29) Cahiliye Devri ve Hakk Ehli Üzerine

Okudunuz mu, bilmem, hangi bölümdeydi açıkçası hatırlamıyorum, ‘ateşin babası’ anlamına gelen Ebu Leheb’in ve ‘cehaletin babası’ anlamına gelen Ebu Cehil’in aslında peygamberin amcaları falan olmadığı, bunların her insanda bulunan ego-nefs-benliğin farklı yönleriyle tanımlamaları olduğu, belki ayet indikten sonra kabiledeki iki kişiye takılmış olma ihtimali bulunduğu, yoksa koca Allah’ın tutup da kendi kullarına lakaplar falan takmayacağı üzerine konuşmuştuk. Dolayısıyla bunlar geçmişte kalmış adamlar değil, bizim fark etmemiz ve mücadele etmemiz gereken yanlarımız olduğunda, umarım, anlaşmıştık. Eğer okumayan varsa, blog’da ilgili konuyu bulup uzun uzun kanıtlarıyla okuyup anlayabilir.

Şimdi yine benzer bir meseleyi, ‘cahiliye devri’ konusunu konuşacağız. Çünkü tıpkı Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi bu devir de aslında geçmişte kalmış bir devir falan değil, her insanın içinden geçip kurtulduğu veya takılıp kaldığı kendi içsel dönemidir. Aslında kendimiz cahiliye devrinde takılırken yanlış bilgilerle yoktan yere geçmişi lanetleyip durarak ömrü çarçur etmekten Yaradan bizi korusun diye bunu yapmamız gerekli. Geçmişe söverken aslında büyük çoğunluğun hâlâ içinde bulunduğu bir hâle, belki de kendimize sövdüğümüzün farkına bile varamayız yoksa.

Cahiliye Devri, yani cehalet devri Muhammed Mustafa ortaya çıkıp etrafındaki insanlara bir ruh yönleri olduğunu ve o âlemin yolunu göstermeden, onları oraya çekmeden önce, tüm varlığı maddede var sanan ve var sayan, böylece yeryüzüne mensup kalmaktan başka ihtimali olmayan topluluğun Muhammed’in rehberliğinde ruhsal varlığı öğrendikten sonra önceki hâllerine verdiği addır. Yani bu uzun tanımdan çıkarmamız gereken şu ki, aslında her insanın cahiliye devri vardır; bu devir de ancak ruhtan haberdar olup önceki hâlinin aslında cehaletin aslı olduğu fark edince son bulur. Buradan anlayabileceğiniz üzere bugün insanların baskın çoğunluğu hâlâ cahiliye devri içinde bulunmaktadır. Yoksa cahiliye devri bize öğretildiği üzere, ‘Orta Çağ’ gibi insanlığın topluca geçirdiği bir devirden öte her insanın yaşadığı ve aşmak zorunda olduğu bir devirdir. 

Bu tanımlama, eğer siyasetle ilgileniyorsanız size başka bir şeyi hatırlatabilir: Platon’un Mağara Alegorisi. Alegori denir ancak özünde alegori veya metafor veya benzetme falan değildir; hakikatin ta kendisidir. Aynı anlatı, Muhammed döneminde ‘cahiliye devri’ olarak tarif edilmiş işte. Bakara 257’de “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” derken bahsedilen karanlık, işte alegorideki mağara, yani zihin karanlığıdır. Eğer iman edersen, yani ruh âleminin varlığına kesin şekilde inanarak beden hapishanesinden kurtulmak için gerekli çabayı gösterirsen sonunda mağaranın karanlığından kurtulup ruhun ışığına kavuşursun; diğer bir tabirle cahiliye devrini tümden kapatmış olursun. 

İşte tek tanrılı dinlerin takipçileri genelde bu iddiayı pek kabul etmez ancak Sokrates ismiyle tanıdığımız zat da yüksek ihtimalle peygamberdir. Buna dair kesin bilgiye sahip değilim bu arada, fakat öyle olduğuna yürekten inanıyorum; Sokrates ile Muhammed’in haber verdiklerinin ortaklığı açık zira. Zaten aynı kişiler de “124 bin peygamber var.” der ama “Yaaa? Kimmiş bunlar?” diye sorarsan da en fazla 30 isim sayarlar, çünkü Kuran’daki isimlerin sayısı otuzu bile bulmaz. Basit bir matematik hesabı yapıp “124.000 – 30 = 123.970 peygamber nerede?” diye sorarsan cevap alamazsın. Sokrates peygamber değil, Buda değil; nerede o zaman bunca peygamber? Üstüne bir de derler ki: “Muhammed Mustafa’dan sonra peygamberlik dönemi kapandı.” İyi de 123 bin peygamber kayıp arkadaşlar, nerede bunlar? Bakın, eğer etrafınızda 80 dönemi esnafı gibi sağda solda peygamber stoklayan Ebu Cehiller varsa haber verin de Ahaber’de “İşte peygamber enflasyonuna yol açan işletme sahipleri” açıklamalı bir baskın haberi eşliğinde serbest bıraktıralım adamcağızları. Bugün dünyanın ruha götürecek gerçek rehberlere ihtiyacı her zamankinden fazla zaten.

Bu arada ek not koymak zorunda hissediyorum kendimi, çünkü ruhta bana bir peygamberle alay etmenin zinadan ağır bir suç olduğu öğretildi, burada alay konusu ettiğim asla peygamberler değil. Bilakis klasik dinsel anlayışın kendi söylediklerini hâkim kılmak için Allah’ın peygamberlerini gizlemeye, üstlerini örtmeye kalkması ayıbını yüze vuruyorum. Buda’nın öğretisi de ışığa götürebilir; aksini söyleyenlere itimat etmeyin. Biliyorum, çünkü ruhtan haberdar pek çok Budist mevcut.

Hani İsa’nın körlerin gözlerini açtığı söylenir. Aslında bu, İsa’nın insanları ruha çıkarmasıdır. Ruhtan beden gözleriyle haberdar olamazsın, beden gözü sadece bu dünyayı gözlemek içindir. Yani ‘körlerin gözünü açıyordu’ fakat maddede değil, insanları beş duyuya hapseden zihin karanlığından kurtararak yapıyordu bu işi. Yoksa İsa, elinde yolunu bulmak için değnekle giden her güneş gözlüklünün koluna giriyor da hokus pokus gerçekleştirip “Artık görüyorsun kardeşim, arabalara dikkat et.” demiyordu Hristiyanların iddiası aksine. Evet, körlerin gözünü açıyordu, hayır, maddede değil. Ve evet, Muhammed de aynı şekilde İsa gibi körlerin gözünü açıyordu aslında; fakat yine maddede değildi bu iş.

Ha, bu arada… Belki maddede gerçekten belki de bir körün gözlerini tüm mucizelerin sahibi olan O, belki Mesih İsa’nın elleriyle maddede de gözleri görmeyen bir âdemoğlunun gözlerini açmış olabilir, ‘hayır, kesinlikle olamaz’ diye bir iddiam yok. Ama şunu kavramalısınız, esas amaç bu değil, o yüzden geçin o kısmı. Peygamberlerin amacı insan bedeni değildir arkadaşlar, ruhtur. Beden sağlığı kısmıyla doktorlar, hekimler, tabipler ilgilenir. Bedenle ilgilenen bunlardan biri değilse sahtekârdır. Ola ki yarın bir gün karşınıza ruhtan haberdar olduğunu söyleyen biri çıkar, size cin girdiğini iddia edip çıkartmayı teklif eder, aslında çıkacak olan da girecek olan da önden bellidir. Ruh ehli madde dünyaya ait bir şey talep etmez, buna saygı da dâhil. Buda vaaz verirken yüzüne tüküren adam çıkıyor, Buda “Şimdi bana öfkeni gösterdin.” deyip geçiyor, o kadar. Ruhtan haberdar olanın arzusu, eğer bunlardan haber veriyorsa ancak insanları insanlığa çekmek olabilir. Daha fazlası ego-nefs-benliğe giden yolun kapısını aralar.

“Ne yani, mucizeler önemsiz mi sence? Deniz bölünmüş, ay yarılmış. Bunlar hep önemsiz mi sence?”

Evet. Mucizeler üzerine daha önce özel olarak konuştuğumuz bir bölüm var zaten, nedenlerini orada uzun uzun okuyabilirsiniz. Ancak bir paragrafla da olsa tekrar hatırlatabilirim neden mucizeler peşinde koşmamamız gerektiğini.

