilişkilendirilir. ‘Babil’in Fahişesi’ diye duymuşsunuzdur. Hatta Antik Yunan’da
da bazı fahişelerin kutsal sayıldığını biliyor olmanız gerek. Neden fahişeler
kutsal sayılır sizce? İncil’de Vahiy 17’de şunlar denir onun hakkında:
“Yeryüzünün kralları onunla zina ettiler ve yeryüzünde yaşayanlar onun zina
şarabıyla sarhoş oldular.” “Ve bana dedi: Fahişenin oturduğunu gördüğün sular
kavimlerdir, topluluklardır, milletlerdir ve dillerdir.” Demek Lat putu da
aslında Lucifer’in eşi olarak bilinen Lilit’e aittir. Hani bugün bile
paganların kutsal tanrıça saydığı Lilit. Lilit kelimesi bu arada baykuş
anlamına da gelir. Bu simgeyi yine ABD’de çok sık görürüz; zaten bu türden bir
ayine dair gizli kamera kaydı çıkmıştı hatırlarsanız, elitler ağzından ateş
saçan devasa bir baykuş heykeli altında tören yapıyorlardı. Hatta Superbowl
isminin bile aslında Superb Owl olduğunu iddia edilir.
Üçüncü, El-Menat’ı alalım. Zaten
zor değil bu. Biliyorsunuz, manat ismi hâlâ para birimi olarak kullanılmakta,
buradan onun para ve açgözlülükle ilişkili olduğunu çıkarabilirsiniz zaten.
Fakat bağdaştırması çok da kolay olmayan bir durum var, aynı ‘tanrı’ Batı’da
Mammon ismiyle bilinir ve money kelimesi de buradan gelir. Bu sözde tanrı
tahmin edin ruhta hangi surettedir, hangi hayvan olarak simgelenir: Boğa.
Özellikle ABD’de çok sık görürsünüz simgesini, her taraftadır. Çünkü El-Menat
bugün hâlâ Batı’da gizli tapınırları bulunan Memon demonudur. Hakeza boğa
figürü geçmişte pek çok kültürde çok önemliydi, en kanlı ve en vahşi ritüeller
bu simgenin altında yapılırdı. Babil’de olduğu üzere demirden boğa figürlerinin
altında ateş yakıp içine insan koyup diri diri haşlamak mı dersin, Roma’da
olduğu üzere kanla yıkanırken yapılan toplu seks ayinleri mi dersin… Kendileri bilmiyorlardı
ama hepsi bu varlık beslensin diyeydi.
Sevgili kardeşim, şimdi idrak
edebildin mi Muhammed Peygamber’in ve diğer peygamberlerin asıl kavgasının
neyle olduğunu? Yaptıkları kavganın neden insanlık için önemli, değerli
olduğunu? Eğer tam çözemediysen benim anlattıklarımdan çıkarılacak üç sonuç
var, sıralayayım.
Birincisi Peygamber öyle boş
taşlara karşı savaş vermemiş, Hristiyanlıkta ‘Cehennemin Yedi Prensi’ diye
adlandırılan demonlardan üçüne ve onların bilinçsiz takipçilerine karşı
savaşmıştır. Bugün hâlâ belli taşlar önünde, belli ritüellerle, belli demonlara
insan kurbanlar verilmiyorsa bu Muhammed ve öncülleri sayesindedir. En azından
şunu bilin sevgili arkadaşlar, bu dünya gördüğünüz kadarıyla sınırlı değil ve
peygamberler de size iyilikten başka bir şey yapmadı. Dinleri yine
sevmeyebilirsiniz, eskidiğini düşünebilirsiniz, dinsiz olabilirsiniz; bu gayet
normal. Ancak öfkenizi, nefretinizi doğru yöne yöneltin; hayatları pahasına
size muazzam iyilikler yapmış olanlara değil. Dindarlar da ateistler de ruhtan
haberdar olmadıkları için peygamberler onları bu dünyada nelerden kurtardı,
farkında bile değiller. Muhammed, İsa, Musa ve putlarla savaşmış diğer
peygamberler hiçbir şey için olmasa bile sırf şundan dolayı istisnasız her
insandan saygı hak ederler; en büyük saygıyı da ismini ilk yazdığım son üç
büyük peygamber hak eder. Tabii Buda da çok büyük saygı hak ediyor ama buradaki
konu farklı olduğundan onun ismini onların yanına yazmadım; yoksa özellikle Zen
Budizmi candır.
Bu sözlerimi ister abi ister kardeş
tavsiyesi olarak alın. Olur ya bir gün bedenden ayrılırsınız, bir daha asla
bulunmak istemeyeceğiniz yerlere yolunuz düşer. Allah korusun tabii, öyle şey
olmasın da… Ama olursa çok iyi anlarsınız peygamberleri öveyim, ruhtan bir iki
haber vereyim diye neden onca kıvrandığımı ve üç kitap dolusu yazıyı
karşılıksız yayınladığımı.
İkinci olarak, bugün ABD’yi saran yapıdan
az biraz haberliyseniz bu ‘gerçek’ putperestliğin ne kadar tehlikeli olduğunu,
açıktan yapılması çok azalmışsa bile aslında hiç bitmediğini ve dünyayı
mahvetmeye devam ettiğini onca şeyle birlikte fark eder, bilirsiniz. Bugün
süregiden pek çok bozukluğun temelinde bu ‘gerçek’ putperestlik yatmaktadır.
