27) Karşılaştırmalı Peygamberler Üzerine
Ben üniversitedeyken böyle derslerimiz
vardı; Karşılaştırmalı Yönetim Sistemleri mesela. Sürüsüne bereket not var bir
köşede duran, dedim ki ben de neden böyle bir başlık açmayayım, hem böylelikle
aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları daha iyi görür anlarız.
Çocukken annem Muhammed Mustafa’nın
kucağında bir kedi uyudu diye cübbesinden bir parçayı kestiğini ve hayvanı onu
hiç rahatsız etmeden kalktığını anlatmıştı birkaç sefer. Sonradan hadis
kitaplarında bunu görmedim ancak kişiliğine bakarak söylüyorum, doğru olma
ihtimali çok yüksektir, çünkü Muhammed Mustafa çok vicdanlıdır, zayıf halka
fazlasıyla merhametlidir, halktan kurtarabildiğini kurtarmaya bakar. İsa Mesih
öyle değildir, standartları vardır; öyle herkesi etrafına toplamaz. Herkes onu
takip edip peşinde gidebilir, fakat ancak parmakla sayılacak kadarının
çevresinde yer almasına izin vermiştir. Hani Yunus Emre demiştir ya: “Bu
kapıdan eğri odun bile giremez.” diye. Belki Tapduk Emre’nin öyle bir talebi
olmamıştır fakat İsa Mesih’in kesinlikle bu yönde talebi vardır, İncil’de
kendisi söylemiştir yargı gününde “Uzak durun benden ey kötülük yapanlar. Ben
sizi hiç tanımadım.” diyeceğini, Matta 7:22’ye göre. İsa onu takip edenlerden
büyük fedakârlıklar bekler. Sadece mal-mülk açısından söylemiyorum. Elbette ona
nasıl eksiksiz olacağını soran bir gence, “Önce git malını fakirlere dağıt.
Böylece gökte hazinen olur. Sonra ardımca gel.” demişliği var, bunu
tartışmıyorum fakat benim esas açığa vurduğum şu ki İsa Mesih’in havarilerinden
bir tanesi bile yatağında, huzur içinde ölme imkânına sahip olmamıştır. Bunu
tesadüf mü zannediyorsunuz? Hayır, onları bu kaderlere İsa Mesih sürüklemiş
olmak zorunda, başka türlü olamaz. Kendisi de aynı yolu seçmiş ve o yoldan
sonuna gitmişti çünkü. İsa’nın yolu sevgi ve feda üstüne kuruludur. Fedanın en
yüksek mertebesi de can fedasıdır.
Buna karşılık Muhammed Peygamber’in
sahabelerinin nasıl yaşadığını incelersek göreceğiz ki İsa’nın havarileri diğer
peygamberlerin çevresindekilere nazaran daha büyük fedakârlıklar göstermiş,
muazzam acılar çekmişlerdir. Havarileri geçelim, ilk dönem Hristiyanları bile dayanması
kolay olmayan acılara katlanmak zorunda kalmışlardır; aslanlara atılmışlar,
çarmıhlara gerilmişler, yakılmışlar, asılmak kesilmek zaten adet olmuş uzun
zaman. Ne Muhammed’in yolu bu kadar serttir ne de ilk dönem Müslüman olanların
çektikleri bu kadar zor. Muhammed Mustafa, dinini yaymak için siyaseti
kullanmıştır. İnsanları yanına çekmek için para, hazine, mal-mülk kartını
oynamış, dünyevî makam ve mevkilerini sürdürmelerine bile izin vermiştir. Hatta
bir savaşın ardından yakın çevresinden kimileri ganimet dağılımından hoşnutsuz
olur, adaletsizlik yapıldığını söylerler, Peygamber ise “Allah’ın resulünün
aranızda olması size yetmiyor mu?” diyerek azarlar onları. Muhtemelen soruyu
soranlar kendileri en başından beri savaşırken neden altını yeni gelenlerin
aldığını merak edip huzursuz olurken Peygamber de onu para, mal, mülk için
takip edip etmediklerini merak edip huzursuz olmuştur; objektif bakıldığında
her iki taraf da kendince haklıdır. İşte işin içine dünya menfaati, çıkarı karışınca
başta birbirine kenetlenmiş toplulukları bile böyle böler, ayırır, birbirine
düşürür. Fakat Peygamber’in buna karşı bir önlemi yoktu, çünkü zaten daha başta
ganimet arzu eden kalabalıkları, istediklerini vererek etrafına toplamıştı. Bu
davranışı da anladığım kadarıyla ‘Madem istediğiniz bu, tamam alın, ama bu dini
kabul ve takip edin. Hem kendi iyiliğiniz için hem de belki çocuklarınız
arasından değerliler çıkar.’ mantığı içeriyordu. Bu yönüyle düşünülürse mantığa
gayet uygun olduğu anlaşılır, üstelik yüzyıllar içinde katlanarak artan
Müslüman nüfus içinde boy gösteren velilerin sayısından, işe yaradığı da açığa
çıkar.
Fakat burada bir de eleştiri
getireceğim: Ne yazık ki Peygamber’in bu davranış biçiminin artıları olduğu
kadar eksileri de oldu. İslam ümmetinin her zaman dünyaya fazlasıyla meyyal bir
kitle olması işte bu eksilerden en büyüğü ve çözülmesi en zor olanıdır. Bu
dünyasal istekler ilk günlerden başlayarak kavgalara yol açtı, öyle ki son
vaazı yüz bin kişi tarafından dinlendiği aktarılan Peygamber’in naaşı bile
iktidar kavgalarının gölgesi altında üç gün yerde kaldı, nihayet üçüncü günün gecesinde
yalnızca on yedi-on sekiz yakını tarafından toprağa verildi. Vaziyete bakın,
müthiş hüzünlü. Peygamber öğretisi uğruna kendini öylesine hiçe saymış ki nihayet
dünyadan ayrılma vakti geldiğinde o aziz hatırası bir gün içinde hiçe sayılmış
görünüyor.
Elbette bu bilgiyi okullarda, tarih
veya din kültürü derslerinde öğrenemezsiniz, tamamen ideolojik sebeplerle.
Çünkü din dediğimiz çoğunluk tarafından dünyasal ideoloji olarak alınır
aslında, hakikat âleminden bu âlemi aşmayı sağlayan yollar olarak değil. Yani
dinler için peygamberlerin yollarının çarpılmış hâli desek yeridir. Çoğunluk
adına din her zaman hikâye demek, hikâye anlatıcılığı üstünden dönen para demek,
ticaret demek, ganimet demek olmuştur. Kısaca çoğunluk namına din, kimlik ve
paradır; hakikat değil. Yalnızca Müslümanlar adına değil lafım, din fark
etmeksizin dindarlar genel olarak bu meyildedir. İsa Mesih dünyaya ve
içindekilere uzak olanların belki de en uzağı değil miydi? Peki Hristiyanlar
neler yaptı tarih boyu? Az buçuk tarih biliyorsunuzdur umarım.
Hadi, küçük bir örnek sunayım hemen:
4. Haçlı Seferinde güya Baba-Oğul-Kutsal Ruh adına Kutsal Toprakları almaya
yola çıkan İsa Mesih takipçisi büyük bir topluluk, Kostantinopol’de isyan
çıktığı haberi ulaştığı anda dümeni oraya kırdı. İçeride baş gösteren isyanı
bastırdıktan sonra şehri öylesine beter yağmaladılar ki Kostantinopol İstanbul
adını alana dek bir daha belini doğrultamadı. Hani hepimizin bildiği
“Kostantinopol’de papaz cübbesi yerine Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim.”
sözü de o dönem, şövalyelerin bu açgözlülükleri sebebiyle edildi.
Müslümanlara tek taraflı yükleniyor
gibi olmayayım, taraf tutuyorum zannedilmesin diye bu defa örneği Hristiyanlar
üstünden vermeyi tercih ettim. Fakat istediğiniz dinin dindarlarına bakın
benzer işler göreceksiniz. Yani esas sıkıntı dünya malının tapıcısı kitlelerde,
İsa’nın kriterlerini takipçileri karşılamıyorsa İsa’nın suçu ne, Muhammed’in
tavsiyelerine takipçileri uymuyorsa Muhammed’in suçu ne? Ne Haçlı Seferlerinde
İsa Mesih suç sahibidir ne de yıllık düzenlenen gazalarda Muhammed Mustafa. Bunlar
hep dindarların işleri, suçları, günahları; peygamberlerin değil.
“Kriter, kriter deyip duruyorsun da
söyle bakalım, hayat kadınlarını, suçluları koruyan, kollayan, kabul eden İsa değil
miydi? Ne biçim kriterlermiş öyle?”
Böyle düşünüyorsanız bilmelisiniz
ki ‘kriter’ kelimesini yanlış anlamışsınız. O ‘kriter’ dünyevi değil ruhsaldır,
yoksa zaten dediğiniz üzere çevresindekilerin hepsi düşük statülü kimselerdi,
hatta o dönemde de sıkça eleştirildiği üzere bir havarisi Yahudiler tarafından
vatan haini olarak görülen vergi memuru, diğeri ise hayat kadınıydı. İsa Mesih
bu insanları yanına kabul ederek din adamlarının başını çektiği din bezirgânı
yobaz kitleyi karşısına almıştı. O yüksek statülü kimselerden hiçbirini, o
makamı-mevkiyi-statüyü-parasını bırakmadan yanına kabul etmemişti. Yani İsa
Mesih yanında dünyasal açıdan eğri büğrü olunabilirdi ama ruhsal açıdan
olunamazdı. Hele bir de tapınağın avlusuna girip oradaki her tür ticari varlık
ve nesneyi yıkıp dökmesi var ki buradan özellikle Tanrı’nın adını kullananlara
karşı hiç tahammülü olmadığı ortadadır. İşte esas ‘kriter’ Tanrı’yı kendi
çıkarı yararına kullanacak biri olmamaktır anlayacağınız. Oysa dindar kitleden
çoğunun yaptığı budur. Tanrı için yaşamazlar, Tanrı’yı istekleri doğrultusunda,
onları gerçekleştirmek için kullanmak ister, kullanmaya çalışırlar.