Bakın, bize anlatılan mucizeler maddede de yaşandı mı yoksa sadece ruhtaki yolculuğun eseri olarak mı kitaba yansıdı orasından çok emin değilim. Ancak yaşandı veya yaşanmadı, önemli değil bize. Bizim için esas önemli tarafı bu mucizelerin batınî yanı, yani ruhsal yolculuğumuzda yol gösteren tarafı. Firavun geçmişte ister yaşamış olsun ister olmasın, bizim için asıl önemli olan içimizdeki firavun. Bunu ilk aşamalarda kendi içimizde kontrol deliliği ve yaratılmışlar üstünde tahakküm kurma obsesyonu olarak bulabiliriz, daha ileri aşamalarda ruhta karşı karşıya gelebiliriz bile. Yani bizim karşımıza çıkmayı bekleyen kendi içimizde bir firavun varken, geçmişte yaşamış bir ‘the’ firavun var olsa bile o bizim için o kadar da önem arz etmiyor.

Ne için mucizeler bize önemli olsun? İsa’nın su üstünde yürüdüğü söylenir hani, bu o zaman bile önemli olmamalıydı. Su içinde yüzmek, kara üstünde yürümek içindir. Suyun tabiatı belli, yeryüzünün tabiatı belli, Allah zaten belirlemiş kuralları, bunları aşacaksın da ne olacak? İsa Mesih suyun üstünde yürüyorsa canı yüzmek istediğinde de toprağın içinde mi yüzecekti? Bu iş anlamsız. Akıllıca olan tabiata uyarak yaşam sürmek; onun için buradayız. Yoksa dünyada Dhalsım gibi elin kolun uzasa ne olur, güneşi basketbol topu olarak kullansan ne olur; dünyaya inmenin bir amacı kalmaz ki. Mucizelerin aslı ruh âleminde, orada dilediğini yaparsın; dünya da bırak dünya olarak kalsın.

Ali ile ilgili güzel bir hikâye var. Bir gün bir adam Ali’ye gelerek çok fakir olduğunu söyler, çoluğunu çocuğunu besleyemediğini söyleyip yakınır. Ali de eline oradan bir avuç toprak alır, bir şeyler mırıldanır ve üfler, toprak altın tozuna dönüşür, adama uzatır. Adam çok heyecanlanır ve der ki “Ne okudun, bana da göster.” Ali, sorusuna “Fatiha.” diye yanıt verir kısaca. Adam hemen aynı yerden toprak avuçlar, Fatiha okur, bakar ki hiç değişiklik yok. “E, olmuyor.” der. Ali de der ki “Fatiha aynı Fatiha da nefes aynı nefes değil.”

Aslında Ali neden adama Fatiha okuduğunu söylemiş bilmiyorum, çünkü Ali ruhta Emir Sahibi makamında, yani “Ol” dediği iş oluverir, öyle ayet, sure okumasına gerek yoktur. Bu hakikati Ali ve Ali Makamı Üzerine bölümünde yazmış olmam gerek. Gerçi bu olayın maddede gerçekleşmemiş olması da yüksek ihtimaldir, çünkü Ali’nin adama gösterdiği toprağı altına çevirme ilmi, simya adı altında bilinir ve insanlığın eski zamanlarından beri araştırma konusudur. Fakat simyacılar da bu hikâyeyi nakledenler gibi bilememişler ki toprağı altına çevirme ilmi, toprak olan bedeni altın olan ruhsal varlığa çevirme işinin ta kendisidir. Zaten bu işi maddede yapmanın da hiç anlamı yoktur, çünkü altını değerli kılan piyasada az bulunmasıdır. Eğer her kişi eline kum alıp Fatiha okuduğunda altına çevirebilseydi altın kumla aynı değere sahip olurdu. Biz bu olaydan şuraya varıyoruz ki altın yumurtlayan kazı kesen adamın masalı o kadar da gerçekdışı değildir.  

Dolayısıyla İsa’nın nerede yürüdüğüyle zerrece ilgilenmemiz gerekmiyor, bizim için önemli olan öğretisinin Hakk’a uygunluğu, yani bizi Hakk’a taşıyabiliyor mu, bizi kurtarabiliyor mu orası. Ve İsa Mesih zaten öğretisiyle ruhta çok üstün bir makamda bulunduğunu kanıtlıyor, bunun için bir de su üstünde yürümesine veya havada uçmasına falan gerek var mı Allah aşkına? Ruhta kendini göstermesinin insana yetmesi gerekir. Millet daha neyin mucizesini istiyor, anlamak güç. Yani İsa’yı görüp de Hakk’tan olduğunu anlamayanın Hakk ile ilişkisinde sıkıntı vardır zaten. İsa bizi bu çamur dünya gerçekliğinden kurtarma yetkisine sahip mi; sahip. O zaman isterse evde makarna pişirmeyi bile beceremeyen, dünyanın en sıradan adamı olsun, önemi yok. Bizi cennete alsın da makarnasını biz pişiririz kendi ellerimizle, ketçap bile sıkarız. Fakat bizi kurtaramayacaksa isterse uçağa binmek yerine her yere uçarak gidiyor olsun, bize ne önemi olacak?  

Bu arada, Hakk ehlini ayırt edebilmek açısından önemli olduğundan ayrı paragraf açıp başka bir konuya değineceğim: Dedik ya peygamberler insanları yükseltmeye, yüceltmeye gelir, yerlere düşürmeye değil, diye… İnsanları yerlere düşürmeyi, onları köleleştirmeyi amaçlayan her şey ego-nefs-benliktendir; aklımızda bulunsun. Yani kim insanların altta kalmasını, köle olmasını, ruhta ayağa kalkmamasını, ‘yerini bilmesini’ istiyor ise o ego-nefs-benliktendir. Karanlığın da bir irfanı vardır ve bu irfanda insan yüceltilmez, aşağılanır. İşte o yüzden Epstein dosyalarında geçen once rezillik insana, hem de en masum olanlara reva görülüyordu. Plansız, programsız değil bu işler. Firavun insanları öylesine köleleri kılmıyordu. Böyle yaparak kendi benliğine, işte ego-nefs-benlik dediğimiz yapıya tâbi kılıyordu. Musa’nın köleler özgür kalsın diye ortaya çıkması öylesine değil; çünkü ancak özgür kalarak göğe yükselebiliriz, bu nedenle kendi zincirlerimizi kırmamız gereklidir. Bu, aydınlık ve karanlık irfanın karşıtlığı ve çatışmasıdır. Eğer kovulan İblis’in insanoğluna olan nefretini ve küçümsemesini hatırlarsanız, karanlık irfanın ana kaynağını tahmin edersiniz.

Gerçek Hakk ehli kimseden bir şey talep etmez, saygı bile aramaz. Çünkü kabul etmeden önce insanı öyle ezerler, öyle horlarlar ki insan artık halkın saygısına bir kedi sevmek kadar değer vermez hâle gelir. Abartılı saygı törenleri çok sonradan çıkmıştır, hep de tepedeki din adamlarının etkisiyle. Zaten bunlar aslında saygıyı koruduğunu söyledikleri kimselere değil kendilerine istemektedir ve bu isteği koruduklarını söyledikleri kişilerle maskelemektedir. Yoksa Muhammed bugün dünyaya gelseydi sıradan bir evde, kimseye yük olmadan, kimseden bir şey talep etmeden yaşayıp gidecekti, üstelik kimseye de önünde kendini yerlere atıp “Ayaklarının tabanına kurban olayım ya Muhammed!” diye yuvarlanma izni vermeyecekti, buna emin ol. Aç hadis kitaplarına bak, neler okursun, Muhammed’in kestiği tırnaklarının kapışıldığını, tıraş olduktan sonra geride kalan kılların yağmalandığını, hatta ve hatta sidiğinin içildiğini okursun. Oysa hep yanındaki Ali’ye bakarsın, hep dik, hep onurlu durmuş, bir kere zırva işlere imza atmamış. Çünkü kurtuluşun nerede olduğunu çok iyi biliyor: Kendinde.

İşte burası önemli: Kurtuluş insanın kendinde. Kutsallık insanın kendinde. Dışarıda değil. Yoksa Muhammed Mustafa’nın kesilen saçlarını toplasak da bunlarla çim adam yapsak, yeni peygamber elde edebilir miyiz? Bu nasıl bir putperestçe anlayışsa ellerine her geçeni alıp, sonuna şerif eki getirip Muhammed’e ait olduğunu iddia ediyorlar. Hırka-i şerif, sandalet-i şerif, kıl-ü şerif, Al Nassr logolu forma-i şerif… Sonuncuyu uydurdum bu arada; Peygamber’in Cristiano Ronaldo’nun Al Nassr’ını değil de rakibi Al Hilal’i desteklediği herkesçe bilinir zaten. Gerçi şaka yollu söylüyorum da hadislere baksak belki de bunu destekleyecek bir tane buluruz. Tıpkı Atatürk’ün o dönemde henüz kurulmamış Şoförler Odası’na özel söylediği “Türk şoförü en asil duygunun insanıdır.” sözü gibi, ne hikmetse hadislerde de her şeye destek bulabiliyoruz ne de olsa.  

