27) Karşılaştırmalı Peygamberler Üzerine

Ben üniversitedeyken böyle derslerimiz vardı; Karşılaştırmalı Yönetim Sistemleri mesela. Sürüsüne bereket not var bir köşede duran, dedim ki ben de neden böyle bir başlık açmayayım, hem böylelikle aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları daha iyi görür anlarız. 

Çocukken annem Muhammed Mustafa’nın kucağında bir kedi uyudu diye cübbesinden bir parçayı kestiğini ve hayvanı onu hiç rahatsız etmeden kalktığını anlatmıştı birkaç sefer. Sonradan hadis kitaplarında bunu görmedim ancak kişiliğine bakarak söylüyorum, doğru olma ihtimali çok yüksektir, çünkü Muhammed Mustafa çok vicdanlıdır, zayıf halka fazlasıyla merhametlidir, halktan kurtarabildiğini kurtarmaya bakar. İsa Mesih öyle değildir, standartları vardır; öyle herkesi etrafına toplamaz. Herkes onu takip edip peşinde gidebilir, fakat ancak parmakla sayılacak kadarının çevresinde yer almasına izin vermiştir. Hani Yunus Emre demiştir ya: “Bu kapıdan eğri odun bile giremez.” diye. Belki Tapduk Emre’nin öyle bir talebi olmamıştır fakat İsa Mesih’in kesinlikle bu yönde talebi vardır, İncil’de kendisi söylemiştir yargı gününde “Uzak durun benden ey kötülük yapanlar. Ben sizi hiç tanımadım.” diyeceğini, Matta 7:22’ye göre. İsa onu takip edenlerden büyük fedakârlıklar bekler. Sadece mal-mülk açısından söylemiyorum. Elbette ona nasıl eksiksiz olacağını soran bir gence, “Önce git malını fakirlere dağıt. Böylece gökte hazinen olur. Sonra ardımca gel.” demişliği var, bunu tartışmıyorum fakat benim esas açığa vurduğum şu ki İsa Mesih’in havarilerinden bir tanesi bile yatağında, huzur içinde ölme imkânına sahip olmamıştır. Bunu tesadüf mü zannediyorsunuz? Hayır, onları bu kaderlere İsa Mesih sürüklemiş olmak zorunda, başka türlü olamaz. Kendisi de aynı yolu seçmiş ve o yoldan sonuna gitmişti çünkü. İsa’nın yolu sevgi ve feda üstüne kuruludur. Fedanın en yüksek mertebesi de can fedasıdır.

Buna karşılık Muhammed Peygamber’in sahabelerinin nasıl yaşadığını incelersek göreceğiz ki İsa’nın havarileri diğer peygamberlerin çevresindekilere nazaran daha büyük fedakârlıklar göstermiş, muazzam acılar çekmişlerdir. Havarileri geçelim, ilk dönem Hristiyanları bile dayanması kolay olmayan acılara katlanmak zorunda kalmışlardır; aslanlara atılmışlar, çarmıhlara gerilmişler, yakılmışlar, asılmak kesilmek zaten adet olmuş uzun zaman. Ne Muhammed’in yolu bu kadar serttir ne de ilk dönem Müslüman olanların çektikleri bu kadar zor. Muhammed Mustafa, dinini yaymak için siyaseti kullanmıştır. İnsanları yanına çekmek için para, hazine, mal-mülk kartını oynamış, dünyevî makam ve mevkilerini sürdürmelerine bile izin vermiştir. Hatta bir savaşın ardından yakın çevresinden kimileri ganimet dağılımından hoşnutsuz olur, adaletsizlik yapıldığını söylerler, Peygamber ise “Allah’ın resulünün aranızda olması size yetmiyor mu?” diyerek azarlar onları. Muhtemelen soruyu soranlar kendileri en başından beri savaşırken neden altını yeni gelenlerin aldığını merak edip huzursuz olurken Peygamber de onu para, mal, mülk için takip edip etmediklerini merak edip huzursuz olmuştur; objektif bakıldığında her iki taraf da kendince haklıdır. İşte işin içine dünya menfaati, çıkarı karışınca başta birbirine kenetlenmiş toplulukları bile böyle böler, ayırır, birbirine düşürür. Fakat Peygamber’in buna karşı bir önlemi yoktu, çünkü zaten daha başta ganimet arzu eden kalabalıkları, istediklerini vererek etrafına toplamıştı. Bu davranışı da anladığım kadarıyla ‘Madem istediğiniz bu, tamam alın, ama bu dini kabul ve takip edin. Hem kendi iyiliğiniz için hem de belki çocuklarınız arasından değerliler çıkar.’ mantığı içeriyordu. Bu yönüyle düşünülürse mantığa gayet uygun olduğu anlaşılır, üstelik yüzyıllar içinde katlanarak artan Müslüman nüfus içinde boy gösteren velilerin sayısından, işe yaradığı da açığa çıkar.  

Fakat burada bir de eleştiri getireceğim: Ne yazık ki Peygamber’in bu davranış biçiminin artıları olduğu kadar eksileri de oldu. İslam ümmetinin her zaman dünyaya fazlasıyla meyyal bir kitle olması işte bu eksilerden en büyüğü ve çözülmesi en zor olanıdır. Bu dünyasal istekler ilk günlerden başlayarak kavgalara yol açtı, öyle ki son vaazı yüz bin kişi tarafından dinlendiği aktarılan Peygamber’in naaşı bile iktidar kavgalarının gölgesi altında üç gün yerde kaldı, nihayet üçüncü günün gecesinde yalnızca on yedi-on sekiz yakını tarafından toprağa verildi. Vaziyete bakın, müthiş hüzünlü. Peygamber öğretisi uğruna kendini öylesine hiçe saymış ki nihayet dünyadan ayrılma vakti geldiğinde o aziz hatırası bir gün içinde hiçe sayılmış görünüyor.

Elbette bu bilgiyi okullarda, tarih veya din kültürü derslerinde öğrenemezsiniz, tamamen ideolojik sebeplerle. Çünkü din dediğimiz çoğunluk tarafından dünyasal ideoloji olarak alınır aslında, hakikat âleminden bu âlemi aşmayı sağlayan yollar olarak değil. Yani dinler için peygamberlerin yollarının çarpılmış hâli desek yeridir. Çoğunluk adına din her zaman hikâye demek, hikâye anlatıcılığı üstünden dönen para demek, ticaret demek, ganimet demek olmuştur. Kısaca çoğunluk namına din, kimlik ve paradır; hakikat değil. Yalnızca Müslümanlar adına değil lafım, din fark etmeksizin dindarlar genel olarak bu meyildedir. İsa Mesih dünyaya ve içindekilere uzak olanların belki de en uzağı değil miydi? Peki Hristiyanlar neler yaptı tarih boyu? Az buçuk tarih biliyorsunuzdur umarım.

Hadi, küçük bir örnek sunayım hemen: 4. Haçlı Seferinde güya Baba-Oğul-Kutsal Ruh adına Kutsal Toprakları almaya yola çıkan İsa Mesih takipçisi büyük bir topluluk, Kostantinopol’de isyan çıktığı haberi ulaştığı anda dümeni oraya kırdı. İçeride baş gösteren isyanı bastırdıktan sonra şehri öylesine beter yağmaladılar ki Kostantinopol İstanbul adını alana dek bir daha belini doğrultamadı. Hani hepimizin bildiği “Kostantinopol’de papaz cübbesi yerine Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim.” sözü de o dönem, şövalyelerin bu açgözlülükleri sebebiyle edildi.

Müslümanlara tek taraflı yükleniyor gibi olmayayım, taraf tutuyorum zannedilmesin diye bu defa örneği Hristiyanlar üstünden vermeyi tercih ettim. Fakat istediğiniz dinin dindarlarına bakın benzer işler göreceksiniz. Yani esas sıkıntı dünya malının tapıcısı kitlelerde, İsa’nın kriterlerini takipçileri karşılamıyorsa İsa’nın suçu ne, Muhammed’in tavsiyelerine takipçileri uymuyorsa Muhammed’in suçu ne? Ne Haçlı Seferlerinde İsa Mesih suç sahibidir ne de yıllık düzenlenen gazalarda Muhammed Mustafa. Bunlar hep dindarların işleri, suçları, günahları; peygamberlerin değil.  

“Kriter, kriter deyip duruyorsun da söyle bakalım, hayat kadınlarını, suçluları koruyan, kollayan, kabul eden İsa değil miydi? Ne biçim kriterlermiş öyle?”

Böyle düşünüyorsanız bilmelisiniz ki ‘kriter’ kelimesini yanlış anlamışsınız. O ‘kriter’ dünyevi değil ruhsaldır, yoksa zaten dediğiniz üzere çevresindekilerin hepsi düşük statülü kimselerdi, hatta o dönemde de sıkça eleştirildiği üzere bir havarisi Yahudiler tarafından vatan haini olarak görülen vergi memuru, diğeri ise hayat kadınıydı. İsa Mesih bu insanları yanına kabul ederek din adamlarının başını çektiği din bezirgânı yobaz kitleyi karşısına almıştı. O yüksek statülü kimselerden hiçbirini, o makamı-mevkiyi-statüyü-parasını bırakmadan yanına kabul etmemişti. Yani İsa Mesih yanında dünyasal açıdan eğri büğrü olunabilirdi ama ruhsal açıdan olunamazdı. Hele bir de tapınağın avlusuna girip oradaki her tür ticari varlık ve nesneyi yıkıp dökmesi var ki buradan özellikle Tanrı’nın adını kullananlara karşı hiç tahammülü olmadığı ortadadır. İşte esas ‘kriter’ Tanrı’yı kendi çıkarı yararına kullanacak biri olmamaktır anlayacağınız. Oysa dindar kitleden çoğunun yaptığı budur. Tanrı için yaşamazlar, Tanrı’yı istekleri doğrultusunda, onları gerçekleştirmek için kullanmak ister, kullanmaya çalışırlar.

