28) Günah Keçileri Üzerine

Baştan belirteyim, çok çetrefilli konular üstüne, daha önce yapılmamış, yapılmaya cesaret edilememiş yorumlara şahit olacaksınız fakat bu yazı asla ve asla diktatörleri veya kötü insanları aklamak için yazılmadı. Aslında bu bölümde amiyane tabirle bir ‘surata tükürme’ işlemi gerçekleşecek. Hani tarihten adam seçerek tüm günahları onlara yıkan ve kendi benliklerini temize çıkararak milleti enayi yerine koyan topluluklar var ya, işte onların yüzüne gerçeği çarpıyoruz bu bölümde.  

Yahudiler, hâlâ yapıyorlar mıdır bilmem, çok eskilerde günahlarından arınmak için bir keçi seçerler, ona günahlarını yüklerler, sonra da hayvancağızı çöle ölmeye salarlarmış ki günahlarına kefaret olsun. Günah nasıl yüklenir bilmiyorum, manavda karpuz yükler gibi günahlarını tutup tutup hayvancağızın üstüne mi atıyorlardı yoksa nasıl yapıyorlardı orasını bilemem. Bize önemli olan da bu değil zaten, günahlara gerçekten kefaret olup olmadığı. Cevabı okuyana bırakmıyorum; bu bölüm tam da bu soruya cevap bulmak üzere var.

Dünya kötü bir yer… Sanırım bunda hemfikirizdir. Ama bu kötülük dünyanın kendisinden değil insanlardan kaynaklı. Birbirini kullananlar, aldatanlar, dolandıranlar, eline fırsat geçtiği anda her tür kötülüğü yapacak olanlarla dolu yeryüzü. Doğru mu; doğru! Buna herkes katılacaktır. Fakat kimse kendi karalığını kabul etmiyor, bunun yerine herkes birilerini seçmiş, onun üstünden kendilerini aklamanın yolunu bulmuşlar, rahatlarına bakıyorlar. Örneğin ilk akla gelen, yeryüzünde sürekli lanet okunan Hitler, Yezid ve Moğollar, elbette müzik grubu olan değil, gibi… Peki ama ya bunlar diğer insanlardan farksızsa, ellerine büyük güç geçtiği için hepimizden berbat görünüyorlarsa? Güçsüz şeytan topluluğunun, büyük güç elde etmiş ve bu sayede şeytanlıkta daha öne çıkmış olanları lanetleyerek kendilerini melekmiş gibi lanse etmesi ne derece doğru?

Cengiz Han’ı bilirsiniz: Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı komutanı, hatta olaya yalnızca başarı kıstasıyla bakarsan adam gelmiş geçmiş en başarılı insandır. Katliamlarıyla meşhur, her beş Asyalıdan birinin babası, insanların en fazla zulüm yayanlarından. Fakat şunu size asla anlatmazlar: Cengiz Han ortaya çıkıp bilinen dünyanın üçte ikisini atının nalları altında çiğnemeden önce Haçlı Seferleri ve Gazalar tepe noktasındaydı. Şimdi düşünün, her birkaç yılda bir Avrupa’da koca koca kitleler toplanıyor, maç izlemeye gidiyormuşçasına, sonra Müslüman kesmeye geliyorlar. Bu dönemde düşününce tuhaf geliyor ama gerçek tarih bu. Bunun yalnızca bir nedeni vardı: Ortadoğu’da hâkim dinin onlarınkinden farklı olması, daha huzurlu ve bunun sonucu olarak daha zengin bir yer olması. O dönem Avrupa’nın %99’u Hristiyan’dı -oran bir yerden tanıdık geldi mi- ama yine de aralarında savaşıp duruyorlardı. Bunun sonucu olarak düzen falan yoktu, düzen olmayınca ticaret olmuyordu, ticaret olmayınca zenginlik birikmiyordu; fakat onlar suçu kendi içlerinde aramak yerine yüz binlerce adam toplanarak Müslüman öldürmeye geliyorlardı. Evet, Cengiz Han barbardı; ya Hristiyan Avrupalı? Müslümanlar da aynı şekilde toplanıyor, Hristiyan köylerini yağmalıyordu; garibim “gâvur” köylü üretiyor, gaziler gidip “el koyuyordu” -peki bu tanımlama tanıdık geldi mi?-. Daha yüzyıllar boyunca sürdü bu akınlar. Batının köylerinde bir gıdım huzur bırakmıyordu bu gazi korkusu. Bugün bile kimi için övünülecek kimi için yerinilecek bir söylem olan “Barbar Türkler” korkusu ta İtalya’ya varmıştı, anneler çocuklarını Türk korkusunun işlendiği öykülerle korkutuyorlardı. Evet, hepsi o yağmalar yüzündendi. Düşünün köyünüzde tarlanızı süren gariban bir Hristiyansınız, fakat gece vakti ani bir baskınla ailenin öldürülüp kızının kaçırılacağı ihtimali öyle yüksek ki her sabahı korkuyla ediyorsun. Evet, Cengiz Han barbardı; peki ya Müslüman Ortadoğulu? Cengiz Han’ın emrindeki Moğol ordularının istilasıyla seferler, akınlar bıçak gibi kesildi.

Cengiz Han’ı mı savunuyorum? Asla. Ego tarafından yönetildiği açık; ruh ehli öylesi gereksiz şiddeti uygulatmaz, uygulanmasını kabul de edemez. Yöntemleri kesinlikle tasvip edilemez; Hristiyanlar ve daha az olmak kaydıyla Müslümanlar da insanları öldürüyordu, fakat geride kalan topraklara en azından yerleşiyor ve kullanıyorlardı. Yani zevkten çok toprak savaşıydı onlarınki. Oysa Cengiz Han’ın orduları yalnızca öldürüyor, yağmalıyor, yok ediyordu. Zaten kendisi de kendini savunmaya hiç kalkışmadı. Düşmanlarını dağıtmanın, şehirlerini küllere karıştırmanın, zavallı kadınlarını ağlatmanın ve sonra koynuna almanın kendisine mutluluk verdiğini söylüyor kendi ağzıyla, neresini savunacaksın? Bağdat’ı ele geçirdiği vakit bir camiye atıyla girer, önünde korkuyla titreşen cemaate şöyle hitap eder: “Ben Tanrı’nın yeryüzündeki gazabıyım, büyük günahlar işlemiş olmasanız Tanrı beni size yollamazdı.” Böyle demişti, çünkü iki ihtimal var: Ya işin hikmetine vakıf olmuştu ya da sadece korkutmayı seviyordu; her iki türlü de ona biçilen “vahşi” rolünü zevkle kabul ediyordu.

İşin hikmeti dedim çünkü, bu “Tanrı’nın gazabı” Yaradan’ın sonu gelmek bilmeyen din savaşlarına duyduğu memnuniyetsizliğin sonucu olarak ortaya çıkmıştı nazarımca. Moğol akınları Doğu’ya ve Batı’ya, Müslüman’a ve Hristiyan’a aynı anda inen ilahi tokattı. Evet, böyle diyerek hem muhafazakârların hem modern insanın inançlarına dokunduğumun farkındayım; fakat inançlarınızı yenilemeniz gerek. Bırakın dünya tarihini değiştiren olayları yaşamdaki en küçük olaylar dahi nedensiz gerçekleşmez, perde arkasında daima ‘O’ vardır çünkü. Zaten Cengiz daha Temuçin iken, elinde avcunda hiçbir şey yokken, inancınca kutsal sayılan bir dağa gittiği, orada on gün bir şey yemeden oturduğu ve onuncu günde bir kurdun ona görünüp dokunmadan gittiği rivayet edilir. Temuçin bunu kutsandığına yorar ve Cengiz Han olma macerasına buradan başlar. Haklıdır da. “Allah’ın izni olmaksızın yaprak kımıldamaz” diyen bir Müslüman, bu adamın yaptıklarını öylece rastgele gerçekleşmiş hadiseler olarak ele alıyorsa ikiyüzlülüğe düşmüş olur. Yani ağaçtan yaprak Allah’ın izni olmadan düşmüyor ama bir milyon atlı steplerden izinsizce akıyor, öyle mi? Modern insana hiç değinmeyelim, ona göre her şey rastgele zaten, bu açıdan modern insan, hikmete “barbar” dediği Cengiz Han’dan daha uzaktır. 

Konumuz günah keçileri üstünden yapılan ikiyüzlülük ya, o açıdan bunu ele almak önem arz ediyor. Cengiz Han onu mutlu edenin ne olduğunu açıkça dile getirmişti; diğerlerini ezmek ve her şeylerini ellerinden almak. Fakat ondan başka krallar, hanlar, padişahlar, şahlar, sultanlar da bundan mutluluk duymuyor muydu; zorunluluktan mı savaşıyorlardı sanki? Lütfen bu kadar saf olmayın, hepsinin savaşı aynı neden üstüneydi. Madem bize anlattıkları üzere Orta Çağ’da kavgayı yaratan mesele dindi, neden aynı dinlere tabii olanlar her seferinde birbirleriyle savaştı? Muhafazakârların neredeyse veli kabul ettiği Yavuz Selim gayrimüslimle tek bir defa savaşmadı; aksine Sırplar falan hep onun safındaydı. Muhafazakârların dediklerine bakarsan Yavuz güya Sırplarla birlikte Müslüman ellerine İslam yaymaya gitmiş! Yani bunu ilkokul çocuğu yer en fazla, daha üstü yemez be. Hadi, Şah İsmail ile aralarında mezhep kavgası vardı, Mısır’a neden yürüdü, aynı mezhepteler? Hatta o kadar aynı mezhepteler ki Mısır’ı aldıktan sonra İstanbul’a yanında ondan fazla din adamı getiriyor, yani Mısır’da Müslümanlık azalsa azalsa ondan sonra azalmıştır, artmak şöyle dursun.

Aynısı Şah İsmail için de geçerlidir, muazzam deyişlere sahip olan şah, her nedense adına deyişler düzdüğü Ehli Beyt’in adı daha geniş coğrafyaya yayılsın diye Osmanlı ile bir olup gayrimüslim üstüne yürümeyi düşünmemiştir. Neyi seçmiştir peki, egemenlik sahasını Anadolu’ya genişletmek hedefini. Hani burada dinsel amaç, bana gösterebilecek olan var mı?

