30) Klasik Dinde Tanrı, Esma-i Hüsna ve Kuran-ı Kerim Üzerine
Farkındayım, üç ayrı konuyu tek
başlık altında birleştirince biraz çorba gibi olacak, fakat üçü de ayrı ayrı
çok kısa kalacaktı, bu nedenle yapmak zorunda kalıyorum. Zaten tek bölümde üç
ayrı hakikati anlatmış olmanın durumu gidereceğini düşünüyorum.
Yapay zekâ bilinçlense ve dinleri
incelese hangisini seçer, minvalinde zekice bir başlık gördüm ekşisözlük’te;
düşünenin aklına sağlık. Elbette blog açısından faydası, yapay zekâ açısından
değil, ancak dinleri sorgulama yönünden bize alan açması. Daha önce aldığım
notları bu konuyla birlikte incelemenin faydası olacağını düşündüm, öyle de
yaptım.
Öncelikle önermeyi ele alalım: Yapay
zekâ bilinçlense, kendi elemanlarını üretebiliyor ve kendi devamlılığını
sağlayabiliyor hâle gelse… Robotların oksijene ihtiyacı yok, suya ihtiyacı yok,
güneşten bile enerji elde edebilecekler; tek gereklilik bir fabrika bandı ve
gerekli bileşenler. Böylece başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın kendine
robotik bir yaşam sistemi yaratacak kadar kudrete erişebilir ve varlıklarını
sonsuza dek sürdürebilecek yetkinliğe sahip olabilirler. Burası elde…
Bir de olayı dinler yönüyle
inceleyerek anlamaya çalışalım. Dinler ne vaat ediyor: ölüm sonrası bir yaşam,
bizi sonsuz acıdan kurtarmak ve/veya sonsuz mutluluğa eriştirmek vaadi… Bunun
için birtakım kurallar getirilmiştir ve bu kurallara uyulduğunda sonsuz
mutluluğa eriştirecek sonsuz kurtuluşun sağlanacağı inancı yayılır. Uyulmazsa
da… Sonuç belli; sonsuz cehennem. Yani ortada ödül-ceza sistemi üstünden
yürüyen bir kurtuluş-helâk oluş savaşı mevcut. Dinler de bu savaşı bize
kazandıracaklarını iddia ediyorlar.
Bizim açımızdan bakarsak faydalı.
Fakat yapay zekâ neden bu savaşa dâhil olsun? Bir tanrıya hiçbir şekilde
ihtiyaç duymuyor zaten, madde yönüyle kendi varlığını evren yok oluncaya dek
yenileyebilir. Yargılanacak bir ruha da sahip değil; öyleyse neden bir tanrının
varlığı onu enterese etsin? Ne verecek tanrı yani ona, cennet desen, yapay zekâ
zaten kendi yarattığı cennetinde var oluşunu sürdürüyor olacak. Onu cehennemle
korkutmaya kalksak, ruhu yok ki neyi ateşe atsın, sonsuza dek devrelerini mi
yakacaksın? Fakat acı falan hissetmiyor, yaksan yok olur, geri dönerse var
olur; bizim açımızdan anesteziye yatmak gibi bir şey olurdu bu. Bir tanrının
robotlara vaat edebileceği hiçbir şey yok.
Peki, buradan nereye ulaşıyoruz:
Bize anlatılan ve acı-zevk ikiliği üzerine iş gören tanrı inancı yapay zekânın
kendi tanrılığı karşısında çaresiz kalmaktadır.
Öyleyse biz, bu incelemenin dinler
açısından şu gerçeği açığa çıkarttığını görürüz: Klasik dinsel anlayış aslında bize
tanri ile bir çıkar-menfaat ilişkisisi sağlamaktadır. Tanrı, klasik dinde merak
edilmez, aranmaz, hatta sevilmez; yalnızca itaat üzere iş görür. Bu da klasik
dinin doğasının ne olduğunu açıkça ortaya serer: Korku. Klasik dinsel anlayış,
korku üstüne kuruludur. Sürekli acı çekme korkusu, güzel şeyler elde edememe
korkusu ve sahip olunanları kaybetme korkusu. Neticede yalnızca korku.
“Neden çaresiz kalsın kardeşim?
Koca Allah, dilerse yapay zekâyı bir bedene sokar, sonsuza dek işkence eder
ona.”
Tamam, şimdi şunu tekrar okuyun.
Yetmez, bir daha okuyun. Sonra tekrar yukarıyı okuyun. Orada yazan “Yalnızca
korku üstünden iş görüyor.” kısmını iyice bir sindirin. Aslında bu karşı
çıkışın bile benim savıma ne büyük destek sağladığını görüp savınızı geri
çekeceksiniz. Klasik dinsel anlatıda bize sunulan tanrı figürü yalnızca korku
üstünden iş görmekte veya güzel ödüllerle satın almaktadır. Başka yolu yoktur.
Akla hayale gelmez türden
canlılarla dolu, muazzam ekosistemler barındıran ve canlı bir organizma gibi
tam bir bütünlük hâlinde var olan bir dünya var edecek; sonra da kalkıp kendi
var ettiği mucizenin ortasında elindeki gücü yitirme korkusu çektiğinden sağa
sola dehşet saçıp milleti sindirerek ve kendisine bağlı olanları ödüllendirerek
ayakta kalmaya çalışan bir diktatör misali davranacak.
Cık… Hiç uyuşmuyor. Bu aşkın
türde bir tanrının yapacağı iş değil. Aşkın türde bir tanrıyı bırak, kaybetme
korkusuna sahip olmayan ortalama bir taht sahibinin bile yapacağı türde bir iş
değil bu.
Farkında değil misiniz; bize
anlatılan tanrı ikiliklerin tanrısıdır. İşini ödül-ceza sistemi yoluyla görür,
insanlara dehşet saçarak veya sevgilerini satın alarak var olur. Fakat eğer
ortada satın alınacak veya artık korku duyacak kimse kalmazsa bu tanrı da
çaresiz kalır. Çünkü bu tanrı ancak benlik üstünden iş gördüğünden ancak
benliğe hitap etmektedir.
Öyleyse klasik dinsel anlayışla
bize anlatılan tanrı figürü ego-nefs-benlik dediğimiz yapının tanrı
anlayışıdır.