“Bunda itham edilecek yan ne?
İsteyeceğiz ki verecek. İstemek kulluğun göstergesi değil mi?”
Doğru aslında, madem Tanrı her
kitapta cömertlik iddiasında bulunuyor, öyleyse kulları isteyecek, O da verecek
ki iddası kanıta bürünsün. Belki de onca mahlukatı sırf cömertliğini göstermeye
yarattı, olamaz mı; gayet olabilir. Davranışları arkasındaki motivasyonlar
üstüne ahkam kesmemek lazım. Bu durumda istemek de O’nun gerçek arzusuna hizmet
eder ve O’ndan bir şeyler istemek gayet iyi bir eylem olur. Hatta size destek
de vereyim, nefes alamasak şu dünyada beş dakika kalamayacak olmamız, yani bu
dünyadaki varlığımızı bile O’nun bize verdiği bir şeye bağımlı olarak
sürdürüyor olmamız, aslında istemeyi zorunlu da kılar. Yani gerçekten canı
istese de “altımızdaki suyu çekiverse” canlıların neredeyse tamamının silinmesi
birkaç ayı bulmaz. Belki bir tardigradlar sağ kalır, onlar da bilmiyorum,
Yaradan’a tepki olarak mı doğdu? Ama geri kalan tüm mahlukatın yok olacağı
kesin. O kadar ihtiyaçlarla dolu ve istemenin zorunlu olduğu bir dünya burası.
Gelgelelim şöyle bir durum var: Ancak
halk adına, istemek güzel bir eylem, desem yeridir. Çünkü halkın anlayış
kapasitesi sınırlıdır, ilkokul çocukları gibi. Ben ise bu satırları şuur olarak
daha üstün kimselerin okuyacağını düşünüyorum. Bu tıpkı Peygamber’in ona gelen
bedevi ile sahabesinden farklı davranışlar beklemesi gibi; bedeviden
istedikleri daha azken bilinç bakımından yüksek olanları daha fazlasına çekmiştir.
Şunun üzerine düşünün, yüce olan hizmet etmeyi mi hak eder yoksa hizmet
edilmeyi mi? Koltukta ayaklarını uzatıp yatarken babasına hizmet ettiren biri çıkmaz
aramızdan; en azından ben öyle umuyorum. Peki, her şeyin yaratıcısı neden daha
azını hak etsin? Yani biraz ‘ayıp’ saiki ile hareket etmekte fayda var diye
düşünüyorum. Çok da ısrarcı değilim ama, istemeyi sevenler yine istesin, belki
Yaradan da onun istemesini seviyordur; hiçbir kuluyla bir adım olsun arasının
açılmasına sebep olmayı aklıma getirmek bile istemem. Nasıl seviyorsanız öyle
devam edin.
Ben şu durumu göz önüne alıyorum: Yücelik
hizmet edenlere mi verilir yoksa hizmet ettirene mi? Hakikat âleminde hizmet,
karşılık demektir; hizmet etmeden, fedakârlıkta bulunmadan karşılık almanın
yolu yoktur. Orada işleyen kural şudur: “Ne verirsen, onu alırsın.” Mevlana
söylemişti aslında, “Buğday verirsen buğday alırsın. Can verirsen, can
alırsın.” Hakikatin kuralını bildiriyordu; anlamadılar, nükteli söz etti diye
düşünüp yanıldılar. Kural bu: “Ne verirsen onu alırsın, ne kadar verirsen o
kadar.”
“Bunu bilmesek de tahmin ediyoruz.
Zaten adalet ancak böyle sağlanır, kurallarla. İlahi adalet de adaletin en
üstünü olduğundan belli bir oran bulunmalı; bir iyiliğe on sevap misali.”
İşte benim gelmeye çalıştığım da
burası; ruhani kavrayışta adaletin önemi. İsa Mesih her yanıyla muhteşem
adamdır, fakat bana öyle geliyor ki Tanrı bedene bürünüp dünyaya gelmiş olsa ona
değil de Muhammed’e benzer şekilde yaşam sürerdi. İşte tam da bu bahsettiğimiz
adalet anlayışı yüzünden. İsa Mesih gibi yaşam sürmezdi çünkü o, tertemiz
yaşantısıyla meleklerin en yükseği ve başı olmayı hak ettiğini zaten gösterdiyse
de bedensel yönünü fazlasıyla ihmal etti. Hatta bu dünyadan tiksinti duyuyordur
bence, ışık âleminden kopup aşağıya, bu toprak âleme inen meleklerde böyle bir
hassasiyet bulunması son derece muhtemel. Çirkin fiiller, çirkin davranışlar, hatta
çirkin düşünceler, bunların hepsi insanın ışık yönünü bozar. Ne var ki Allah’ın
sisteminde şeytana da gerek var. Gerek olmasa yaratmazdı zaten.
Zannımca İsa Mesih’in yaşamı
süresinde, yapısı dolayısıyla olsa gerek, idrak edemediği şu oldu ki yeryüzünde
meleklere ait yaşantıyla Allah’ın belki de en harika niteliği olan merhamete
sahip olursun ancak bununla eşdeğer derecede harika olan adalet niteliğini
yerine getiremezsin. Ruhülkuddüs İsa affediciliğin ve fedakârlığın sözlükteki
tanımıydı, hiçbir canlıya zarar verici de değildi; fakat yalnızca bu sıfatlarla
adaleti sağlayamazsın. Kimseye zarar vermeden, kan dökmeden adaleti nasıl sağlayacaksınız,
hele o dönemde? Adaleti sağlamak için zarar vericilik şarttır; yeri gelir, ele
kılıç alıp o kanı kendin dökmen gerekir, Muhammed ve Ali’nin yaptığı gibi. Sürekli
zarar verenleri sürekli affetmek yalnızca en muhteşem ruhların yeteneği ve
işidir ancak böyle bir iş toplumsal düzen adına oldukça bozucudur. Hatta
sürekli affetmenin hâkim olduğu bir yerde toplumsal düzenin oluşacağı bile
düşünülemez, bir şekilde oluştu diyelim, en kısa zamanda bozulur gider. İsa’dan
daha üst makamda bulunan Ali’nin elinde işte bu sebepten çift ağızlı kılıç
bulunmaktadır. Adaletin sağlanması isteniyorsa zarar verici olmaktan başka yol
yoktur.
Peki zarar vermek, yıkmak, helak
etmek hangi varlıkların niteliğidir? Bildiniz, karanlığa ait varlıkların, yani,
Cebrail’in mensup olduğu soyun tam zıddının. İşte şimdi düşününce buradan
anlamak gerekir ki asıl olan dengedir, insanın göğe mensup meleksel yönü ile karanlığa
mensup şeytansal yönünü uzlaştırması, kendi içinde dengeyi ve barışı
sağlamasıdır. Yani öyle bir insan olacağız ki hem şeytanlar hem melekler bize
hizmet edecek; biz de O’na. Bu iş yalnızca melekle olmuyor.
“Fakat İsa bir peygamber değil mi,
neden adaleti sağlamak gibi bir yükümlülüğü bulunsun? Siyasete karışmak
istememiş olamaz mı?”
İstemedi de zaten. Fakat adaleti
neden siyasetle bir tutuyorsunuz? Adalet siyasetle birleşik bir kavram değildir
ki. Adalet en önemli erdemlerin başında gelir, hayatın her anında içsel bir
adalet duygusuyla davramak gerekir; yani adalet dediğimiz erdem sadece toplumsal
planda değil kişisel alanda da çok önemlidir.
İsa Mesih insan bedeninde melekti,
sadece melek değil, baş melekti. Olaya yalnızca iyilik açısından bakarsak
ardılından da üstün olabilir o konuda. İsteyen hiç kimseyi geri çevirmeyen,
istesen elindeki değneğini alabileceğin bir adam var karşında, dünyaya ait
hiçbir şeyi arzu etmiyor. Böyle biriyle insanların ne sorunu olabilir ki?
Düşününce böyle geliyor, değil mi?
Değil işte. Bu kadar iyi biriyle kimsenin
sorununun olmamasını beklersin ama halkın çoğu içlerindeki şeytanlarla uyum
içindedir, içten içe iyilikten nefret ederler ve iyiliği suistimal etmeye
meyillidirler. İşte bu nedenlerle adaleti anlamak, adaleti sağlamak, hak edene
hak ettiği şekilde davranmak gerekir. Herkese sonsuz iyilik insanı gökte en
yukarılara çekebilir ancak yeryüzünde adaleti bozar. Bozuk adalet kötüleri
pervasızlaştırır ve azgınlaştırır, iyileri de iyilikten uzaklaştırır. Muhammed
bu gerçeği fark etmişti, sürmesi gerekeni sürmüş, cezalandırması gerekeni
cezalandırmış, kötü niyetlilere fırsat bırakmamıştı. Oysa İsa ardılının yerinde
olsaydı bunları affederek yoluna devam etmeyi seçerdi; ta ki kabilesindekiler tanrılarına
karşı olduğu ve hakikatten haber verdiği için onu bir yerde kıstırıp öldürünceye
kadar. Yani İsa’nın kaderi yine değişmeyecekti, 571’de Arap Yarımadası’nda
dünyaya gelseydi bile.