Çünkü savaşın nedeni din değil işte, Yavuz’un elinde en yeni teknoloji, barut kullanan gelişmiş silahlar vardı ve Müslümanların geniş ve verimli topraklarını kendi devleti sınırlarına dâhil edebilirdi, böylece de vergilerini katlayacaktı. O da yaptı; her taht sahibinin yapacağı üzere. Kanuni de bu sayede “Ben ki…” diye başlayan, kibir dolu o ünlü mektubunu yollayabildi. Şah İsmail için de aynı durum geçerliydi, Anadolu verimli Balkanlara açılan kapıydı, Anadolu’yu alırsa oradan ver elini verimli topraklar… Tüm savaşların amacı buydu zaten Orta Çağ’da. Mesele din falan değildi çoğunlukla, rica ederim bu kadar sorgulamaz olmayın.

Açık seçik dile getiriyorum, “Sultan ve Şah” Allah için, Muhammed için, Ali için veya On İki İmamlar için girmediler savaşa, bunu ancak eğitimsiz akıllar yer. “Sultan ve Şah” kendilerine ait planlar ve gururları yüzünden koca koca coğrafyaları mezhep savaşına sürükledi, kitleleri birbirine kırdırdı. Fakat onlara bir gerekçe lazımdı, o çağın kozu olan dini ve mezhebi kullandılar; tıpkı bu çağda ABD’nin her yere girmek için demokrasi ve insan hakları bahanesini kullandığı gibi. “Sultan ve Şah”a inananlar, ABD’ye de inanır ve ABD’ye inananlar da hastane civarlarında dolaşıp “Abi evim üç il ötede, gidecek param yok, bir bilet parası ver.” diyenlerin gerçekten otogara gitmek için para istediğine inanır. Velhâsılıkelâm akıl önemli nimet, kullanmak gerek.

Vaktiyle dershanedeyken tarih öğretmenimiz, kendisi muhafazakâr görüşlü, gayet iyi bir adamdı, usulü olduğu üzere Osmanlı padişahlarından birini evliyaymış gibi övmeye başlayınca, gerçekten iyi niyetle sormuştum: “Hocam neden tahtı bırakmamış o zaman?” Hâlâ hatırımda, önce şöyle bir tereddüt etti, “Kimse tahtı bırakmaz.” deyiverdi. O zamanlar da tarih bilgim iyi sayılabilirdi; ancak nedense karşı örnek olarak 2. Murat orada aklıma gelmedi. Gerçi Lord Kinross’un Osmanlı kitabını o yaşlardayken okumuş olmam gerek; belki de üniversiteye başladıktan sonra okumuşumdur, emin değilim. Fakat meselemiz neyi okuyup okumadığım değil, meselemiz hocamın siyaseti anlamıyor oluşu bile değil, esas mesele yeğen, hocamın velilik nedir anlamamış oluşuydu. Yalnızca tahttan taçtan değil, dünyadan tümüyle vazgeçmedikçe, gönlünü O’na vermedikçe nasıl veli olabilir âdemoğlu? İbrahim Ethem boşuna mı tacı tahtı bırakıp gitti yani? Mevlana’yı o zamanlar da okuyordum, hocamın hatasını da onun sayesinde fark ettim; ama dile getiremedim, konu çok başka yerlere giderdi yoksa.

Bunu anlattım çünkü durum yalnızca onun adına değil, halk adına da aynı. Tamam, siyaset tam anlaşılmıyor, olabilir; ancak din de tam anlaşılmıyor; sıkıntı burada. Din birtakım kurallara uymak ve kendini rahatlatmak değildir. Pek çok yerde yazıya döktüm, din eve geri dönüşün yoludur. Eğer kurallara uymak eve dönüşü sağlamayacaksa, kurallar o kadar da kutsal değildir. Bu yüzden Mevlana der ki; “Nefsin bir elinde Kuran, bir elinde hançer vardır. Havuzun başına kadar götürür, sonra havuza iter.” Kurallar nefsini küçültmüyorsa, susturmuyorsa, üstelik bir de aksine şişirecekse… O kurallar adamı boğulmaya götürür. Bunlar üstüne ikinci kitapta epey sohbet ettik.

İstisnalar elbette vardır ama kralların, sultanların, şahların, padişahların, hanların mutlu oldukları şey diğerleri üstüne çıkmaktan başkası değildir; bunu anlamak için söylediklerinden, yaptıklarından birazını okumak yeterli. Ego tatmin etme çabasıdır bu, ruhla ilişik değildir, sözde dinsel hassasiyetleri yalnızca egosal isteklerinin üstüne örttükleri kılıftı. Cengiz Han bunu dürüstçe açıktan dile getirmişti, “Benim arzum yalnızca düşmanlarımın kadınlarına, mülklerine, sürülerine çökmek.” diyordu, diğerleriyse bunun için bahaneler bekliyor, belirliyor veya icat ediyorlardı. Tıpkı o ünlü hikâyede nehir kenarındaki kurdun kuzuya karşı sürdüğü bahaneler gibi. Dünya, hiçbir zaman pasifist, barışçıl idareciler tarafından yönetilmedi; peygamberlerin idaresini hariç tutarak söylüyorum. Bunun başlıca nedeni de halkların azgınlığı, çekişme ve kavga severlikleridir. Yani suçu yalnızca taht sahiplerine atıp halkı temiz görmek büyük hata olur. Aslında topluluk tümden kötüdür; fakat yalnızca başlarına geçenler kötülüğü devralır, kötü sayılır. ‘Günah keçisi’ de işte tam bu nedenle vardır. Toplumun günahlarını bir kişiye yıkıp geri kalanı aklamak için.

Hadi daha da ileri gidelim, bu çağın en büyük şeytanı olarak lanse edilen Adolf Hitler’i ele alalım. Hitler’i tanırsınız, komik bıyıklı, sempatik ressam… olacaktı ki komik bıyıklı, dünyayı kana bulayan diktatör oldu. Fakat neden ve nasıl böyle oldu? Hitler neden bu kadar sevilmedi; her kötülüğün anası olduğundan mı? Teoloji açısından bakarsak öyle olmaması gerekli, çünkü her kötülüğün anası içkidir diye biliyoruz biz; oysa Hitler alkol kullanmıyordu, sigara bile içmezdi. Öyleyse rahmetlik, akça pakça bir adam olması gerekli değil miydi? Keşke öyle olsaydı ve keşke dinsel bilgiler bize hep hakikatten haber veriyor olsaydı ve keşke bu dünyada kötüler hep kötü olduklarından dışlansaydı. Fakat bunlar yalnızca gönülden gelen dilekler, gerçeklerle alakası yok.

Hitler’in yaptıklarını ve sebep olduklarını anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Uzun uzun konuşamayız burada zaten, fakat Dünya Savaşı ve Hitler hakkında az çok biliyorsunuzdur. Neredeyse her yıl aynı konularla en az bir iki film çekilir ve ne hikmetse hiçbiri ödülsüz kalmaz. Bu filmler nedense hep aşağı yukarı aynı yerden başlar, biz filmlerde Hitler’in gücü eline geçirdiği zamanki hâlini görürüz. Fakat bundan öncesi de olması gerek değil mi; Adolf bebek annesinden askerî üniformayla ve ufak bıyığıyla otuz yaşındayken doğmadıysa, onun bir de çocukluk, ergenlik, hatta diktatör olmadan önceki bir yetişkinlik dönemi olmalı. Ne var ki hiçbirimiz o zamanlara dair, Hitler’in içinde yetiştiği şartları gösteren dair film izlememişizdir. Çünkü bunu gösteren tek bir film bile yok. Hitler’in diktatör olduğuna dair iki yüz tane film var da Hitler diktatör olmadan önce Almanya ne hâldeydi onu anlatan tek ama tek film yok.

Dönem Almanyasını çok kısaca ele alalım bu yüzden. 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmış Almanya berbat hâlde. Almanlara öyle ağır şartlar dayatılmış ki ülkede artık devlet diyebileceğimiz bir düzen neredeyse kalmamış. İnsanlar ekmek almak için bir sepet dolusu para götürmek zorunda; metafor değil, gerçekten tek ekmek için bir sepete paraları doldurup götürmeleri gerekiyor; çünkü ülkede enflasyon yüzde bir milyon civarına çıkmış ve artık iş anlaşmaları günlük değil saatlik yapılır olmuş. Almanlar işsizlikten kırılıyor, kaldırımlar sağda solda boş boş oturan adamlarla dolu. Halk açlıkla cebelleşiyor. İnsanlar fakirliğin tesiriyle keskin şekilde sağcı-solcu diye bölünmüş, sürekli birbirine saldırıyor. Buna karşılık zengin olan çok küçük bir azınlık mevcut, onlar da her gece âlem peşinde ve elbette her fakirleşen ülkede olduğu üzere Alman kadınlarını zevk nesnesi olarak kullanıyorlar. Hani Sovyetler çökünce Rusya’da nasıl oldu, oradan hesap edin. Ufukta en ufak umut kırıntısı görünmüyor Almanya adına o dönem.

Aslında şartlar üstüne düşünüldüğünde tam film çekmelik dönem değil mi yahu? Birileri çekse iyi ödüller götürür gibi? Fakat çekilmiyor işte, bir tane çekilmiş film yok benim bildiğim. Varsa lütfen buraları okuyan biri link göndersin, izleyip bilgileneyim.

Şunu tekrar irdeleyelim: Hitler çok zorlu şartlar altında büyümüş, yetişmiş ve sonra gücü eline geçirmiş bir isim. Fakat sadece o mu, dönemin Almanyasında zaten herkes çok zorlu şartlar altında yaşıyor. Peki, biz neden Hitler’in diktatör olmadan önceki hâlini, dönem Almanyasının şartlarını hiçbir filmde görmüyoruz da her film Hitler bir anda gökten inmişçesine o diktatör olduktan sonra başlıyor? Neden?  

En geçerli seçeneği yine önden ben sunayım: Ona hak verebileceğimizden korkulduğu için elbette.

“Dur bakalım orada! Ne izlersen izle, Hitler’e de hak vermezsin arkadaşım ya!”