Hakk ehli asla insanları yerlere düşürsün diye seçilmez, aksine insanları ruhta ayağa kaldırmaya, ruha çekmeye gelirler. Çünkü Hakk ehli kutsallığa her insanın ulaşabileceğini bilir, kendini üstün görmez, aslında kendini nasipli sayar ve bu şeref ona bahşedildiği için minnet duyar. Dolayısıyla Hakk ehli asla kendine taptırmaz. Ancak ego-nefs-benlik ehli kendini yüceltir, kendine taptırır. Musa ile firavun örneği muazzam zaten, başka örneğe gerek yok. Musa sıradanlığının farkında olarak çıkıyor firavun karşısına, böbürlenmesi, kibri yok. Bir halkın başı bile değil, sade, sıradan bir haberci. Özel olduğunda ısrar eden kim; firavun. Asla ve asla halkla kendini aynı seviyede görmüyor. Onların sahibi, efendisi olduğu iddiasında. “Ben onlardan hayırlıyım.” iddiası bu işte, anlayışının kökenini buradan anlayın. Yoksa Musa ile firavunun zıt düşmesi anlatıldığı üzere din kavgası değil, yanılmayın. Eğer Allah, firavunun statükosuna dokunmasa firavun keyifle halkını yeni dine geçirebilirdi. Aynı şey Muhammed’in de başına gelmedi mi? Kimdi hatırlamıyorum, şöyle bir teklifle geldi ona: “Getir tanrını, sen de bizimkilerin içine koy.” Çünkü politeizmde böyledir, tanrı o kadar da öyle değildir. Aslında şöyle demeli; ego-nefs-benliğin dünyasında tanrı da hakikat de o kadar önemli değildir, önemli olan düzendir, statükodur.

Burasını anlamamız gerek, Muhammed’e o teklifte bulunuyorlar, çünkü mesele din savaşı değil arkadaşım, işin o kısmı malına mülküne ve statükosuna dokunulmasını istemeyen saray ideologlarının parlatması. Yani burada uzun uzun açıklamaya girişemem, yeri değil, politeizm neymiş, neden politeizmde kolay kolay din savaşı çıkmaz diye tarih araştırmasını kendin yapman gerekecek. Ancak şu kadarını sorsam yeterli gelse gerekir: Muhammed ortaya çıktığında Kâbe’de 360 put olduğu söylenir. Muhammed ile amcaları arasında patlak veren bir din savaşıydı madem, neden Kâbe’ye 360 put konulurken savaş çıkmadı hiç? Yani 360’ı da bir gecede yerleştirilmedi ya, yavaş yavaş kondu bunlar. Dönemin adamları tanrılarını Muhammed ile din savaşına girişecek kadar önemsiyor olsaydı, daha ilk put konduktan sonra ikinci putu yerleştirtmemeleri, o putu getirenin kafasında kırmaları gerekirdi. Basit bir çıkarımla, her seferinde tek put konduğunu varsaysak, Kâbe’de 360 put varsa Mekke’de 359 kere din savaşı çıkmış olması gerekirdi. Ama çıkmadı, putlar günden güne arttı, çünkü politeizmde öyle din savaşı çıkmaz. Aslında çıkan statüko savaşıdır. Mekkeliler Muhammed’in dinini kabul etmedi, çünkü Muhammed’in dini onları halkla eşitliyordu. İşin üzücü tarafı, Muhammed Hakk ehli olarak, hatta Hakk ehlinin başı olarak, kendini bir halt sanan güç sahiplerine karşı onların da halktan farksız olduklarını idrak ettirmek üzere onca savaş verdi, gel gör ki vefatı ardından çok geçmeden, güya takipçisi olanlar aynı şekilde düzen kurarak yeni statüko oluşturdular. Kendilerine Tanrı demediler, Rab demediler de Allah’ın gölgesi dediler, pek de bir şey değişmedi. İroniye bak!  

Bu nedendir, biliyor musunuz? Çünkü nefs-ego-benlik üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz ve hakikat bilen Hakk ehli çok az. Millet dinsel inanışları hakikat zannediyor, değil, onlar işin hikâye tarafı. Üstelik hakikat bilenler arasından dile getirme cesaretini gösterecek olanlar bunlardan daha az. Ve dahası hakikati dile getirip de canını ortaya koyarak savunacak kadar kararlılarsa ancak bir elin parmağı kadarlar. O yüzden dünyaya hakikatten uzak organize dinler hâkim oldu hep. Aslında insanlar işin madde boyutundaki tarafından ders alsalardı da kendilerini düzeltip insanlığa yaklaşabilirlerdi, fakat bunu da yapmadılar. Örneğin geçmişte yaşayıp ölmüş bir firavunu lanetleyip durmak yerine en başta kendi içindeki firavunu, firavunluk arzusunu ve ortaya çıkmak için fırsat bekleyişini fark etseler, bunu düzeltmek üzere çaba gösterseler zaten ruhun yolunu bulmuş olurlardı. Fakat bunları geçmişteki hikâyeler olarak ele aldılar ve öylece de bıraktılar; böylece organize dinler peygamberlerin getirdiklerinden kopmuş hâlde, yalnızca geçmişi anlatan hikâyeler bütünü olarak kaldı.

“Yani sen Hakk ehlinin günah işlemediği iddiasındasın, öyle mi?”

Kardeşim günah işlemeyen kul bildiğim kadarıyla henüz icat edilmedi. İstisnasız bütün canlı varlıklar zulmeder. Sistem gereği böyle. Örneğin insana göre gayet güzel, kendi hâlinde, epey tatlı ve sevimli canlılar olan arı kuşları, arılar, özellikle de eşekarıları adına en tehlikeli hayvanlardır. Biz aslana kaplana kurta ayıya ‘kan dökücü’ der, zalim sınıfına koyarız ancak arılar nazarında bunlar zalim falan değildir, arıların hikâyesinde baş kötü arı kuşudur. Gerçi eşekarıları kendilerini mazlum olarak görüyor mudur bilemem, sonuçta epey vahşi canlılar; fakat bizim en mazlum gördüğümüz hayvanlar dahi başka bir canlıyla beslenmek zorunda, hâliyle herkes birbirinin celladı, can düşmanı ve zulmedicisi. Düzeni böyle kurmuş, zalim olmayan tek bir canlı bulamazsın, hepsi bir türün mazlumu, başkasının zalimi.

Dünyaya bu bilgiyle baktığında görürsün ki adeta bir işkence çarkıdır. Bu dünyadaki düzeni Samsara Çarkı diye adlandıran doğu irfanı kesinlikle neyden bahsettiğini iyi biliyormuş, ben geç anladım. Samsara Çarkı’na göre de acı çekersin, form değiştirir, başka bir forma girip yine acı çekersin. Sürekli ve sürekli acı çekersin. Ta ki Buda’nın ‘acının (veya ıstırabın) sonu’ olarak tanımladığı bilinç düzeyine, yani ‘nirvana’ya ulaşıncaya dek. İşte âdemoğlunun dünyada verdiği tüm kavgalar da aslında çok kısa bir süreliğine de olsa bu çarkta daha iyi bir yerde yer alabilmek için. Fakat ne yaparsan yap, acıdan kurtuluş yok burada, zindandayız, ta ki bulunduğumuz yerin ne olduğunu kavrayıp buradan kurtulana dek acı çekeceğiz. Önemli olansa acıdan kaçınmak değil bu acıyı kullanmayı bilmek.

İnsanoğlunun düzeninde de durum vahşi doğadakiyle benzer, herkesi zulümlerden yakınıp dururken görürsün de bir tane masuma denk gelemezsin. En masumumuz bile tavuğun, kuzunun, koyunun, dananın can düşmanı; yemek masasında zulümden yakınıyor, ağzında az önce yediği hayvanın kanı var. Bu yüzden Alien gibi filmler bana korku filmi gibi gelmiyor, yaratık karnını doyurma, Hollywood stüdyoları ise kâr derdinde; bu durumda Alien bana bunlardan daha dürüst geliyor. Ne yapsın uzaylıcağız (kelimeyi şimdi uydurdum), sezar salatayla mı beslensin? Diyetinde yok, yese bile besin eksikliğinden ölür.