Burada bizim sormamız gereken
şudur: Biz de tıpkı yapay zekâ gibi arzudan ve korkudan azade olursak o zaman
klasik dinsel anlayışta tanrının bize vaat edebileceği ne kalır? Peki vaatler
kalmadığında, geriye içinde bulunduğumuz an ve ondan elde edebilecekler dışında
ne kalır? Peki elde an’dan başka bir şey kalmadığında, bu durumda bulunduğumuz
yeri sevmek ve var olduğumuz için mutluluk hissetmek dışında ne seçeneğimiz
kalır? Peki mutlu olmak ve sevgiye ulaşmak, yani kısaca “razılık hâli” ibadetin
aslı ise, bu da demek midir ki asıl ibadet ego-nefs-benliğin tanrısını
kaybetmekle başlar?
“Hiç mi korkmayacağız yani, her
şeyi var edecek kadar azametli bir varlıktan?”
Her şeyin bir yeri var. Ne zaman
korku içinde olursun; eğer suç olduğuna inandığın işleri işliyorsan ve bundan
dolayı vicdan azabı çekiyorsan. Eğer suç olduğuna inandığına işlere
yaklaşmıyorsan neden korkasın? Bir insanın neden her şeyi yoktan var edecek
kadar cömert bir varlıktan sürekli korku duyması gereksin? Bu kulluk değildir,
bu paranoyadır; daimi korku içinde titreyemezsin. Bu, yaradılışın doğasına
aykırıdır.
Bu arada, klasik dinsel öğretiyi
sıkça eleştiriyor olsam da korku empoze etmenin bir nedenden gerekli olduğunu söylemek
de gerekli. Çünkü yeryüzüne ait beşer, sevgiden veya benzeri yüksek ruh
değerlerinden pek anlamaz. Bu duyguların yüceliğini onlara aşılamaya çalışmak
ilkokul öğrencilerine logaritma anlatmaya çalışmaya benzer. Dolayısıyla onları
hizaya sokacak ve hizada tutacak öğretiler gerekir ki korksunlar da kendilerini
helak etmesinler; böylece insan suretini bir yaşam daha koruyarak hakikate ait
insan olmaya yaklaşsınlar. İşte klasik dinsel öğretiler bu görevi görmektedir.
Hiçbir şey gereksiz değil.
Ancak buraları okuyan bizler,
artık ilkokulu, ortaokulu bitirip arkada bırakmış, daha bilinçli insanlar
olarak, hatta çoğumuzun liseyi de bitirdiğini umuyorum, artık üniversiteye
hazırlanmalı ve üniversite kanalıyla yeni bir dünya görüşüne geçiş yapmalı ve
hakikate daha da yaklaşmalıyız. Vakti geldiğinde bu anlayışla aramızdan yüksek
lisans yapanlar olur, akademisyenler çıkar, belki profesörler bile
yetiştiririz. Artık bize dar gelen eski elbise yerine aynı kumaşla yenisinin
dikilme vaktidir.
Tanrı korkunun tanrısı değildir.
Fakat yanlış anlaşılmasın, bunun yanında tanrıyı yalnızca İsa’nın sevgi yönüyle
alırsak o da eksik kalır; çünkü “seven” niteliği yanında daha pek çok niteliği
bulunmaktadır. Bunları es geçmek, bir fili yalnızca kulaklarıyla ifade etmeye
benzer. En doğrusu, tüm var oluşu tek bir vücut ve Yaradan’ı da bu vücudun ruhu
olarak ele almak olacaktır. Vücudu tüm yönleriyle, tüm huylarıyla kabul edersen
bütünü anlarsın. Sevgisinden cennet var olmuşken, öfkesinden cehennem var
olmuştur. Hikmet tarafı dolayısıyla bir dershane olan dünya mevcuttur. Bunların
hiçbiri birbirinden ayrılamaz. Biz Mesnevi’de fili tarif edenler gibi farklı
farklı yönleriyle ayırıp da Yaradan’ı tarif edemeyiz. Nasıl ki vücut yalnızca
mide, kalp, böbrek değilse, fakat bunlardan ayrı gayrı bir şey de değilse,
aslında tüm bunların birlikteliği vücudu var ediyorsa… Parça parça görünen, ama
bütünlük hâlinde. Parçalayan aslında biziz. Midenin, vücuttan ayrı bir parça
olduğu fikri taşıdığını hiç zannetmiyorum. Öyle olsa çarkın dişlisi olarak
değil, kendi başına bir varlık olarak iş görmeye başlardı.
Yani nereye varmaya çalışıyorum: Şöyle
ki elinizi göğe açınca, kabul edilirse, gökte bekleyen bir tanrı inip “Genç adamsın,
al şunu, lazım olur.” diye avcunuza para sıkıştırmayacak. Gelecek olan ne varsa
halkın, yani yarattıklarının eliyle gelecek. İşte bu da aynı zamanda demektir
ki birisinin eliyle gelen ne varsa aslında O’ndan geliyor. Çünkü ayrıda gayrıda
bir tanrı yok.
Yukarıda ayrı bir tanrı arayanlar
için kötü haber, biliyorum. Fakat yukarıdaki tanrı inancı ancak
ego-nefs-benliğe ait bir tanrı inancıdır ve aslı astarı yoktur. Biz Türkler
ezelden beri “Gök Tengri” dedik ama anlaşıldığı şekliyle gökte oturan bir tengri
yok. Kendine tanrı diyen varlıklar var bu arada; ama her şeyi var eden varlık yarattıklarından
ayrı bir şekilde, gösterişli bir tahtta oturmuş, yukarıda bizi beklemiyor. Yeni
Ahit’in veya Eski Ahit’in bir yerlerinde tanrının tahtı tarif ediliyordu
aslında, tam da hatırlayamadım şimdi. Belki de bana o kadarı gösterilmedi, bilemem,
bildiğim kadarıncasını yazıyorum neticede. Fakat yukarıda ayrı tanrı arayan
boşa arar gibime geliyor.
“Zaten az yukarıda ‘ikiliğin
tanrısı’ falan diye sallıyordun. Şimdi de kalkmış diyorsun ki: “Kul bir şeyler
hak ettiğinde”. İyi-kötü, ödül-ceza sistemi işte! Sen farklı olarak ne demiş
oldun şimdi?”
Fakat ben iyi veya kötü demedim
değil mi? Çünkü iyinin ve kötünün doğası bizim tanımlamamıza göre değişir.