Görüldüğü kadarıyla Muhammed
Mustafa ile İsa Mesih arasında hakikate ulaşmada yöntem farklılığı mevcut. İsa
Mesih kendini tamamen Tanrı’nın kollarına bırakmış, kötülüğe karşı direnmemeyi
öğütlüyor. Biri çağırsa “Bu Tanrı’dandır.” diye geliyor, kovalasa gidiyor. Hiç
kötü karşılık vermiyor. Muhammed ise bir yere kadar iyilikle, fakat oradan
sonra adalete göre davranıyor. Bana da kalırsa doğru davranış biçiminin bu
olduğunu düşünüyorum.
“Çağrılsa geliyor, kovalansa
gidiyor, ne demek? Yani İsa Peygamber döneminde yaşasak koca peygamberi
ensesine vurup gönderebilir miydik yani?”
İsa her geleni Yaradan’dan
biliyordu, İncil okuduysanız bunu bilirsiniz, o her şeye teslimdi.
Okumadıysanız en azından Matta 5-6-7 kısımlarını okuyun, bir şey kaybetmez,
belki çok şey kazanırsınız. Bir günün yiyeceğinden fazlasında gözü yoktu, Baba
diye seslendiği Tanrı’nın onu açlığa terk etmeyeceğinden emindi. Dolayısıyla
hayır, sorun edeceğini hiç zannetmiyorum. Her şeyin Tanrı’dan geldiğine duyduğu
imanla kötüye direnmeyen bir insan elbette enseye yediği şaplağı da Tanrı’dan
bilecektir. Zaten kendi söylüyor bunu. “Seni salmaya da çarmıha germeye de kudretim
var.” diyen Roma valisi Pilatus’a, Yuhanna 19:11’de: “İsa ona cevap verdi: ‘Eğer
sana yukarıdan verilmemiş olsaydı, benim üzerime senin hiç kudretin olmazdı.
Bunun için, beni eline verenin günahı daha büyüktür.’” Demek ki her kudret ve
her iş yukarı kaynaklı, İsa’ya göre.
Ne var ki şöyle bir sorun var: Yahudiler
söylediğiniz işi denedi, “Günahı bizim ve çocuklarımızın üstüne olsun.” diyerek
İsa’yı Roma valisinin elinden aldılar ve de çarmıha gerdiler; sonra iki bin yıl
beli doğrultamadılar. Yani kendisine karşı zevzekliği hiç tavsiye etmezdim. Sadece
ona özgü de değil, dileyen her kişi Yaradan’ın hoşnut olduğu bir kula gönlünce
eziyet etmeye kalkışabilir; ancak sonuçlarının ağır olacağını bilerek hareket
etsin, çünkü o kulun vermediği karşılık tüm kâinat eliyle gelir. Yaradan’ın
sevdiği bir kula tokat atan ondan karşılık görmezse de hak edilen karşılık
olarak kâinatın tokadını yer. Elbette bu demek değil ki yıldızlar aşağı inecek,
‘kara deliğe koduğum’ diyerek ağız burun dalacak, sonra geri yukarı çıkacaklar;
hayır, “tüm kalpler Allah’ın iki parmağı arasında” olduğundan en yakınlar, en
sevilenler, en güvenilenler eliyle gelecek tokat. Yani Allah’ın sevdiğine bir
kere el uzatacak birisi, âdemoğullarından yüz kere tokat yemeyi tercih edecek
hâle düşecektir.
Bu nedenle insanın, kim olursa
olsun karşısındakine karşı dikkatli ve ölçülü davranması çok önemlidir. Biraz
olsun aklı olan kimseye karşı aşırıya kaçmaz. Çünkü Yaradan’ın kimi sevdiği
belli değil, sevilenin kendisi bile kolay değil ki bilsin bunu. Allah’ın
sevdiği zengin ve ünlü biri veya sokakta çöp toplayan biri olabilir. Dindar,
hacı, klasik şeriat yanlısı biri veya alkolik kapı komşusu olabilir. Bunu
nereden bileceksin, imkânı yok. Herhangi birini seviyor olabilir Allah. Hani
Mevlana da aynısını der, “Kimseye kötü söz söyleme. Belki de laf ettiğini seven
Allah’tır. Bilseydin, korkardın, o gönle dokunamazdın.” diye.
Bu konuda küçük bir hikâye
anlatılır: Hızır bir gün bir camiye girer. Adamın biri sere serpe yayılmış,
uyuklamaktadır. Ezan okunur, adam uyur, namaz kılınır, adam uyur. Nihayet
herkes dağılırken Hızır bu adamı kendine çeki düzen versin diye şöyle bir dürtüverir.
Adam uykulu gözlerini açar ve “Beni rahat bırak.” diye söylenir, “Yoksa senin
Hızır olduğunu şimdi cemaate söylerim, buradan çıkamazsın.” Hızır şaşırır,
panikle hemen camiden kendini atar. İrtibatta olduğu Yaratıcı’ya şöyle sorar
sonra: “Allah’ım bu kimdi? Bana verdiğin listede adı yok?” Allah şöyle cevap
verir: “Sende adı olanlar bizim âşıklarımız, bizi sevenler. Bizim kimleri
sevdiğimizi sen nereden bileceksin?”
Koca Yaradan işini yapmaya çalışan
kendi hâlindeki çalışanına neden öyle biraz sert bir tavır takınmıştır onu
bilemem. Demek ki Allah bile olsa patron patrondur. Fakat benim birtakım
prensiplerim bulunur: Karı ile koca, anne-baba ile evlat, kul ile Tanrı arasına
girmem. Bir de tek kelimesiyle sonsuz boşlukta dünyalar var edip yok edecek
kudret sahiplerine sorguya çeker gibi sorular sormam. Bu prensiplerim gereğince
Hızır ile Tanrı arasında geçen Hızır ile Tanrı arasında kalır, karışmam.
Muhammed ise İsa aksine çalışıp
çabalama yolunu tutmuştur. Fakat yanlış yok; iki yol da hakikate ulaştırıyor.
Birbirine taban tabana zıt yönlerden hakikate ulaşılabilmesi de Yaradan’ın
acayip bir hikmeti işte. Yani ilk olayı ele alırsak, durduk yere İsa Mesih’in
ensesine şamar patlatabilir, üstelik bunu birkaç kere tekrar edebilirsiniz,
muhtemelen yine sizi affedecektir. Gelgelelim aynı işi Muhammed’de denemeye
kalkarsanız birincide affeder, ikincide sabreder, üçüncüde ise muhtemelen
kâinattan mutlaka yansıyacak karşılığı beklemeden elinizi kırıp sizi hastaneye
gönderir gibi. Gerçi Yahudilerin durumu göz önüne alındığında bu davranışının
yine suçlu kârına, yani merhametten dolayı olduğu anlaşılabilir. Çünkü bu
yolla, suçlunun elini kırarak onu daha fazla suç işlemekten alıkoymakta,
dolayısıyla daha büyük, daha şiddetli ve dehşetli karşılıktan korumaktadır.
“Bu nasıl bakış açısı yahu?”
Diyeceksiniz, demeyin. Sevgi
temasını en çok işleyen peygamber olan İsa Mesih Matta 5:30’da “Eğer sağ elin
günah işlemene sebep oluyorsa onu kesip at. Vücudun bir parçasının yok olması
tamamının cehenneme gitmesinden iyidir.” diye vaaz eder. Yani suç işliyorsanız
bunun bir karşılığının olacağı kesindir, mesele bunun ne kadar şiddetli olacağı
veya ne kadar hafif atlatılacağıdır. Bu yüzden Muhammed “Ateşe
dayanabileceğiniz kadar günah işleyin.” dedi, ‘Allah affeder, takılın kafanıza
göre’ diye bir sözü olmadı hiç. Hacıya hocaya inanmayın, af anlattıkları türden
bir şey değil, günahlar öyle bedelsiz atlatılmıyor. Eğer günahların affedilirse
bu dünyada onun bedelini ödersin ki azap yurdunda çekmek zorunda kalmayasın. Hacı
hoca tayfası ruhtan habersiz olduklarından Allah’ı merhametli göstereceğiz
derken bilmeyerek şeytanın değirmenine su taşımaktadır. Ruhta her eylemin,
duygunun, düşüncenin iyi veya kötü karşılığı bulunur ve bu belli bir zaman
sonra açığa çıkar. O ateş bu dünyada dert, bela, sıkıntı, keder olarak açığa
çıkmaktadır. Başa gelen bela, dert, keder, hem günahın hem affın göstergesidir.
“Kötülere bu dünyada bir şey olmuyor abi yeaaa” diyorlar, bu yüzden işte. Elbet
kötülere bir şey olmayacak, çünkü onlar kötü, ağır azabı hak ediyorlar. Tokat
yemek var, balyoz yemek var; iyiye tokat yeterli, kötüyü ise balyozla ezersin.
Bu arada İsa Mesih'in Muhammed’den
daha iyi biri olması ruhta daha üstün olduğu anlamına gelmiyor. Evet, muazzam
derecede iyilik sahibiydi, insan bedeninde melekti ama yapısı dolayısıyla
toprağa ait beşer yönünü ihmal etmişti. İnsan ruhtur, fakat ruh olduğu kadar,
kısa süreliğine de olsa, aynı zamanda bedendir. Ve içinde meleği barındırdığı
gibi şeytanı da barındırır. Muhammed Mustafa ne dedi, ‘Şeytanımı öldürdüm, yok
ettim.’ mi dedi? Hayır, öyle demedi. Çünkü, etse bu madde âlemde nasıl
varlığını sürdürecekti? Edemezdi; bu dünya şeytanındır. “Şeytanımı Müslüman
ettim.” dedi. Yani ona baş eğdirdim, hâline razı ettim. Bu bir yandan ‘onu
yendim’ anlamına geldiği gibi diğer yandan ‘onun varlığıyla uzlaştım’ anlamına
gelir. Karanlık yanına nefret doluysan onunla nasıl uzlaşabilirsin?