Şimdi bakın ben nereye gelmek istiyorum: İstisnasız bütün canlılar zulmeder, dedim ve şunu tekrar vurgulayacağım, ‘İstisnasız.’. Bu genelleme herkesi kapsıyor, Hakk ehlini ve hatta peygamberleri de. Siz bakmayın din derslerinde peygamberler gökten günahsız indi, kimseye karşı kusur işlemediler, sözleriyle mükemmeliyet aşılamaya çalışanlara. Bunlar cahil takımının kendi uydurduğu ve kendi inandığı savlardır. Böyle diyerek aslında peygamberleri insanlıktan çıkarmış oluyorlar, fakat bunun farkında bile değiller. Açar Tevrat’ı okursun, görürsün hangi peygamberler ne tür günahlar işlemiş. Zaten eğer peygamberler günah işlememiş ve günah işlemeyecek olsa başlarına bir tane dert, sıkıntı, bela gelmemesi gerekirdi; çünkü zulmedene aynı şekilde karşılık vermek adaletken, zulmetmeyene zulmetmek zalimliğin ta kendisidir. Bu nedenle Peygamber “Ateşe dayanabileceğiniz kadar günah işleyin.” dedi. Allah adildir, bunu biliyoruz, peki ya zalim midir ki günah işlememiş veya işlemeyecek masuma eziyet etsin? Şunu düşünmek bile ayıptır. Adil olan zalim olamaz, zalim olan adil olamaz; ikisi aynı bünyede bulunamaz.

Siyaset bilimi mezunu olarak daha önce pek çok kere bu tür konular hakkında yakın çevremle tartışmalara girdiğimden biliyorum, buna benzer savlara karşılık muhafazakârlar hep aynı şekilde yanıt verirler: “Burası O’nun mülkü. Kişi mülkünde dilediğini yapma hakkına sahiptir.” Savunmaya bak! Sanki Allah ya mafya babası, dilediğine zulmediyor ya da şımarık bir çocuk da sırf ateşe atmaya kul yaratıyor! Cevabın ne derece zırva olduğu daha ilk duyuşta açık; fakat işte bağlılık peygamberlere ve onların getirdiği hakikate değil de dinsel savlara olunca fark edilmiyor. Mesela bir köylü ele alalım, sürüsü var. Durduk yere koyunlardan birini alıyor, ateşe atıyor. Biz bu adamı savunabilir miyiz, “Fakat onun sürüsü, onun mülkü! Dilediğini yapar!” diyebilir miyiz? Öyle olunca zalim olmuyor mu yani? Allah o köylü değil; Allah o köylüye o koyunun ateşini tattıracak olan. Ne dediğimi iyi anlayın.

Biraz düşünseniz dahi böyle düşünmenin Yaradan’a karşı ayıp olduğunu anlarsınız. Allah bir şekilde gücü ele geçirmiş, ölümden ve iktidarını kaybetmekten korktuğu için paranoyakça davranıp tehdit gördüklerine zulmeden bir diktatör değildir. Tamam her hükmü kesin, o açıdan diyorsan diktatör, öyle de olması gerekli zaten, sen nasıl ki bahçende ne düzenleme yapacağını bahçeyi kazan karınca kolonisine danışmıyorsan Allah’ın da öyle bir özgürlük hakkı olsa gerek sanki, sizce de öyle değil mi? Fakat o diktatörlükle dünyaya bağlı ego-nefs-benlik diktatörlüğünü birbirine karıştırmayın. Dünya diktatörü canı ve mülkü kaybetme korkusuyla paranoyaklaşır, bu yüzden de kontrolü hep elinde tutmak ister. Allah aşkına, Allah neyi kaybetmekten korkacak da adaletten sapacak? Sırf buradan bile eğer bir Allah varsa adil bir sistem kuracağı sonucuna ulaşmak zor değil. Bugün Batı’ya baksanız bile görürsünüz ki özünde zalim olan âdemoğlu dahi can korkusuna sahip olmadığında sistemi sağlam kurallar üstüne kurar. Çünkü hakikate uygun olan iş budur. Zaten insanın tüm zulmü ego-nefs-benlik dediğimiz araçtan kaynaklanır ve ölüm ve yok oluş, bu aracın en büyük korkusudur. Diktatörler de zalim olmazdı, eğer dünyayı ve canı yitirme korkusu duymasalardı. Ben zannetmem ki bu satırları okuyanlar arasından nedensiz yere evdeki hayvanına eziyet eden biri çıksın. Tabii veterinere gitmeyi eziyet olarak algılıyor olma ihtimalleri var, ancak bunun kendi iyilikleri açısından gerekli bir acı verme işlemi olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla şunu fark etmemiz şart ki millete güç gösterisi yapmak için insana eziyet eden Allah algılayışı sürekli korku içinde titreyen egonun Allah algılayışıdır.     

Aslında öyle genel geçer konuşup bırakmayalım, örneğin peygamberler arasında en yüksektekilerden Musa Peygamber’i ele alıp savımı inceleyelim. Biz anlatılardan biliyoruz ki Musa Peygamber öfkeli bir tabiata sahiptir. Üstelik saraydayken İsrail’in oğullarıyla veya kölelerle ilgilendiğine dair elimizde bilgi yok. Buradan, kendini onların üstünde gördüğü çıkarımına varabiliriz. Egoya göre haklı olarak, çünkü o bir saray ehli, diğerleriyse köle. Fakat Hakk’a göre bu bir kusur, ‘büyüklenme’. Çünkü köle de sultan da bir hakikatte. Eğer Allah dilese kölelik oyunu oynayan ruhu sultan bedenine, sultanlık oyunu oynayan ruhu kölenin bedenine yerleştirebilirdi. Biz insanlarla olan ilişkilerimizden biliyoruz ki az da olsa kendini ‘büyük’ gören bir insan, üstelik de mizacı öfkeliyse, yüksek ihtimalle zalim olur. Allah’ın dilemesiyle elbette her şey mümkün ancak, bu türden tabiata sahip bir insan genellikle oturduğu yerde durup dururken ayaklanıp Gandhi olmaya meyletmez. Dolayısıyla Musa’nın onca eziyet çekişi, onca belaya katlanmak zorunda kalışı boşa değildi. Peygamber olmadan önce kendi içinde gizlenen firavun potansiyelinin yok edilmesi gerekliydi –ki Allah da ona çektirdikleriyle bunu yapıyordu işte. Yani yaşadığı çektiği her şey kirini çıkartmak için bir elbisenin çitilenmesi gibiydi. Bu hakikatte de aynı bu şekildedir, metafor olarak algılanmasın. İşte Mevlana bu yüzden başa gelen belaları posta vurulan değnek olarak tarif etmişti. Aynısı hepimiz için geçerli, başımıza gelenler kirlenmiş ego-nefs-benlik elbisemizin aslında ‘dayakla’, ‘ateşle’ temizlenmesidir. O iki kelimeye dikkat lütfen, belki bir gün anlarsınız nedenini.

İşin özeti, Musa peygamberle firavunun yol ayrımı burada başlar: Allah’ın Musa’ya merhamet ederek bela üstüne bela yağdırması, firavuna ise dünyada ne istediyse elde edebileceği bir makam vermesi. Dünyasal akıl olan zekâ bunu ters algılar; Allah firavuna büyük bir makam ve yöneteceği topraklar vererek cömertlik etmiş, Musa’yı ise düşürerek ona kötülük etmiştir zekâya kalırsa. Oysa istekler ego-efs-benlik kaynaklı olduğundan, zaten kalbi çoktan taşlaşmış firavun her isteği yerine geldiğinde daha da ego-nefs-benliğe saplandı. Musa ise benliğine ait istekleri verilmeyerek ruha çekildi, yüceltildi. İşte özüne bakılırsa ters olan bu dünyadır; dünya ehli de tarot kartında kuyuya ters sarkıtılmış adam var ya, onun gibi.

Fakat burada bir soru sorulması gerekir, Allah neden Musa’ya yüklendi de firavuna yüklenmedi? İşte peygamberlerle düşmanlarını ayıran ikinci fark burada yatar. Allah firavuna yüklendi aslında, Musa ortaya çıktıktan sonra her yaşattığı ile, gel gör ki firavun Musa gibi buna katlanmadı, bu acıya sabredip gelişimine olmasına izin vermedi. Çünkü firavun ego-nefs-benlik ehli olarak, başına gelenleri ‘ben’ine düşmanlık diye algıladı. İşte bu yüzden başına gelen belalar Musa’yı yücelere çekerken firavun daha da benliğe kapılıp aşağılara gitti. Yani Musa seçildi, çünkü Allah’ın yüklenmesine dayanabilecek ve çileler yoluyla ekilen ağacın tutacağı, meyveler vereceği topraktı. Firavun ise kuru topraktı, çapa vurdukça daha da kurudu gitti.