“Bunda itham edilecek yan ne? İsteyeceğiz ki verecek. İstemek kulluğun göstergesi değil mi?”

Doğru aslında, madem Tanrı her kitapta cömertlik iddiasında bulunuyor, öyleyse kulları isteyecek, O da verecek ki iddası kanıta bürünsün. Belki de onca mahlukatı sırf cömertliğini göstermeye yarattı, olamaz mı; gayet olabilir. Davranışları arkasındaki motivasyonlar üstüne ahkam kesmemek lazım. Bu durumda istemek de O’nun gerçek arzusuna hizmet eder ve O’ndan bir şeyler istemek gayet iyi bir eylem olur. Hatta size destek de vereyim, nefes alamasak şu dünyada beş dakika kalamayacak olmamız, yani bu dünyadaki varlığımızı bile O’nun bize verdiği bir şeye bağımlı olarak sürdürüyor olmamız, aslında istemeyi zorunlu da kılar. Yani gerçekten canı istese de “altımızdaki suyu çekiverse” canlıların neredeyse tamamının silinmesi birkaç ayı bulmaz. Belki bir tardigradlar sağ kalır, onlar da bilmiyorum, Yaradan’a tepki olarak mı doğdu? Ama geri kalan tüm mahlukatın yok olacağı kesin. O kadar ihtiyaçlarla dolu ve istemenin zorunlu olduğu bir dünya burası.

Gelgelelim şöyle bir durum var: Ancak halk adına, istemek güzel bir eylem, desem yeridir. Çünkü halkın anlayış kapasitesi sınırlıdır, ilkokul çocukları gibi. Ben ise bu satırları şuur olarak daha üstün kimselerin okuyacağını düşünüyorum. Bu tıpkı Peygamber’in ona gelen bedevi ile sahabesinden farklı davranışlar beklemesi gibi; bedeviden istedikleri daha azken bilinç bakımından yüksek olanları daha fazlasına çekmiştir. Şunun üzerine düşünün, yüce olan hizmet etmeyi mi hak eder yoksa hizmet edilmeyi mi? Koltukta ayaklarını uzatıp yatarken babasına hizmet ettiren biri çıkmaz aramızdan; en azından ben öyle umuyorum. Peki, her şeyin yaratıcısı neden daha azını hak etsin? Yani biraz ‘ayıp’ saiki ile hareket etmekte fayda var diye düşünüyorum. Çok da ısrarcı değilim ama, istemeyi sevenler yine istesin, belki Yaradan da onun istemesini seviyordur; hiçbir kuluyla bir adım olsun arasının açılmasına sebep olmayı aklıma getirmek bile istemem. Nasıl seviyorsanız öyle devam edin.   

Ben şu durumu göz önüne alıyorum: Yücelik hizmet edenlere mi verilir yoksa hizmet ettirene mi? Hakikat âleminde hizmet, karşılık demektir; hizmet etmeden, fedakârlıkta bulunmadan karşılık almanın yolu yoktur. Orada işleyen kural şudur: “Ne verirsen, onu alırsın.” Mevlana söylemişti aslında, “Buğday verirsen buğday alırsın. Can verirsen, can alırsın.” Hakikatin kuralını bildiriyordu; anlamadılar, nükteli söz etti diye düşünüp yanıldılar. Kural bu: “Ne verirsen onu alırsın, ne kadar verirsen o kadar.”

“Bunu bilmesek de tahmin ediyoruz. Zaten adalet ancak böyle sağlanır, kurallarla. İlahi adalet de adaletin en üstünü olduğundan belli bir oran bulunmalı; bir iyiliğe on sevap misali.”

İşte benim gelmeye çalıştığım da burası; ruhani kavrayışta adaletin önemi. İsa Mesih her yanıyla muhteşem adamdır, fakat bana öyle geliyor ki Tanrı bedene bürünüp dünyaya gelmiş olsa ona değil de Muhammed’e benzer şekilde yaşam sürerdi. İşte tam da bu bahsettiğimiz adalet anlayışı yüzünden. İsa Mesih gibi yaşam sürmezdi çünkü o, tertemiz yaşantısıyla meleklerin en yükseği ve başı olmayı hak ettiğini zaten gösterdiyse de bedensel yönünü fazlasıyla ihmal etti. Hatta bu dünyadan tiksinti duyuyordur bence, ışık âleminden kopup aşağıya, bu toprak âleme inen meleklerde böyle bir hassasiyet bulunması son derece muhtemel. Çirkin fiiller, çirkin davranışlar, hatta çirkin düşünceler, bunların hepsi insanın ışık yönünü bozar. Ne var ki Allah’ın sisteminde şeytana da gerek var. Gerek olmasa yaratmazdı zaten. 

Zannımca İsa Mesih’in yaşamı süresinde, yapısı dolayısıyla olsa gerek, idrak edemediği şu oldu ki yeryüzünde meleklere ait yaşantıyla Allah’ın belki de en harika niteliği olan merhamete sahip olursun ancak bununla eşdeğer derecede harika olan adalet niteliğini yerine getiremezsin. Ruhülkuddüs İsa affediciliğin ve fedakârlığın sözlükteki tanımıydı, hiçbir canlıya zarar verici de değildi; fakat yalnızca bu sıfatlarla adaleti sağlayamazsın. Kimseye zarar vermeden, kan dökmeden adaleti nasıl sağlayacaksınız, hele o dönemde? Adaleti sağlamak için zarar vericilik şarttır; yeri gelir, ele kılıç alıp o kanı kendin dökmen gerekir, Muhammed ve Ali’nin yaptığı gibi. Sürekli zarar verenleri sürekli affetmek yalnızca en muhteşem ruhların yeteneği ve işidir ancak böyle bir iş toplumsal düzen adına oldukça bozucudur. Hatta sürekli affetmenin hâkim olduğu bir yerde toplumsal düzenin oluşacağı bile düşünülemez, bir şekilde oluştu diyelim, en kısa zamanda bozulur gider. İsa’dan daha üst makamda bulunan Ali’nin elinde işte bu sebepten çift ağızlı kılıç bulunmaktadır. Adaletin sağlanması isteniyorsa zarar verici olmaktan başka yol yoktur.

Peki zarar vermek, yıkmak, helak etmek hangi varlıkların niteliğidir? Bildiniz, karanlığa ait varlıkların, yani, Cebrail’in mensup olduğu soyun tam zıddının. İşte şimdi düşününce buradan anlamak gerekir ki asıl olan dengedir, insanın göğe mensup meleksel yönü ile karanlığa mensup şeytansal yönünü uzlaştırması, kendi içinde dengeyi ve barışı sağlamasıdır. Yani öyle bir insan olacağız ki hem şeytanlar hem melekler bize hizmet edecek; biz de O’na. Bu iş yalnızca melekle olmuyor.

“Fakat İsa bir peygamber değil mi, neden adaleti sağlamak gibi bir yükümlülüğü bulunsun? Siyasete karışmak istememiş olamaz mı?”

İstemedi de zaten. Fakat adaleti neden siyasetle bir tutuyorsunuz? Adalet siyasetle birleşik bir kavram değildir ki. Adalet en önemli erdemlerin başında gelir, hayatın her anında içsel bir adalet duygusuyla davramak gerekir; yani adalet dediğimiz erdem sadece toplumsal planda değil kişisel alanda da çok önemlidir.

İsa Mesih insan bedeninde melekti, sadece melek değil, baş melekti. Olaya yalnızca iyilik açısından bakarsak ardılından da üstün olabilir o konuda. İsteyen hiç kimseyi geri çevirmeyen, istesen elindeki değneğini alabileceğin bir adam var karşında, dünyaya ait hiçbir şeyi arzu etmiyor. Böyle biriyle insanların ne sorunu olabilir ki? Düşününce böyle geliyor, değil mi?

Değil işte. Bu kadar iyi biriyle kimsenin sorununun olmamasını beklersin ama halkın çoğu içlerindeki şeytanlarla uyum içindedir, içten içe iyilikten nefret ederler ve iyiliği suistimal etmeye meyillidirler. İşte bu nedenlerle adaleti anlamak, adaleti sağlamak, hak edene hak ettiği şekilde davranmak gerekir. Herkese sonsuz iyilik insanı gökte en yukarılara çekebilir ancak yeryüzünde adaleti bozar. Bozuk adalet kötüleri pervasızlaştırır ve azgınlaştırır, iyileri de iyilikten uzaklaştırır. Muhammed bu gerçeği fark etmişti, sürmesi gerekeni sürmüş, cezalandırması gerekeni cezalandırmış, kötü niyetlilere fırsat bırakmamıştı. Oysa İsa ardılının yerinde olsaydı bunları affederek yoluna devam etmeyi seçerdi; ta ki kabilesindekiler tanrılarına karşı olduğu ve hakikatten haber verdiği için onu bir yerde kıstırıp öldürünceye kadar. Yani İsa’nın kaderi yine değişmeyecekti, 571’de Arap Yarımadası’nda dünyaya gelseydi bile.