Buradan hangi gerçeğe varırız:
Muhammed ruhta İsa'dan üstün olduğuna göre, adalet de erdem olarak merhametten
üstündür. Öte dünya adına kesin bir bilgi değil bu; fakat bu dünyada durum
kesinlikle böyledir. Gerçi adalet merhametten üstün olmasaydı, Allah'ın
cehennemi hiç yaratmaması, gelen geçen herkesi affedip cennete alması gerekmez
miydi? Sonsuz sınırsız olan, dolayısıyla sonsuz sınırsız mekâna sahip Allah, dilese
tüm ruhları kapsayacak bir cennet var edemiyor muydu? Herkese bir gezegen
yaratıp versin ya da? Oysa kalktı da cennetin karşısına bir de cehennem var
etti. Çünkü cehennem, daha doğrusu ceza olmaksızın adalet erdemi sağlanamaz.
Adalet çift ağızlı bir kılıçtır; bir ucu affa diğer ucu cezaya bakar. Kılıç
tutmayan el adaleti sağlayamaz. Adaletin yerine gelmesi için azap verme, kan
dökme, can yakma, suçludan sevdiği veya ihtiyacı olan bir şey koparıp alma gibi
‘kötü’ saydığımız işler zorunludur.
“Yani Muhammed Peygamber, şefkat
yönüyle İsa Mesih’in altında mıdır?”
Paradoks gibi gelecek; ama hayır.
Hatta Muhammed Mustafa’nın halka duyduğu şefkat İsa’nınkinden kat kat fazla
olabilir. Muhammed kendisini öğretisine adadı çünkü halkı dünya dediğimiz
hapishaneden kurtarmanın tek yolu öğretisini insanlara eriştirmekti. İyice
anlaşılsın diye popüler kültürden benzetme yapıyorum, dünya matrix ise Muhammed
Neo'dur. Kendisinden önce de kurtarıcılar var olmasına rağmen kendisini
Muhammed Mustafa kadar paralayanı yoktur, belki bir Nuh dışında. Bu sözüme
güvenebilirsiniz, Muhammed hâlâ insanları kurtarmak için kendini paralamaya
devam etmektedir, ruhta da.
Sözümün altını doldurayım: Örneğin
Yunus Peygamber’i ele alalım. Yunus Ninova isimli büyük bir şehre gider,
putlara tapanlara başlarına gelecekleri felaketleri anlatır. Umursanmadığında
kızar, başlarına gelecek felaketi izlemek üzere bir tepeye çıkar. Fakat
başlarına felaket inmeyince daha da kızar, Yaradan'a insanları helak etmediği
için trip atarak kaçar. Trip diyorum, şaka değil, gerçekten kızar ve kaçar.
Yani Yunus'a bir yerde denk gelseniz onun anlattıklarıyla alay etmeye kalkacak
olsanız muhtemelen öfkelenir, yaptığınızın karşılığı olarak kafanıza meteor
düşecek mi düşmeyecek mi izlemek için yüksek bir terasa çıkar. Muhammed ise
sizin alaylarınızı sineye çeker, ertesi gün aynı şeyleri anlatmaya bir daha,
ertesi gün bir daha gelir. Helak olmak istemeyen kimseler adına en hayırlısı
Muhammed'e denk gelmeleridir. Ondaki şefkat o kadar yüksektir ki onun kadar
övdüğüm veya övesimin geldiği Ali'de veya İsa Mesih'te de bu yön o kadar
gelişmiş değildir. Ali o kadar da umursamaz, kendi işine gücüne bakar, hakikat
âlemindeki yüceliğini bile halktan gizlemiş, gizliden el vermiştir. Bu yüzden
ne yüce olduğu bilinmez, ancak ruh ehli haberdardır onun büyüklüğünden. Aynı
şekilde İsa da ancak ‘Baba’nın sevdiği ve istediği türden davranışlarda bulunanları
kurtarır, ötesini öyle pek önemsemez. Hatta kendi ağzıyla söyler bunu, “O gün geldiğinde ‘Rabbi, biz de senin
adınlar cin çıkarmadık mı, kerametler göstermedik mi’ diyenlere ‘Benden uzak
durun ey kötülük yapanlar. Ben sizi hiç tanımadım, diyeceğim.’” der.
Muhammed şefkat yönüyle insanlığın geri kalanından çok üstündür. Hatta
Muhammed’in en baskın özelliği şefkattir bana kalırsa.
Bu arada buraya bir bilgi
sıkıştırmak isterim: Yukarıda bir peygamberle alay etmediğimi açıkça yazdım,
çünkü ruhta bir peygamberle alay etmenin zinadan daha ağır suç olduğunu
öğrendim. Burayı okuyanlara da bildirmiş olayım.
Üstelik Muhammed ile İsa arasındaki
fark yalnızca şefkat değildir. Her ne kadar aksi yönde görünse bile, şuna emin
olun, fark ettiğim kadarıyla Muhammed İsa'dan daha alçakgönüllüdür. Altı boş,
öylece atılmış bir bilgi değil bu, inanmanızı beklerim.
“Bir Hristiyan olarak buna karşı
çıkarım! Bunu diyen insan İsa Mesih ve nasıl yaşadığı hakkında bilgiye sahip
değildir. İsa’nın ne kadar alçakgönüllü bir yaşam sürdüğünü bilmiyor musun sen?”
Evet, İsa Mesih müthiş
alçakgönüllüydü, sadece bir entari, bir çift sandal ve bir asayla geziyordu.
Tüm ömrünü de öyle tamamladı. Buna karşılık Muhammed’in öyle özel giyim kuşamı
yoktu, kabilesi ne giyiyorsa aynısını giyiyordu. İsa Mesih halka “Çocuğum” diye
hitap eder, Muhammed’in hakkındaysa Kuran’da “arkadaşınız” denir ve Muhammed
gerçekten de etrafındaki halktan ayrı değilcesine davranmıştır. İsa Mesih ne
kadar alçakgönüllülüğü olduğunu kendi havarilerinin ayaklarını yıkayarak
göstermiş, buna karşılık Muhammed hiç böyle bir işe girişmemiştir. Bunlar
bilindiğinde İsa’nın daha alçakgönüllü olduğunu düşünmek kolaydır; uzun zaman
ben de böyle düşündüm.
Fakat şöyle bir durum var: İsa
Mesih'in alçakgönüllülüğünü vurgulamak üzere gösterdiği davranışlar, aslında
bir yandan da onun diğerlerinden üstünlüğünü vurgulamaktadır. Yani İsa Mesih'in
yaptığı işler bir yandan da şu anlama gelir: “Ben sizden o kadar üstünüm ama
ben bile bunları yapıyorum, siz de yapın.” Oysa Muhammed'in hiçbir hareketinde,
hiçbir davranışında bir üstünlük göstergesi yoktur, tam olarak halkın içindedir,
kimseden en ufak şekilde, zerre kadar farklı görünmemiştir. Dolayısıyla
Muhammed aslında doğal olarak alçakgönüllüdür.
Daha iyi anlaşılması adına örnek
vereyim: Bugün adına düşünelim, birisi geliyor, üstünde sıradan bir ceket,
gömlek, sade bir kumaş pantolon var, size “Arkadaş” diye sesleniyor, sohbet
ediyor. Hemen arkasından başka biri geliyor, dünyevi hiçbir şey yok üstünde
başında, yalnızca beyaz bir entari giyinmiş, “Çocuğum” diye sesleniyor size.
Bunlardan hangisinin ruhça üstün olduğunu düşünürdünüz? İkincinin. Size ilk
elden haber vereyim, birinci makamca daha yüksekte. Bu da bize kanıtlar ki
birinci açık şekilde daha alçakgönüllüdür. İkinci alçakgönüllülük göstermektedir,
birincininse alçakgönüllük ta içine sinmiştir.
Bu arada bu gerçek tüm insanlık
adına geçerlidir. İnsan bir şeyden kurtulmak adına onun aksi yönünde sürekli
yol alınca aslında istemeden kaçtığı şeyi açığa çıkarır. Tuhaf bir ikilemdir,
fakat bu böyledir. Örneğin keşişlerin yaptığı üzere devamlı tutulan uzun uzun oruçlar
da aslında bir yönden de o insanın oburluğundan haber vermektedir, çünkü normal
yollardan kendini tutamadığını bildirir. Bu arada ek not olarak bildireyim,
bunu kendim fark etmiştim, fakat sonradan Osho’nun kitaplarından birinde buna
benzer bir satır gördüğümü de hatırlıyorum. Hangisi demeyin, hatırlamam mümkün
değil. Çok kitap okumuşluğum var, bir siteye üye olurken okuduğum kitapları
seçmeye iki günde sekiz saate yakın harcayıp üç yüz elli civarında kaldım, daha
da devam edemedim. Hesapladığıma göre iki bin civarında kitap okumuşum, bunları
tek tek belirleyip seçmek bile epey zaman yer, onca yazılmışı hatırlamam mümkün
değil. Bu da aslında şu soruyu açığa çıkarır; çok kitap okumak gerçekten iyi
midir? Veya nereye kadarı iyi, nereden sonrası zararlıdır?