İyilik ve Kötülük Üzerine diye bir bölüm var, orayı okuyun, anlarsınız. Ve
ayrıca benim karşı çıktığım, ödül-ceza ikileminin varlığı değil, anlatılan
tanrının işini yalnızca bu yol üzere görüyor oluşu. Ödül ve cezadan başka yol
bilmeyen, hikmete uzaktır. Diyelim evinizde var olduğunu umduğum evcil
hayvanlarınızdan birini hemen tutup veterinere götürdünüz. O da bir hastalık
tespit etti ve acı verici bir işlem gerçekleşti. Kedi diyelim, kedinin
tıslamalarına bakarsanız anlarsınız ki o hayvancağız bunu kötü bir eylem, belki
bir ceza olarak görür. Oysa siz bilirsiniz ki bu “gerekli” bir eylemdir. Siz
bile küçük aklınızla, hakaret etmedim, hayvana tutup da öylesine neşter vurmaz,
incitmezsiniz. O yüzdendir ki evcil hayvanınız ödül-ceza sistemiyle ev sahibine
bakmaz. Sonsuz akıl ve hikmet sahibi neden gereksiz iş yapsın? İnsanoğlu neden
iyi-kötü, ödül-ceza sistemine saplanmış hâlde, kendisini ve her şeyi yaratan
varlıktan tir tir titremenin doğal bir şey olduğuna inanıyor? Bu mantıklı bir
yönelim değil. Merakından dolayı karınca yuvasına dal sokup onlara eziyet edecek
bir çocuk bulunmuyor yukarıda.
Okuduklarınızı yanlış anlamayın.
Benim eleştirilerim Yaradan’a yönelik değil, ben halkın kendi dar görüşe ve
kısıtlı anlayışa sahip benliklerinden doğan tanrı anlayışını eleştiriyorum. Bu
ikisi arasında dağlar var.
“Fakat Ümit Sayın boşuna mı “Yukarıda
Allah var, görür hâlimi” diye şarkı yazdı? Hatta 99 tane de ismi var, esma-i
hüsna diyoruz.”
Dediğiniz doğru, klasik dine göre
yukarıda azametli bir Allah duruyor, esma-i hüsna yani “Allah'ın güzel
isimleri” ise onun tek tek isimleri. Gerçekte ise esma-i hüsna, yine klasik
dinde tamamen ama tamamen yanlış anlaşılmış ve yanlış yayılmış bir konu. Zaten 'isimleri'
demek bile bir tuhaf, açıp 'isimlerin' ne olduğuna bakarsanız hepsinin birer
tarif olduğunu görürsünüz. Örneğin el-adl kabaca “adil” anlamına gelir. Dolayısıyla
esma-i hüsna daha başta isim değil, sıfatlardır.
Üstelik Kuran’ı dikkatli bir
gözle okudunuzsa bilirsiniz, “Allah’ın isimleri” olarak nitelendirilen
sıfatlar, 99 taneden de fazladır. Örneğin “Allah kuluna kâfi değil mi?” ayeti
her yerde paylaşılır, ancak esma-i hüsna’da el-kâfi “ismi” yer almaz. Şu
kadarcığın artık mutlaka dikkatinizi çekmiş olması lazımdı; eğer çekmediyse
üzgünüm ama dikkatli bir okuyucu değilsiniz. Üstelik raviler neye göre bir
sıfatı esma-i hüsna kabul edip neye göre etmedi belli de değildir.
'Tamamen yanlış anlaşılmış'
dediğim bu isim-sıfat ayrımı değil elbette, ben sadece küçük de olsa bu yanlışı
dile getireyim istedim çünkü hata daha baştan başlıyor. Yoksa işin o tarafı
önemsiz bir konu; ha isim demişsin ha sıfat; çok da fark etmez. Fakat işin şu
tarafı önemli ki bu sıfatlar Allah'tan çok bizi, insanoğlunu ilgilendiriyor.
Şimdi zamanı başa sarıyoruz.
Bakara 30'a göre Allah meleklere diyor ki “Ben yeryüzünde bir halife
yaratacağım.” Peki halife nedir: Yöneten. Yani Allah yeryüzünde ‘Allah adına’
yönetecek bir varlık yaratacak. İnsanlar bu kısmı sanıyor ki Allah adına
yalnızca yeryüzünü yönetecek; oysa hakikatte halife tüm varoluşu Allah adına
idare eder. Bu konuyu blog'da sanırım Kutsallık Nedir ve Neredir bölümünde
olacak, uzunca açıklamıştım, dilerseniz okuyabilirsiniz. Eğer orada değilse kusuruma
bakmayın, üç kitabı dolduracak bölüm ve çok fazla konu var, ne nerede
karıştırıyorum artık. Orada değilse de başka konu öğrenirsiniz zaten, yine kaybınız
olmaz.
Peki, yeryüzünde öylece var
edilen halife Âdem midir? Hayır, değildir arkadaşım. Âdem yeryüzüne sürgüne
gönderilmiştir; sürgüne gönderilenin halifeliği devam eder mi? Yani bir
şehzadeyi sürgüne gönderseler babasının vefatı ardından yurtdışında padişah mı
olacak? İşler öyle işlemiyor, başkente kim dönerse o alıyor tahtı. İşte aynı
şekilde Âdem de ne zaman kendi içinde ‘uyandı’, ‘eve döndü’, o zaman halifelik
elde etti, ondan önce değil. O tırnak içindekilere dikkat lütfen. Daha önce
birkaç yerde de din, eve dönüş yoludur demişliğim var, çokça tekrar ettim,
başka konuları da okuduysanız bir yerde denk gelmişsinizdir.
Buraya kadar hakikatten
bahsettim. Bir de burada kendi teorimi söyleyeyim, bence Âdem zaten o zamanlar
bile yeryüzünde mevcut olan beşeriyet içinde ilk uyanan –veya uyandırılan-
beşer, yoksa bulutların üstünde bir yerlerde topraktan yaratılıp sonra Rings of
Power dizisinde Gandalf'ın Orta Dünya'ya gönderildiği üzere meteorla buraya
yollanan bir adam olduğuna inanmıyorum. Fakat tekrar ediyorum, bu hakikatten
bir bilgi değil, kendi teorimdir; doğru olduğunda ısrarcı değilim.
Konuyu dağıtmayalım, teorim doğru
olsun olmasın, Âdem hakkındaki bilgiden aynı yere varırız: Âdem dünyaya nasıl
geldiyse geldi, şurası kesin, öylece muhteşem bilgiler veya güçlerle aşağı
inmedi. Yani halifeliği burada kazandı, elde etti. Klasik dinsel anlatıya göre
de bu böyledir; Âdem’in tövbesi kabul olduğu için tekrar Allah ile bağ
kurabildiğini söylerler; eğer kabul edilmese sıradan bir beşerden farkı yoktur.