Görüldüğü kadarıyla Muhammed Mustafa ile İsa Mesih arasında hakikate ulaşmada yöntem farklılığı mevcut. İsa Mesih kendini tamamen Tanrı’nın kollarına bırakmış, kötülüğe karşı direnmemeyi öğütlüyor. Biri çağırsa “Bu Tanrı’dandır.” diye geliyor, kovalasa gidiyor. Hiç kötü karşılık vermiyor. Muhammed ise bir yere kadar iyilikle, fakat oradan sonra adalete göre davranıyor. Bana da kalırsa doğru davranış biçiminin bu olduğunu düşünüyorum.

“Çağrılsa geliyor, kovalansa gidiyor, ne demek? Yani İsa Peygamber döneminde yaşasak koca peygamberi ensesine vurup gönderebilir miydik yani?”

İsa her geleni Yaradan’dan biliyordu, İncil okuduysanız bunu bilirsiniz, o her şeye teslimdi. Okumadıysanız en azından Matta 5-6-7 kısımlarını okuyun, bir şey kaybetmez, belki çok şey kazanırsınız. Bir günün yiyeceğinden fazlasında gözü yoktu, Baba diye seslendiği Tanrı’nın onu açlığa terk etmeyeceğinden emindi. Dolayısıyla hayır, sorun edeceğini hiç zannetmiyorum. Her şeyin Tanrı’dan geldiğine duyduğu imanla kötüye direnmeyen bir insan elbette enseye yediği şaplağı da Tanrı’dan bilecektir. Zaten kendi söylüyor bunu. “Seni salmaya da çarmıha germeye de kudretim var.” diyen Roma valisi Pilatus’a, Yuhanna 19:11’de: “İsa ona cevap verdi: ‘Eğer sana yukarıdan verilmemiş olsaydı, benim üzerime senin hiç kudretin olmazdı. Bunun için, beni eline verenin günahı daha büyüktür.’” Demek ki her kudret ve her iş yukarı kaynaklı, İsa’ya göre.

Ne var ki şöyle bir sorun var: Yahudiler söylediğiniz işi denedi, “Günahı bizim ve çocuklarımızın üstüne olsun.” diyerek İsa’yı Roma valisinin elinden aldılar ve de çarmıha gerdiler; sonra iki bin yıl beli doğrultamadılar. Yani kendisine karşı zevzekliği hiç tavsiye etmezdim. Sadece ona özgü de değil, dileyen her kişi Yaradan’ın hoşnut olduğu bir kula gönlünce eziyet etmeye kalkışabilir; ancak sonuçlarının ağır olacağını bilerek hareket etsin, çünkü o kulun vermediği karşılık tüm kâinat eliyle gelir. Yaradan’ın sevdiği bir kula tokat atan ondan karşılık görmezse de hak edilen karşılık olarak kâinatın tokadını yer. Elbette bu demek değil ki yıldızlar aşağı inecek, ‘kara deliğe koduğum’ diyerek ağız burun dalacak, sonra geri yukarı çıkacaklar; hayır, “tüm kalpler Allah’ın iki parmağı arasında” olduğundan en yakınlar, en sevilenler, en güvenilenler eliyle gelecek tokat. Yani Allah’ın sevdiğine bir kere el uzatacak birisi, âdemoğullarından yüz kere tokat yemeyi tercih edecek hâle düşecektir.

Bu nedenle insanın, kim olursa olsun karşısındakine karşı dikkatli ve ölçülü davranması çok önemlidir. Biraz olsun aklı olan kimseye karşı aşırıya kaçmaz. Çünkü Yaradan’ın kimi sevdiği belli değil, sevilenin kendisi bile kolay değil ki bilsin bunu. Allah’ın sevdiği zengin ve ünlü biri veya sokakta çöp toplayan biri olabilir. Dindar, hacı, klasik şeriat yanlısı biri veya alkolik kapı komşusu olabilir. Bunu nereden bileceksin, imkânı yok. Herhangi birini seviyor olabilir Allah. Hani Mevlana da aynısını der, “Kimseye kötü söz söyleme. Belki de laf ettiğini seven Allah’tır. Bilseydin, korkardın, o gönle dokunamazdın.” diye.

Bu konuda küçük bir hikâye anlatılır: Hızır bir gün bir camiye girer. Adamın biri sere serpe yayılmış, uyuklamaktadır. Ezan okunur, adam uyur, namaz kılınır, adam uyur. Nihayet herkes dağılırken Hızır bu adamı kendine çeki düzen versin diye şöyle bir dürtüverir. Adam uykulu gözlerini açar ve “Beni rahat bırak.” diye söylenir, “Yoksa senin Hızır olduğunu şimdi cemaate söylerim, buradan çıkamazsın.” Hızır şaşırır, panikle hemen camiden kendini atar. İrtibatta olduğu Yaratıcı’ya şöyle sorar sonra: “Allah’ım bu kimdi? Bana verdiğin listede adı yok?” Allah şöyle cevap verir: “Sende adı olanlar bizim âşıklarımız, bizi sevenler. Bizim kimleri sevdiğimizi sen nereden bileceksin?”

Koca Yaradan işini yapmaya çalışan kendi hâlindeki çalışanına neden öyle biraz sert bir tavır takınmıştır onu bilemem. Demek ki Allah bile olsa patron patrondur. Fakat benim birtakım prensiplerim bulunur: Karı ile koca, anne-baba ile evlat, kul ile Tanrı arasına girmem. Bir de tek kelimesiyle sonsuz boşlukta dünyalar var edip yok edecek kudret sahiplerine sorguya çeker gibi sorular sormam. Bu prensiplerim gereğince Hızır ile Tanrı arasında geçen Hızır ile Tanrı arasında kalır, karışmam.

Muhammed ise İsa aksine çalışıp çabalama yolunu tutmuştur. Fakat yanlış yok; iki yol da hakikate ulaştırıyor. Birbirine taban tabana zıt yönlerden hakikate ulaşılabilmesi de Yaradan’ın acayip bir hikmeti işte. Yani ilk olayı ele alırsak, durduk yere İsa Mesih’in ensesine şamar patlatabilir, üstelik bunu birkaç kere tekrar edebilirsiniz, muhtemelen yine sizi affedecektir. Gelgelelim aynı işi Muhammed’de denemeye kalkarsanız birincide affeder, ikincide sabreder, üçüncüde ise muhtemelen kâinattan mutlaka yansıyacak karşılığı beklemeden elinizi kırıp sizi hastaneye gönderir gibi. Gerçi Yahudilerin durumu göz önüne alındığında bu davranışının yine suçlu kârına, yani merhametten dolayı olduğu anlaşılabilir. Çünkü bu yolla, suçlunun elini kırarak onu daha fazla suç işlemekten alıkoymakta, dolayısıyla daha büyük, daha şiddetli ve dehşetli karşılıktan korumaktadır.

“Bu nasıl bakış açısı yahu?”

Diyeceksiniz, demeyin. Sevgi temasını en çok işleyen peygamber olan İsa Mesih Matta 5:30’da “Eğer sağ elin günah işlemene sebep oluyorsa onu kesip at. Vücudun bir parçasının yok olması tamamının cehenneme gitmesinden iyidir.” diye vaaz eder. Yani suç işliyorsanız bunun bir karşılığının olacağı kesindir, mesele bunun ne kadar şiddetli olacağı veya ne kadar hafif atlatılacağıdır. Bu yüzden Muhammed “Ateşe dayanabileceğiniz kadar günah işleyin.” dedi, ‘Allah affeder, takılın kafanıza göre’ diye bir sözü olmadı hiç. Hacıya hocaya inanmayın, af anlattıkları türden bir şey değil, günahlar öyle bedelsiz atlatılmıyor. Eğer günahların affedilirse bu dünyada onun bedelini ödersin ki azap yurdunda çekmek zorunda kalmayasın. Hacı hoca tayfası ruhtan habersiz olduklarından Allah’ı merhametli göstereceğiz derken bilmeyerek şeytanın değirmenine su taşımaktadır. Ruhta her eylemin, duygunun, düşüncenin iyi veya kötü karşılığı bulunur ve bu belli bir zaman sonra açığa çıkar. O ateş bu dünyada dert, bela, sıkıntı, keder olarak açığa çıkmaktadır. Başa gelen bela, dert, keder, hem günahın hem affın göstergesidir. “Kötülere bu dünyada bir şey olmuyor abi yeaaa” diyorlar, bu yüzden işte. Elbet kötülere bir şey olmayacak, çünkü onlar kötü, ağır azabı hak ediyorlar. Tokat yemek var, balyoz yemek var; iyiye tokat yeterli, kötüyü ise balyozla ezersin.

Bu arada İsa Mesih'in Muhammed’den daha iyi biri olması ruhta daha üstün olduğu anlamına gelmiyor. Evet, muazzam derecede iyilik sahibiydi, insan bedeninde melekti ama yapısı dolayısıyla toprağa ait beşer yönünü ihmal etmişti. İnsan ruhtur, fakat ruh olduğu kadar, kısa süreliğine de olsa, aynı zamanda bedendir. Ve içinde meleği barındırdığı gibi şeytanı da barındırır. Muhammed Mustafa ne dedi, ‘Şeytanımı öldürdüm, yok ettim.’ mi dedi? Hayır, öyle demedi. Çünkü, etse bu madde âlemde nasıl varlığını sürdürecekti? Edemezdi; bu dünya şeytanındır. “Şeytanımı Müslüman ettim.” dedi. Yani ona baş eğdirdim, hâline razı ettim. Bu bir yandan ‘onu yendim’ anlamına geldiği gibi diğer yandan ‘onun varlığıyla uzlaştım’ anlamına gelir. Karanlık yanına nefret doluysan onunla nasıl uzlaşabilirsin?