“E konuşalım madem, ne kadar kitap
okumak iyi olur?”
Şimdi buna girsem Championship
Manager anılarımdan çıkarım, peygamberler başlığının altında. Bildiğim
kadarıyla Championship Manager oynamış peygamber de yok, konuya bağlayamayız. O
sebeple, arkadaşlar konumuz bu değil, lütfen kaynatmayalım, deyip geçiyorum.
Muhammed Mustafa’nın İsa Mesih’ten
daha önemli bir üstünlüğü vardır: Muhammed Mustafa birilerini kurtarayım diye
oradan oraya koşturur, kendini paralar. Yaşamında da böyleydi, hakikatte de
böyledir. İsa Mesih sevgi sahibidir, insanları çok sever; fakat onun sevgisini
elde etmek için has, adanmış insan olmak şarttır. Haydar Ali de müthiş cömerttir,
muazzam cömertlikler göstermiştir, fakat iş kurtarma konusuna gelince o da
belli standardın altına inmez. Vicdanlılık, merhamet ve şefkat özelliklerinde
baskın olan Muhammed’dir. Muhammed kurtarabildiği kadarını kurtarmaya bakar. Gelmiş
geçmiş en şefkatli, en merhametli insan olduğuna kalıbımı basarım, bu konuda
dengi yoktur. Bu yüzden halk adına muazzam bir şanstır Muhammed.
“Muhammed Mustafa ‘kılıçlı
peygamber’ diye bilinmiyor mu yahu? Sen de diyorsun ki şefkatli?! İkisi bir
arada nasıl oluyor?”
Peki ama Muhammed -veya eline kılıç
alan diğer peygamberler- hiç mi şiddete başvurmamalıydı? Bu çok saçma, neden
böyle bir ön şart koyuyoruz? “Madem bu dünyanın ötesine geçtin, madem başka
âlemlerden falan bahsediyorsun, neden bu sebeple asılmayasın, kesilmeyesin,
yakılmayasın, çarmıha gerilmeyesin, işkence görmeyesin ki?” demektir bu. Neden
böyle olması gereksin? İnsanların esas sorması gereken şu değil mi: “İnsanlar
tarih boyunca neden ilk defa farklı bir fikirle karşılaştıklarında kuduz
köpeklerden beter saldırganlaşmış, en rezil eylemlere başvurmuş?” Bu soru aynı
peygamberlerin getirdiği dinlerin mensupları adına da geçerli. Kilise
işkenceleriyle meşhurdur, bilirsiniz. Hakeza İslam tarihinde de farklı dine
geçmenin cezası ölüm olarak belirlenmiş. Yani sadece putperestler değil,
insanoğlu tümden çok zalim ve vahşi. İşte peygamberler bu insanlarla uğraşmak
zorunda kalmış, sonuç olarak da kendini koruma gerekliliği açığa çıkmış. Politeist
Roma'da ilk dönem Hristiyanlarının hâlini düşünün. Kolezyumda şöyle anonslar
yapılmış olabilir mi bilemedim: “Şimdi çıkacak olan insanlar başka inancı daha
mantıklı bulup ona geçtiler, bu yüzden onları aslanların önüne atıyoruz.
Eğlenebildiğiniz kadar eğlenin!” İyi de neden lan, neden! Madem tanrınız doğru
tanrı, o zaman başka tanrı seçenler kendileri kaybetmez mi? Neden onlara
işkence ediyor da diğerlerinin gözünü korkutmaya çalışıyorsunuz? Böylelikle
kendinizin de içten içe tanrınızın doğru olduğuna pek de inanmıyor olabileceğinizi
açığa seriyorsunuz işte.
Bakın, İsa tanrısının gerçekliğine
emindi ki kendi ayaklarıyla çarmıha gitti. Diğerleriyse o yoldan kendileri
gitmek yerine başkalarını itmişler hep. Şunun doğruluğunu siz de biliyorsunuz, insanoğlu
çarmıha gerildiğinde sonsuz mutluluğa ve sonsuz lütuflara erişeceğine gerçekten
inanıyor olsaydı fabrikalar pandemi döneminde nasıl maske tedarikinde zorlandıysa
aynı şekilde kalın demir çivilerin tedarikine yetişemezdi. Ama Hristiyan din
adamları asla kendileri çarmıha çıkmamış, bunun yerine görüşlerini ‘nahoş’
bulduklarını çarmıha göndermişler. Belki de altta yatan, kendilerinin de
bilmediği niyetleri şöyleydi: “Sen hele önden git de bir bak, çarmıhtan cennete
ulaşılıyor mu? Ulaşılıyorsa dön, bize de söyle!” Biri dönse de doğrulasa, emin
olun kendilerinden başkasını yaklaştırmazlardı çarmıha, hatta o hakkı parayla
satarlardı. İsa der ya: “Ferisiler göklerin krallığının anahtarlarını elinde
tutar. Kendileri içeri girmez, başkalarını da sokmazlar.” diye. Anahtarlar
cennete nasıl girileceğinin bilgisidir, yani gerçek dindir. Din adamları gerçek
dini ezber olarak alır, hikâyelere indirger, uygulamasına gelince bunu yapmaz,
imanları tam olgunlaşmadığından peygamberler gibi yaşamazlarlar. Bunun yerine
geçmişten rivayet dinlemek ve aktarmakla yetinirler ve dünya yaşantısını aynı
şekilde sürdürürler. Zaten böyle olmasa din adamlığı diye meslek yoktur, hiçbir
peygamber döneminde de olmadı. Gelgelelim dünyalığını bu yolla temin eden din
adamları, bunun doğru iş olmadığını fark ettiğinden onlardan ayrı bir yol tutup
cennete girmeye çalışanı da her zaman dindışı ilan etmişler ve ellerinden
gelirse yok etmişlerdir. İşte İsa orada ‘başkalarını da içeri sokmazlar’ derken
bunu ifade etmiş; benim anladığım bu.
İşin aslı şu ki İsa Mesih en çok
din adamlarını eleştirmişti, suçlulara, hayat kadına daha koruyucu kollayıcı
davranmıştı. Bunu onu eleştirenlere kendi de ifade etmişti zaten: “Ben
günahkârlar için geldim. Kurtulmuş olanlar için değil.” ‘Kurtulmuş olanlar için
değil’ derken mesnetsizce kurtulduğu inancı taşıyanlara demekti aslında
söylediği, yoksa kurtulmuş olanın zaten ne ihtiyacı olacak peygambere? Eleştirisi
kendini ‘seçilmiş’ gören topluluklar ve onların elçilerine. Yalnız
İsrailoğullarına yönelik almamak gerek bu sözü. Cenneti kendi tekelinde sayan
Hristiyanlar ve Müslümanlar da dâhil sözün kapsamına. Fakat hâliyle ki o
dönemde bunlar yoktu, o yüzden de İsa’nın muhatabı yalnızca İsrailoğullarının
din adamları yani Ferisiler olmuştu. Buradan açığa çıkıyor ki Ruhullah,
Allah’ın ruhu, kelimetullah, Allah’ın kelimesi, ve Maide, Allah’ın sofrası,
isimlerine sahip İsa Mesih’in en hoşlanmadığı günah gururdur, kibirdir, kendini
beğenmedir. Ve tahmin edin, bu gurur en çok kimlerde bulunur: Makam-mevki-otorite
sahibi kimselerde. Din adamında, siyasetçide, askerde, bürokratta. Yani
‘yüksek’ kimselerde… Makamlarına-mevkilerine-şöhretlerine bakıyor, ‘yüksek
insan’, ‘sıradan insan’, ‘alçaktaki insan’ diye ayıyorlar insanları. ‘Böyle
ayrımlar yok.’ dememi bekliyorsunuz muhtemelen, demeyeceğim. Bilakis insanlar
ayrılmalıdır; fakat bugünkü ve geçmişteki ve galiba gelecekte de hâkim olacak sığ
algılayışla değil. Örneğin nazarımca en aşağılık insan yüksek mevkilere gelip
alçakça işler yapanlar, daha da kötüsü alçakça işler yapmak için yüksek
makamlara gelenlerdir. Müteahhitten aldığı rüşvet karşılığı hfif bir sallantıda
çökmeye hazır binaya güvenli raporunu verenden daha aşağılık kim olabilir? Zor
şartlar sonucunda bulunduğu yola düşmüş olan hayat kadını toplumun gözünde daha
kötü olabilir, ama Allah aşkı için söyleyin nasıl olur da hakikatte bu
kadıncağız insanların hayatlarını vicdanında zerre suçluluk hissetmeden paraya
değişen bir bürokrattan aşağılık olabilir? Allah hakkında hiçbir şey bilmiyorsa
bile şunu bilmek kişiye yetebilir; Allah’ın adaletinin toplumun adaleti gibi
değildir. Toplum gücünün yettiğini ezer, yetmediğine aşağılığın da aşağılığı
olsa bile saygı gösterir. Yaradan’ın gücünün yetmediği, hâliyle, olamaz değil
mi? E herhalde rüşvet falan da kabul etmez. Rüşvet, zaaflara sahip insanların
ekmeği, suyudur; dürüst, ilahî adamlar içinse ağır bir hakarettir. Hani dışkı
nasıl domuza nimettir de insan ondan tiksinir, aynısı işte.