Yani her koşulda Âdem yukarıdan muazzam güçlerle inmemiş, onlara burada
kavuşmuştur.
Peki ama nasıl? Orası bize söylenmez.
Bize söylenmeyen taraf da işte Âdem’in ruhsal hazineyi keşfetmiş olmasıdır.
Zaten halife dediğin hazinesiz olmaz değil mi; Züğürt Ağa gibi halife mi olur Allahını
severseniz? Peki ama Âdem'in hazinesi nedir? “Gizli bir hazine idim, bilinmek
istedim.” kutsi hadisini aklına getir. Evet, evet; cevap Allah. Fakat Allah'ı
nasıl tanır bilirsin, gizli hazine ise? Konu başlığına bak… Evet, esma-i hüsna
denilen yolla.
Bize hep ne öğütlediler: “Allah'ın
ahlakıyla ahlaklanın.” ne demek bu söz, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak? Kendinde
esma-i hüsna sıfatlarını açığa çıkartmak demek. Şöyle örnekle açıklamak daha
iyi olur: Mesela ayrım gözetmeksizin tüm canlılara merhamet ve yardım eden
insanda Allah'ın hangi sıfatı açığa çıkar esma-i hüsna yol haritasına göre: El-Rahman
sıfatı. Peki bunun yerine oturur da on bin kere el-rahman diye diye tespih
çekersem ne elde ederim: Bilmiyorum.
Sevgili arkadaşım, işte klasik
dinde yanlış anlaşılmış ve tabanda yanlış yayılmış kısım tam olarak burası.
Dikkat, burası çok önemli. Kaç bin kere el-adl dersem bana ne karşılık gelir
bilmiyorum, bir milyon kere el-adl dersem ne elde ederim onu da bilmiyorum.
Fakat kendi içimde ve dışımda her koşulda adaleti esas tutarsam, el-adl
sıfatının bende açığa çıkacağını, böylece ruhta el-adl sıfatının frekansında titreşeceğimi
ve yine aynı frekansta titreşen ruhları kendime çekeceğimi ve/veya onlara
çekileceğimi, ayrıca ayağım kaymadan hazineye sahip olarak eve geri dönersem,
bana büyük kârlar sağlayacağını biliyorum. O yüzden Muhammed Mustafa “Adil
devlet başkanının yeri, peygamberlerin yanıdır.” dedi. Fakat ‘yüz bin kere
el-adl derseniz, sizi yanıma alırım.’ demedi. İşte aradaki ayrım bu kadar
önemlidir.
Dolayısıyla “Allah’ın ahlakıyla
ahlaklanın.” demek “Allah’ın sıfatlarını kendinizde davranış biçimi olarak yerleştirin.”
demek, “Allah’ın sıfatlarını elbise olarak giyinin.” demek. Evet kardeşim,
doğru anlıyorsun, beşer olarak burada Allah gibi davranmayı öğrenmek üzere
bulunuyoruz. Ve evet, bu sefer bence doğru anlamadın, çoğu kişinin de
bağdaştırabileceğini zannetmem, bu bilgiyi de ben ekleyip bağlayım, dünya bizim
bu davranışları içselleştirmemiz için bir dershanedir. Elbette bu herkes için
değil, yalnızca dersini almayı bilen ruhlara yönelik. Geri kalan içinse başka
anlamlar ifade eder, her canlıya kendi seviyesince, algılayışınca ve
anlayışınca. Fakat burayı okuyana tavsiyem odur ki, sen okumuş adama
benziyorsun, o yüzden bu dünyayı dershane olarak bilenlerden ol, dersini almaya
çalış.
Eğer her yaşadığımızı bir ders
bilirsek; o sayede dünya bizim için bir dershaneye döner ve yine o sayede
ruhsal âlemin dershanesinde yer alanlardan olabiliriz.
“Sen sağdan soldan edindiğin
bilgilerle, ‘Abdulkerim olma, olabiliyorsan el-kerim ol’ mu diyorsun şimdi bize?
Sence de çıtayı epey yükseğe koymuyor musun?”
Kardeşim, ben bu bilgiyi sağdan
soldan almadım, üstelik ruhtan haberdar olsalar dahi bunu bilen az kişiye denk
geldim. Fakat geçmişteki tasavvuf erenleri arasında bunu bilenler olduğu kesin;
çünkü yoksa şu nefes yazılamazdı:
Ali candır, Ali canan
Ali dindir, Ali iman
Ali Rahim, Ali Rahman
Ali göründü gözüme
Şimdi şu dörtlüğü okuyunca, İsa Mesih
“Yol benim, Musa'nın kanunu benim.” dediğinde çıldıran ve “Bu kâfirlik” diye
haykırarak üstünü başını yırtan Ferisi, yani Yahudi dincisi gibi “Bunlar
dördüncü halifeye tapıyorlar.” diye evinde bağır çağır elbisenin sağını solunu
çekiştirme lütfen. Zaten bugünkü kıyafetler hep polyester, kolay kolay yırtamazsın,
tutup da sündürme yoktan yere. Kimsenin Haydar'a taptığı yok. Ama Haydar'ın da
ruhta makamı ruhta en yücede, öyle az yetkisi yok; sen onu öyle anlattıkları
gibi sıradan Arap halifesi zannetme. Zaten Haydar'ın “Ali” ismi bile makamıdır,
esma-i hüsna'da el-aliyy diye bak, işte Haydar'ın makamını göreceksin: Yücelerin
yücesi. Fakat Haydar zannedildiği üzere tek Ali değil, Ali Makamı’na erişen her
ruh Ali olur. Hacı Bektaş Veli de Ali’dir, Mevlana da Ali’dir. Pir Sultan Abdal
bak ne diyor:
Pir Sultan’ım şu dünyaya
Dolu geldim, dolu benim
Bilmeyenler bilsin beni
Ben Ali’yim, Ali benim
Burada bahsettiği Haydar
değildir. Ve ismini bildiğimiz ve de bilmediğimiz daha başka pek çok Ali Makamı
eri bulunur, bugün dahi. Sen dünyayı iyi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor
sanıyorsun, fakat dünyayı döndüren Makam-ı Âli, yani Ali Makamı. O makama
erişen yoksa, dünyanın artık bir varlık nedeni kalmamış demektir.