Stalin, hele hele Mao Hitler’den kat kat fazla insanın ölümüne yol açmışken solcu kesim tarafından coşkuyla, marşlar eşliğinde savunulur. Kilise kaç yıl insanları diri diri yaktı, ta ki gücü kaybedinceye dek. Müslüman hükümdarlar istediği kadar kardeş boğazlasın, kan döksün, zaten cennetmekân, yani cennetlik muhafazakârlara göre. İnsan eti yediği söylenen Müslüman diktatör var, İdi Amin. İnternette aratırsanız Hac’daki fotoğraflarını bulacaksınız, çünkü adam hacı. Yahudilerin yaptığı kötülükleri yazayım desem ayrı bölüme ihtiyaç var. Hiçbir şey bilmiyorsan, biraz İngilizce yeter, aç Epstein dosyalarına bak. Bunların hepsine okeyiz, bunların hepsine tamamız, fakat bir tek Hitler bizim için şeytan olmalı; öyle mi? Size mantıklı geliyor mu?

Bak sevgili kardeşim Hitler melektir diyen yok, açık şekilde şeytan bu adam. Fakat bizlere öyle lanse ediliyor ki sanki 2. Dünya Savaşı iyiliğin güçleriyle kötülüğün güçleri arasında gerçekleşmiş de kötülüğün güçleri kaybetmiş gibi. Öyle değil. İki şeytanî kuvvet karşılaştı, şeytanlığı 100 birim olan kaybetti, 80-90 birim olanlar kazandı. Hatta tersi bile olmuş olabilir, Epstein dosyaları bana kazanan tarafın şeytanlığının 100 birim olduğuna ikna etti çünkü. Ama izle tüm filmleri, sanki kazananlar melek! Dresden’e yangın bombası atarak halkı açık havada oksijensizlikten boğan İngiltere melek, Berlin’de tüm kızlara kadınlara iki yıl boyunca tecavüz edip Berlin’i ‘Büyük Genelev’ diye adlandıran Ruslar melek, 2. Dünya Savaşında atılan tüm bombaların iki katını Vietnam’a tek savaşta atan ve napalm bombalarıyla insanları diri diri yakan ABD melek… Bir tek Hitler şeytan. Burada bir şeyler ters gibi; sizce de öyle değil mi?

Açık konuşacağım. Ben şunu gördüm ki bu dünya halkı için günahların en büyüğü kaybetmektir. Hitler böyle sürekli şeytan olarak önümüze getirilen bir isim çünkü işlediği günahlardan öte o en büyük günaha düştü: Savaşı kaybetti. Eğer savaşı kazansaydı, devletler nezdinde ve insanlar arasında dünyanın gelmiş geçmiş en iyi devlet idarecisi, stratejisti olarak selamlanacaktı. 

Bu nasıl iş? Bu nasıl düzen? Bu nasıl dünya? Şimdi anladınız mı neden günah keçisini anlatarak girdim olaya. Çünkü bu dünyada bizim önümüze büyük şeytanlar olarak sürülen kimseler, elbette melek değiller ancak, çoğunlukla günah keçileridir. Yahuda, Ebu Cehil, Cengiz Han, Adolf Hitler, o çok sövülen Yezid… Bunlar hep günah keçileridir. İnsanlar genel olarak o kadar kötüler ki onların sözde ahlak kıstasları, sadece bir illüzyon, tamamen yalandan ibaret. Güç ellerinde olmadığından hep bu ahlak kıstasları, ellerine güç geçsin, hepsini ortadan kaldırdıklarını göreceksiniz.

Şunu anlayın ki dünyadaki çoğunluk adına ahlak değerleri yalandan başka bir şey değildir. Çoğunluk aslında kendi menfaatlerini sürdürmekten başka bir hedefle hareket etmemektedir. Bir grubu köle edeceksin, sonra o grup kalkıp isyan edecek ve güç eline geçince de seni köle etmeye kalkışacak… Ama bizim için yalnızca ikinci grup mu şeytan olacak? Fakat madem o iş kötüydü, başta sen niye o grubu köle edindin, niye sömürdün? Bu bağlamda, sosyalizmin yükseldiği zaman diliminde insanlık suçları işleyen özel işletme sahiplerine karşı yapılan silahlı saldırıları hiçbir şekilde tutup da kınamam. Maden sahipleri sırf küçüktür, delikten kolay geçer diye 8-10 yaşında çocukları toprağın altına gönderiyorlardı. Bunların ölümüne mi üzülelim? Aksine, kötülük ediyorsan kötülük bulman gerekir; buna adalet diyoruz. Bugün çocuk işçilerin köleler gibi çalıştırıldığı firmaların sahipleri öldürülsün, yine üzülmem. Adalet bu. Ama global kapitalist elitler ‘hümanizm’, ‘insanlık hakkı’ bahaneleri altında, her yeri karıştırmak amacıyla alt tabakaları suça teşvik edip adaleti yok etti. Artık suçlular acı çekmiyor, onlara insanlık hakkı var, işinde gücünde olan dürüst insanlarsa epey ezilip acı çekiyor. Bu imiş ‘hümanizm’. Çoluk çocuğa, masuma el uzatanların salınmasıymış. Bunlara göre suçluların insanlık hakkı var ama tecavüze uğranan bebeğin yok.

Bir düşünün, sadece bir düşünün: Eğer adaleti ve cehennemi ortadan kaldırma şansı olsa bunu kim yapardı? Şeytanlar mı melekler mi? Bu bilgiden hareketle, dünyada adalet yitmişse yönetimde olanlar kimlerdir; şeytanlar mı melekler mi? Peki, yönetim hep şeytanların elindeyse, dünyada da hep halk seçimi yöntemi hâkimse, şeytanları başlarına kimler seçer; şeytanlar mı melekler mi?

Bu dünyada şeytan olanın yalnızca Hitler olduğunu söylüyorsunuz; öyle mi? Yani Hitler şeytan olduğundan bu kadar gömülüyor dünyada? İyi ama, mevcut duruma bakınca neden dünyanın epey bir kısmı şeytanmış gibi görünüyor?

Ey melek olanlar, melekliğe azmedenler, melekliğe en azından özenenler… Bizi kandırdılar, farkında değil misiniz? Hitler şeytan; ama bunca nefretin temelinde o tek büyük günah yatıyor: Kaybetti. İnsanlığa ve tarihe bakın, göreceksiniz ki insanoğlu için bundan büyük günah yok. Yoksa insanların azımsanmayacak bir kısmı şeytan zaten. Bu şeytanları destekleyen kimler varsa şeytan. Epstein belgelerine düzgün bütün tepki bile oluşmaması bu gerçeği açığa sermedi mi yahu? Tarlasında, onca insanın yediği meyve ve sebzeyi insanlara zararlı kimyasallara bulayanlar şeytan değil mi? ‘Din’ nidası altında insanlara eziyet eden, haklara arsızca çöken, fakirin, öksüzün, yetimin hakkını götüren ve insanları dinlere, peygamberlere düşman edenler şeytan değil mi? Soğukta, karın altında donan evsizin acısını bir nebze olsun önemsemeyen, tek derdi kendi zevkini tatmin olanlar şeytan değil mi? Fakat bunlarda Hitler’in elindeki güç yok, çünkü bunlarda ne onun kitleleri sürükleyen karizması var ne de her şeyi yapabileceği inancını getiren özgüveni. Hitler’in niteliklerine sahip olmadıkları için Hitler kadar şeytan olamıyorlar; yoksa onlar da şeytan. Hitler olurlardı ama kapasiteleri yetmiyor. Evet, dünya, kapasitesi düşük şeytanlarla dolu. Hatta burayı okuyup hak veren senin de şeytanlardan olma ihtimalin var. Yani tutup da sürekli başkalarını suçlayarak içinde öfke yaratma yoktan yere, o durum insanı tek başına şeytanlığa çeker zaten. Kendini denetle, kendini kontrol et… Ki şeytanlığa en büyük engel budur.

Tekrar tekrar söylemek zorunda hissediyorum: Hitler elbette kötülüğü epey ileri taşıdı; buna kimsenin itirazı yok. Fakat hani bize öyle lanse ediyorlar ki Hitler şeytan da düşmanları ve onu sevmeyenler melekmiş gibi… Ben diyorum ki böyle bir durum yok, anlamanız gerek. Günah keçisi taktiğine düşmeyin; bu adam şeytanken geri kalanlar melek değil.  

RPG jargonuyla yapayım bu işin açıklamasını, video oyunu oynayan nesil daha iyi anlasın: Hani RPG oyunlarında her bölümde küçük şeytanlar, imp’ler vardır, doluşur gelirler de sıra sıra kesersin zorlanmadan. Bir de bölüm sonu canavarı, boss olan büyük şeytanlar vardır, onlar zorlar. İşte dünyada bugün çoğunluk o imp’lere dönüşmüşken Hitler savaşa girip ortalığı dağıtan boss şeytandı. Tür farklılığı yok anlayacağınız, kapasite ve güç farklılığı var bu insanlar arasında. Kimileri hâlâ 2. Dünya Savaşı’nı iyiler kazandı zannediyor; şapkasını önüne koyup biraz düşünmeli bu insanlar.             

Neden bu yazıyı yazdığımı anladınız mı: Hitler güzellemesi yapmıyorum, bugün dünyada yaygın olan şeytanlığı yüze çarpıyorum. Bugün şeytanlık o kadar yaygın ki insanlar rahatça dışarı çıkamıyorlar, hep korku içinde yaşıyorlar. Ne olacağı belli değil çünkü, bir şey olsa suçlular düzgün cezalar almıyor. Bizim ülkemizde böyle, dünyada böyle. Güvenli yer kalmamış durumda. Hümanizm adı altında şeytanlığın yayılmasına izin veren, daha doğrusu hümanizm diyerek şeytanlığı yayan anlayış hâkim dünyada. Doğru da değil söyledikleri. Hümanizmi çevirirsek tam olarak ‘insancılık’ demektir ve insanın doğadaki üstünlüğünü ele alıp toplum içinde de sırf insan olması sebebiyle eşit haklara sahip olması gerekliliğini vurgular kabaca. Oysa hümanistlerin yanlış bir algılayışı vardır, her iki ayaklıyı insan sınıfına koyarlar. Hakikat öyle değildir, insan dediğin insanî niteliklere sahip olduğu sürece insandır. İnsan eti yiyeni nasıl insan sınıfına koyabiliriz? Öz çocuğuna tecavüz edeni nasıl insan sınıfına koyarız? Dolayısıyla insanlık suretten ötedir, kendini kontrole ilişkindir.

“Fakat bu yaptığın bazı insanları insanlıktan atmak gibi bir şey olmuyor mu?”