Gerçi şimdi de hep Hristiyanlara
yüklenir oldum, biraz da Müslümanlara kırayım direksiyonu. Biz Türkiye’de de
şahit olduk, 80 darbesi sonrası dindar kesimin yükselişe geçip gücü iki
binlerde tamamen ele almalarıyla, halk içinde de dindarlık yükseliş gösterdi ama beraberinde her türlü haksızlık,
hukuksuzluk, ahlaksızlık dramatik bir yükseliş grafiği gösterdi. İşler tam da
İsa Mesih’in sevmediği, uyardığı tarzda gelişti yani. Gerçi Muhammed Mustafa’nın
da peygamberlik vasfıyla bu sebepten mescit yıkmışlığı var, ‘Mescid-i Dırar
Vakası’ diye bilinir tarihte. Yani bugün o da gelse, özellikle son zamanda,
İslamcı tayfanın gücünün doruğa ulaştığı ve artan ahlaksızlıklarından
duydukları içsel azabı bastırmak için putperestlerin tanrıları tapınaklar inşa
ederek taraflarına çekmeye çalıştıkları gibi, Allah’ı ibadethaneler imar ederek
kandırma yöntemine giriştiği bu dönemde, o şatafat abidesi ibadethaneleri
yıkmakla başlardı işe. Malumunuz Muhammed Mustafa İsa Mesih gibi pasif gücün
temsilcisi değildir, yalnızca eleştirmekle kalmaz, aktif güç olarak harekete
geçer, gerekirse savaşır, gerekirse yıkar, gerekirse yapardı. Yani İslamcı
kesim yatıp kalksın da bu çağda bir peygamberle karşılaşmadıklarına dua
etsinler.
Gerçi haksızlık etmeyelim, bugün
toplumun her kesimi bugün bir peygamberin karşılarına çıkmadığına için dua
etmeli, çünkü dürüst, namuslu insana hasretiz. Hatta ve hatta bu konu sadece
bizde böyle değil, küresel politik hareket, dünyayı göçlerle dizayn ederek her
coğrafyada kültürü, düzeni ve güvenliği bilinçli şekilde bozdu. Yani bir
peygamber çıkagelse dünya genelinde epey kan dökülerek yeni bir düzen
kurulacağına emin olabilirsiniz.
Dünya alçakların dünyasıdır,
çağımız belki daha beter. Hele bu dönem, rezil işlerini yapabilmek için yüksek
mevkilere kapak atmaya uğraşanların veya yüksek mevkilerdekilerle yakından
ilişki kurarak menfaat sağma, dikkat edin sağlama demedim, çünkü sağlamak tek
seferlik sağmak ise sürekli bir eylemdir, amacı güdenlerin, tüm
iğrençliklerinin üstünü kutsallar, kutsallıklar, dinsel aktiviteler yoluyla
örtmeye çalışanların dönemidir. Bugün bu işleri görse İsa Mesih’in öfkesinden öncelikle
zatını kutsal olarak kullanan kiliseler, papazlar, Vatikan alırdı payını. Çünkü
onun için madde nesneler asla kutsal olmamıştı. Zaten bir entari, bir asa ile
gezmiş, yer-yurt edinmemişti; insanlara gerçek yuvalarının burası değil ‘Gök
Krallığı’ olduğunu vaaz edip duruyordu, madde ne anlam ifade eder ona? Onu
kullananlar madde için öldürdüler, öldüler, soykırımlarda bulundular. O sevgiyi
vaaz etti, adaleti vaaz etti, ‘soyut’ dedikleri, aslında somut nesnelerde daha
elle tutulur sonuçlara sahip değerleri vaaz etti. Ne demek elle tutulur?
Sistemi yozlaşmış bir ülkeye gidin. Size girmeden önce ülke hakkında bilgi
verilmese bile, hatta ilk indiğiniz yerdeki her bina güzel, modern, gelişmiş
görünse bile halkın durumuna, yüzüne baktığınızda o ‘elle tutulur’ farkı
anlarsınız. Bir tarafa çok zenginler, diğer tarafta fakirler vardır; bunu da
geçtim, bu ayrımı da görmeseniz, halkın fakir kısmına denk gelince yüz
ifadelerindeki, davranışlarında bıkkınlık, mutsuzluk, karamsarlık ve bunun
getirdiği gerginlik adeta yüzünüze çarpar. Fakirleri de görmediniz diyelim,
yalnızca zengin kesime denk geldiniz. Onları da aynı şekilde, sistemsel
hırsızlıkla elde ettikleri ‘haram’ paranın getirdiği mutsuzluğu lüks mallar
tüketerek, zevke, sefaya batarak, aşırı giden şölenler, eğlenceler düzenleyerek
bastırmaya çalışıyor olacak. O görgüsüzlüğü, o hak edilmemiş paranın getirdiği
basitleşmeyi iliklerinize kadar hissedeceksiniz.
Fakat şuna emin olun İsa tekrar
dünyaya geldiğinde mutlak surette din adamlığı makamında bulunur. Çünkü en çok
eleştirdiği bu kesimdi. Oysa din adamları da Yaradan’ın kullarıdır ve mutlak
surette varlıklarına gerek vardır; gerek olmasa yaratmazdı. Dolayısıyla onları
da anlaması babında, ders olarak böyle bir vazife yürütmek zorunda kalır. Musa
Peygamber Allah ile sohbetinde bir yerde şeytanı eleştirince şöyle ikaz edilir:
“Allah’ın öyle kudretli nefesi vardır ki dağları yerinden söker atar.” Yani bu
şu anlama gelir: ‘O dilerse seni onun yerine geçirir, seni de onun.’ Bu insana
yerini, haddini bilmesi, büyüklenmemesi hususunda çok önemli bir ikazdır. Çünkü
her varlık bir nedenden olduğu varlık olmuştur. Örneğin üstünkörü bir örnek ile
çok cimri bir adamı ele alalım: Bu adamın ya geçmişinde çok zor günlere
düşmüştür ya da belki hiç düşmemiştir de fakirlikten, arzularına her istediğinde
ulaşamayacak olmaktan ölesiye korkuyordur ya da bir nedenden insanları
sevmiyor, onların kendisini kullandığını düşünüyor da olabilir. Şu veya bu
sebeple, o davranış setinin altında yatan bir neden mutlaka ama mutlaka
bulunur. Allah da her kişiyle beraber, şah damarından yakın olduğuna, kişiden
ayrı olmadığına göre, o tecrübeleri birlikte geçirirler, o korkuları bilir. O
nedeni bilince, o davranışın organizmanın kendini korumak üzere tekrar ettiği
ezberlenmiş bir davranış olduğu görülünce de artık o kişiye belki acınır, belki
üzülünür ama kızılmaz.
Hepimiz yaratılış planında üstünüze
düşen vazifeyi ifa ediyoruz, her birimiz. Kurt kurtluğunu, güvercin
güvercinliğini yapar. Fakat her ikisinin de mayası O’nun tarafından yoğrulmuş
değil mi? Şimdi nasıl kızacağız kurda kan döktüğü için? Yani kısaca kurt olduğu
için? Fakat bu da demek değildir ki kendimizi o sivri dişliye karşı korumaya
almayacağız. Bilakis, şeytanın kurt olduğunu, kurtta asla güvercinlik
çıkmayacağını bilerek ona hiç fırsat tanımayacağız –ki dişlerini boğazımıza
yapıştırmasın. Çünkü şunu bileceğiz ki eğer kurt, kurtluk görevini doğru yerine
getirmiyor, kan dökmüyor ise bu da demektir ki onu o mayayla yoğuran işini
düzgün yapmamıştır. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Hayır, vahşi kurt sakinse
bile sakinliği kısa süreliğine takındığı kuzu postudur. Dolayısıyla
ego-benlik-nefs de iyilik üretse bile bu onun ölmemek için, acı çekmemek için
taktığı bir kuzu postudur. “Şeytan azapta gerek” derler. Doğrudur; çünkü
azaptayken ne kadar yalvarsa da çıktığında kötülüğüne geri dönecektir. İşte bu
yüzden nefse lazım gelen de aynıdır; çünkü ne kadar iyi davranılır,
şımartılırsa o kadar insanın başına bela olur. Tabii kendinizi günaşırı
jiletleyim demiyorum; minimalist yaşamak en iyisidir, bunu anlatmaya
çalışıyorum.
“E senin yazdıkların baştan sona
eleştiri dolu? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu birader?”
Doğru, hepimiz insanız ve hepimizin
doğrusu-yanlışı, iyisi-kötüsü, meleği-şeytanı ayrı. Benim hoşuma en gitmeyen
şey de herhalde ikiyüzlüce davranılmasıdır. Bir yandan ikiyüzlüce davranışları
ortaya seriyor bir yandan da insanları, insanlara anlatarak empati kurmaya,
birbiri anlamaya yol yapmak istiyorum. Yoksa hepimizi yargılayacak olan
bellidir. O da her insanı, yoğurduğu mayaya göre, kendi şartları içerisinde
değerlendirir, bakar, ‘yüksek insan - alçak insan’ ayrımını yapar, dilediğini
dilediği yere gönderir, dilediğine dilediği vazifeyi atar, dilediğini, dilediği
üzere yaptırır. Hangimizin O’na, emrine karşı çıkma kudreti var? Böyle iddiası
olan varsa önce bir ölümü savsın başından, bunu dünyadayken bize kanıtlasın,
ruh âleminde bir daha konuşuruz.
Aslında biraz üstüne düşününce, insanlar
yaşadıklarına ve tecrübelerine göre tepki veriyor, daha fazlasını insandan
bekleyemezsin. Biri zulme uğramadığı sürece içinde yaşadığı düzenin ne kadar rezil
olduğunu asla anlamayacaktır. Bu, herkes için geçerlidir. Muhammed'den kabile
farklılıklarını aşan bir öğreti hasıl oldu, fakat öğretisi kölelikle asla
uğraşmadı. Çünkü Muhammed yetimdi, öksüzdü ve soylu da değildi, bu yüzden
manevi babası sayabileceğimiz Ebu Talip bile kızını ona vermekten kaçınmıştı,
kabile düzeninin eksilerini ve saçmalıklarını yakından yaşamış, mağduru olmuştu.