Kısaca özetleyeyim: Ben size
diyorum ki esma-i hüsna'daki sıfatlar insan içindir. Eğer insan gerekli çalışmaları
yaparsa, gerekli sınavlara ister isteyerek ister istemeyerek girer ve başarılı
olursa, Rahman da kendisinde açığa çıkar, Rahim de. Muhammed ne hakla şefaat
etme yetkisine sahip; çünkü terk-i diyar eylemeden evvel kendisinde gerekli
esmaları açığa çıkarttı ve o yetkiye sonsuza kadar sahip olmaya hak kazandı. Ve
bu yetkiler yalnızca Muhammed'e yahut Haydar Ali'ye özel değil, herkese açık.
Hangi ruh kendinde gerekli esmayı açığa çıkartırsa şefaat etme yetkisine
kavuşur. O yüzden nesnelere, kişilere tapınmayı geçelim de uğraşılar vererek,
çabalar göstererek, zahmetler çekerek, gerekirse canı ortaya koyarak kendimiz
yücelelim.
O nedenle diyoruz ki kutsal olan
insandır, insan. Beşer değil insan. Fakat beşeriyetin önemi şurada ki Allah
gibi davranmayı öğrenecek, insan olacak, halifeliğe erişecek kapasiteye de
ancak beşer sahip. Bu muazzam kapasiteyi kıl-ü kal ile, yani boş şeylerle heba
etmek en büyük günah. Bu dünyadan ruhta güzel şeyler elde etmeden ayrılmamak
için elinden geleni yapmak gerek; ecel gelince kazanç fırsatı da bitiyor çünkü.
Ha, elden geleni yapsak ama sonuca ulaşamadan terk-i diyar eylesek ne olur: Şöyle
diyeyim, insanın her çabası görülüyor. O yüzden hiçbirisinin boşa çıkmayacağına
inancım tam.
Dolayısıyla bu yazıdan
çıkartmamız gereken ders ne: Esma-i hüsna'ya bir daha baktığımızda kendi
yaradılışımıza yakın, bizi çeken bir sıfatı hedef seçerek o sıfatı elimizden
geldiğince içselleştirir ve davranışlarımızın temeli hâline getirmeyi
başarırsak büyük kârlar bizim olabilir. Yok, esma-i hüsna'ya bu gözle bakmaz da
klasik dinsel anlayıştaki gözle bakar, tespih aracı olarak kullanırsak bir şey elde
eder miyiz, onu bilmiyorum; o yüzden yorumum yok. Yani sonuçta belli bir çaba
ve emek var ortada; mutlaka bir şeyler verirler. Ama denizde yüzmek varken
leğendeki suya girmeyi de tercih etmemek gerek be kardeşim.
“Senin bu söylediğin şirk değil
mi? İnsan nasıl Allah’ın sıfatlarına ulaşabilir?”
Kardeşim bu şirk kelimesi de en
çok suiistimal edilen kelime olabilir ha. Size kalsa yukarıda, tüm
yarattıklarından ayrı şekilde duran bir Allah var, bir tahtta oturup her işe
‘bütünden ayrı’ olarak koşturuyor. O’nu bu şekilde ayırarak tanımladığınız için
bu inanca karşı gelen ne duysanız “şirk” olmakla itham ediyorsunuz. Fakat O’nu
bu şekilde ayırma hatasına düştüğünüz içindir ki hep de bu inanca karşı gelen
sözler işiteceksiniz. Öyleyse ak sakallı dede inancı ve hatta peygamber inancı
ve hatta hatta melek inancı da şirk olsa gerek size göre. Neticede madem Allah
her şeyi bütünden ayrı olarak kendi başına halleden bir varlıksa size göre,
meleklere ne gerek var?
Üzgünüm ama Allah inancınızda çok
büyük bir problem bulunduğunu söylemem gerek. O problem de şu ki: Hemen az
yukarıda da yazıya döktüğüm üzere yarattıklarından ayrı şekilde gökteki tahtına
yerleşmiş, kullarını bekleyen “ayrı” bir Allah mevcut değil. “Allah katı” var;
ama orada da yine insan var.
“Peki o zaman bizi kim
yargılayacak ölünce?”
Elbette bu işle görevli olanlar.
Karşısına geçip hesap vereceğimiz ayrı bir Allah fikrine kapılmayın yoktan
yere. Yapacağınızı dünyada iken yapın, elde edeceğinizi dünyada elde edin.
Sonra başka bir yaşam mevcut. Karşısına çıkıp da “Allahım onu kâfir diye
öldürmüştüm, affettin değil mi?” diyerek öfkesini dindirebileceğin, sizin
dinden, ayrı bir varlık tasvir etmeyin kafanızda. Öyle biri yok.
“Ama Allah’ın kitabı Kuran’da…”
Bir dakika, sözünüzü balla
kesiyorum. Bir kere Kuran-ı Kerim, çoğunlukla Allah’ın değil Muhammed’in kitabıdır;
mushafı açıp gerçekten biraz üstüne düşünerek okumakla bile bu gerçeği fark
etmek mümkündür. Kimi ayetlerde “Ben” der, kimi ayetlerde “Biz” der ve çoğu
ayette de “Allah şöyledir” diye anlatır. Öğrenciler bunu sorduğunda lise din
öğretmenleri, “Kendine saygıdan biz diyor” diyerek geçiştirirdi, şimdi ne
diyorlar bilmiyorum; çünkü cevabı onlar da bilmiyorlar. Oysa ne tuhaf, yani
Allah “Ben” dediği ayetlerde kendine saygısızlıkta mı bulunuyor o zaman? Kaale
alınası bir cevap değil bu.
Kuran’ın hak kitap olduğunu
bildiğimize göre kaale alınası tek cevap şudur: “Ben” diyen başka, “Biz” diyen
başka, “Allah şöyledir” diye öğreten başkadır. Allah’a ait kısımlar “Ben” ve “Biz”
kısımlarıdır; “Ben” ve “Biz” ayrımı başka bölüm konusu. “Allah şöyledir” diye
anlatan ve Muhammed’i eğitense Cebrail olmalıdır.