Buradan hangi gerçeğe varırız: Muhammed ruhta İsa'dan üstün olduğuna göre, adalet de erdem olarak merhametten üstündür. Öte dünya adına kesin bir bilgi değil bu; fakat bu dünyada durum kesinlikle böyledir. Gerçi adalet merhametten üstün olmasaydı, Allah'ın cehennemi hiç yaratmaması, gelen geçen herkesi affedip cennete alması gerekmez miydi? Sonsuz sınırsız olan, dolayısıyla sonsuz sınırsız mekâna sahip Allah, dilese tüm ruhları kapsayacak bir cennet var edemiyor muydu? Herkese bir gezegen yaratıp versin ya da? Oysa kalktı da cennetin karşısına bir de cehennem var etti. Çünkü cehennem, daha doğrusu ceza olmaksızın adalet erdemi sağlanamaz. Adalet çift ağızlı bir kılıçtır; bir ucu affa diğer ucu cezaya bakar. Kılıç tutmayan el adaleti sağlayamaz. Adaletin yerine gelmesi için azap verme, kan dökme, can yakma, suçludan sevdiği veya ihtiyacı olan bir şey koparıp alma gibi ‘kötü’ saydığımız işler zorunludur.

“Yani Muhammed Peygamber, şefkat yönüyle İsa Mesih’in altında mıdır?”

Paradoks gibi gelecek; ama hayır. Hatta Muhammed Mustafa’nın halka duyduğu şefkat İsa’nınkinden kat kat fazla olabilir. Muhammed kendisini öğretisine adadı çünkü halkı dünya dediğimiz hapishaneden kurtarmanın tek yolu öğretisini insanlara eriştirmekti. İyice anlaşılsın diye popüler kültürden benzetme yapıyorum, dünya matrix ise Muhammed Neo'dur. Kendisinden önce de kurtarıcılar var olmasına rağmen kendisini Muhammed Mustafa kadar paralayanı yoktur, belki bir Nuh dışında. Bu sözüme güvenebilirsiniz, Muhammed hâlâ insanları kurtarmak için kendini paralamaya devam etmektedir, ruhta da.

Sözümün altını doldurayım: Örneğin Yunus Peygamber’i ele alalım. Yunus Ninova isimli büyük bir şehre gider, putlara tapanlara başlarına gelecekleri felaketleri anlatır. Umursanmadığında kızar, başlarına gelecek felaketi izlemek üzere bir tepeye çıkar. Fakat başlarına felaket inmeyince daha da kızar, Yaradan'a insanları helak etmediği için trip atarak kaçar. Trip diyorum, şaka değil, gerçekten kızar ve kaçar. Yani Yunus'a bir yerde denk gelseniz onun anlattıklarıyla alay etmeye kalkacak olsanız muhtemelen öfkelenir, yaptığınızın karşılığı olarak kafanıza meteor düşecek mi düşmeyecek mi izlemek için yüksek bir terasa çıkar. Muhammed ise sizin alaylarınızı sineye çeker, ertesi gün aynı şeyleri anlatmaya bir daha, ertesi gün bir daha gelir. Helak olmak istemeyen kimseler adına en hayırlısı Muhammed'e denk gelmeleridir. Ondaki şefkat o kadar yüksektir ki onun kadar övdüğüm veya övesimin geldiği Ali'de veya İsa Mesih'te de bu yön o kadar gelişmiş değildir. Ali o kadar da umursamaz, kendi işine gücüne bakar, hakikat âlemindeki yüceliğini bile halktan gizlemiş, gizliden el vermiştir. Bu yüzden ne yüce olduğu bilinmez, ancak ruh ehli haberdardır onun büyüklüğünden. Aynı şekilde İsa da ancak ‘Baba’nın sevdiği ve istediği türden davranışlarda bulunanları kurtarır, ötesini öyle pek önemsemez. Hatta kendi ağzıyla söyler bunu, “O gün geldiğinde ‘Rabbi, biz de senin adınlar cin çıkarmadık mı, kerametler göstermedik mi’ diyenlere ‘Benden uzak durun ey kötülük yapanlar. Ben sizi hiç tanımadım, diyeceğim.’” der. Muhammed şefkat yönüyle insanlığın geri kalanından çok üstündür. Hatta Muhammed’in en baskın özelliği şefkattir bana kalırsa.

Bu arada buraya bir bilgi sıkıştırmak isterim: Yukarıda bir peygamberle alay etmediğimi açıkça yazdım, çünkü ruhta bir peygamberle alay etmenin zinadan daha ağır suç olduğunu öğrendim. Burayı okuyanlara da bildirmiş olayım.

Üstelik Muhammed ile İsa arasındaki fark yalnızca şefkat değildir. Her ne kadar aksi yönde görünse bile, şuna emin olun, fark ettiğim kadarıyla Muhammed İsa'dan daha alçakgönüllüdür. Altı boş, öylece atılmış bir bilgi değil bu, inanmanızı beklerim.

“Bir Hristiyan olarak buna karşı çıkarım! Bunu diyen insan İsa Mesih ve nasıl yaşadığı hakkında bilgiye sahip değildir. İsa’nın ne kadar alçakgönüllü bir yaşam sürdüğünü bilmiyor musun sen?”

Evet, İsa Mesih müthiş alçakgönüllüydü, sadece bir entari, bir çift sandal ve bir asayla geziyordu. Tüm ömrünü de öyle tamamladı. Buna karşılık Muhammed’in öyle özel giyim kuşamı yoktu, kabilesi ne giyiyorsa aynısını giyiyordu. İsa Mesih halka “Çocuğum” diye hitap eder, Muhammed’in hakkındaysa Kuran’da “arkadaşınız” denir ve Muhammed gerçekten de etrafındaki halktan ayrı değilcesine davranmıştır. İsa Mesih ne kadar alçakgönüllülüğü olduğunu kendi havarilerinin ayaklarını yıkayarak göstermiş, buna karşılık Muhammed hiç böyle bir işe girişmemiştir. Bunlar bilindiğinde İsa’nın daha alçakgönüllü olduğunu düşünmek kolaydır; uzun zaman ben de böyle düşündüm.

Fakat şöyle bir durum var: İsa Mesih'in alçakgönüllülüğünü vurgulamak üzere gösterdiği davranışlar, aslında bir yandan da onun diğerlerinden üstünlüğünü vurgulamaktadır. Yani İsa Mesih'in yaptığı işler bir yandan da şu anlama gelir: “Ben sizden o kadar üstünüm ama ben bile bunları yapıyorum, siz de yapın.” Oysa Muhammed'in hiçbir hareketinde, hiçbir davranışında bir üstünlük göstergesi yoktur, tam olarak halkın içindedir, kimseden en ufak şekilde, zerre kadar farklı görünmemiştir. Dolayısıyla Muhammed aslında doğal olarak alçakgönüllüdür.

Daha iyi anlaşılması adına örnek vereyim: Bugün adına düşünelim, birisi geliyor, üstünde sıradan bir ceket, gömlek, sade bir kumaş pantolon var, size “Arkadaş” diye sesleniyor, sohbet ediyor. Hemen arkasından başka biri geliyor, dünyevi hiçbir şey yok üstünde başında, yalnızca beyaz bir entari giyinmiş, “Çocuğum” diye sesleniyor size. Bunlardan hangisinin ruhça üstün olduğunu düşünürdünüz? İkincinin. Size ilk elden haber vereyim, birinci makamca daha yüksekte. Bu da bize kanıtlar ki birinci açık şekilde daha alçakgönüllüdür. İkinci alçakgönüllülük göstermektedir, birincininse alçakgönüllük ta içine sinmiştir.

Bu arada bu gerçek tüm insanlık adına geçerlidir. İnsan bir şeyden kurtulmak adına onun aksi yönünde sürekli yol alınca aslında istemeden kaçtığı şeyi açığa çıkarır. Tuhaf bir ikilemdir, fakat bu böyledir. Örneğin keşişlerin yaptığı üzere devamlı tutulan uzun uzun oruçlar da aslında bir yönden de o insanın oburluğundan haber vermektedir, çünkü normal yollardan kendini tutamadığını bildirir. Bu arada ek not olarak bildireyim, bunu kendim fark etmiştim, fakat sonradan Osho’nun kitaplarından birinde buna benzer bir satır gördüğümü de hatırlıyorum. Hangisi demeyin, hatırlamam mümkün değil. Çok kitap okumuşluğum var, bir siteye üye olurken okuduğum kitapları seçmeye iki günde sekiz saate yakın harcayıp üç yüz elli civarında kaldım, daha da devam edemedim. Hesapladığıma göre iki bin civarında kitap okumuşum, bunları tek tek belirleyip seçmek bile epey zaman yer, onca yazılmışı hatırlamam mümkün değil. Bu da aslında şu soruyu açığa çıkarır; çok kitap okumak gerçekten iyi midir? Veya nereye kadarı iyi, nereden sonrası zararlıdır?