Fakat hiç köleliğe düşmedi. Eğer hayatının bir döneminde köleliğin
mağduriyetini yaşasa, köleliğe en karşı öğretilerden birini elde edebilirdik.
“Ne yani Peygamber'in Kuran'ı kendi
yazdığını mı iddia ediyorsun sen?”
Hayır, öyle bir iddiada
bulunmuyorum, bilakis aksini söylüyorum. Şunu diyorum: Her kişi dünyayı
yaşadıkları yoluyla algılar, algıladıkları yoluyla davranır, hareket eder.
Muhammed de doğal olarak kendini mağdur eden sistemin düşmanı kesildi, fakat
kendi sisteminde de mağdur olacaklar olduğunu hesaba katmadı. Yoksa Müslümanlık
dünyayı barışla, huzurla doldurmadı, değil mi? Kabileler arasındaki savaşları
dindirdi, bölgesel huzuru sağladı, orası reddedilemez ama aynı din bildiğin iki
kıtayı karşı karşıya getiren savaşlara da yol açtı. Aynı şekilde Cengiz Han da
Moğol boyları arasındaki kavgaları bitirmişti, hepsini birleştirip dünyanın
tamamını savaş alanına çevirdi. Kendi bölgesinde huzuru sağlaması nedeniyle
barış elçisi sayabilir miyiz Cengiz’i? Sorun Muhammed'de mi demek istiyorum;
kesinlikle itiraz ederim. Fakat sorun sisteminde mi; evet, bunda da hayır
diyene itiraz ederim.
Muhammed'in dini için evrenseldir
ve tüm zamanları kapsar denir. Oysa evrensel değildir, yeni bir kimlik yaratır,
Müslümanlık, içine giren gruplar bu yeni kimlikte kaynaşır. Geri kalan isterse
düşman olsun, bu kimlik adına önemli değildir. Muhammed'in dini kabileciliği,
ırkçılığı aşmıştır ama tam olarak evrensel değildir. Sosyalizm de kabileciliği,
ırkçılığı aşmıştır. Sosyalizm evrensel midir?
“Geriye evrensel hiçbir şey kalmadı
bu mantıkla?”
Zen Budizmini ele alalım. Hangi
ırktan geldiğin, hangi bölgede yaşadığın, hangi dine bağlı olduğun zerre kadar
önemli değildir. Budizmin bir okuludur, ama önemli değildir işte. Ateist
olabilirsin ve Zen pratiklerini uygulayabilirsin. Müslüman, Hristiyan, Yahudi
olabilirsin ve Zen pratiklerini uygulayabilirsin. İşte bu yol evrenseldir.
Herkesi kapsar, kimseyi dışlamaz.
Buda’nın kendisi de evrensel bir
adamdır zaten. Hani onunla ilgili bir anekdot anlatılır. Bir gün adamın biri
Buda’nın köylerine geldiğini işitir. Aslında onun gibileri daha önce de
görmüştür ve bir nedenden hepsinin toplumun sırtında yük olan tembeller
olduğunu düşünmektedir. Sabah kalkar, Buda’nın olduğu yere gider. Buda bir ağaç
altında oturmuş halka bir şeyler anlatmaktadır. Hiç duraksamadan gider ve
yüzüne okkalı şekilde tükürür. Herkes şaşkınlıkla sus pus kesilmiştir, Buda’nın
ne yapacağını beklemektedirler. Buda yüzünü siler ve der ki: “Şu anda bana
öfkeni gösterdin.” Bu tavır adamın da beklemediği bir şeydir. Durur, durur,
başka bir tepki alamayınca orayı terk eder. Ancak Buda’nın o sakinliği içine
dert olmuştur, vicdan azabından gece uyuyamaz, ertesi sabahı zor eder. Sabah
olduğunda tekrar aynı yere gider, Buda’yı yine aynı yerde oturmuş halka vaaz
ederken bulur ve bu sefer gözyaşları içinde sarılarak ondan özür dileyip
affetmesini ister. Buda yine tepki vermez, özrü falan hiç karıştırmadan der ki:
“Şu anda bana üzüntünü gösterdin.”
Buda’nın hareket tarzından iki
sonuca varabiliriz: Birincisi, Buda tamamen aklı egemen kılmış, kendi üstünde
hakimiyet sahibi olmuştur. Bu sayede kendisine yapılan hakareti akılla analiz edip
egoyu işe hiç karıştırmamayı başarır. Ruh ehli böyle olur işte. Haydar Ali de
buna benzer bir işi savaş meydanında başarmıştı hatırlarsanız, tüküren adama
karşı.
Buda’nın davranışından
çıkarabileceğimiz ikinci sonuç, peygamberliğine lafım yok ama, oturup iki el PES
veya FIFA atacaksak doğru tercihin Buda olmadığıdır. Gol atarsın, kızdırmak
için abartılı sevinç gösterileri yaparsın, “Şimdi mutluluğunu gösterdin.” der,
umursamaz. Veya belki de golleri ardı ardına sıralar, elbette suç
joystick’dedir, tuşları düzgün basmadığından hep, yoksa o golleri yemezsin,
sinirle kanepeye falan fırlatırsın, “Şimdi öfkeni gösterdin.” der, yine
umursamaz. Oysaki PES’in keyfi karşındakini sinirlendirmekte veya
sinirlendirilmektedir, ezmekte veya ezilmektedir; bu nedenle Buda’dan bu tür
rekabet gerektiren oyunlarda iyi bir eşlikçi çıkmaz.
“Fakat Muhammed madem tam anlamıyla
evrensel bir öğreti getirmedi, nasıl oldu da din onunla kemale erdi, son
peygamber oldu? Yoksa Tanrı onu takip etmeyenleri dışlıyor mu?”
Bak güzel kardeşim. Hakikat
âleminde insanlar aile aile örgütlenmişlerdir. Yani bazı öğretilerin ilk
verildiği kimseler vardır, Tanrı'nın seçtikleri, bu seçilenlerin izleyip
deneyip seçtikleri kimseler vardır, bir de bu seçilenlerin aileye katmaya
çalıştıkları kimseler vardır. Aile kabul ederse, bu kimseler de aileye girer,
yani kendilerine şefaat edilmiş olur. Ayeti hatırlayalım: “Allah'ın eli onların
elleri üzerindedir.” İşte kurtaran ilk el O'nun elidir ancak, bu işi kendi
seçtikleri vasıtasıyla, el üzerinde el olacak şekilde gerçekleştirir.
Muhammed Mustafa o âleme ulaştı ve İsa Mesih
gibi şefaat yetkisi alanlardan oldu. Kendisine öğretilenlerden bir öğreti oluşturdu
ve bunun etrafında bir aile kurarak onları kurtarmayı amaçladı. Doğrusu
Muhammed insanları hakikat âlemine çekenlerin başıdır, ‘İlk Mürşit’ payesi
vardır. Buda insanları egodan, bedenden azat olmayı öğretmiş, ruh olduklarını
fark ettirmiş, Musa Allah'ı duymuş, İsa Allah'ı görüp bilmiş ve şefaat yetkisi
almıştır, fakat Cebrail'in kendisi olarak epey seçicidir. Muhammed ise düşük
rütbeli, dünyaya bağlı insanların ümididir, ailesine insanları katmak için öyle
yüksek standartlar koymamıştır. Tarihi okuyun, dünya boyutunda da öyledir.
İsa'nın etrafındakilere bakın, Muhammed'in etrafındakilere bakın. İsa'nın
çevresini saranlar kendini gerçekten adamış kimselerdi ve adamak zorundaydılar
da, seçilmek istiyorlarsa. Oysa Muhammed'in etrafı zaaflara sahip basit kimselerle
sarılmıştı, birkaç sayılı kişi haricinde. O yüzden aralarında epey kavga
çıkmıştır. İşin doğrusu Muhammed'in halka duyduğu muazzam bir şefkat vardır,
nereden kaynaklanır bilemem. Gönüllerin en genişi Muhammed'in gönlüdür. Şöyle
düşünün: Birisiyle sonsuza dek komşu olacaksınız. Seçme yetkisi de sizde
diyelim. O âlemde komşunun düşüncelerini de duyabilirsin, komşunun kendisi de
olabilirsin. Kaç tane kıstas arardınız? Kaç kişi seçerdiniz? Üstelik günahlar
ruhta kötü kokulara, kötü görüntülere sebep olur. Buna göre yapın seçiminizi.
Kaç kişi? O kadar az ki. İşte Muhammed iyi-kötü demeden, günahkâr-günahsız
demeden milyonlarca, milyarlarca kişiyi kabul edebiliyor. Zaten bu yüzden son
peygamber olmuş olmalı. Çünkü bunun ötesi artık herkesi bahçeye almak ki bu da
adaleti yerle bir eder.
“Peki ben ya Ali ile komşu olmak
istiyorsam, ne olacak?”
O iş zordur, ama benden demesi. Muhammed
ile Ali arasındaki en önemli fark şudur, her ikisi ruhta birbirinin dengi
olmasına rağmen herkes Muhammed olmak ister de kimse Ali olmak istemez. Herkes
Muhammed olmak ister de kimse olamaz. Çünkü Muhammed, futbol üzerinden
açıklamak daha kolay olur, Messi gibidir, doğuştan geleni taklit edilmesi
imkânsız bir yeteneği vardır. Herkes tarafından hayran olunur, sevilir,
insanlarla arası iyidir, uzlaşmayı bilir. Oysa Ali öyle değil, Ali’yi seveni
kolay kolay bulamazsın, o hep yalnızdır. Bugün onca Ali ile ilgili deyişe,
nefese aldanmayın, onları yazanlar arasında da Ali’yi gerçekten tanıyan,
dostluk payesi almış olanı epey azdır; geri kalanı Ali’yi tanısa ondan kaçardı,
kendi dönemindeki insanlar gibi.