Kuran’da dünyasal ne iş varsa o,
dünyadaki Muhammed’in uygun gördükleri, görmedikleri, belirledikleri ve yasak
kıldıklarıdır. Ruhsal ne iş varsa o da Muhammed’in ruhsal yolculuğuna dairdir. Dolayısıyla
Kuran Muhammed’in kitabıdır. Fakat bu önerme, ateistlerin iddia ettiği üzere Kuran’ı
ve ayetleri “uydurulmuş” yapmıyor, tuzağa düşmeyin. Bilakis, özellikle ruha
ilişkin ayetler asıl kaynaktan gelmedir. Muhammed’in yolculuğu her ruhun hakikat
yolculuğudur; dolayısıyla Kuran ruhta bir rehber, bir yol göstericidir. Ayrıca Kuran’ın
yeryüzüne ait hükümleri de bin yıldan fazla dünyayı zevke ve ruhta karanlığa
düşmekten korumuş, engellemiştir. Bu ayetler, çağ değişince yeni ortaya çıkan
yaşam biçimine uymadığı için çağdışı görünür. Fakat ruhta değişen bir şey
olmadığı için hâliyle Kuran’ın batınî tarafının çağı geçmez. Yani Kuran’ın
zahiri hükümleri eskiyebilirken veya bölgeden bölgeye değişiklik gösterebilecek
iken batınî yönüyle dünya ortadan kalkıncaya dek insanlara ruhta rehberlik eder.
Dolayısıyla Kuran’a, elbette eskilerin yaptığı üzere tapınarak değil ama saygıyla
yaklaşsak iyi olur. Ruhta yükseldikçe ayetlerin zahir ehlinin bize anlattığı
üzere olmadığını görebilir, iç manalarını daha iyi kavrayabiliriz.
Hiç düşündünüz mü, eğer
söylediğim üzere olmasa Allah niye Kuran’ın pek çok yerinde kendini “Allah
şöyledir” diye, üçüncü şahıs zamiriyle tarif etsin? Eğer bize anlatılan savunu doğru
olsaydı bu narsisizm olurdu; bu da narsist bir tanrıya inandığımız anlamına
gelirdi. Oysa Kuran’a baktığımızda bile görürüz ki ilk isyan eden meleğe Allah şöyle
sesleniyor: “‘Ey İblîs!’ buyurdu, ‘O benim iki elimle yarattığıma secde etmene
ne mani oldu sana? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa âlîlerden mi bulunuyorsun?’” (Sad
/ 75)
Burada araya gireyim, bilinçli
şekilde Elmalılı meali seçtim; çünkü bir tek o “âlilerden” kelimesini
“üstünlerden” veya “yüce makam sahiplerinden” olarak çevirmemiş, kelimeyi
doğrudan almış. Bu neden önemlidir: hani Ali Makamı, Ali Sırrı diye kaç yerde
açıkladım, daha az yukarıda bile konuştuk. İşte burada tekrar görün istedim. Ali
Makamı halifelik makamıdır, Ali Makamı Âdem’e secde etmez, kâinat Ali Makamı
halifesine secde eder. O nedenledir ki Âlilerin başı olan Haydar Ali’ye de en
azından biraz saygı duysak iyi olur. Haydar Ali bize anlattıkları üzere, öyle Muhammed
Mustafa’nın bir arkadaşı, bir akrabası yahut sıradan bir Arap halifesi
değildir; gerçi dünyada öyle muhakkak, ancak ruhta Ali Makamı’nın başı olarak
bunun çok ötesine geçmiştir.
Konuya geri dönelim. Allah bu
ayette niye “Ben” diyor, kendinden üçüncü şahıs zamiriyle bahsetmiyor? Oysa
üçüncü şahıs zamiriyle konuşup “Allah’ın iki eliyle yarattığına” demesi
gerekmez miydi; saygıdan dolayıydı hani bu? Ne kadar yanlış bir savunu; görüyor
musunuz, tek ayetle ortaya çıkıyor. Durum böyle, çünkü “Ben” ve “Biz” diyen
Allah iken, “Allah şöyledir” diye tanımlama, betimleme, açıklama yapan Allah değildir.
Burası gerçekten açık değil mi yahu?
Fakat bu söylediğim çarpıtılmasın.
Kuran ne bir kesimin iddia ettiği üzere uydurulmuş bir kitap ne de diğer bir
kesimin anlattığı üzere öylece gökten indi. Evet, Muhammed’in kitabıdır, evet,
gökten alınmadır, evet, vahiyledir. Fakat yanlış anlaşılan taraf da burası
zaten. Kuran gökte durup bekleyen bir Allah'ın kitabı değil veya yeryüzündeki Muhammed'in
kendi eliyle yazıp çizdiği bir kitap değil. Kuran Muhammed’in “öz” kitabı.
Muhammed Mustafa bu bilgileri gökteki aslından, yani asıl Muhammed'den
almıştır.
Kuran Muhammed’in kitabıdır.
Fakat yeryüzündeki Muhammed’in değil, Hakk katında gökte güneş olarak yer alan
ve asıl olan Muhammed, yeryüzündeki gölgesine hitap etmiştir. Hiç duydunuz mu
bilmem, anlatılır ki Cebrail göğün belli bir katına kadar Muhammed’e
öğretmenlik ve rehberlik eder; fakat bir noktaya geldiklerinde durur, “Ben buradan
bir adım atsam yanarım.” der. Tasavvufta bu noktaya “sidretü’l münteha” denir. Anlatıya
göre Muhammed Mustafa yolculuğun kalanına yalnız başına devam eder. Fakat yine
beraber bulundukları bir gün Muhammed Cebrail’i orada ilerleyip perdeyi açmaya
ikna eder. Cebrail perdeyi kaldırır ve görür ki karşısında Muhammed’den başkası
yoktur. Ağzından şu sözler dökülür: “Alan Muhammed, veren Muhammed, arada kimse
yok.”
İşte bu anlatı size anlattığımı
yansıtmaktadır: Veren ruhta güneş olarak yer alan esas Muhammed, alan
yeryüzünde gölge olan bedendeki Muhammed. “Alan Muhammed, veren Muhammed.” O
sebepledir ki Muhammed’e de biraz saygı gösterilse iyi olur. Muhammed bize
klasik dinsel anlayış tarafından öğretlenen “Arap peygamber” anlatısından çok
üstündür, ateistlerin anlattığı “gücü eline geçirmek için bir şeyler duyduğunu,
gördüğünü iddia eden şahıs” anlatısıyla alakası bile bulunmaz ve de marjinal
bir azınlığın iddia ettiği üzere “şizofren” falan değildir. Oğlum, hakaret olan
almayın bunu, asıl şizofren olan sizsiniz, farkında bile değilsiniz bunun. Beynin
bu dünyaya özgü kurduğu gerçeklik sizi kendini yalnızca bedenden ibaret
zannetme şizofrenisine sürüklemiş; asıl olan yanınızı tamamıyla yok
sayıyorsunuz. Rüyayı gerçek, gerçeği rüya zannedene herhalde şizofren
denebilir. Denemezse bile önemli değil. Bu dönemde bu kelimeyi o kadar sık
kullanıyorlar ki ateşi kırkı geçmiş olana bile “insanın ateşi hiç kırkı geçer
mi ya, şizofren misin sen?” diyor olabilir bazıları. Neyse, onlar da bedenden
ayrıldıkları gün uyanır artık; ama o zaman çok geç olacak.