İşte bize peygamberler öylece evde otururken seçilmiş gibi öğrettiler hep. Öyle olmuyor o işler, klasik dinsel anlayışın uydurması o. Başa belalar yağmadan, onlara dayanıp kökünü toprağa salmadan ve dallarını göğe uzatmadan seçilme yok. Dolayısıyla Hristiyan literatürde hep gördüğümüz, doğuştan her şeyi süper yapan ve bir yerlerde kendisine mutlaka “Sen seçilmiş olansın, İstanbul’da elini kaldırdığın anda taksinin gelip önüne duracağı kişisin” tarzındaki anlayış hikâyedir. Madem öyle bir seçim türü vardı da İsa neden çöllerde kırk gün oruçlar tuttu, şeytanın ayartmalarıyla uğraştı? Muhammed neden Cebrail’i mağarada inzivadayken gördü? Garibim Musa firavunla sarayda takılıp rahatına bakarak seçilmeyi bilmiyor muydu da onca belaya duçar oldu?

Peki, bu gerçek bize ne anlatır? Aslında bela, dert, sıkıntı, keder ve her türlü ruhsal ateş eğer düzgün şekilde algılanıp kullanılırsa insanı kemale yaklaştırır. İnsanlar bir parça rahatlık ve konfor için birbirlerini ezerken aslında firavun olmaya giden yolu kendi elleriyle açtıklarının farkında bile değiller. Hani hadiste denir: “Cennet hoşa gitmeyen şeylerle, cehennem ise hoşa gidenlerle çevrilidir.” İşte cennetin yolları engebeli ve sarptır arkadaşlar, o yüzden Beled 11’de “Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi.” denir. Musa o sarp yokuşa göğüs gerdi, firavun germedi. Muhammed dikenli yoldan yürüdü, ona karşı çıkan kabile reisleri geniş, enli yoldan gitmeyi seçti. İşte cehennemin yolu tıpkı İsa’nın da İncil’de söylediği üzere geniş ve enlidir, rahat rahat yürünür. Belki de bu yüzden “Stairway to Heaven” yani Cennete Giden Merdiven şarkısına karşılık “Highway to Hell” yani Cehenneme Giden Otoban diye şarkı vardır. Merdivenden kaç kişi çıkar, buna karşılık yayla gibi otobandan kaç araç gider, ortada. İşin özeti şu, insanların peşinde koştukları rahat hayatlar aslında cehenneme götüren yol, ama kimse farkında değil.

Kaç yerde dile getirdiğimi tekrar söze dökeyim. Firavun geçmişte yaşamış bir şahıs olabilir; ancak önemli olan bu değil, önemli olan şu ki firavunluk ruhta bir durumdur. Zaten hiçbirimiz üstün, sarsılmaz ahlakımızdan dolayı firavun olmamış değiliz, sadece firavun olmamız dilenmedi o kadar. Gerekli fırsatlar önümüze serilmedi, babamızdan firavunun sahip olduğu topraklar kalmadı. Benim şahsi kuruntum mudur bilmem, ancak Kim Jong Un’un veliahtı olarak dünyaya gelse halkını demokrasiye geçirmeyi düşünebilecek potansiyelde yüce gönüllü birine henüz rast gelmedim. Dolayısıyla firavun oğlu olarak dünyaya gelmiş olsak hepimizin de ama az ama çok firavun gibi olacağı düşüncesindeyim. Ömer bin Abdulaziz gibi adamı milyonda bir bulursun; işin açığı aramızda bir Ömer bin Abdulaziz olduğunu da zannetmiyorum hiç. O yüzden insanları eleştirirken dikkatli olmak lazım, sınanmadığın günahın masumu olmak kolay, fakat insanın gerçek yüzü ancak sınanınca meydana çıkar. 

Burada benim anlam veremediğim bir diğer konu, muhafazakâr kesimden bazı insanların Allah’a bakış şekli. Mantıkla düşünsen bile kendinden var ettiği varlığa asla zulmetmeyeceğini anlayabileceğin bir yaratıcıya korku içinde bakıyorlar. Az yukarıda belirttiğim “O’nun mülkü. Dilediğini yapar.” savunusu bile güçlüye yamanma düşüncesi taşıyor; yani gizliden “Ben O’nun yanında durayım veya en azından öyle görüneyim ki beni de ateşe fırlatmasın.” alt metni var. Fakat böyle kulluk olur mu? Verdiğini haraç verirmiş gibi vereceksin, yaptığını zorunluluktan yapacaksın. Ne ağır yük! Evindeki hayvanın bile seni sevmese de gösterdiğin işleri korkuyla, gönülsüz, zoraki yapsa, ona sevgi duyamazsın. Elbette gösterdiğini hiçbir şeyi yapmayan evcil hayvandan iyidir; fakat gönülsüz yapan da asla senin gönlünde ‘özel’ olmaz işte. Örneğin kuş. Ağıl hayvanı gibi kapıyı açacaksın, çıkacak, kapıyı açacaksın, geri kafese girecek; o kadar. Kafasına göre uçuşup etrafı kirleten bir de asla kafesine dönmediği için yakalamak zorunda olduğun kuştan elbette iyidir; ancak gönlüne girebilir mi? Güzel, yoldaş, sevilen ev hayvanı sana yakınlığını hissettirendir. Yeri gelir seni bıktırır, uğraştırır, rahatsız edecek işler yapar, yapmaz değil; ancak günün belli bir kısmında yanına sokulup da derdini alır ya, işte güzel hayvan budur. Evcil hayvan besleyenler ne dediğimi anladılar. Aklı veya kalbi olan kimse, kalkıp böyle bir kuşu sana asla yaklaşmayan, daima kafes içinde takılıp duran, etrafı kirletmeyen ama seninle de işi bulunmayan yabani kuşa değişmez. Kullukta durum neden farklı olsun? İşte öyle zannederim ki özel olan kul, hatası en az olan değil, hatalarına rağmen yaptığını içten gelerek, severek yapan, cana yakın, verdikleriyle mutlu olan kuldur.

Tabii bu son paragrafın hakikate ait kesin bilgi değil de kendi aklımla elde ettiğim bir çıkarım olduğunu hemen ekleyeyim buraya, yoksa ben kimim, O’nun kimi sevip kimi sevmeyeceğine karışacağım? Yine de bana öyle geliyor ki kulluğun esası yaptığını zorunluluktan değil de severek yapan biri olmaktır. 

“Yazdıklarına bakılırsa sen halkın her zaman, her dönemde kötü olduğunu ima edermiş gibi duruyorsun?”

Halk her dönemde aynı kötülük düzeyinde bulunmaz, ancak evet, çoğunluğun ruh ile ego-nefs-benlik tarafını ayırt etme yetisi bulunmadığından elbette kötülüğe meyyaldir. Bu dün de böyleydi bugün de böyledir. Halkın çoğunluğu cahiliye devrini tamamlamamıştır; bölümün başından beri onu konuşuyoruz zaten. Bu kötülük elbette tamamen bitirilemezse bile insanların yönünü kendilerine çevirmelerini sağlamakla azaltılabilir. Yani her insan dünyadaki toplam kötülüğün içinde kendi payının farkında olmalı ve öncelikle kendini düzeltmeye gayret etmeli, yani önce kendi evinin önünü süpürmeli ki kötülük azalsın.  

Fakat bizim karşımıza çıkan esas sorun şu: İnsanlara çocukluktan beri bildiği hikâyelerin geçmişte kalmış olmadığı, özünde her insana yönelik olduğunu, zaten o zamanlarda bile aslında peygamberler tarafından her kişinin tecrübe edebileceği ruhsal yolculuğu açıkladığını fakat karanlıkta, yani mağarada, yani bedene hapis kalan insanların bunu hikâyelere çevirdiğini nasıl anlatabilirsin? İnsanları ‘Cehaletin Babası’ olan Ebu Cehil’in kendilerinde olduğuna veya yine ‘Ateşin Babası’ olan Ebu Leheb’in kendilerinde mevcut olduğuna inandırabilir miyiz? İşin kolayına kaçıp da bunların Muhammed’in amcaları olduğu inancıyla bin dört yüz yıl önce yaşamış iki tane sıradan adamı lanetlemeye devam etmemeye, dikkatlerini kendilerine, kendi özlerine çevirmeye ikna edebilir miyiz onları? İşin zor kısmı bu işte.

İnsanların kendileri hakkında şöyle bir düşüncesi var: İstiyorlar ki tüm özde yer alan insanî taraflarını yok saysınlar ve şu kısacık ömrü tüm gerçeklik kabul ederek zevk ve küçük çıkarlar uğruna önüne geleni ezip geçsinler, dünya malını sınırsızca doldursunlar, tıpkı ‘cahiliye devri’ putperestleri gibi, fakat bunun bir bedeli olmasın. Veya yine bir öncekilerle aynı şekilde zevk ve küçük çıkarlar uğruna önüne geleni ezip geçsinler, dünya malını doldursunlar, sonra ona hangi inanç öğretildiyse ondan bir parça ibadetle bu işlerini aklasınlar, tıpkı ‘cahiliye devri’ putperestlerinin yaptığı gibi. İnançlı ve inançsız kesimin ortak noktası budur, her iki taraf da dünyayı sınırsızca dibine kadar sıyırmak ister, bize öğretilen ‘cahiliye devri’ putperestleriyle aynı şekilde. Çünkü ‘cahiliye devri’ içindeki ilkel bilinç türü, nefs-ego-benliğin kölesidir ve tüm arzusu budur: “Ben bu hayatın zevklerinden dibine kadar sömüreyim, hiçbir bedel ödemeyeyim.”