Bunun ayrıca, insanların bilmediği
ancak hepimiz ruha bağlı olduğumuzdan bir şekilde hissettikleri bir asıl nedeni
vardır: Muhammed lütufla gelir, Ali ise kahırla. Muhammed makamı ruhani âlemde
güneştir ve bu yüzden Muhammed’i sevmek güneşi sevmekle eşdeğerdir. Güneş
karşılığında hiçbir şey almaksızın vericidir; kim, neden sevmesin güneşi, yarasa
yaradılışlı olmadığı sürece? Gelgelelim Ali öyle değildir, Ali kahırla gelir.
Bu yüzden Haydar Ali şöyle demiştir: “Bir dağ bile beni sevse muhakkak belaya
uğrar.” Ali’yi sevmek çok acı bir ilacı içmek gibidir, tamam sonunda
iyileştirir ancak boğazdan geçmez, yutkunamazsın. Muhammed’i sevmek plajda
güneşlenmek gibidir, güneşe çıktıkça ihtiyacını sağlar durur. Ali’yi sevmek
askere gitmek gibidir, sırtında ağırlıkla koşar, çamurda sürünür, yeri gelir aç
kalır, canını ortaya koyarsın.
Bu yüzdendir ki Muhammed’i, bu
dünyada ona inanmasalar bile ruha geçtiğinde herkes sever; ancak sadece en
seçkin, en dayanıklı insanlar Ali’ye dost olmayı becerebilir. Zaten insanlık
içinde sadece tek bir zatta Şah-ı Merdan yani Mertlerin Şahı unvanı bulunur. Bu
unvana sahip başkası yoktur. Ve bu yüzdendir ki Ali’nin dostu olmak yücelik ve
büyük şereftir.
İşte bu yüzden de dünyanın ağırlığını
kaldıramayacak insanlar Muhammed’in yolundan gitmeyi tercih etmelidir, kendi
faydalarına. Çünkü Muhammed yumuşakbaşlıdır ve kendisine ait olanlara şefkatle,
merhametle davranır. Ali’den öyle fazlaca toleransı beklememek gerek. Matta
7:22’de “O gün birçokları bana diyecek
ki, ‘Ya Rab, ya Rab! Biz senin adınla peygamberlik etmedik mi? Senin adınla
cinler kovmadık mı? Senin adınla birçok mucize yapmadık mı?’ O zaman ben de
onlara açıkça, ‘Sizi hiç tanımadım, uzak durun benden, ey kötülük yapanlar!’
diyeceğim.” diyen İsa Mesih Ali meşreplidir örneğin. Ali yolundan sapmış
olanlara ruhta “Seni tanımıyorum.” diyebilir, oysa Muhammed anlayışla yaklaşır.
Bu yüzden de ancak ve ancak sağlam ve mert olmak için bedeller ödeyebilecekler
takip etmelidir Ali’yi; geri kalanlar buna güç yetiremez.
“Kardeşim, tamam buraya kadar
okuduk ettik de, Halife Ali’yi peygambermiş gibi bu başlık altına alarak ne
yapmak, nereye varmak istemektesin?”
Sayın Bahçeli hoş geldiniz, öncelikle.
Bakın, sizinle hakikate ait bir bilgi paylaşacağım, ama parti grup
toplantısında paylaşmayacaksınız bunu, söz mü? Sözünüzü aldığıma göre, iyi
dinleyin: Yeryüzünde rastgele iş olmaz, en ufak hareket hatta söz bile mutlaka bir
nedenle meydana gelir. Bunu anlamak için izlemeyi ve dinlemeyi öğrenmeniz gerek
ama. Hiçbir şey nedensiz değildir, her işin bir nedeni ve anlamı vardır. Eğer
ki ayağın taşa takıldı, şunu bil ki o iş önce gökte gerçekleşti ve sonra
maddeye yansıdı. Bu bilgiyi kabul ettik mi?
Tamam, şimdi sorun bakalım
kendinize, neden Kâbe’deki putları Haydar Ali kırdı, Muhammed Mustafa değil?
Allah gayet de emir verebilirdi, putları peygamberi devirsin diye. Hatta
önceliği kendi hitap ettiği peygamber olmalı değil miydi? Ne var ki bu iş için
seçilen isim Haydar Ali oldu. Neden?
Bunun bir nedeni olduğunu kabul
edemeyen, aslında tıpkı materyalistlerle aynı inanan ve her şeyin rastgele
yaşandığını zanneden mezhep dinine mensup arkadaşlar… Üzgünüm ama siz birçok
işe akıl erdiremeyecek, bilgelikten uzak kalacaksınız. Yüzyıllar önceden
elinize kolunuza bağlanmış zincirleri kırın; hakikate yönelin. Ruh bu tarafta.
Peki, açıklamasına geçiyorum: Evet,
bu başlığa Ali’yi yerleştirmeden olmaz; çünkü klasik dinin iddia ettiği aksine
ruhta Muhammed ile Ali bir ışıktır; Muhammed’i Ali’den, Ali’yi Muhammed’den
ayıramazsınız. Ali olmaksızın Muhammed’in dini eksik ve kusurludur. Belki de
size öğretlenen mezhepsel uydurmalar nedeniyle bu sözümü kabul edemeyeceksiniz,
ağır gelecek; ancak ben hakikat âleminden haber veriyorum ve hakikatte durum
böyledir. Bana inanmazsanız, rüyada Muhammed’i görünce bunu zatına sorup teyit edebilirsiniz, “Aşağı âlemde biri var, Ali ile bir ışık
olduğunuzu iddia ediyor. Öyle mi gerçekten?” diye. Merak etmeyin, gelen kendisi olacak, siz soruyu aklınızda tutun sadece. Bakalım ne cevap verecek?
“Muhammed’i nasıl görelim, vefat
edeli bin dört yüz yıl olmuş? Ölmüş birini nasıl görebilirsin ki?”
Ölen yoktur. Bunlar bilinç
seviyesi olarak üç boyutun üstüne çıkamamış, kendisini bir beden olarak, tarihi
düz akan bir çizgi olarak algılayan küçük akıl durumunun
yansımasıdır. Hakikatte ölü kimse yoktur; hadi daha açıkça söyleyeyim, ölüler buradadır, dünyada; canlılar ise ruhta. Bu demektir ki
etrafınızdaki insanlar ne kadar canlı ise öldü zannettiğiniz fakat ‘kurtulmuş’
kimseler yüz bin kat canlıdır. Gökte sofralar kurulu; fakat halkın bundan
haberi yok. Çünkü din adamları onlara cennetin ve cehennemin ölümden sonra
gidilecek ütopik ve distopik yerler olduğunu öğretti. Çünkü onlara da bu
şekilde öğretilmişti. Bu iş böyle böyle Peygamber dönemine kadar uzanır.
Musa’nın dini nasıl bozulduysa, İsa’nın dini nasıl bozulduysa, Muhammed’in dini
de öyle bozulmuştur; bu dünyaya tapanlar onu üç boyutlu dünyaya ait olarak
algılayarak bozmuşlardır. Metin önümüzde, metin doğru. Fil Olayı, Ebu Leheb,
Ebu Cehil, hepsi doğru. Fakat anlatıldığı biçimiyle değil. Üç kitap dolusu yazı
var blog’da, Allah için açın da okuyun bunların aslı neymiş.
Hiç düşündünüz mü o kadar peygamber
katledilmiş, katledenlerin hiçbirinin ismi verilmemişken neden Muhammed
Mustafa’nın amcası üzerine ayet insin? Allah kendi yarattığı kullardan birine
özel kin mi duymuş? Neden, Muhammed’in geçtiği yollara diken atmış diye, öyle
mi? Aklınızı kullanın lütfen, tüm günahların sebebi olan İblis’e bile o kadar
yüklenmemiş Allah, Muhammed Mustafa’nın amcasına neden o kadar saydırsın kötü
birkaç işi yüzünden? Allah neden kendi kuluyla kavga ediyor kardeşim, biz buna
nasıl inandık onca yıl yahu? Yok öyle bir şey.
Ebu Leheb, Alevin Babası,
anlatıldığı üzere Muhammed’in amcası değildir. Ebu Cehil, Cehaletin Babası,
Muhammed’in amcası değildir. Bunlar göz önünde olanı gizlemek için şeytanın
çarpıtmalarıdır. Kim bilir zamanında kimler yerleştirdi bunu ki bin yılı aşkındır
böyle bilinegeldi. Pavlus’un İncil’i, muhtemelen iyi niyetiyle ve inanarak,
istemeden çarpıttığı üzere. İblis’in işi böyledir, kutsal metinleri çarpıtmaya
gücü yetmediğinden onları yorumlayanları kandırarak göz önünde olanı gizler,
çarpıtır.
Kısacası, şunu bilin ki
anlatılanlar hep doğrudur, fakat şeytan zekice bunları çarpıtmış, göz önünde
duranı gizlemiştir. Din bize öğrettikleri değildir. Bize öğrettikleri doğru
veya yanlış hikâyelerdir. Fakat bir de bu hikâyelerin işaret ettiği gerçekler
bulunmaktadır. İşte gerçek din budur. Eve geri dönüş yolunun gösterilmesidir
din.
Yorumlar
Yorum Gönder