Kuran Muhammed’in kitabıdır.
İçinde bu yüzden dünyayla ilgili bilgilerde çelişki olabilir, çünkü bunlara
karar veren bizzat Muhammed’dir. O yüzden Enfal 65’te “Siz on müşrike
bedelsiniz” derken, hemen ardından gelen ayette “Allah şimdi bildi, siz aslında
iki müşrike bedelsiniz.” demektedir. Yoksa kâinatta muhteşem bir düzen var
etmiş, her şeyi santim santim hesaplayıp var etmiş olan, bir savaşta kaç
kişinin kaç kişiye denk düşeceğini nasıl hesaplayamaz? Yoksa o bilgi ordusunu
zafere ulaştırma gayreti içindeki bir komutanın takipçilerini motive amaçlı
sözleri midir? Hangisi sizce?
Gerçi Enfal 65 ve 66 benim hâlâ
kafamı karıştırıyor. Değil Allah, Muhammed Mustafa kadar muazzam akıl sahibi
bir insanın imkânı yok böyle büyük oranda yanılmasına. Eğer Kuran’ın tahrif
edilmediği bilgisi doğru ise, bize hep öyle anlatıldı ancak benim Kuran tam
olarak korundu mu, yoksa bazı noktalarda tahrif edildi mi, ona dair kesin
bilgim yok. O yüzden Enfal 65 ve 66’yı tıpkı “Bir Türk dünyaya bedeldir.” sözüyle
aynı şekilde, motivasyon amaçlı bir sesleniş olarak ele alıyorum.
Fakat Enfal 65 ve 66 bizim tek
kanıtımız değil zaten. İçkinin üç ayetle yasak edilmesi bile yeterli kanıt bize.
Yoksa önü sonu bilen Allah daha ilk ayette bilmiyor muydu içkinin yasak
edilecek kadar kötü bir iş olduğunu, neden üç ayetle yasakladı? Bunu sorunca “Allah
kademeli yasakladı.” diye bir savunuda bulunuyorlar. İyi de Allah neden zinayı
kademeli yasaklamadı o zaman; zina da kademe kademe yasaklanamaz mıydı? ‘Cinsel
ilişkiye girmek yasak ama hoşunuza giden kız/erkekle kenarda kuytuda elleşmeye
sakınca yok’ gibilerden bir kademe olabileceğini sizin aklınız kesiyor mu? Düşünmesi
bile ne saçma. Bak, tek emirle yasak, “Zinaya yaklaşmayın.”. Aması, fakatı,
kademesi yok. Oysa içki yasağıyla ilgili ayetlerden birincisinde faydalarının
da bulunduğu fakat zararının daha büyük olduğundan bahsedilmiş, ikincisinde sarhoşluk
sadece namaz vakitlerinde kınanmış, geri kalanda serbest bırakılmış, ancak üçüncü
ayetle tümden yasaklanmış. Dolayısıyla öne sürdükleri savunu hiç mantıklı
değil.
Nedenini söyleyeyim: Çünkü
kardeşim, Kutsal Yasa’da zina yasak, bu yüzden de her dinde, her inançta yasak.
Fakat Kutsal Yasa’da alkol yasağı diye bir şey yok benim bildiğim. Bilen varsa
söylesin. İslam'a göre yasak ama İsa’nın şarap içtiği İncil’de yazıyor; ondan
önce de aynı şekilde başka peygamberler de içki içmişler, Tevrat’a bakın. Yine
aynı şekilde İslam şeriatına göre müzik yasak, en azından sakıncalı; fakat dinin
temeli Kuran’da Davud Peygamber ud çalarak ayet okumasından ötürü övülür. Nasıl
oluyorsa bir peygamber başka bir peygamberin emir ve yasaklarına uymamış,
üstelik bu durumdan Kuran’da övgüyle bahsediliyor. Eğer Kuran tümden Allah’ın
kitabıysa, Allah fikir değiştirip duruyor mu bu durumda? Şu dünyayı kusursuz
bir düzenle var eden o sonsuz bilgi ve
hikmet sahibinden söz ediyoruz? Hiç makul görünmüyor.
Ek not olarak, tabii kimse yine
de alkole bulaşmasın, Nahl 67’ye göre birtakım faydaları bulunuyor olsa bile. Gerçi
sıcak günde iki soğuk bira içmek veya soğuk günde iki bardak şarap içmek
elbette güzel; fakat, alkol kötü bir şey, bunu bilmek için alkol yasağına da gerek
yok. Kuran’da arabayla yüz seksenle giderken cep telefonuyla oynamaya dair bir
hüküm de mevcut değil; fakat aklımız var, kötülüğünü bu sayede ayırt
edebiliyoruz, değil mi?
Sonuç olarak, bize empoze edilen
“Kuran Allah’ın kitabıdır” sözü, elbette tam olarak yanlış değil, fakat anlattıkları
hâliyle tüm olarak Allah’a ait olsa, Allah’ın bir peygamberine başka, diğer peygamberine
başka konuşuyor olduğunu görmezdik. Neden Allah bir peygamberine başka diğerine
başka kurallar getirsin? Değişen Allah’ın insana uygun gördükleri midir, yoksa değişen
elçilerin değişen halklarına uygun gördükleri mi; iyi düşünün. Yani şeriat, Allah’ın
yönetme biçimi midir, yoksa peygamberler hukuku mu? Aradaki farkı anlıyorsunuz
değil mi?
Şu konuya da açıklık getirelim,
şeriat hükümleri yalnızca belli peygamberlere uyanları bağlar, buna karşılık
ezelde konulmuş Kutsal Yasa yeryüzündeki ve gökyüzündeki her varlığı bağlar.