Maalesef öyle bir düzen mevcut değil. Yaradan tüm dünyayı tek bir temel kural üstüne inşa etmiştir: “Verdiğini alırsın, verdiğin kadar alırsın.” Almak değil; vermek. Aç Bhagavat Gita’yı bak, “Yalnızca hırsızlar kurban vermeden bir şey talep eder.” yazar. Aç Kuran’ı bak, “İnsana yalnızca çalıştığı kadarı vardır.” yazar. Aç İncil’e bak, “Verin, size verilecektir. Hangi ölçüyle verirseniz o ölçüyle alacaksınız.” yazar. Vermeden almak yoktur. Tekrar edelim, varlığın temeli yalnızca tek bir temel üzerine kuruludur: Vermek. Bu yüzden Peygamber dünya için “ticaret yurdu” dedi, bir şey verirsen karşılık alırsın, bir şey vermeden alabiliyor olsak ‘almak yurdu’ derdi. Gel gör ki yok öyle bir dünya. Toprağa tohum verirsen karşılığını cömertçe alırsın; fakat ‘elimdekiler azalır, ben hiç atmayayım, bir köşeye koyayım, biraz biriksin’ diyerek toprağa tohum ekmekten kaçınırsan hiçbir şey elde edemezsin. Hani halk sürekli almak için birbirini eziyor ya, hakikatten azıcık haberdar olsalar vermek için birbirleriyle yarışırlardı. Böyle bir ortamda da herkes doyar, sonra yine verecek yer bulamazlar, ellerinde pek çok şey bulunmaya devam ederdi. Anlayacağınız kıtlığı yaratan aslında açgözlülüktür. Açgözlülüğü yaratansa imansızlıktır; Tanrı’ya inanırlar belki ama  güven yoktur, o yüzden de bir köşeye yığınak yaparlar. Hem de sülalelerini yüz yıl doyurmaya yetecek malları olsa yine de yığmaya devam eder ve böylece kıtlığa yol açarlar. Kitlelerin dindarlık gösterilerine aldanmayın. Dindarlık = iman değildir. Bizim asıl amacımız imanlı olmak, yani yaratıcısına güvenen insan olmak olmalı, dindar olmak değil. Dindarlık iman elde etmek için gidilen yol olmalı, amaç değil.  

Size hakikatten haber vereceğim. Dindar kesimin bir iddiası vardır, der ki “Yüce Allah bize her şeyi karşılıksız ihsan etti, siz de buna mukabil iki rekat namaz kılın yahu.” Böyle diyerek Allah’ı yücelttikleri zannındalar. Gel gör ki hakikatte öyle bir şey yok; neymiş o karşılıksız verilen, söylesinler. Din adamları Allah’ı yücelteyim derken milleti yanlışa sürüklüyor. Her verilmiş olan hesaba tâbidir, karşılığı da yukarıda sorulur. Karşılıksız hiçbir şey elde edilemez; yaratım bu kural üstüne kurulu. Dünyada emek sarf etmeden bir şey alınabiliyor mu ki yukarıda alacaklarını düşünüyorlar? Dolayısıyla dizilerde, filmlerde şeytan hep aynı sözü tekrar eder ya, “Her şeyin bedeli vardır.” diye. İşte o söz aslında hakikati yansıtmaktadır. Her şeyin bedeli vardır; dünyada da ahirette de Hakk katında da kural budur.

Gerçi ben ‘bilinmiyor’ dedim ama tasavvufta “Önce hizmet, sonra himmet.” diye ünlü bir söz var, “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.” atasözü de tam olarak aynı kuralı yansıtır, es geçmeyelim. Gel gör ki klasik dinde bu kural iyi niyetle ama yanlış şekilde göz ardı edilmiştir. Elini avcunu yukarı açınca istediğini alacağını söylerler. Yok oturup üç yüz dua okursan veya Arapça bir şeyler zikredersen şehitlerin sevabını alıyormuşsun falan. Can vermekten kaçan din adamlarının, tarikat ehlinin uydurup inandığı hikâyelerdir bunlar; can vermekle yerinde oturup Arapça zikir çekmenin karşılığı asla aynı değildir. Yanlış anlaşılma olmasın, elbette avcunu yukarı açınca istediğini alma ihtimalin var, fakat onu da bedelsiz sanma, o da bedeliyle birlikte gelir. Diğerleri gibi karşılığını önden, peşin ödemezsin de yararlanırken taksit taksit ödersin.   

“Allah bize her şeyi karşılıksız ihsan etti.” Sözün kendisi bir kere yanlış ve yanlışa sürüklüyor. Bu dünyadaki hiçbir şey karşılıksız verilmiş değil, karşılığının sorulacağına emin olun; hatta ruhen yükselirseniz hesabın tutulduğu defteri hâlâ hayatta iken görmek de mümkün. Blog’daki konulardan birinde bir yerlerde buna dair hakikat bilgisini ve nasıl bildiğimi hakikatten bir haberle yazmış olsam gerek. Aslında emin de değilim, o kadar yazdım ki neyi açığa vurdum neyi sır olarak tuttum, karışır oldu artık. Eğer sır olarak tuttuysam, burada açığa vurmuş oluyorum işte. O defterde yaptığınız iyilikler de yazıyor olacak, kendisine iyi davranmadığınız organlarınızın şikâyetleri de. Hayır, bu şaka değil, özellikle aklın şikâyetlerinden korunmak için düşüncelere dikkat etmek gerek.  

Klasik bir dindarın hayalinde şöyle bir sahne var: İbadetini yerine getiren dindarımız vefat edecek, arkadaşı almaya bir melek gelecek, gökte önüne kırmızı halı serili, o geçerken melekler iki yana dizilmiş, onu izliyorlar. Arkadaş salına salına gelip Allah’ın karşısına çıkıyor, Allah diyor ki, “Ooo, kulum gelmiş, hoş gelmiş.” Hemen arkadaşı cennete alıp bir plaja bırakıyorlar, önüne de ne isterse getiriyorlar. Arkadaşın elinde bir kokteyl, sağında solunda güzelden de güzel kızlar onu büyük bir yaprakla yelliyor. Sahne bu kadar. Arkasından birisi daha geliyor sorguya, gerçi o öyle kolay gelmiyor, zorla getiriyorlar, şafak baskını yemiş arkadaş. Bir önceki arkadaşla aynı dine inansa da ibadetlerini yerine getirmeyen biri veya başka dine mensup. Kırmızı halı ortadan kaldırılmış, iki yandaki melekler adama soğan, patates falan fırlatıyorlar, Allah ona bakmıyor bile, diyor ki: “Ne demek bir önceki kulumun dinine mensup değil! Atın cehenneme!” 

Kulağa komik olsun diye uydurulmuş bir parodi olarak geldiğini biliyorum ama dindarların anlatılarını dinlersen, hayal dünyalarının arka planında buna benzer şekilde bir program işlediğini fark edersin. Her dinin dindarı aynı! Gel gör ki bu hayal ürünü, dindarların kendi çalıp kendi oynaması. Yukarıda böyle bir düzen yok, böyle bir işleyiş yok, böyle bir Allah hiç yok.

Allah’ın tek kulu beşeriyet değil, kendimize bu kadar değer biçmeyi kesersek kendi adımıza iyi olur. Balkona konan kuş da kulu, aşağıda dolanan kedi de kulu, bahçede dikilen ağaç da kulu. Bunların da şikâyet hakkı var yukarıda. Hatta sen Tanrı’yı bunlarda var bil. Dolayısıyla bir bütünlük var ve bu bütünlüğün içinde hiçbir şey karşılıksız değil. Kullanabileceğinin sınırı var. İstiyorsun ki her türlü küçük zevkten ölümüne yararlanayım, dünyayı yağmalayıp cebimi ölmeyecekmişçesine doldurayım. Yapamazsın. Çünkü karşılıksız verilmedi, daha doğru şekilde tabir etmek gerekirse hiç verilmedi, senin değil hiçbir şey, O’nun. Yalnızca O’nun. Bizler kısa süreliğine birer şahidiz bu sahnede. Yunus Emre diyor ya, “Dünya dediğin bir pencere idi / Her gelen baktı geçti.” İşte biz de bakacak ve sıramızı savıp geçeceğiz. Bu yüzden açgözlüce dünyayı yok edemezsin. Kesilirken acı çeken hayvanların etlerini kullanarak doymak bilmez şeytanlar gibi amaçsızca yeme yarışmaları düzenleyemez, bırak bunu, haddini aşarak, göbeğini doldururcasıya yiyemezsin. Çünkü mideye gidenler de O’nun kulu. Be hey ahmak, her şeyin bir sınırı olmak zorunda; çünkü gördüğün her nesne O’nun kulu. Kim diyorsa ki “Bunlar bize karşılıksız ihsan edildi.”, bil ki onun hakikatten haberi yok. Bırak, O’nun Tanrı’dan haberi yok; ego-nefs-benlikçe yaratılmış bir Tanrı imajına inanıyor o. O imaj gerçek değil.