“E konuşalım madem, ne kadar kitap okumak iyi olur?”

Şimdi buna girsem Championship Manager anılarımdan çıkarım, peygamberler başlığının altında. Bildiğim kadarıyla Championship Manager oynamış peygamber de yok, konuya bağlayamayız. O sebeple, arkadaşlar konumuz bu değil, lütfen kaynatmayalım, deyip geçiyorum.

Muhammed Mustafa’nın İsa Mesih’ten daha önemli bir üstünlüğü vardır: Muhammed Mustafa birilerini kurtarayım diye oradan oraya koşturur, kendini paralar. Yaşamında da böyleydi, hakikatte de böyledir. İsa Mesih sevgi sahibidir, insanları çok sever; fakat onun sevgisini elde etmek için has, adanmış insan olmak şarttır. Haydar Ali de müthiş cömerttir, muazzam cömertlikler göstermiştir, fakat iş kurtarma konusuna gelince o da belli standardın altına inmez. Vicdanlılık, merhamet ve şefkat özelliklerinde baskın olan Muhammed’dir. Muhammed kurtarabildiği kadarını kurtarmaya bakar. Gelmiş geçmiş en şefkatli, en merhametli insan olduğuna kalıbımı basarım, bu konuda dengi yoktur. Bu yüzden halk adına muazzam bir şanstır Muhammed.     

“Muhammed Mustafa ‘kılıçlı peygamber’ diye bilinmiyor mu yahu? Sen de diyorsun ki şefkatli?! İkisi bir arada nasıl oluyor?”

Peki ama Muhammed -veya eline kılıç alan diğer peygamberler- hiç mi şiddete başvurmamalıydı? Bu çok saçma, neden böyle bir ön şart koyuyoruz? “Madem bu dünyanın ötesine geçtin, madem başka âlemlerden falan bahsediyorsun, neden bu sebeple asılmayasın, kesilmeyesin, yakılmayasın, çarmıha gerilmeyesin, işkence görmeyesin ki?” demektir bu. Neden böyle olması gereksin? İnsanların esas sorması gereken şu değil mi: “İnsanlar tarih boyunca neden ilk defa farklı bir fikirle karşılaştıklarında kuduz köpeklerden beter saldırganlaşmış, en rezil eylemlere başvurmuş?” Bu soru aynı peygamberlerin getirdiği dinlerin mensupları adına da geçerli. Kilise işkenceleriyle meşhurdur, bilirsiniz. Hakeza İslam tarihinde de farklı dine geçmenin cezası ölüm olarak belirlenmiş. Yani sadece putperestler değil, insanoğlu tümden çok zalim ve vahşi. İşte peygamberler bu insanlarla uğraşmak zorunda kalmış, sonuç olarak da kendini koruma gerekliliği açığa çıkmış. Politeist Roma'da ilk dönem Hristiyanlarının hâlini düşünün. Kolezyumda şöyle anonslar yapılmış olabilir mi bilemedim: “Şimdi çıkacak olan insanlar başka inancı daha mantıklı bulup ona geçtiler, bu yüzden onları aslanların önüne atıyoruz. Eğlenebildiğiniz kadar eğlenin!” İyi de neden lan, neden! Madem tanrınız doğru tanrı, o zaman başka tanrı seçenler kendileri kaybetmez mi? Neden onlara işkence ediyor da diğerlerinin gözünü korkutmaya çalışıyorsunuz? Böylelikle kendinizin de içten içe tanrınızın doğru olduğuna pek de inanmıyor olabileceğinizi açığa seriyorsunuz işte.

Bakın, İsa tanrısının gerçekliğine emindi ki kendi ayaklarıyla çarmıha gitti. Diğerleriyse o yoldan kendileri gitmek yerine başkalarını itmişler hep. Şunun doğruluğunu siz de biliyorsunuz, insanoğlu çarmıha gerildiğinde sonsuz mutluluğa ve sonsuz lütuflara erişeceğine gerçekten inanıyor olsaydı fabrikalar pandemi döneminde nasıl maske tedarikinde zorlandıysa aynı şekilde kalın demir çivilerin tedarikine yetişemezdi. Ama Hristiyan din adamları asla kendileri çarmıha çıkmamış, bunun yerine görüşlerini ‘nahoş’ bulduklarını çarmıha göndermişler. Belki de altta yatan, kendilerinin de bilmediği niyetleri şöyleydi: “Sen hele önden git de bir bak, çarmıhtan cennete ulaşılıyor mu? Ulaşılıyorsa dön, bize de söyle!” Biri dönse de doğrulasa, emin olun kendilerinden başkasını yaklaştırmazlardı çarmıha, hatta o hakkı parayla satarlardı. İsa der ya: “Ferisiler göklerin krallığının anahtarlarını elinde tutar. Kendileri içeri girmez, başkalarını da sokmazlar.” diye. Anahtarlar cennete nasıl girileceğinin bilgisidir, yani gerçek dindir. Din adamları gerçek dini ezber olarak alır, hikâyelere indirger, uygulamasına gelince bunu yapmaz, imanları tam olgunlaşmadığından peygamberler gibi yaşamazlarlar. Bunun yerine geçmişten rivayet dinlemek ve aktarmakla yetinirler ve dünya yaşantısını aynı şekilde sürdürürler. Zaten böyle olmasa din adamlığı diye meslek yoktur, hiçbir peygamber döneminde de olmadı. Gelgelelim dünyalığını bu yolla temin eden din adamları, bunun doğru iş olmadığını fark ettiğinden onlardan ayrı bir yol tutup cennete girmeye çalışanı da her zaman dindışı ilan etmişler ve ellerinden gelirse yok etmişlerdir. İşte İsa orada ‘başkalarını da içeri sokmazlar’ derken bunu ifade etmiş; benim anladığım bu.  

İşin aslı şu ki İsa Mesih en çok din adamlarını eleştirmişti, suçlulara, hayat kadına daha koruyucu kollayıcı davranmıştı. Bunu onu eleştirenlere kendi de ifade etmişti zaten: “Ben günahkârlar için geldim. Kurtulmuş olanlar için değil.” ‘Kurtulmuş olanlar için değil’ derken mesnetsizce kurtulduğu inancı taşıyanlara demekti aslında söylediği, yoksa kurtulmuş olanın zaten ne ihtiyacı olacak peygambere? Eleştirisi kendini ‘seçilmiş’ gören topluluklar ve onların elçilerine. Yalnız İsrailoğullarına yönelik almamak gerek bu sözü. Cenneti kendi tekelinde sayan Hristiyanlar ve Müslümanlar da dâhil sözün kapsamına. Fakat hâliyle ki o dönemde bunlar yoktu, o yüzden de İsa’nın muhatabı yalnızca İsrailoğullarının din adamları yani Ferisiler olmuştu. Buradan açığa çıkıyor ki Ruhullah, Allah’ın ruhu, kelimetullah, Allah’ın kelimesi, ve Maide, Allah’ın sofrası, isimlerine sahip İsa Mesih’in en hoşlanmadığı günah gururdur, kibirdir, kendini beğenmedir. Ve tahmin edin, bu gurur en çok kimlerde bulunur: Makam-mevki-otorite sahibi kimselerde. Din adamında, siyasetçide, askerde, bürokratta. Yani ‘yüksek’ kimselerde… Makamlarına-mevkilerine-şöhretlerine bakıyor, ‘yüksek insan’, ‘sıradan insan’, ‘alçaktaki insan’ diye ayıyorlar insanları. ‘Böyle ayrımlar yok.’ dememi bekliyorsunuz muhtemelen, demeyeceğim. Bilakis insanlar ayrılmalıdır; fakat bugünkü ve geçmişteki ve galiba gelecekte de hâkim olacak sığ algılayışla değil. Örneğin nazarımca en aşağılık insan yüksek mevkilere gelip alçakça işler yapanlar, daha da kötüsü alçakça işler yapmak için yüksek makamlara gelenlerdir. Müteahhitten aldığı rüşvet karşılığı hfif bir sallantıda çökmeye hazır binaya güvenli raporunu verenden daha aşağılık kim olabilir? Zor şartlar sonucunda bulunduğu yola düşmüş olan hayat kadını toplumun gözünde daha kötü olabilir, ama Allah aşkı için söyleyin nasıl olur da hakikatte bu kadıncağız insanların hayatlarını vicdanında zerre suçluluk hissetmeden paraya değişen bir bürokrattan aşağılık olabilir? Allah hakkında hiçbir şey bilmiyorsa bile şunu bilmek kişiye yetebilir; Allah’ın adaletinin toplumun adaleti gibi değildir. Toplum gücünün yettiğini ezer, yetmediğine aşağılığın da aşağılığı olsa bile saygı gösterir. Yaradan’ın gücünün yetmediği, hâliyle, olamaz değil mi? E herhalde rüşvet falan da kabul etmez. Rüşvet, zaaflara sahip insanların ekmeği, suyudur; dürüst, ilahî adamlar içinse ağır bir hakarettir. Hani dışkı nasıl domuza nimettir de insan ondan tiksinir, aynısı işte.