Kardeşim, fazla romantiklik felaket getirir. En iyisi her zaman aklını kullanmaktır. Cehennem halkını idare etmek için melekleri kullanır mısın? Kullanırsan yanlış yapmış olursun, göğe mensup melekler cehennemi idare edemezler. Çünkü melek şeytanın dilinden anlamaz, iyilikle davranmaya kalkar. Şeytanlar da meleği parmaklarında oynatır, kendi kötülüklerine alet ederler. Cehennemi idare etmek için zebanilere ihtiyaç vardır. Kurt sürüsünün başına kuzu atanmaz.

Tarihten konuşalım: Dördüncü halife Ali onurlu, prensip sahibi insanların arasında yaşıyor olsaydı dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı idarecilerinden olabilirdi. Fakat onun kabileciliği dışlayan, insanî kurallara dayanan yönetimi dönem halkına fazla geldi; koruduğu zayıf halka ve esnaf takımına bile fazla geldi. Çünkü onlar iyilikten değil, sopadan anlıyorlardı, o güne dek öyle görmüşlerdi. Üçüncü halife Ömer’in sürekli elinde sopayla gezdiği, onu kızdıranlara bununla vurduğu söylenir; Ali’nin durumundan da anlıyoruz ki gayet haklı bir iş yapmaktadır. Gerçi ben hep dönemin halkı diyorum ama Arap halkı bu dönem de aynı olduğundan başlarından diktatör eksik kalmıyor. Olayı tam anlamayanlar için şöyle ifade edeyim: Araplar geçmiş dönemlerde de Saddam türünden adamlar tarafından yönetiliyordu çünkü bu türden adamları kendileri çağırıyor, bu tür adamlara ihtiyaç duyuyorlar. Kısacası yönetsel açıdan Allah Araplara zulmetmiyor, Araplar kendilerine zulmediyorlar.

Bu araya bir not iliştireyim: Bir gün yine bir şeyler yazıyor ve geçmiş dönemler üstüne düşünüyordum, bir üst paragrafı o zaman yazdım. İşimi bitirdikten sonra Hazelton’ın yazdığı Peygamber’den Sonra kitabını tekrar bir okuyayım dedim, okumaya koyuldum. Kitapta birkaç sayfa sonra şu paragraf çıktı karşıma: 

“Gizli polisi, muhbirleri ve acımasız cezalarıyla, Ziyad Irak’ı, bin dört yüz yıl sonraki diktatörler gibi yönetti. Saddam Hüseyin gibi, çoğunluğu Şii olan bir halkı yöneten Sünni bir yöneticiydi Ziyad. Şiiler Ali’yi özlüyorlarsa, bu onların sorunuydu. Onların kalplerini kontrol edemezdi tabii, ama her hareketlerini edebilirdi. Saddam kadar acımasız ve hiçbir şeyden etkilenmeyen, yumuşamayan bir adamdı Ziyad.” 

Saddam gibi bir adam… Görüyorsunuz değil mi; her şey o kadar açık ki, o kadar ortada ki… Aslında biraz düşünülse neden tarihin sürekli ve sürekli kendini tekrar ettiği, her şeyin olması gerektiği gibi olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bakın, hayatta işler öyle rastgele gerçekleşmez, tesadüfen kafanıza saksı düşmez. Başa saksı düşme ihtimalini oturup da hesaplasak kolaylıkla 1/100.000’den düşük çıkar. Fakat kafanıza sürekli ve sürekli saksı düşüyorsa bunun bir sebebi vardır, nedir bilemem ama kesinlikle bir sebebi vardır. 

“Yani diyorsun ki eğer yıldırım çarpıp duruyorsa Zeus’u kızdırmışız demektir.”

Hayır, öyle bir şey demiyorum; şunu diyorum: Özellikle bazı şeyler sürekli tekrarlanıp duruyorsa kesinlikle bunların dayandığı sebepler vardır, başa gelenleri bu sebepler üretir, belirler. Mesela şöyle soralım, neden seri katiller ve okul katliamcıları sürekli ABD’den çıkar? Tesadüf mü yoksa oradaki toplumsal yaşam mı üretiyor bunu sizce? Aslında cevap gayet ortada olsa gerek; eğer ABD milliyetçisi değilseniz. Bu arada ABD milliyetçisi nasıl bir tanımlamadır, kolonilerden kurulmuş federatif bir devlet nasıl olur da milliyetçi bir kimlik üretebilir takdirini sizlere bırakıyorum. Fakat şurası da gerçek ki ABD tüm dünyaya anti-milliyetçilik empoze ederken kendi topraklarında gerçekten milliyetçi olan büyük bir kesim vardır. ABD filmlerde gösterdikleri üzere herkesin güneş gözlüğü takıp Monopoly adamı gibi dolandığı kapitalist bir toplum biçimine sahip değildir. O küresel kapitalist sistem merakları ABD için ancak başka ülkelerin piyasasını ele geçirirken geçerlidir. Aksi gerçekleşmeye başladığında hemen milliyetçi topluluk öne çıkıverir; Trump örneğinde olduğu üzere.

Eleştiri oklarını biraz da kendi coğrafyamıza döndürelim. Yine aynı şekilde İslam ülkelerinin geri kalmışlığı ve şiddet dolu olmasının sebebi de kesinlikle tesadüf değildir, yalnızca dış etkenlerle açıklanamaz, açıklamaya çalışan kendini kandırır. Çünkü bu durum tarihi boyunca sürekli ve sürekli kendini tekrar etmiştir ve etmektedir. Daha Peygamber vefat ettiğinde ortaya Hariciler çıkmıştı. Halife Ali’nin döneminde Ali yanlısı bir adamla hamile eşi nehir kenarında yürürlerken bu Haricilerden ikisine denk gelir ve ikisi de yakalanıp bağlanır, bir ağacın altında alıkonur. Bu arada nehir bir elma sürükler, içlerinden birisi o elmayı yer fakat diğerleri onu bunun kul hakkına girdiği ve elma kimin ağacından düştü ise ona hakkını vermesi gerektiği yönünde uyarır. Arkadaşları gidip denileni yaptıktan sonra adamlar hamile kadıncağızın karnını deşer, bebeği babasının gözleri önünde öldürürler ve bu vahşeti yapmamaları için yalvaran adamcağıza da “Elimizdeki kitap yapmamızı söylüyor.” derler. Sonra adamcağızı da katlederler.

Anlayacağınız İslam dünyasında vahşet daha o günlerde başlamıştı ve bir sebebe dayanıyordu. O günlerden beridir de bu türden adamlar ve bu türden topluluklar asla eksik olmadı. Eğer İslam dünyasındaki şiddeti, vahşeti emperyalist devletlere veya herhangi bir başka dış sebebe, ona buna bağlarsanız özü kaçırırsınız. Özü kaçırırsanız da semptomlar sürekli ve sürekli tekrar eder, asla iyileşme sağlanamaz. Bir hastalığın tedavisi için önce nedenin anlaşılması şarttır, sonucun iyi edilmesiyle hastalık yalnızca kısa zamanlığına düzelir, asla tam anlamıyla iyileşmez. 

“Kuran okuyanların şiddet ürettiğini mi söylüyorsun sen şimdi?”

Hayır, Kuran okuyan insanların otomatik olarak şiddete yöneldiğini iddia etmiyorum elbette, öyle olsa Muhammed takipçisi olarak bir blog’da millete hakikati anlatmak için kendimi paralamak yerine benim de elde kılıçla geziyor olmam falan gerekirdi. Fakat şunu kabul edelim, hadi hadisleri geçtik, bugün Kuran’ı birebir uygulamaya kalkarsan şiddete kaymama ihtimalin var mı? Şiddete kaymamak için ya onu ruhsal yönüyle okumayı bileceksin –ki emin olun çok az kişinin başarabildiği bir iştir bu, ya çağa uydurarak okuyacaksın ya da kuralları kendince şekillendirip ona uyacaksın. Birincisini başarmak zor, ancak sayılı kişi yapar, dolayısıyla halk adına olması gereken en azından ikincisidir. Çünkü her metin, her olay kendi çağı içinde, yani çağına göre, çağının şartlarıyla değerlendirilmeli, değerlendirilmek zorunda. Başka türlü anlayamazsınız. Bugünün insanının davranışlarını, huylarını, kavgalarını kapitalizmden, getirdiği hayat şartlarından ve tarzlarından ayırın bakalım, yapabiliyor musunuz? İmkânsızdır, çünkü biz bugün ne görüyorsak, bize ne normal geliyorsa, hepsi içinde doğduğumuz şartların bir ürünüdür ve o şartlar da hâkim sistem tarafından belirlenir. Sistemin karşıtları bile sisteme göre hareket etmek zorundadır, var olan gerçekliği görmezden gelerek bir karşıt hareket üretemezsiniz. Veya olmayan bir fikre muhalif olamazsınız, üstelik muhalif olacağınız fikir mutlaka güçlü ve hâkim olmalıdır ki onun karşısına çıkabilesiniz. Kimse bugün kalkıp da “Soul müzik ne böyle, gençlerimizi zehirliyor.” diye karşıt fikir ortaya atmaz mesela, atsa da kaale (kale almak diyen TDK’ya selam, kaale almamaya devam) alınmaz. Ama pop kültür için bu türden sözler öne sürülür ve buna bağlı karşıt fikirler veya çareler sunulur. Çünkü bizim dönemimizin egemen kültürü popüler kültürdür.