İnsan kendini sınırlandırmalı. Zaten insan diye iki ayağı üstünde yürüyene demezler, kendini sınırlandırana derler, ama biz o mevzu üstüne birkaç konu konuştuk, daha üstüne düşmenin anlamı yok. Din ibadetten ibaret değildir, kutsal olan da ibadet falan değildir. Din adamları böyle bilip davranıyor, bilmeden kuyuya yürüyor, yetmez gibi insanlara böyle söyleyerek onları da bilmeden kuyuya çekiyorlar. İbadet araçtır, daha insan olmanı sağlaması gereken. İdman programı gibi. Sağlamıyor ise işe yararlığı yoktur, kendi başına bir anlam ifade etmez. Oturup kalktığınla, bir takım yabancı sözler tekrar ettiğinle kalırsın.

Sonuç şu: Karşılıksız verilen yoktur. İki elin, iki ayağın, iki gözün, bize elbise olarak hizmet eden beden dediğimiz yapının ögesi olan hangi organ varsa hepsinin nasıl kullanıldığının sorulacağına ve karşılığının isteneceğine emin olun. Öyle karşılıksız verilen yok. Şunu bilin, bir hayvana kıyarken bu canlı da Tanrı’dan diye ona dua eden sözde ‘ilkel’ kabile şamanı, tek derdi yemek olan ve bilinçsizce yiyen bugünün modern insanından da dindarından da daha yakındı ruha ve hakikate. Aslında ruha göre ilkel olan o değildi, ilkel olan bugünün çoğunluğunu oluşturan topluluklardır.

Gördünüz mü, yeni bir kavram öğrendik. İlkellik çağlar önce yaşamak değildir, ruha uzak yaşamaktır. Çünkü ruhtan ne kadar uzak olursan o kadar yeryüzüne ait ‘beşer’, yani hayvan olursun. İki ayak üstünde yürüyen, gelişmiş aklını kullanarak icatlar ortaya çıkarabilen bir hayvan… Ama yine de dürtülerine uyan bir hayvan. İlkel olmak istemezsen ruha yakın olacaksın. Ruha yaklaşmak için de dürtülerini kontrol altına alacaksın. Kan dökmekten, can yakmaktan, kalkıp kırmaktan sakınacaksın. Canın yana yana büyüyeceksin, büyük olmayı öğreneceksin. 

“Ruh ehli kan dökmekten, can yakmaktan, kalk kırmaktan sakınacak diyorsun… Fakat ruh ehline örnek verirken de kılıç çekip can yakmış, kan dökmüş, savaşa girip insan öldürmüş bir peygamber örnek veriyorsun. Üstelik diyorsun ki Muhammed ruh ehlinin başıdır. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?”

Biz bu durum ve nedenleri hakkında zaten Muhammed Peygamber Üzerine bölümünde konuştuk, orayı okuyabilirsin. Fakat evet, ben de bir zaman barış güvercini olarak düşündüm, “Koca peygamber.” dedim, “Kan dökmüş, adam kesmiş, kervan yağmalamış. Şu dünya için yahu!” Ayıp geldi bir peygamberin bu işlere imza atması. Hele kendinden bir öncekinin ölüme kendi ayakları ile giderken gösterdiği teslimiyetini düşünürsek. Değil mi ya, İsa Mesih’in ellerine çivi çakıyorlar, adamcağız “Baba ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet!” diye dua ediyor. Peygamber niye aynısını yapmıyor?

İşte üniversitede düşünceler böyle. Ancak biraz daha olgunlaşıp dünyayı tanıyınca anlıyorsun Muhammed’in yaptığı İsa Mesih’in yaptığından daha büyük bir iştir. İsa Mesih muhteşem bir adam, imanı ve gösterdiği teslimiyet de muazzam; buna hiç kuşku yok. Hatta bence dünyayı Muhammed’den fazla etkiledi ve değiştirdi. Gel gör ki Muhammed’in yaptığı şöyle daha doğru ki birilerinin, zayıflar ve biçareler için savaşması gerekli. Hadi hayal edelim, karşımızda acımasız bir ordu, hepimiz de ilk dönem Hristiyanları gibi ölüme kol kanat açarak gidiyoruz. Kendi inancımızı kanıtlamış olacağız, orası kesin. Fakat sonra? Bizden geriye ne kalacak, ne bırakmış olacağız ardımızda? Dünya haksızlığın, hukuksuzluğun hüküm sürdüğü, kaba kuvvete sahip olanın sınır tanımadan dilediğini yaptığı bir dünya olmaya devam edecek. Bir şeyler değiştirebilecek olanlar sırf inançlarını kanıtlamak için öylece ölüp giderken zayıflar ezilmeye, alınıp satılmaya, kesilip biçilmeye, öldürülüp atılmaya devam edecek. Biz de inancımızı kanıtladık diye gönlü rahat olacağız, öyle mi? Bu bana hiç doğru gelmiyor ama. Bu iş, dünyayı şeytanlara bırakmaktır.

Şöyle düşünün ki o dönemde şu türden diyaloglar bildiğin normaldi ve gerçekten yapılmış olabilir: 

“Kardeşim ne yapıyorsunuz, çocukları öldürmeyin, gömmeyin. Olmaz böyle.”
“Ne! Neden çocuğumuzu öldüremiyormuşuz? Eski köye yeni adet mi getiriyorsun?”
“Yahu ayıptır, günahtır. Neden kıymak istiyorsunuz minnacık çocuğa?”
“Günah da ne? Biz çocuğu tanrılarımıza verelim diye yaptık kardeşim, yoksa niye yapalım?!”  

Kulağa çok sürreal geliyor değil mi? Ama dönemin realitesi bu, Peygamber’in uğraşmak zorunda olduğu kitle böyle bir şey. Şimdi dindar kesimin bir kısmını muhtemelen acayip tetikleyebilecek bir şey yapıyor ve kendimizi Peygamber’in yerine koyuyoruz. Kaç gün sabredebilirdik bu insanların arasında? Ya şeytanlaşıp onlar gibi olacaktık ya da onlardan olabildiği kadar uzağa, dağlara kaçacaktık; hiçbir şekilde başka seçenek yok. Bugün bile eğitimli kitle sokak röportajlarında bir iki cahilin lafını işitince küplere biniyor, ülkenin yıkımının hak olduğunu falan söylüyor. Bu dönemdeki insan tipi en azından eğitimle bir miktar yontulmuş durumda; Muhammed’in döneminin genel profiliyse yukarıdaki konuşmayı yapan tipler. Aradaki farkı düşünün. Peygamber öyle bir kitle ile uğraşmak zorunda ki bu insanlara kıçlarını silmeyi öğretiyor, tuvalet adabı veriyor, adabı muaşeret öğretiyor. Ve âdemoğlu öyle bir tür ki tapınmaktan vazgeçmiyor, Peygamber’i takip eden kitlenin bir kısmı bugün hâlâ sünnet diye kıçını taşa siliyor, orada takılıp kalmakta ısrarcı. Ve sen bugün bu kitlenin hâlini görüyorsun ve diyorsun ki, “Muhammed neden bunların yanaklarını okşayıp eğitmedi de kılıç çekti?” Mantıklı mı sence?