Gerçi şimdi de hep Hristiyanlara yüklenir oldum, biraz da Müslümanlara kırayım direksiyonu. Biz Türkiye’de de şahit olduk, 80 darbesi sonrası dindar kesimin yükselişe geçip gücü iki binlerde tamamen ele almalarıyla, halk içinde de dindarlık yükseliş gösterdi ama beraberinde her türlü haksızlık, hukuksuzluk, ahlaksızlık dramatik bir yükseliş grafiği gösterdi. İşler tam da İsa Mesih’in sevmediği, uyardığı tarzda gelişti yani. Gerçi Muhammed Mustafa’nın da peygamberlik vasfıyla bu sebepten mescit yıkmışlığı var, ‘Mescid-i Dırar Vakası’ diye bilinir tarihte. Yani bugün o da gelse, özellikle son zamanda, İslamcı tayfanın gücünün doruğa ulaştığı ve artan ahlaksızlıklarından duydukları içsel azabı bastırmak için putperestlerin tanrıları tapınaklar inşa ederek taraflarına çekmeye çalıştıkları gibi, Allah’ı ibadethaneler imar ederek kandırma yöntemine giriştiği bu dönemde, o şatafat abidesi ibadethaneleri yıkmakla başlardı işe. Malumunuz Muhammed Mustafa İsa Mesih gibi pasif gücün temsilcisi değildir, yalnızca eleştirmekle kalmaz, aktif güç olarak harekete geçer, gerekirse savaşır, gerekirse yıkar, gerekirse yapardı. Yani İslamcı kesim yatıp kalksın da bu çağda bir peygamberle karşılaşmadıklarına dua etsinler.

Gerçi haksızlık etmeyelim, bugün toplumun her kesimi bugün bir peygamberin karşılarına çıkmadığına için dua etmeli, çünkü dürüst, namuslu insana hasretiz. Hatta ve hatta bu konu sadece bizde böyle değil, küresel politik hareket, dünyayı göçlerle dizayn ederek her coğrafyada kültürü, düzeni ve güvenliği bilinçli şekilde bozdu. Yani bir peygamber çıkagelse dünya genelinde epey kan dökülerek yeni bir düzen kurulacağına emin olabilirsiniz.

Dünya alçakların dünyasıdır, çağımız belki daha beter. Hele bu dönem, rezil işlerini yapabilmek için yüksek mevkilere kapak atmaya uğraşanların veya yüksek mevkilerdekilerle yakından ilişki kurarak menfaat sağma, dikkat edin sağlama demedim, çünkü sağlamak tek seferlik sağmak ise sürekli bir eylemdir, amacı güdenlerin, tüm iğrençliklerinin üstünü kutsallar, kutsallıklar, dinsel aktiviteler yoluyla örtmeye çalışanların dönemidir. Bugün bu işleri görse İsa Mesih’in öfkesinden öncelikle zatını kutsal olarak kullanan kiliseler, papazlar, Vatikan alırdı payını. Çünkü onun için madde nesneler asla kutsal olmamıştı. Zaten bir entari, bir asa ile gezmiş, yer-yurt edinmemişti; insanlara gerçek yuvalarının burası değil ‘Gök Krallığı’ olduğunu vaaz edip duruyordu, madde ne anlam ifade eder ona? Onu kullananlar madde için öldürdüler, öldüler, soykırımlarda bulundular. O sevgiyi vaaz etti, adaleti vaaz etti, ‘soyut’ dedikleri, aslında somut nesnelerde daha elle tutulur sonuçlara sahip değerleri vaaz etti. Ne demek elle tutulur? Sistemi yozlaşmış bir ülkeye gidin. Size girmeden önce ülke hakkında bilgi verilmese bile, hatta ilk indiğiniz yerdeki her bina güzel, modern, gelişmiş görünse bile halkın durumuna, yüzüne baktığınızda o ‘elle tutulur’ farkı anlarsınız. Bir tarafa çok zenginler, diğer tarafta fakirler vardır; bunu da geçtim, bu ayrımı da görmeseniz, halkın fakir kısmına denk gelince yüz ifadelerindeki, davranışlarında bıkkınlık, mutsuzluk, karamsarlık ve bunun getirdiği gerginlik adeta yüzünüze çarpar. Fakirleri de görmediniz diyelim, yalnızca zengin kesime denk geldiniz. Onları da aynı şekilde, sistemsel hırsızlıkla elde ettikleri ‘haram’ paranın getirdiği mutsuzluğu lüks mallar tüketerek, zevke, sefaya batarak, aşırı giden şölenler, eğlenceler düzenleyerek bastırmaya çalışıyor olacak. O görgüsüzlüğü, o hak edilmemiş paranın getirdiği basitleşmeyi iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

Fakat şuna emin olun İsa tekrar dünyaya geldiğinde mutlak surette din adamlığı makamında bulunur. Çünkü en çok eleştirdiği bu kesimdi. Oysa din adamları da Yaradan’ın kullarıdır ve mutlak surette varlıklarına gerek vardır; gerek olmasa yaratmazdı. Dolayısıyla onları da anlaması babında, ders olarak böyle bir vazife yürütmek zorunda kalır. Musa Peygamber Allah ile sohbetinde bir yerde şeytanı eleştirince şöyle ikaz edilir: “Allah’ın öyle kudretli nefesi vardır ki dağları yerinden söker atar.” Yani bu şu anlama gelir: ‘O dilerse seni onun yerine geçirir, seni de onun.’ Bu insana yerini, haddini bilmesi, büyüklenmemesi hususunda çok önemli bir ikazdır. Çünkü her varlık bir nedenden olduğu varlık olmuştur. Örneğin üstünkörü bir örnek ile çok cimri bir adamı ele alalım: Bu adamın ya geçmişinde çok zor günlere düşmüştür ya da belki hiç düşmemiştir de fakirlikten, arzularına her istediğinde ulaşamayacak olmaktan ölesiye korkuyordur ya da bir nedenden insanları sevmiyor, onların kendisini kullandığını düşünüyor da olabilir. Şu veya bu sebeple, o davranış setinin altında yatan bir neden mutlaka ama mutlaka bulunur. Allah da her kişiyle beraber, şah damarından yakın olduğuna, kişiden ayrı olmadığına göre, o tecrübeleri birlikte geçirirler, o korkuları bilir. O nedeni bilince, o davranışın organizmanın kendini korumak üzere tekrar ettiği ezberlenmiş bir davranış olduğu görülünce de artık o kişiye belki acınır, belki üzülünür ama kızılmaz.   

Hepimiz yaratılış planında üstünüze düşen vazifeyi ifa ediyoruz, her birimiz. Kurt kurtluğunu, güvercin güvercinliğini yapar. Fakat her ikisinin de mayası O’nun tarafından yoğrulmuş değil mi? Şimdi nasıl kızacağız kurda kan döktüğü için? Yani kısaca kurt olduğu için? Fakat bu da demek değildir ki kendimizi o sivri dişliye karşı korumaya almayacağız. Bilakis, şeytanın kurt olduğunu, kurtta asla güvercinlik çıkmayacağını bilerek ona hiç fırsat tanımayacağız –ki dişlerini boğazımıza yapıştırmasın. Çünkü şunu bileceğiz ki eğer kurt, kurtluk görevini doğru yerine getirmiyor, kan dökmüyor ise bu da demektir ki onu o mayayla yoğuran işini düzgün yapmamıştır. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Hayır, vahşi kurt sakinse bile sakinliği kısa süreliğine takındığı kuzu postudur. Dolayısıyla ego-benlik-nefs de iyilik üretse bile bu onun ölmemek için, acı çekmemek için taktığı bir kuzu postudur. “Şeytan azapta gerek” derler. Doğrudur; çünkü azaptayken ne kadar yalvarsa da çıktığında kötülüğüne geri dönecektir. İşte bu yüzden nefse lazım gelen de aynıdır; çünkü ne kadar iyi davranılır, şımartılırsa o kadar insanın başına bela olur. Tabii kendinizi günaşırı jiletleyim demiyorum; minimalist yaşamak en iyisidir, bunu anlatmaya çalışıyorum.  

“E senin yazdıkların baştan sona eleştiri dolu? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu birader?”

Doğru, hepimiz insanız ve hepimizin doğrusu-yanlışı, iyisi-kötüsü, meleği-şeytanı ayrı. Benim hoşuma en gitmeyen şey de herhalde ikiyüzlüce davranılmasıdır. Bir yandan ikiyüzlüce davranışları ortaya seriyor bir yandan da insanları, insanlara anlatarak empati kurmaya, birbiri anlamaya yol yapmak istiyorum. Yoksa hepimizi yargılayacak olan bellidir. O da her insanı, yoğurduğu mayaya göre, kendi şartları içerisinde değerlendirir, bakar, ‘yüksek insan - alçak insan’ ayrımını yapar, dilediğini dilediği yere gönderir, dilediğine dilediği vazifeyi atar, dilediğini, dilediği üzere yaptırır. Hangimizin O’na, emrine karşı çıkma kudreti var? Böyle iddiası olan varsa önce bir ölümü savsın başından, bunu dünyadayken bize kanıtlasın, ruh âleminde bir daha konuşuruz.  

Aslında biraz üstüne düşününce, insanlar yaşadıklarına ve tecrübelerine göre tepki veriyor, daha fazlasını insandan bekleyemezsin. Biri zulme uğramadığı sürece içinde yaşadığı düzenin ne kadar rezil olduğunu asla anlamayacaktır. Bu, herkes için geçerlidir. Muhammed'den kabile farklılıklarını aşan bir öğreti hasıl oldu, fakat öğretisi kölelikle asla uğraşmadı. Çünkü Muhammed yetimdi, öksüzdü ve soylu da değildi, bu yüzden manevi babası sayabileceğimiz Ebu Talip bile kızını ona vermekten kaçınmıştı, kabile düzeninin eksilerini ve saçmalıklarını yakından yaşamış, mağduru olmuştu. Fakat hiç köleliğe düşmedi. Eğer hayatının bir döneminde köleliğin mağduriyetini yaşasa, köleliğe en karşı öğretilerden birini elde edebilirdik.