İşte esas sorun bir şeyi ‘değişmez’ kabul ettiğinizde ortaya çıkar. Çevre ve/veya zaman değiştiğinde, çevrenin şartları değiştiğinde o fikrin, görüşün, metnin ne kadar yükseltme, yüceltme potansiyeli olursa olsun, o potansiyel hiç kullanılamaz, kullanılamadığı gibi bir de bakmışsınız paçadan tutan, dibe çeken, geride tutan bir şey hâlini almış. Bu her tür ideoloji ve ideoloji barındıran görüş, fikir, metin için geçerlidir. Sorun tapınmadadır. Bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen kişi ancak tapınma yoluyla kendini yücelteceğini sanır, yüceltmeye çalışır. Dolayısıyla tapınma hâli cehaletin en açık göstergesidir; tapınma cehalette, cehalet ise tapınmadadır. Cahillik fanatiklik getirir, fanatiklik de daha fazla cahillik; çünkü insan gözünü, görüşünü diğer tüm fikirlere ve görüşlere kapatır. Oysa bilmezler ki ‘tapmak’ sözcüğü bile Türkçede kelime itibariyle ‘bulmak’ anlamına gelir. Azeri Türkçesi içeren herhangi bir internet sitesine girip ctrl+f yardımıyla bir şey aratabilirsiniz, sonuç çıkmayınca size ‘tapılamadı’ diye dönüş verecektir. Demek ki tapmak, bulmak ise ancak bulan, tapmıştır, taptığını iddia edip bulamayan ise tapmamıştır, iddiası boştur. Tanrı’ya taptığını iddia eden her kişi Tanrı’yı bulmak zorundadır, deseydim ağır bir yük yüklemiş olurdum insanların sırtına, haddime olmayarak. Fakat Tanrı’yı bulamayan nice insan bir parça ibadetiyle devasa bir gurura kapılıyor, adeta kendini Tanrı’nın yerine koyup sağa sola cennet cehennem dağıtmaya kalkıyor. Onlara bu gerçeği bildirmek gerek. Şöyle ki “Senin yolun seni bir yere taşıdı mı mı? Ruhtan, ruh âleminden haberdar mısın? Aldığın, getirdiğin, götürdüğün haber var mı?” diye soru yöneltiyoruz. Eğer yoksa arkadaşı sallamıyoruz; çünkü yalnızca duyduğu haberleri anlatıyor bize.

Anlaşılması gereken şu: Sorun Kuran’da değil, Kuran doğal olarak indiği dönemin dilini taşıyor. Sorun Kuran’ın özünü anlamaya çalışmak yerine, kurallara tapınıcılık etmekte. Tapındığını sorgulamaktan korkarsın. Sorun klasik din öğretisinin, dinin sahibi olan Allah’ı mafya babası gibi yansıtarak millete korku salmasında. Sorun korkunun kendisinde. Delicesine korkarsan, asla içinde yaşatamazsın. Kuzey Kore’de Kim Jong Un’un her kuralına elbette uyuluyordur; çünkü o da bize anlattıkları türden bir Allah gibi yönetiyor ülkesini; silah, şiddet, korku üstüne kurulu düzeniyle. Kuzey Kore örneğinin zerrece cenneti yansıtma ihtimali var mıdır sizce? Var diyen ya Kim Jong Un değilse güneyde firavunluk mesleği falan icra etmektedir; başka ihtimal yok. Öyleyse din adamlarının anlattığı Allah da gerçeği yansıtıyor olamaz, sadece korkunun bir ürünü o.    

“Öyleyse bu şekilde tek tek semptomla falan uğraşmak yerine insanlara şiddetin çözüm olmadığını anlatsak ya?”

Bu durum işe yarar mı bilmiyorum; ama bu önermenin doğru olmadığına gayet eminim. Şimdi söyleyeceğime üzgünüm ancak şiddet yeri geldiğinde gayet de çözümdür. Örneğin El Salvador’da Nayip Bukele’nin yaptığı üzere. Çeteler var, halkın evlerini basıyor, tecavüzler gerçekleştiriyor, çoluk çocuğu uyuşturucu bağımlısı yapıp kendine asker ediyor, kızları kaçırıp köle niyetine porno sektörüne pazarlıyor. Yalnızca El Salvador’da mı, dünyanın pek çok yöresinde böyle çeteler mevcut. Bu tür şeytanlarla nasıl mücadele edeceksiniz; gül atarak mı? Hümanistler, woke kültürcüler hiç kusura bakmasın, öyle bir insan hakkı anlayışı olmaz, şurası bir gerçek ki insan hakkına sahip olmak için önce insanî niteliklere sahip olmak gerekir.

Fakat her nedense ne zaman ki bir ülke bunlarla mücadeleye kalkar, hemen Batı’da insan hakkı eleştirileri yükselir, yapan devlet adamını da diktatör diye yaftalarlar. Demek ki o Batılı medya şebeğinin gözünde evi basılan mazlumun insanlık hakkı yoktur, o çıkar ortaya. Aynı Batı’nın garipler zulme uğrarken ses yükselttiğini göremeyiz. Nedeni basit: Batı’da uyuşturucu, kadın ve silah kaçakçılığı üzerine dönen muazzam paralar vardır. Dolayısıyla bu türden çetelerin kuyruğuna bastıkça özlerinde tıpkı ‘Sauron’un ağzı’ diye çağrılan yaratığa benzeyen, sürekli fonlanan medya görevlileri çığırmaya başlar. Şimdi edindiğiniz bu bilgiyle, uluslararası medya kuruluşlarında çalışan bazı ‘saygıdeğer’ isimlerin ne karanlık ağlara hizmet ettiğini anlamış olun işte. Prestij, saygınlık denen şeylerin ne kadar anlamsız olduğu sonucuna da böylelikle ulaşırsınız.  

Şiddetin yeri geldiğinde ne güzel bir çare olduğunu hayatımdan bir örnekle destekleyeyim: Askerde bizim bölüğe sırt çantasıyla iki acemi geldi, nizamiyede açığa çıktı ki içeriye ot sokmaya çalışıyorlarmış, hazırlıklı gelmişler. Bölük astsubayı haklı olarak bunları iyi bir sıra dayağından geçirdi, öyle ki tokat seslerini ta kışladan duyuyorduk. Üstelik daha da “Eskiden olsa size neler yapardım!” diye bağırıyordu; yapamıyordu çünkü Erdoğan'ın asker üstünde tahakküm kurduğu yıllardı. Burada çıkarmanız gereken askerde dayağın ne yaygın olduğu falan değil, bunun dışında hiç dayak görmedim bölükte, bu da gayet hak edilmiş, çok güzel bir dayaktı, astsubayın ellerine sağlık. İşte bazı insanların ihtiyacı bazen iyi bir dayaktır. Birkaç gün sonra ortaya çıktı ki çocuklardan biri gerçekten bağımlıymış, gecenin kör vakti krize girerek yatağında kendini jiletledi, karnına üç koca yarık açtı. Hemen ambulans geldi, çocuğu alıp gitti. Jilet yarıklarına dikiş atılmazmış, ben orada öğrendim bu bilgiyi, artık bununla ne yaparsınız bilemem.

Fakat şurası doğru, şiddet asla tek başına çözüm değildir. Ne beklersiniz böyle bir durumda, çocuk hastaneden dönünce bir dayak daha yemiştir diye değil mi? Hayır, öyle olmadı. Bak burada kendi teorime karşı-anı anlatıyorum, kendime yine ben karşı çıkıyorum. Bölük astsubayı hikmet sahibi adammış ki çocuğu emir eri yapıp yanına aldı, sabah akşam yanında tuttu. Bakın, çocuk sadece ama sadece bir-iki ay aralığında iyi biri hâline dönüştü, gözlerimle gördüm. Bir buçuk ayda yahu. İnsanları mahvedenin zor şartlar olduğunu birkaç yerde dile getirmişliğim var fakat bu kadar hızlı transformasyonu ben de beklemezdim. Demek ki insanı insan yerine koyup iyi davranınca kaybolmuş bir ruhu şeytanın ellerinden çekebilirmişsin, bunu da askerde gördüm. İyi oldu askere gidişim. Elimde olsa bedelli falan kaldırırım, herkes eskiden olduğu üzere kışla hayatını bir müddet deneyimlesin isterim. İnsan askerde büyüdüğünü hissediyor.

“Sen bayağı alttan alta askerlik övgüsü yapıyorsun ha?!”

Evet, askerî nizam sıkıcı, boğuk, mantıksız, faşizm de kötü bir yönetim sistemi; fakat elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, benim anlattığım gibi bir çocuk başka hangi düzende insan yerine konur, hangi düzende kurtarılır? Liberal düzende kurtarılır mıydı? Ne gezer; uyuşturucunun parasını bir şekilde çıkarabildiği ve başkalarının malına mülküne ilişmediği sürece çocuk istediği yerde ölebilirdi, kimse de onu umursamazdı. Sosyalizmde kurtarılır mıydı? Sosyalistlerin insanları kötü alışkanlıklardan kurtarmak gibi bir amacı yok, onlar yalnızca işçi hakları üstüne yoğunlaşmış, onların nezdinde tek kötü var, patron takımı. Bu nedenledir ki eski sosyalist ülkelerde alkol tüketimi aşırı düzeylerde seyreder. Fakat askerde bu çocuğa sırt çevrilmedi, onu umursadılar, bir köşeye atmadılar. Hani çok saçma işler vardır, mıntıka temizliği veya bu türden, askeri boş bırakmamak için yaptırılan angarya işler. Aslında bunlar, nefsi boş bırakmadığından, nefse şer üretme fırsatını vermediğinden ruha çok yararlı işlerdir. Eğer askerî sistemin en azından bu yönü anlaşılsa ve düzgün olarak uygulansaydı dünyada daha az kötülük olurdu. Tabii dünyadaki kötülüğü azaltmak için elinde silah olan adamların savaşma isteğini baskılamak gerek bir de, çünkü elinde silah olan anlaşma biçimini de elindekiyle yapmaya çalışacaktır; bu da kötülüğü ve mutsuzluğu çok daha fazla artıracaktır. Hani bir söz vardır, “Elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görür.” diye. Bu yüzden faşist rejimler her zaman savaş çıkarmaya diğer sistemlerden hep daha meyilli oldu.

Herkes askerî rejimlere sövüyor, cehennem gibi görüyor. O kadar olduğunu düşünmemekle beraber ben de özgürlük taraftarıyım. Fakat yiğidi öldür, hakkını yeme, demişler. Askerî rejimlerin kendi ahlak değerleri vardır. Goebbels’in Hitler’e gösterdiği sadakati hangi peygambere kaç takipçisi göstermiş, söyleyin. Kardeşlik bilinci, dostluk, sadakat aslında büyük erdemlerdir fakat modern çağda ya da kapitalizmde bunlara değer verildiğini gördünüz mü? Bugünün insanı ‘doğru yere’ sadakatin ne büyük bir erdem olduğundan habersizdir. ‘Doğru yer’ kısmını tırnak içine aldım, çünkü bunu okuyup da gidip mafyaya katılmayın diye. ‘Doğru yer’ gerçekten Tanrı’dan haberdar olup onun iradesini yerine getiren ve yayan ‘insan’dır. Bu insan Tanrı’nın iradesi olduğu üzere dünyaya ancak iyilik, güzellik, adalet getirir. Diğerleri ise, ego-nefs-benlik tarafından yönetilenler, yalnız ‘ben’ dediği şeyi düşünür, kendi çıkarına, bedenî tarafına, zevkine, gururuna hizmet için yaşar. Öylece de gider, cehenneme odun olur. Bunlar sadakat falan hak etmez; bunlara sadık olan da cehenneme gitmeyi hak eder. Sadakati ancak ve ancak ‘genel iyilik’ adına hizmette bulunanlar hak eder. O zaman sadakat kutsal olur; hem de erdemlerin en kutsalı. Çünkü böyle bir kişiye bağlılık, bizzat Yaradan’ın kendisine bağlılıktır.