İnsanlar sanıyor ki putperestler öyle kaba saba taşlara eğilip kalkıyor ve
cahillikten önlerinde insan kurbanları gerçekleştiriyordu. Tamam büyük kısmı
öyleydi ama ayinleri düzenleyen putperest din adamları, bugünün
insanlarının %99’undan daha haberliydi
ruh boyutundan. Bilmeyerek değil bilerek yapıyorlardı bu işleri. Satanizmi bir
tane İblis’e tapmak zannediyor millet, öyle değil. O çok tanrılar nedensiz
değil. Farklı farklı düşmüş melekler veya demonlar var, bunların vaat ettikleri
de bunlara tapınan gruplar da birbirinden farklı. Belli ki ritüelleri de
farklı, onlara dair bilgim yok. İyi ki yok.
Ve üç… Bunları fark ettinizse bugün
ABD’nin karanlık irfanın merkezi olduğunu da anlarsınız. Putin karşısındaki
Batılı gazeteciye “Bugün Batı’yı satanistler yönetiyor.” derken politika
yapmıyordu, gerçekten doğruyu söylüyordu. Gerçi söylediğim üzere, o da yanlış
şekilde bir tane varlık olduğuna ve satanist dediği güruhun ona taptığına
inanıyor olabilir; eksik bilgisi var, fakat bunun haricinde doğruyu söylüyor.
Uzun uzadıya bu konulara girmeyeceğim, benim işim bu değil; ancak Hollywood merkezli
her türden kültür ürününe dikkatli yaklaşmakta fayda olduğunu söylemem gerekir.
Diğer yazılarımı da okudunuzsa bilirsiniz, ben bu sözleri Siyasal İslam diye
bildikleri aslı Saray İslamı olan ideolojinin bir neferi olarak değil, yeri
geldikçe klasik dinsel anlayışa ve dindarlara gayet yüklenen, çocukluğında
Eminem fanı olan, bugün bile hâlâ birçok Eminem şarkısını ezberden
söyleyebilecek, Batı kültürüne gayet vâkıf biri olarak söylüyorum. Gerçi Saray
İslamcıları Batı kültürüne senden benden çok daha vâkıf, çoluk çocuk hep
Batı’da okuyor ve Batı ülkelerine yerleşiyorlar. Putin’in açık ettiği üzere,
satanistler tarafından yönetilen bu ülkelerde ne işleri varsa artık? Şeriatla
yönetilen ülkelerdense şeytan tarafından yönetilen ülkelere koşmayı tercih
ediyorlar her nedense.
“Diyelim ki senin iddia ettiğin
aksine mucizeler yaşanmış ve sen bunu ölünce öğrendin? O zaman ne olacak, ne
yapacaksın?”
Hiçbir şey değişmeyecek güzel
arkadaşım. Yanlış bildiğimi hiç zannetmiyorum, ancak yanlış bilgi sahibi olsam
bile yine de mantıklı işi yapıyor olan ben olurum. Kafasını mucize
beklentisiyle gökyüzüne çevirenler boş iş peşinde olanlar olur, doğru bilen
onlar çıksa bile. Bu dünya imtihan dünyası, bir dershane burası be kardeşim. Ve
bu dershanede gerekli çabayı göstermek ve gerekli dersleri almakla mükellefiz.
Musa tarihte Kızıldeniz’i yarmışsa bile tekrar denizi yara yara gelip de bizi
kurtarmayacak, biz yine gerekli çabalarla ve çalışmalarla kendimizi kurtarmaya
bakacağız. Yani o hâlde bile geçmişte kalmış bir olay olur bu. 1.Haçlı
Seferinin yılı, nedenleri ve sonuçlarıyla aynı türden, tarihsel bir bilgi.
Hiçbir şey katmıyor bugüne.
Gelgelelim mucizeleri çevrenizde
aramaya, daha doğrusu fark etmeye başladığınızda dünya gözünüze mucizevi bir
yer olarak görünmeye başlayacak, her şeye karşı sevgi hissedeceksiniz. Ve bunu
yapan insanlar çoğaldıkça, sevgi yayıldıkça, dünya cennetleşecek. Ve dünya
cennetleştikçe sevgi daha çok yayılacak.
Denizin bölündüğüne, mezarlıkta
ölünün dirildiğine, ayın yarıldığına inandıkça ise… Hiçbir şey olmayacak. Ve
bunlara inananların sayısı arttıkça… Yine hiçbir şey olmayacak.
Gerçek olsa bile ölü bedeni diriltmek
mucizesi o kadar büyütülmemeli gözde, ne de olsa dirilen zaten hemen ardından,
göz açıp kapayıncaya kadar yine toprak olacak. Gerçi zaten diriltilen beden hiç
ölmeyecek olsaydı bile nasıl bir ahmak bu dünyada sonsuza dek kalmak isterdi
ki? Çok ciddi bir mazoşizm dürtüsü gerek bunun için.
Asıl mucize ruhta diriltmek, sonsuz
kurtuluşu sağlamak. Öyleyse insan için asıl mesele de bu olmalı. Ben bunu
söylüyorum size.
Yorumlar
Yorum Gönder