“Ne yani Peygamber'in Kuran'ı kendi yazdığını mı iddia ediyorsun sen?”

Hayır, öyle bir iddiada bulunmuyorum, bilakis aksini söylüyorum. Şunu diyorum: Her kişi dünyayı yaşadıkları yoluyla algılar, algıladıkları yoluyla davranır, hareket eder. Muhammed de doğal olarak kendini mağdur eden sistemin düşmanı kesildi, fakat kendi sisteminde de mağdur olacaklar olduğunu hesaba katmadı. Yoksa Müslümanlık dünyayı barışla, huzurla doldurmadı, değil mi? Kabileler arasındaki savaşları dindirdi, bölgesel huzuru sağladı, orası reddedilemez ama aynı din bildiğin iki kıtayı karşı karşıya getiren savaşlara da yol açtı. Aynı şekilde Cengiz Han da Moğol boyları arasındaki kavgaları bitirmişti, hepsini birleştirip dünyanın tamamını savaş alanına çevirdi. Kendi bölgesinde huzuru sağlaması nedeniyle barış elçisi sayabilir miyiz Cengiz’i? Sorun Muhammed'de mi demek istiyorum; kesinlikle itiraz ederim. Fakat sorun sisteminde mi; evet, bunda da hayır diyene itiraz ederim.

Muhammed'in dini için evrenseldir ve tüm zamanları kapsar denir. Oysa evrensel değildir, yeni bir kimlik yaratır, Müslümanlık, içine giren gruplar bu yeni kimlikte kaynaşır. Geri kalan isterse düşman olsun, bu kimlik adına önemli değildir. Muhammed'in dini kabileciliği, ırkçılığı aşmıştır ama tam olarak evrensel değildir. Sosyalizm de kabileciliği, ırkçılığı aşmıştır. Sosyalizm evrensel midir?

“Geriye evrensel hiçbir şey kalmadı bu mantıkla?”

Zen Budizmini ele alalım. Hangi ırktan geldiğin, hangi bölgede yaşadığın, hangi dine bağlı olduğun zerre kadar önemli değildir. Budizmin bir okuludur, ama önemli değildir işte. Ateist olabilirsin ve Zen pratiklerini uygulayabilirsin. Müslüman, Hristiyan, Yahudi olabilirsin ve Zen pratiklerini uygulayabilirsin. İşte bu yol evrenseldir. Herkesi kapsar, kimseyi dışlamaz.

Buda’nın kendisi de evrensel bir adamdır zaten. Hani onunla ilgili bir anekdot anlatılır. Bir gün adamın biri Buda’nın köylerine geldiğini işitir. Aslında onun gibileri daha önce de görmüştür ve bir nedenden hepsinin toplumun sırtında yük olan tembeller olduğunu düşünmektedir. Sabah kalkar, Buda’nın olduğu yere gider. Buda bir ağaç altında oturmuş halka bir şeyler anlatmaktadır. Hiç duraksamadan gider ve yüzüne okkalı şekilde tükürür. Herkes şaşkınlıkla sus pus kesilmiştir, Buda’nın ne yapacağını beklemektedirler. Buda yüzünü siler ve der ki: “Şu anda bana öfkeni gösterdin.” Bu tavır adamın da beklemediği bir şeydir. Durur, durur, başka bir tepki alamayınca orayı terk eder. Ancak Buda’nın o sakinliği içine dert olmuştur, vicdan azabından gece uyuyamaz, ertesi sabahı zor eder. Sabah olduğunda tekrar aynı yere gider, Buda’yı yine aynı yerde oturmuş halka vaaz ederken bulur ve bu sefer gözyaşları içinde sarılarak ondan özür dileyip affetmesini ister. Buda yine tepki vermez, özrü falan hiç karıştırmadan der ki: “Şu anda bana üzüntünü gösterdin.”

Buda’nın hareket tarzından iki sonuca varabiliriz: Birincisi, Buda tamamen aklı egemen kılmış, kendi üstünde hakimiyet sahibi olmuştur. Bu sayede kendisine yapılan hakareti akılla analiz edip egoyu işe hiç karıştırmamayı başarır. Ruh ehli böyle olur işte. Haydar Ali de buna benzer bir işi savaş meydanında başarmıştı hatırlarsanız, tüküren adama karşı.

Buda’nın davranışından çıkarabileceğimiz ikinci sonuç, peygamberliğine lafım yok ama, oturup iki el PES veya FIFA atacaksak doğru tercihin Buda olmadığıdır. Gol atarsın, kızdırmak için abartılı sevinç gösterileri yaparsın, “Şimdi mutluluğunu gösterdin.” der, umursamaz. Veya belki de golleri ardı ardına sıralar, elbette suç joystick’dedir, tuşları düzgün basmadığından hep, yoksa o golleri yemezsin, sinirle kanepeye falan fırlatırsın, “Şimdi öfkeni gösterdin.” der, yine umursamaz. Oysaki PES’in keyfi karşındakini sinirlendirmekte veya sinirlendirilmektedir, ezmekte veya ezilmektedir; bu nedenle Buda’dan bu tür rekabet gerektiren oyunlarda iyi bir eşlikçi çıkmaz.

“Fakat Muhammed madem tam anlamıyla evrensel bir öğreti getirmedi, nasıl oldu da din onunla kemale erdi, son peygamber oldu? Yoksa Tanrı onu takip etmeyenleri dışlıyor mu?”

Bak güzel kardeşim. Hakikat âleminde insanlar aile aile örgütlenmişlerdir. Yani bazı öğretilerin ilk verildiği kimseler vardır, Tanrı'nın seçtikleri, bu seçilenlerin izleyip deneyip seçtikleri kimseler vardır, bir de bu seçilenlerin aileye katmaya çalıştıkları kimseler vardır. Aile kabul ederse, bu kimseler de aileye girer, yani kendilerine şefaat edilmiş olur. Ayeti hatırlayalım: “Allah'ın eli onların elleri üzerindedir.” İşte kurtaran ilk el O'nun elidir ancak, bu işi kendi seçtikleri vasıtasıyla, el üzerinde el olacak şekilde gerçekleştirir.

 Muhammed Mustafa o âleme ulaştı ve İsa Mesih gibi şefaat yetkisi alanlardan oldu. Kendisine öğretilenlerden bir öğreti oluşturdu ve bunun etrafında bir aile kurarak onları kurtarmayı amaçladı. Doğrusu Muhammed insanları hakikat âlemine çekenlerin başıdır, ‘İlk Mürşit’ payesi vardır. Buda insanları egodan, bedenden azat olmayı öğretmiş, ruh olduklarını fark ettirmiş, Musa Allah'ı duymuş, İsa Allah'ı görüp bilmiş ve şefaat yetkisi almıştır, fakat Cebrail'in kendisi olarak epey seçicidir. Muhammed ise düşük rütbeli, dünyaya bağlı insanların ümididir, ailesine insanları katmak için öyle yüksek standartlar koymamıştır. Tarihi okuyun, dünya boyutunda da öyledir. İsa'nın etrafındakilere bakın, Muhammed'in etrafındakilere bakın. İsa'nın çevresini saranlar kendini gerçekten adamış kimselerdi ve adamak zorundaydılar da, seçilmek istiyorlarsa. Oysa Muhammed'in etrafı zaaflara sahip basit kimselerle sarılmıştı, birkaç sayılı kişi haricinde. O yüzden aralarında epey kavga çıkmıştır. İşin doğrusu Muhammed'in halka duyduğu muazzam bir şefkat vardır, nereden kaynaklanır bilemem. Gönüllerin en genişi Muhammed'in gönlüdür. Şöyle düşünün: Birisiyle sonsuza dek komşu olacaksınız. Seçme yetkisi de sizde diyelim. O âlemde komşunun düşüncelerini de duyabilirsin, komşunun kendisi de olabilirsin. Kaç tane kıstas arardınız? Kaç kişi seçerdiniz? Üstelik günahlar ruhta kötü kokulara, kötü görüntülere sebep olur. Buna göre yapın seçiminizi. Kaç kişi? O kadar az ki. İşte Muhammed iyi-kötü demeden, günahkâr-günahsız demeden milyonlarca, milyarlarca kişiyi kabul edebiliyor. Zaten bu yüzden son peygamber olmuş olmalı. Çünkü bunun ötesi artık herkesi bahçeye almak ki bu da adaleti yerle bir eder.

“Peki ben ya Ali ile komşu olmak istiyorsam, ne olacak?”

O iş zordur, ama benden demesi. Muhammed ile Ali arasındaki en önemli fark şudur, her ikisi ruhta birbirinin dengi olmasına rağmen herkes Muhammed olmak ister de kimse Ali olmak istemez. Herkes Muhammed olmak ister de kimse olamaz. Çünkü Muhammed, futbol üzerinden açıklamak daha kolay olur, Messi gibidir, doğuştan geleni taklit edilmesi imkânsız bir yeteneği vardır. Herkes tarafından hayran olunur, sevilir, insanlarla arası iyidir, uzlaşmayı bilir. Oysa Ali öyle değil, Ali’yi seveni kolay kolay bulamazsın, o hep yalnızdır. Bugün onca Ali ile ilgili deyişe, nefese aldanmayın, onları yazanlar arasında da Ali’yi gerçekten tanıyan, dostluk payesi almış olanı epey azdır; geri kalanı Ali’yi tanısa ondan kaçardı, kendi dönemindeki insanlar gibi.