Gerçi yanlış bir örnek olacağını biliyorum ama yine de Goebbels’in Hitler’e sadakatinden örnek vermek isteği var içimde. Goebbels evliyken gönlünü aktris bir kadına kaptırır ve zamanını onunla geçirmeye başlar. Hitler bu konuda onu sertçe uyarır, aile üstüne propaganda yaptıklarını ve kendi yaptıkları propagandaya en başta kendilerinin uymaları gerektiğini, o nedenle kadını bırakıp aile babası olarak kalması gerektiğini söyler. Bu uyarısı Goebbels’i sarsar, aralarına bir uzaklık girer. Fakat sonunda Hitler’in dediğini yapar; çünkü o derece bağlıdır ki Hitler ve kadın arasında kaldığında seçimi Hitler’den yana yapar. Hani Mevlana bir grup takipçisiyle bir yere giderken beraber yatan ve huzur içinde görünen iki köpeğe rast gelirler de talebesi şöyle iç geçirir: “Keşke tüm insanlar da böyle kardeş olsaydı.” Mevlana da ona der ki, “Aralarına bir kemik at da gör kardeşliği.” İşte Hitler ile Goebbels arasına da aslında bu olayla kemik, yani dünya menfaati düşmüştür; fakat bu onları ayırmaya yetmez. Demek ki adamlar için davaları, dünya zevklerinden ötededir, bu ortaya çıkar.  

Buna karşılık şeriat vaaz eden Saray İslamcısı Adnan Menderes, Goebbels’ten de beter iş yaparak evli bir kadınla zina etmekten haya duymaz. Yapılan bir röportajda söz konusu kadın, kocası ön kapıdan çıkarken Menderes’in arka kapıdan girdiğini söylemiştir. Oysa Menderes aynı dönem mitinglerinde şeriat da şeriat demektedir. Güya istediğini söylediği şeriata göre çukura gömülüp taşlanması haktır; öyleyse neden ister? Çünkü şeriat zaten aşağıdakileri bağlamak içindir, yukarıdakilere dokunmaz; bu hep böyle olmuştur. Halka uygulanan şeriat tarih boyunca saraya uygulanmamıştır. O yüzden Saray İslamı diyoruz ya bu ideolojiye. İkiyüzlülüğe gel ki “Vatanı bir kadın memesi uğruna satarım.” diyen Ahmet Altan gibi liberal kesimin sözde var olup öze zerre etki etmeyen etik, ahlak değerlerine göre Hitler şeytandır da Menderes’i yere göğe sığdıramaz, ‘demokrasi şehidi’ diye anarlar. Göklere çıkarttıkları şahıs, kendi vaaz ettiklerinin 180 derece aksine, şeytan olan Goebbels’ten de beter eyleme imza atmış biridir ama nasıl oluyorsa adamı melek gibi göstermekten imtina etmezler. Ben evli kadınlarla zina yapmayı adet edinmiş bir meleğe denk gelmedim hiç, dolayısıyla eğer gökte melekler yeni kararlar almadılarsa, bu ikiyüzlü adam da açık şekilde bir şeytandır. Hitler de tamam, kesin olarak şeytan ama tek yüzü vardır en azından. Hitler’in Almanya’nın menfaatleri uğruna dünyayı yakacağını bilirsin, Menderes ise kendi menfaatleri uğruna vatanı satar. Biri şeytanken diğeri melek değildir anlayacağınız; aksine biri göstere göstere şeytanlık ederken diğeri sinsice şeytanlık etmiştir.

Tekrar hatırlatmak isterim, derdimiz Menderes’in kişiliği falan da değil. Yarın bir gün başkaları çıkar, kendi günahlarını saklamak veya aklamak için bu adamı günah keçisi ilan eder, böylece kendini temize çekmeye kalkar… Bu taktikleri yemeyelim. En başından beri söylediğim şey aynı: Meselemiz eylemin ta kendisi. Bizim için sıkıntı yaratan ikiyüzlülük. “Eleştiriyorsun ama kendin ne hâldesin, neler uyguluyorsun, bu adamları önümüze rahatça günah işleyebilmek için mi sürüyorsun; ondan haber ver bize” diyoruz kısaca. Elbette evli bir kadınla zina muazzam sıkıntı bu arada, Allah katında çok büyük suç bu. Fakat biz insanlar üstüne yargıç değiliz, kimseyi yargılamıyoruz. Yarın kimin hangi günahı işleyeceği belli olmaz, gurura kapılmamak gerek. Herkesin günahı Allah ile kendisi arasında. Fakat bizim üstümüze düşen vazife siyasete ait taktikleri fark etmek, dikkatli olup bu tür günahlara imza atabilecekleri başımıza getirmemeye çalışmak, atanları da başımızdan atmaktır. Yoksa ortalık şeytan yuvasına dönüşür. Bugün tüm dünyada dönüştüğü üzere.

“Öyleyse bugün bize normal görünen bazı şeyler, aslında liberal ahlakın bizde normalleştirdiği aksaklıklardır. Dediğin bu mu?”

Liberal ahlak anlayışı daha başlangıçtan sorunlara sahip zaten. Hani kapitalizmde övülen o huy, her yerin bir sahibe ait olması gerektiği, her şeyin alınıp satılabileceği; bunlar normal değildir, normalleştirilmiştir. Bu algılayış ya sinsi bir açgözlülüğün ya da müthiş bir gerizekâlılığın yansımasıdır. Kızılderili kabileleri, ‘beyaz adam’ Amerika’ya ayak basana kadar toprak sahipliği nedir bilmezdi. Altını da işe yarar nesne olarak görmüyorlardı, onun için hep beyaz adama sundular. Gerçi altın yenilmez içilmez, sahiden aç kalınca hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkar, bu konuda yüzde yüz haklılar. Ne var ki Avrupalı adına durum hiç de böyle değildi, şeytanların açgözlülüğüyle saldırıyorlardı parlak madene. Zaten Gotama Buda bu yüzden, el emeği sarf edip kendileri üretmedikleri için, tüccarlığı soylu bir meslek olarak görmemişti. Gerçi bizim peygamberimizin ticaret yapmış oluşu onun o kadar da haklı olmadığını ortaya koyar, zaten başkasının ürettiği malı pazarlamak için canını tehlikeye atarak uzun yolculuklara çıkmak gayet de soylu bir harekettir. Fakat neticede tüccarlık yalnızca birileriyle anlaşıp ondan aldığını satmak eylemi değildir, yağmaladığını satmak da ticarettir. Demek ki her meslek hem aydınlık hem de karanlık şekilde icra edilebilir.

Bence bu konuda en haklı olan Kızılderili Şefi Seattle’dır: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” Bu adam okul yüzü görmemiştir, diploması yoktur, sıra sıra sertifikalar dizmemiştir, gelgelelim bugün yeni yeni anlaşıldığı üzere hikmet yönünden hem o çağın beyaz tüccarından hem bu çağın tüketim düşkünü modern insanından kat kat üstündür. Demek ki akıl ve hikmet sahibi olmak için bir eğitim kurumundan mezuniyet gerekmez. Evet, şirketlerin ve tüketicilerin açgözlülüğü dünyayı tüketip bitirmekteyken o diplomalı ve sertifikalı takım elbiselilerin kafayı taktığı tek şey ekonominin gelişimidir. Özellikle kendilerini liberal diye nitelendiren özünde kapitalist ekonomistler -bu ikisi ayrı şeylerdir-, ilkel  bile denemeyecek -çünkü ilkel dediğimiz insanlar bunlardan daha yakındı hikmete- bir ahmaklıkla hâlâ insan ihtiyaçlarının sınırsız olduğunu savunmaya devam eder. Bu arada ne hikmetse, insan olduğundan ‘sınırsız ihtiyaç sahibi’ olması gereken işçiler de haftada altı gün, günde on iki saat iş-ev arası mekik dokurlar. Günlerini iki öğün yemek, yanında bir-iki öğün atıştırmalık, barınma ve ısınma hakkı için çalışarak geçirir, akşamları da hem işsiz hem evsiz kalmamak için dua ederek birkaç saatlik uykularına çekilirler. Kulağa fazla solcu bir cümle olarak gelmiş olabilir, fakat gerçek tamı tamına böyledir, özel sektörde biraz çalışmış her kişi bu sözlerin gerçeği yansıttığını bilir.

Madem insan ihtiyaçları sınırsız, neden insanları baskın çoğunluğu bu kadar azla yetinirler? Sınırsız ihtiyaçları karşılanmadığından sağda solda düşüp kalmaları veya isyan edip ortalığı yakmaları gerekmez miydi? Fakat onlara bu kadarı yetiyor, çünkü insanın tüm ihtiyacı bu kadardır işte: İki öğün yiyecek, barınak, birkaç parça giyecek ve ömrünü geçirebileceği bir meşgale. Şimdi sorulması gereken şudur: Eğer insanlara bu kadarı yeterli ise kimlerin ihtiyacı sınırsızdır ve bizler neden onların aslında var olmaması gereken ‘ihtiyaçlarını’ karşılamaya çalışırken ömür çürüterek ölüp gidiyoruz? Gerçek şu ki biz bunca derde, çileye, hepimizin sınırsız ihtiyaçları olduğundan katlanmıyoruz, sadece sayılı miktarda insan, sözde iş adamı, devlet adamı, özde yağmacının hası, sınırsızca zengin olabilsin diye çekiyoruz. Dünya da eski hâline dönüyor yavaş yavaş; Avrupa’nın Ortaçağ’ında nasıl bir tane kale sahibi lord ve kalesi etrafında, ona hizmetle yükümlü sefil serf topluluğu varsa, bugün de nüfusun %90’ı fakirliğe koşar adım gidiyor. Artık barınma hakkına kavuşmak da dünyanın her yanında giderek zorlaşıyor; yakın gelecekte insanlar o kadarına bile sahip olamayacak.