Bak kardeşim, insanla uğraşmak kolay iş değil, özel sektörde çalıştın ise bilirsin. Hele ki Muhammed’in uğraştığı kitle gibisiyle uğraşmak normalde imkânsız. Hakikat âleminde Haydar Ali’nin hangi konumda bulunduğundan haberdar olanlara bu sözüm, hesap edin ki hem savaşçıların başı hem mertlerin şahı hem ilmin kapısı olan Haydar Ali gibi muazzam bir adam bile o kitlenin cehaletiyle başa çıkamamış. İşte buradan hesap edin Muhammed’in insanla baş etmedeki başarısını. Siz bakmayın Arapçı tayfanın tapınma kültürünü sağa sola yaymak için o dönemin adamlarını toptan kutsal diye yedirmeye çalışmalarına. İsimlerini saydıkları adamlar arasında bilinç düzeyi hiç de yüksek olmayan kimseler var; gerçi bu gerçek Peygamber’in vefatıyla birlikte ortaya çıktı zaten. Güya dünyadan yüz çevirmiş, maddeye yüz düşürmeyen o ‘evliyadan üstün’ adamlar iktidar hırsı içinde birbirlerinin kanlarını döktü. Ortaya çıktı ki o güne dek düzeni sağlayan, onları hizada tutan Muhammed’in varlığıymış. Bu yönden bakınca bile anlarsın ki Muhammed yeryüzündeki gelmiş geçmiş en üstün, en yetenekli ve en başarılı insanların başında duruyor zaten. Daha fazla ne yapabilirdi ki? Uzay gemisi yapımını mı öğretecekti dönem Araplarına?

Sevgili arkadaşım, peygamberlerin asıl görevleri âdemoğullarını yukarıya çekmektir; ancak o ‘yukarıya’ değil. Bilinçsel manada yükseltmek, ‘gök âlemine’ tâbi kılmak için var peygamberler, hedefleri arasında SpaceX türünden roketler tasarlamak bulunmuyor. Kimileri Nuh’un gemi inşa ettiğini duyunca bunun mümkün olduğunu düşünebilir elbet. Bir dönem TV’de böyle bir iki arkadaş vardı, Kuran’da icatların tarihlerini falan arıyorlardı. Oysa bu çaba gereksiz. Hadi Peygamber’e öyle bir bilgi indi, o da bu bilgiyi çevresindekilere öğretti varsayalım. Araplar Ay’da koloni kursa daha fazla insanî değere mi sahip olacaktı? Tam aksine eğer Araplar o dönem öyle bir bilgiye ulaşmış olsa vah dünyanın hâline, milletlerin tamamını köleleştirirlerdi. Tarihten bir bilgi, sırf Muaviye Bağdat’ta bin tane köleye sahipti, ellerinde icat micat yokken durum böyle, olsa kaç tane olurdu?

İyi ki peygamberlere teknik bilgi inmiyor bu arada, yoksa insanlık, insansal yönde ilerleme kaydetmez, üstelik daha da beter geriler. Çünkü sevgili kardeşim uzay gemisi yapabilenler daha fazla ‘insan’ olmaz, iyi belle bunu. İki ayaklı beşeri ‘insan’ yapan teknik bilgi değildir. Eğer öyle olsaydı bugün ABD veya Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri velilerle kaynıyordu. Gel gör ki insanî erdemlerin bu ülkelerde pek de yaygın olmadığı tüm dünyaca biliniyor.        

Sonuçta Muhammed savaşarak cenneti var edemedi belki ama Musa’nın ve İsa’nın ardılı olarak haksızlığı ve kötülüğü azaltmayı başardı. Ortadoğu’da yaşayan bir insan evladı, dini sevmese de bu üç isme teşekkürü borç bilmeli, çünkü bu isimler ortada yokken demirden boğa içinde insan kızartıyorlardı arkadaşım, bil bu gerçeği. Senin dünyayı hep bugünkü hâliyle var zannetmen büyük bir yanılsama. Hissettiğimiz güvenlik son asırda oluştu, ondan önce devletlerin eli her yere bugünkü gibi erişmiyordu, erişmeyince de insan yine insanın vicdanına kalıyordu. Sen yiyebileceği cezalardan duyduğu korku yüzünden kötülükten uzak duranların oluşturduğu düzeni, beşerin gerçeği sanma. Kameralar ortadan kalksa görürsün, beşer ne imiş! Bizim dönemimizin insanı ancak o zaman anlar beşeri insana çevirmeyi hedef edinmiş bir ahlak değerinin varlığının önemini. 

Elbette şunu da dürüstçe dile getirmeli ki peygamberlerin yoğun çabalarla kısa dönemliğine azalttıkları kötülük zaman içinde tekrar insanlar eliyle çoğaldı; fakat asla eski hâline de ulaşmadı. Şimdi kimseyi açıktan demir boğalar içinde kızartarak sözde tanrılara kurban etmiyoruz en azından. İşte tam da bu sebeple Muhammed Mustafa’nın tercih ettiği yol ve yaptığı işler kınanacak değil, övülecek hareketlerdir. Haksızlığın, adaletsizliğin hüküm sürdüğü topraklarda birilerinin kendini feda etmeyi göze alması, gerekli olan ne varsa onu yaparak adaleti, düzeni elden geldiğince sağlaması şart. Bu eskiden de böyleydi bugün de böyledir. Yoksa dünya birtakım hayvan ruhluların elinde kalacak, biraz zevk için birbirleriyle tepişmeye, insanlara zarar vermeye devam edecekler ve bu düzen böyle sürüp gidecek, dünya da şeytanların dünyası olarak kalacak. Birilerinin dünyadaki kötülüğü azaltmak için bir şeyler yapması gerekli.

Hakk ehli dediğin elini taşın altına sokacak arkadaş. Elini taşın altına sokmaktan kaçınan birinin kalkıp da kuru kuru “Ben de Hakk ehliyim yea.” demesi bir tuhaf olur işin esası. Bedenine, düzenine zarar gelmesinden korkan nasıl Hakk ehli falan olsun? Madem sonsuz olduğuna iman etmişsin de neden korkarsın bedenine zarar gelir, düzenin bozulur diye? Nesimi ile şeriat ehlinin olayı ortada işte. Hakikat söyledi diye Nesimi’nin derisini yüzerlerken, daha önce “Onun kanı murdardır, bir yere değse kesilmesi gerekir.” diye fetva veren kadı’nın (kesme işareti kullandım ki olayı kadınlara yıkmasınlar) parmağına kan sıçrar. O da fetvası aksine gider parmağını yıkar ve “Şeriat gereği artık temiz oldu.” diyerek durumu açıklar. Nesimi de der ki “Âşık derisini veriyor da zahit parmağını vermeye kıyamıyor.” Yaradan için parmağına kıyamayanların derisini soyduranlara Allah’ı öğretmeye kalktığı garip bir oluşumdur bu organize dinler. Aklı olan insan Nesimi’ye kulak verir, kadı’ya değil.      

Aman yanlış anlaşılmasın, bu sözlerimden herkes eline kılıç alıp sokağa koşsun manası çıkmıyor. Kötülüğün azaltılması işinin akılla yapılması zorunlu, yoksa dünyayı kaosa, kargaşaya sürükler, kötülüğü azaltmak yerine çoğaltırsın. Eğer Muhammed’e fırsat tanısalardı o da kan dökmezdi, tüccar adam neticede, savaşçı değildi. Ne var ki eline kılıç almak artık bir zorunluluk hâline geldiğinde bundan geri adım atmadı. Eğer atsaydı muhtemelen sonu öncülü gibi olacaktı.

İşin göz önüne alınması gereken başka bir önemli boyutu var üstelik. Hani dedim ki, “Koca peygamber kan dökmüş, adam kesmiş, yağmalama yapmış.” diye. İsa Mesih tamamen iman üstüne gitmiş, ne gelirse gelsin direnmiyor. Buna karşılık Muhammed Mustafa aklını kullanıyor, an’da gerekli olan neyse onu yapıyor. Şöyle bir örnek vereyim, hani İncil’e göre İsa bahçede yakalanmayı dua ederek bekliyor ya, benim tahminim odur ki yerinde Muhammed olsa kaderini öylece teslim etmek yerine gerekli iş neyse onu yapardı. İsa Mesih kötülüğe direnmez, Hakk’a gider, Muhammed Mustafa kötülüğün kolunu kırar, eline verir, o da Hakk’a gider. İşin ilginçliğine bak!

Size daha da ilgincini söyleyeyim mi: Akla öncülü olan peygamberlerden daha fazla değer verip kullanan Muhammed’in takipçileri bugün yeryüzünün akıldan en çok sakınan, en kaderci dinsel topluluğudur muhtemelen. Şimdi kalk da bu ironiye şaşma!

Aslında Muhammed ve akıl ilişkisi üstüne de bir bölüm gerekli diye düşünüyorum. Çünkü Muhammed’in dini ilahi aklın eseri zaten. Dikkat, ‘zekânın’ demedim, vurguluyorum: Aklın. Akıl ve zekâ arasındaki fark bölümlerden birinde mevcut zaten, nerededir hatırlamıyorum. Akıl, İbrahim’in kullandığı gibi kullanıldığında insanı en yukarılara çeker. Zekâ ise en fazla aşağıda iyi bir hayat sürmeni sağlar, o kadar; sonunda yine aşağıda bırakır. Dolayısıyla akıllı olmak lazım. Zekâ da önemli ama, o yeryüzü için. Ruha yönelmeye akıl şart.

Yorumlar