Bunun ayrıca, insanların bilmediği ancak hepimiz ruha bağlı olduğumuzdan bir şekilde hissettikleri bir asıl nedeni vardır: Muhammed lütufla gelir, Ali ise kahırla. Muhammed makamı ruhani âlemde güneştir ve bu yüzden Muhammed’i sevmek güneşi sevmekle eşdeğerdir. Güneş karşılığında hiçbir şey almaksızın vericidir; kim, neden sevmesin güneşi, yarasa yaradılışlı olmadığı sürece? Gelgelelim Ali öyle değildir, Ali kahırla gelir. Bu yüzden Haydar Ali şöyle demiştir: “Bir dağ bile beni sevse muhakkak belaya uğrar.” Ali’yi sevmek çok acı bir ilacı içmek gibidir, tamam sonunda iyileştirir ancak boğazdan geçmez, yutkunamazsın. Muhammed’i sevmek plajda güneşlenmek gibidir, güneşe çıktıkça ihtiyacını sağlar durur. Ali’yi sevmek askere gitmek gibidir, sırtında ağırlıkla koşar, çamurda sürünür, yeri gelir aç kalır, canını ortaya koyarsın.

Bu yüzdendir ki Muhammed’i, bu dünyada ona inanmasalar bile ruha geçtiğinde herkes sever; ancak sadece en seçkin, en dayanıklı insanlar Ali’ye dost olmayı becerebilir. Zaten insanlık içinde sadece tek bir zatta Şah-ı Merdan yani Mertlerin Şahı unvanı bulunur. Bu unvana sahip başkası yoktur. Ve bu yüzdendir ki Ali’nin dostu olmak yücelik ve büyük şereftir.

İşte bu yüzden de dünyanın ağırlığını kaldıramayacak insanlar Muhammed’in yolundan gitmeyi tercih etmelidir, kendi faydalarına. Çünkü Muhammed yumuşakbaşlıdır ve kendisine ait olanlara şefkatle, merhametle davranır. Ali’den öyle fazlaca toleransı beklememek gerek. Matta 7:22’de “O gün birçokları bana diyecek ki, ‘Ya Rab, ya Rab! Biz senin adınla peygamberlik etmedik mi? Senin adınla cinler kovmadık mı? Senin adınla birçok mucize yapmadık mı?’ O zaman ben de onlara açıkça, ‘Sizi hiç tanımadım, uzak durun benden, ey kötülük yapanlar!’ diyeceğim.” diyen İsa Mesih Ali meşreplidir örneğin. Ali yolundan sapmış olanlara ruhta “Seni tanımıyorum.” diyebilir, oysa Muhammed anlayışla yaklaşır. Bu yüzden de ancak ve ancak sağlam ve mert olmak için bedeller ödeyebilecekler takip etmelidir Ali’yi; geri kalanlar buna güç yetiremez. 

“Kardeşim, tamam buraya kadar okuduk ettik de, Halife Ali’yi peygambermiş gibi bu başlık altına alarak ne yapmak, nereye varmak istemektesin?”

Sayın Bahçeli hoş geldiniz, öncelikle. Bakın, sizinle hakikate ait bir bilgi paylaşacağım, ama parti grup toplantısında paylaşmayacaksınız bunu, söz mü? Sözünüzü aldığıma göre, iyi dinleyin: Yeryüzünde rastgele iş olmaz, en ufak hareket hatta söz bile mutlaka bir nedenle meydana gelir. Bunu anlamak için izlemeyi ve dinlemeyi öğrenmeniz gerek ama. Hiçbir şey nedensiz değildir, her işin bir nedeni ve anlamı vardır. Eğer ki ayağın taşa takıldı, şunu bil ki o iş önce gökte gerçekleşti ve sonra maddeye yansıdı. Bu bilgiyi kabul ettik mi?

Tamam, şimdi sorun bakalım kendinize, neden Kâbe’deki putları Haydar Ali kırdı, Muhammed Mustafa değil? Allah gayet de emir verebilirdi, putları peygamberi devirsin diye. Hatta önceliği kendi hitap ettiği peygamber olmalı değil miydi? Ne var ki bu iş için seçilen isim Haydar Ali oldu. Neden?

Bunun bir nedeni olduğunu kabul edemeyen, aslında tıpkı materyalistlerle aynı inanan ve her şeyin rastgele yaşandığını zanneden mezhep dinine mensup arkadaşlar… Üzgünüm ama siz birçok işe akıl erdiremeyecek, bilgelikten uzak kalacaksınız. Yüzyıllar önceden elinize kolunuza bağlanmış zincirleri kırın; hakikate yönelin. Ruh bu tarafta.

Peki, açıklamasına geçiyorum: Evet, bu başlığa Ali’yi yerleştirmeden olmaz; çünkü klasik dinin iddia ettiği aksine ruhta Muhammed ile Ali bir ışıktır; Muhammed’i Ali’den, Ali’yi Muhammed’den ayıramazsınız. Ali olmaksızın Muhammed’in dini eksik ve kusurludur. Belki de size öğretlenen mezhepsel uydurmalar nedeniyle bu sözümü kabul edemeyeceksiniz, ağır gelecek; ancak ben hakikat âleminden haber veriyorum ve hakikatte durum böyledir. Bana inanmazsanız, rüyada Muhammed’i görünce bunu zatına sorup teyit edebilirsiniz, “Aşağı âlemde biri var, Ali ile bir ışık olduğunuzu iddia ediyor. Öyle mi gerçekten?” diye. Merak etmeyin, gelen kendisi olacak, siz soruyu aklınızda tutun sadece. Bakalım ne cevap verecek?

“Muhammed’i nasıl görelim, vefat edeli bin dört yüz yıl olmuş? Ölmüş birini nasıl görebilirsin ki?” 

Ölen yoktur. Bunlar bilinç seviyesi olarak üç boyutun üstüne çıkamamış, kendisini bir beden olarak, tarihi düz akan bir çizgi olarak algılayan küçük akıl durumunun yansımasıdır. Hakikatte ölü kimse yoktur; hadi daha açıkça söyleyeyim, ölüler buradadır, dünyada; canlılar ise ruhta. Bu demektir ki etrafınızdaki insanlar ne kadar canlı ise öldü zannettiğiniz fakat ‘kurtulmuş’ kimseler yüz bin kat canlıdır. Gökte sofralar kurulu; fakat halkın bundan haberi yok. Çünkü din adamları onlara cennetin ve cehennemin ölümden sonra gidilecek ütopik ve distopik yerler olduğunu öğretti. Çünkü onlara da bu şekilde öğretilmişti. Bu iş böyle böyle Peygamber dönemine kadar uzanır. Musa’nın dini nasıl bozulduysa, İsa’nın dini nasıl bozulduysa, Muhammed’in dini de öyle bozulmuştur; bu dünyaya tapanlar onu üç boyutlu dünyaya ait olarak algılayarak bozmuşlardır. Metin önümüzde, metin doğru. Fil Olayı, Ebu Leheb, Ebu Cehil, hepsi doğru. Fakat anlatıldığı biçimiyle değil. Üç kitap dolusu yazı var blog’da, Allah için açın da okuyun bunların aslı neymiş.

Hiç düşündünüz mü o kadar peygamber katledilmiş, katledenlerin hiçbirinin ismi verilmemişken neden Muhammed Mustafa’nın amcası üzerine ayet insin? Allah kendi yarattığı kullardan birine özel kin mi duymuş? Neden, Muhammed’in geçtiği yollara diken atmış diye, öyle mi? Aklınızı kullanın lütfen, tüm günahların sebebi olan İblis’e bile o kadar yüklenmemiş Allah, Muhammed Mustafa’nın amcasına neden o kadar saydırsın kötü birkaç işi yüzünden? Allah neden kendi kuluyla kavga ediyor kardeşim, biz buna nasıl inandık onca yıl yahu? Yok öyle bir şey.

Ebu Leheb, Alevin Babası, anlatıldığı üzere Muhammed’in amcası değildir. Ebu Cehil, Cehaletin Babası, Muhammed’in amcası değildir. Bunlar göz önünde olanı gizlemek için şeytanın çarpıtmalarıdır. Kim bilir zamanında kimler yerleştirdi bunu ki bin yılı aşkındır böyle bilinegeldi. Pavlus’un İncil’i, muhtemelen iyi niyetiyle ve inanarak, istemeden çarpıttığı üzere. İblis’in işi böyledir, kutsal metinleri çarpıtmaya gücü yetmediğinden onları yorumlayanları kandırarak göz önünde olanı gizler, çarpıtır.

Kısacası, şunu bilin ki anlatılanlar hep doğrudur, fakat şeytan zekice bunları çarpıtmış, göz önünde duranı gizlemiştir. Din bize öğrettikleri değildir. Bize öğrettikleri doğru veya yanlış hikâyelerdir. Fakat bir de bu hikâyelerin işaret ettiği gerçekler bulunmaktadır. İşte gerçek din budur. Eve geri dönüş yolunun gösterilmesidir din.

Yorumlar