Tüm bu gerçeklere ortadayken, nüfusun çoğunluğu neredeyse kıtı kıtına geçinir hâle gelmiş, kendilerine yetecek olanlarla idare ediyor, ekonomistlerse TV’lerde hep aynı teraneleri sıralıyor. Bu arada da dev ekonomiler her on-yirmi yılda bir düzenli aralıklarla krizlere girip girip çıkıyor; çünkü bu ekonomik sistem öyle narin bir denge üzerine kurulu ki en ufak oynamalarda büyük sarsıntılara giriyor. Bir adam tek sözüyle krize giren bir sistem bu; Elon Musk’ın tweetini ve sonuçlarını hatırlayın. Böyle ince buz üstünde duran sisteme nasıl güveneceksin? Üstelik krize girmemek için sürekli üretmek ve sürekli tüketmek gerekli. Aksi takdirde bu ekonomik sistemin devamını sağlamak mümkün değil. Doğaya en uygun sistemmiş gibi sunuluyor fakat anlattıkları yalnızca gerekli rızayı sağlayarak sistemi ayakta tutmak için üretilmiş sahte gerçeklerden ibaret. Ne dünyanın ne ruhun doğasına uygun bu sistem; gerçi yalnızca sahip olmakla ilgilenen ve bir şeyi elde ettiği anda sıkılan egoya -yani insanın karanlık tarafına, şeytanına- gayet uygun. Tabii o tarafınızı da fazla beslemezseniz başta kendi adınıza iyi olur. Sorun sadece kişisel de değil. Dünya hâlâ geniş bir yağma alanı olarak kullanılmaya devam edildiğinden şimdilik etkilerini gereğince hissetmiyoruz. Bir ara Batı yaşamıştı aslında, Londra’da 1952’de, hava kirliliği yüzünden kaç kişi hastalandı, öldü, halk corona dönemindeki gibi ağızlarında maskeyle gezmek zorunda kaldı. ‘Öldüren Sis’ adı verdiler. Stephen King, güzel filmiyle daha da ünlenen eseri The Mist’i yazarken bu olaydan etkilenmiş midir bilmem ama bu sis de öldürüyordu. İngiltere ne yaptı peki? Fabrikaları kademeli olarak doğuya taşıdı. Çare bu! Bugünlerde Çin’in belli bölgelerinde halk hava kirliliği yüzünden yine maske takmak zorunda kalıyor. Onlar da zenginleştiklerinde başka coğrafyalara taşıyacak, belki Afrika olabilir. Ama gazın salındığı atmosfer aynı olacak. Hepimizin ortak soluduğu atmosfer. Ortak ama ne hikmetse kimileri kendi zenginliklerinin artması için bunu göz göre göre zehirleyebiliyor, yöneticilere rüşvetler vererek onların da göz yummasını sağlayabiliyor.

Bakın bu liberal ahlakın bize normal gösterdiği bir garabettir. “Onun fabrikası” diyoruz. Ona bir şeye sahip olma hakkı vererek aynı zamanda hepimize zarar verme hakkı da sunulmuş oluyor ve biz buna, sırf bu adamlar zengin veya güçlü diye göz yumuyoruz. Bunu “düzen var”, “devlet var” diyerek doğal görüyoruz. Doğal bir var oluş değil bu. Bize doğal gelmesi, beynimizin sistemsel olarak yeterince şartlandırılmış olmasından kaynaklı.

Şimdi etik dışı bir şey soracağım: Eğer birileri kalksa da bu türden bir işletmeye zarar verici bir eylem düzenlese, özellikle de bu işletme büyük kodamanlardan birine aitse, o eylem ne olarak etiketlenir? ‘Terörist eylem’ diye değil mi? Oysa yaptığı, tüm canlıların solunum hakkını korumaktır, dolayısıyla bu adamlara kahraman demek lazım gelmez mi?

“Bir solcu olarak sana sonuna kadar katılıyorum. Bence gelir.”

Çoğunlukla gelmez kardeşim; sizi kandırdım, bu kadar saf olmayın. Belki bir iki istisna haricinde kimse kendini canlıların solunum hakkı için feda etmez; dolayısıyla böyle bir eylemi gerçekleştirenler muhtemelen yabancı istihbarat örgütlerinden biriyle alakadardır. Hele de devletlerin bu derece kontrolü elde tuttuğu bir çağda. O istisnalardan birini anlatmak isterim, Berkeley’den bir matematik profesörü, Ted Kaczynski, sevdiği koruluğun nasıl yok edildiğini gördüğünde içinde büyük bir tepki uyanmış, işi gücü bırakıp ormanlık bir alana göçmüş, uzun yıllar bir kulübede gizlice yaşamış ve şirketin çalışanlarına ve yöneticilerine ardı ardına bombalı mektuplar yollamıştı. Sonradan yakalandı, Unabomber takma adı yapıştırılıp ‘ekolojik terörist’ yaftasıyla müebbet hapse mahkum edildi. Yakın zamanlarda vefat etti, belki duymuşsunuzdur. Yüksek Lisans dönemimde ders sonrasında arkadaş topluluğumuzla kantinde toplanmıştık, sohbette Unabomber’dan ve manifestosundan bahsediyordum. Muhafazakâr bir arkadaş, kurulu düzene epey kızgın olacak, “Müslüman yapsa terörist derler. Kendileri yapınca…” diye parladı, haksızlığa uğradığını hisseden birinin yükselişiyle. “E adamı da ekolojik terörist diye hapse attılar, müebbet hapis cezası var.” deyince başı üzüntüyle önüne düştü; Ted’e mi o kadar üzüldü yoksa argümanının boşa çıkışına mı asla öğrenemedim.

Bu çağ düzenin ve devletlerin çağıdır. Herhangi bir devletin sınırları içinde rejimi değiştirmek için bir kalkışmaya kalksanız size hoşgörüyle davranmazlar. Diyelim başarıya ulaştınız, siz de neticede bir düzen kurmak zorunda kalırsınız ve elbette sınırlarınız içinde sağda solda bomba patlatılmasına müsamaha göstermezsiniz. Düzenin varlığı zorunludur, ta ki adaletsizlik, haksızlık artık dayanılmayacak bir noktaya varmadığı sürece. Oradan sonra maalesef ayaklanmaların çıkması kaçınılmazdır. Çatışmalar, insanların kanının dökülmesi ancak şeytanları sevindirir ancak bazı zamanlarda değişimin gerçekleşmesi için bunlar mecburi olabilir.  

“Bak senin söylediklerin hep düzenin zorla uygulanmasına, yani faşizme varıyor; huylanıyorum ben.” 

Huylanmaya gerek yok; hiçbir düzenin, sistemin gizlice reklamını yapacak tıynette biri değilim. Bir mesaj verecek olursam açıktan överim. Siz şunu anlamıyorsunuz: Evet, Hitler şeytandı, bunda hepimiz hemfikirizdir diye umuyorum. Fakat karşısındakiler melekti de bizim mi haberimiz yok? Sorun burada işte, birilerini günah keçisi seçip tüm günahı ona yüklemek ve kendi tarafını aklamakta. Ortada melek yok, herkes şeytan. Üç beş kuruşluk dünya mallarına köle kesilmişler, onurdan, ahlaktan zerre payları yok. Bunların karşıtlarının sözde ahlakı da insanî değer içermiyor, yalnızca ibadete odaklı, Yaradan’ın var ettiği en şerefli varlık yerine yerinde duran taşı kutsal sayan bir inanış türü. Ahlak olarak aynı sınıftalar. Her dinin muhafazakârı kendini beğenmiş bir halde dünyadaki tüm şeref kendilerinde toplanmış gibi davranmayı pek seviyor ama bugün İslamcıların, Evangelistlerin, Yahudilerin elleri altındaki ülkeler adaletsizlikten, haksızlıktan yana kırılıyor. Sözde “hepimizi cennete götürecek” sistemlerini reel hayatta uygulamaya geçince ortaya cennete dair hiçbir şey çıkmıyor, ortalık cehenneme dönüyor.

Hitler iyi değildi ama iyi bir indikatördü. Yahudilerin ne olduğunu en açık o gösterdi. Filistin'e bakın, Yahudiler gerçekten aşırı derecede ırkçı bir topluluk, bunu hâlâ anlamayan var mı? Bize yalan söylediler, tarih boyunca da öylelerdi; yüz küsur ülkeden kovulmaları boşuna değil. Hatta daha kötüsünü dürüstçe söyleyeyim, Yahudiler şeytan da Araplar iyi midir? Ellerine ne zaman güç geçse kundaktaki birbirlerinin kundaktaki bebeklerini kıran adamlar bunlar. Yahudiler gitse birbirleriyle savaşacaklar, bunu anlamayan var mı? İsrail çocuk öldürüyor da Araplar çok ahlaklı olduklarından öldürmüyor değil. Araplar da öldürüyor, haberlerde geçmediğinden siz duymuyorsunuz. Aratın bakalım Darfur’da ne olmuş bugün Yemen’de neler yapıyorlarmış. Arap da eline güç geçince ısırıyor Yahudi de; ikisi de kan tadını seviyor, dişleri kana değsin istiyor, ikisi de vampir türevinden ama birinin dişleri sivri, keskin; öteki demirden zırh giymiş birini ısırmaya çalışıyor. Araplarca ısırmak sorun değil, dişlerini geçirip kan akıtamamaları üzüyor onları. Neticede ikisi de aynı tür, arada var olan sadece güç ve teknoloji farkı. Ve bir tek Hitler şeytan öyle mi?

Daha da açalım: Beyaz kolonici kötüydü, değil mi? Ne zulümlere imza attılar. Peki, kendi milletinden insanları yakalayıp beyaz kolonicilere köle olarak satan siyahlar iyi miydi? Ruanda'da kurşuna para vermemek için düşmanını pala ile doğrayan siyahlar mı iyiydi yoksa? Beyaz-siyah köleciler kötüydü de gaza adı altında yüzyıllarca milletin kızını karısını köle yapan, çoluğunu çocuğunu vergi olarak toplayan Müslüman mı iyiydi? Müslüman kötüydü de yüzyıllarca batıdan toplanıp gelen Hristiyan veya uzak batının 'vahşi batı' olarak isimlendirilmesine yol açacak kadar vahşi yaşam süren Amerikalı mı iyiydi? Amerika vahşi batı diye anılırken aynı dönemde Müslüman dünya hâlâ güvenilir topraklardı.