İslam şeriatı hükümleri ise yalnızca Muhammed’in takipçilerini bağlar. Yani
cennette gayet içki içip takılabilirsiniz. Hatta cennette şarap ikram
ederlerse, uçarsınız, haberiniz olsun. Tasavvuf edebiyatında kırmızı şarap
üstüne yazılan onca şiir dünyanın ekşi, acı içeceği üstüne değil, cennette
sundukları şaraba dairdir. Ve hayır, sarhoş etmeyen şarap veriyorlarmış falan,
onlar zahir ehlinin uydurmalarıdır. Sarhoş etmeyecekse neden şarap verecekler,
üzüm suyu verirler o zaman. Sarhoş edecek şarap verirler; sarhoş edip benlikten
kurtarsın diye. Ancak elbette yalnızca cennet ehline sunulur, şeytana şarap
verilmez. Nazarımca Muhammed’in dininde işte tam da bu sebepten şarap yasaktır;
çünkü dünya insan görünümlü şeytanla dolu. Yani Kutsal Yasa’ya aykırı
olduğundan değil, aykırı işlerin doğmasına sebep olmasını önden engellemek
amaçlı. Zaten içkiyi yasaklayan ayetin tam da Peygamber’in, alkol yüzünden yaşananları
gördükten sonra inmiş olması yazdıklarıma kanıt. Yoksa Allah bir işi açıklığa kavuşturmak
için neden bir olayın yaşanmasına bağlı olsun? Öğrenme sürecinde olan Allah mı,
Muhammed mi?
Sonuç olarak: Kuran Muhammed’in
kitabı; fakat ateistlerin söylediği şekilde değil. Ve Kuran Allah’ın kitabı;
fakat belli kısımları itibariyle. O yüzden Kuran’a saygı göstermeniz gerektiği
tavsiyesinde bulundum. Aynı şeyi Ali Haydar ve Muhammed Mustafa için de
söyledim. Aslında ben de hakikate dair onca bilgi aktarıyorum, onca sır
veriyorum, onca şey öğretiyorum size, bana da biraz saygı… ister gösterin ister
göstermeyin, umurumda değil yahu. Yine de olur ya, bir gün bir yerlerde beni görür,
bir yemek veya en azından bir içecek, efendime söyleyeyim bir nargile falan ısmarlamak
istersiniz, “hayır” demem. Fakat sırf hakikati yaymaya çalışıyorum diye içine
de zehir koyulmazsa sevinirim. Zaten genel olarak yiyeceğimi, içeceğimi nasıl
tercih ettiğim sorsanız “zehirsiz” derim, hatta yemekteyiz’e çıksam içinde
zehir bulunan yiyeceğe bal olsa 1 puan veririm, haberiniz olsun.
“Nice ruh ehli var ki hayatını
veriyor, canını veriyor, başını veriyor, derisini veriyor. Sen de kalkıp laf
gevele, yok yemek alayım ama zehirsiz olsun, yok çiğ köfte alayım ama acısız
olsun, yok bonfile alayım ama yağsız tarafından olsun diye. Sen Allah aşkını
çiçek böcek, güneş bulut sanmışsın aslan. Zehir tasını kendin alıp içmeden
kimseye ruhta makam falan vermezler.”
Sayın Tarkan, ne bonfilesi Allah
aşkına, kasaptaki fiyatlardan haberiniz var mı sizin? Hem siz öncelikle aziz
milletimize blog’u nereden bulduğunuzu açıklayın; Google aramada çıktığını bile
zannetmiyorum. Bakın, ben öyle megastar falan değilim, en fazla kendine star, kendi
hâlinde, bildiği kadarıncasını anlatan sıradan biriyim. O yüzden kapris
yapıyorum zannetmeyin. Zehir mideme dokunuyor diye önden uyarayım istedim
sadece, ne var bunda? Tamam, belki de dediğiniz gibi bir Nesimi veya Hallac Mansur
veya Şehzade Mustafa olamayabilirim, zaten son seçenek için babamın padişah
olması lazımdı, orada kaçırdık treni, fakat yine de bir gün bir şey olur, çabalarım
karşılık bulur, bir yere sözleşmeli veli statüsünde atanırım diye umuyorum. Hani
mutlak veli olamam da butlan veli olurum; o da olumlu. Hepsi tepeden gelecek
emre bakar; o yüzden o kadar gömmeyin.
Fakat yine de hak veriyorum size.
İnsanlar vakti geldiğinde cephede elini, kolunu bacağını, ayağını, canını
verirken konforlu dergâhında oturup “Bak şu duayı ederseniz, size yüz şehit
sevabı var.” diye sallayan cemaat ya da tarikat ehli gibi olmamak lazım. Bir
şey istiyorsan, karşılığında bir şeyler feda edeceksin, kaçarı yok. Fedakârlıkta
bulunmadan, oturduğun yerden boş sallamakla hiçbir şey elde edilmez, ne bu
dünyada ne ruhta. Nesimi derisini vermiş, derisini; diri diri yüzmüşler. Fakat ancak
Nesimi gibi deri feda ettiğinde Sığmazam gibi bir şaheser çıkıyor ortaya işte. Ve
ancak o sayede “Mende sığar iki cihan / Men bu cihana sığmazam.” diyebiliyorsun.
“Ben bu cihana sığmam, iki cihan bendedir.” diyor yahu; daha ne söylesin?
Zaten o cemaat ve tarikat ehli de
biliyordur böyle bir şey olmadığını, olmayacağını ama adamlar ekmeğinde aşında.
Onların ticareti de bu işte, din satıyorlar. Bu dünyayı öyle geçirecekler,
millete din satıp kendileri lüks araçlarda hüküm sürerek. Fakat bunlar da
gerekli muhakkak; gerekli olmasa Allah var etmezdi zaten.
“Şuna bak, kalkmış da bizi
eleştiriyor. Bizim derdimiz bize yeter. Hakk ehli ne anlar ulan din ehlinin
dertlerinden? Malta’da jetski’ye binip de kumsalda güneşlenmek zorunda kalan hocalarımızın
güneş kremi fiyatlarının yüksekliğinden ne dertlere düşüp ne sıkıntılar
çektiğinden Nesimi’nin haberi var mı acaba? Deriyi verip tüm bu dertlerden
kurtulmuş maşallah.”
Değil mi ya? Ayıp bana be. Ve
bize. Ve bizim gibilere. Sırf hakikatten anlatıyoruz diye zehirlenmek isteme,
direklere çivilenmek isteme, hapse girmeyi, asılmayı, kesilmeyi, yakılmayı
isteme. Eee, ne olacaktı ya? Bu ne kapris kardeşim? Hatamı şimdi fark ettim.
Teşekkür ederim beni aydınlattığınız için.
Yorumlar
Yorum Gönder