Hep dindarlara yüklenmeyelim yahu. Bu örnekleri yalnızca dindarların değil ateistlerin argümanlarını da yere sermek için de kullanabiliriz. Ahlaklarını dindarlardan üstün gösteren ateistlere şunu sorabiliriz; hatta sormalıyız da: “Hani tüm kötülükler dinler kaynaklıydı? Neden gücün ateistlerin eline geçtiği çağda dünya mezbahaya döndü? Hani dinlerden kurtulunca el ele tutuşup halay çekecektik hepimiz? El ele tutuşup gaz odalarına girdik. Neden böyle oldu sevgili üstün ahlaklı ateist kardeşim?”

Demek ki sırtını inanca, ahlak sistemine dayamayan bilim aslında şeytanlıktan başka şey değilmiş, bu çıktı ortaya. Doğrudur da... Peygamberler olmasaydı ahlakın dayandığı bir temel yoktu güzel arkadaşım. İnsanı hayvanlıktan da şeytanlıktan da peygamberler kurtardı -veya kurtarmaya çalıştı. Yoksa ahlakı tutup da Kant'ın ödev ahlakında öylece söylediği üzere “Sana davranılmasını istediğin gibi davran.” diyerek açıklamış olmazsın. Çünkü egonun buna soracağı soru bellidir: “Neden yapayım bunu? Benim çıkarım ne bundan?” Doğru, doğada böyle bir kanun mu var ki insan buna uysun? Doğanın kanunu bellidir: Güçlü olan her şeyi alır. İnsan neden kendine yasalar koysun, kendini sınırlasın?

Sözün özü dinsiz ahlakı yalandır, dindar ahlakı yalandır, sağcı ahlakı yalandır, solcu ahlakı yalandır, muhafazakâr ahlakı yalandır, modern insanın ahlakı yalandır; bize anlatılan tüm ahlak tiplemeleri propagandadan ibarettir. Tek hakiki ahlak biçimi Kutsal Yasa’ya dayanan ahlaktır, peygamberlerin ahlakı. Dikkatinizi tekrar çekiyorum, dindar ahlak veya şeriat kuralları değil göğe ait Kutsal Yasa’ya dayalı ahlaktan söz ediyoruz. Çünkü o ahlak bize eve geri dönüş yolunu gösterir. Diğer ahlaklarsa yeryüzüne ilişkindir ve yeryüzünde kalmaya mahkumdur.

“Japonya’da peygamber çıkmadı ama ahlak açısından Müslüman ülkelerin çok ötesinde. Bunu nasıl açıklıyorsun ya?”

Tekrar edeyim: Ben ‘ahlak kuralları dine bağlıdır’ demiyorum, bambaşka bir şey söylüyorum: ‘Peygamberler insanı hayvanlıktan, şeytanlıktan kurtarmaya çalıştılar, bu nedenle ahlakları da bu amaç üstüne, yani insanları doğaya ait vasıflarından arındırıp göğe yükseltmek üstüne kuruludur’. Diğer ahlakları emreden doğaya ait küçük akıldır, çünkü insanlık kaos durumunda düzende yaşayabileceğinden daha az zaman hayatta kalabilir. Dolayısıyla akıl yasalar yoluyla kendinin ve türdaşlarının ömrünü uzatmaya çalışmaktadır. Yani aslında Kant ve türevlerinin ahlak algılayışı da doğaya ait küçük akla dayanmaktadır ve özüne bakıldığında eline geçirdikleri elinden gitmesin diyedir. Fakat aynı akıl besin piramidinin tabanında ve tepesinde farklı işler, der ki: “Ya ben yemeliyim ya da ben yiyemiyorsam kimse yiyememeli. Ya da elimdekiler gitmesin en azından.” Oysa asıl akıl olan ruhsal akıl böyle işlemez. Ruhsal akla göre durum şudur: “Ölüm tek gerçek. Sen her ne yasa koyarsan koy, istersen kusursuz düzeni sağla, bir gün gelecek ve bu tek gerçekle yüzleşmek zorunda kalacaksın.” Öyleyse asıl akla uygun olan da gerçekleşeceği kesin bir olaydan kaçınabildiğin kadar kaçınmak değil, hani bugün modern dünyanın yaptığı aksine, onun yerine yüzleşmeye hazırlanmaktır. Yani geçmişte evi, barkı terk edip arayışa düşen herhangi bir dine mensup eğitimsiz insan bugünün küçük akla dayanan düzeninde hiç ölmeme hayalleri kuran eğitimli insanından daha akıllıca davranmaktadır aslında.

Gelgelelim onların yaptığı da ruhsal akla tam olarak uygun değildir çünkü onlar da içinde bulundukları yeri ve zamanı yadsıyorlardı. İnsanın elinde içinde bulunduğu andan başka ne vardır ki onu yadsıyarak, ondan kaçmaya çalışarak bir şeyler elde etmeyi umar? Üstelik bu türlü dindar akıl da hatalı; çünkü ölümle yüzleşmek, ölümü kabullenmek yerine yaşadığı yaşamı ölümden sonraya uzatmak üzere hazırlanıyor ve bu süreçte de elindeki zamanı yaşamıyor, feda ediyor. Böylesi davranışın gerçek akla uygun olmadığı açık. Bir yere gitmek üzere otobüs yolculuğuna çıksanız, nasıl olsa bu sonu gelecek bir yolculuk, ben de burada kalıcı değilim diyerek kendi altınıza pislemezsiniz değil mi? Aksine gidene değin rahat oturabilin diye, hem kendiniz hem de sizden sonra binecekler için temiz tutmanız gerekir. Yusuf Peygamber'i konu edinen bir dizi vardı, aslında izlemedim ama birkaç sahne önüme düştü, onlardan biri de zindan sahnesiydi. Yusuf zindana girdiğinde mahkumlara yaşadıkları ortamı temizlemeyi tavsiye ediyor, bazıları da buna gülerek orasının bir hapishane olduğunu söylüyor ve karşı çıkıyordu. İşte Yusuf o sahnede ruhsal aklın karşılığıdır, karşı çıkan mahkûmlar ise bugünü yaşamayan dindar misalidir. Çıkacağı zaman yapacağı her şeyi inceden inceye düşünür de içinde yaşadığı ortamı geliştirmek üzerine hiç çaba sarf etmez. İşte bu yüzden de böyle toplulukların toplaştığı her yer yaşanacak yerler olmaktan çıkar; bunu kelimenin ilk anlamıyla söylüyorum. En zengin muhafazakâr bölgelere bile gitseniz, hiçbir şekilde estetik bulamayacaksınız. İsterse en çok para akıtılan bölge olsun, estetiğin olduğu muhafazakâr bir muhite ben bugüne dek denk gelmedim. Nedeni işte dünyaya karşı bu vurdumduymazlıktır. Tam da aynı sebeple ateistlerin toplandığı Japonya gibi bölgeler yaşamaya çok daha layıktır. Gelgelelim onlar da kaldıkları yerin yalnızca bir zindan olduğu gerçeğini akıllarından çıkartmış, tüm odaklarını bulundukları yeri geliştirmeye vermişlerdir. Bu iki davranış biçimi de ruhsal akla uygun değildir.    

“Sözün özü, diyorsun ki askerin iyi yanları olan çalışkanlık ve disiplini alalım, bu ruhsal akla uygun olandır. Fakat daha birkaç paragraf önce düzeni askere teslim etmemek diyordun? Nasıl olacak her ikisi birden?”

Japonya'da sistem ve düzen disiplin üstüne kurulu, kontrol askerde de değil. Elbette onların düzeni burada tutar mı, ayrıca tartışmak lazım fakat mahalle mahalle, apartman apartman, ev ev belli sorumlulukların paylaşıldığı bir düzen işe yararmış gibi geliyor bana. Topluma disiplin şart; olmadığında yaşananları görüyorsunuz. Sınırlandırılmış özgürlük gerek. Sınırsız özgürlük, şeytanlığa giden en kestirme yoldur. Fakat dünyayı düzeltme çabası bu bölümün konusu değil. Onu başka bölüme saklayalım.

Günah keçisi yapılan insanlar konusunda bizim daha öne almamız gereken bir hakikat var. Madem hayır da şer de Allah’tan, demek ki ‘kötü’ olarak nitelendirdiğimiz toplulukların belli coğrafyalara musallat olma sebebi de Allah’tır. Bunu herhangi bir acımasızca duyguyla, örneğin öfkeyle, kinle, nefretle söylemiyorum, tam olarak akılla varılabilecek bir değerlendirme bu. İnsan vücudu üstünden düşünürsek, ameliyatlık bölgede yapılacak bir yıkım elzemdir, bu yıkımı yapmak için de elbette neşter gereklidir. Ben Hitler’i, Cengiz Han’ı, Vikingleri neşterler olarak görüyorum. Şunu sorun kendinize, madem Hitler'i kullanan Yaradan değildi neden her işini rast getirdi? Tek bir yerde, yalnızca tek bir yerde değiştireceği ufacık bir durumla milyonlarca insanı kurtarabilirdi. Örneğin sanat akademisinde kararları veren kişinin gönlünü ufacık bir ilhamla çevirip Hitler'i ressam yapar, siyasete girmesine engel olurdu. Neden yapmadı? Bilakis Hitler siyasete girene dek adamın her işi ters gitti. Ne zaman ki siyasete girdi o zaman her adımı şans ile doldu, her işi rast gitti. Hitler bunu kendi bilsin veya bilmesin, buna razı gelsin veya gelmesin, tıpkı İblis diye bildiğimiz melekle aynı şekilde kullanıldı; oyun kurucu ise hep aynıydı. ‘Kötülük’ gereklidir çünkü dünyada yapım kadar yıkım da önemli yer tutar, yıkmadan nasıl yapabilirsin ki? Bu dünyanın kanunu böyle, yaşamın tanrısı yıkımın da tanrısı değil mi? Yaşamı iyi, ölümü kötü olarak etiketleyen cahil insandır, yaşama ait kavramları böyle etiketlediler ve bunları kontrol ettiğine inandıkları tanrıları yine kendileri yarattılar. Sayısız tanrı insanların isteklerinden ve korkularından doğdu. Gerçi şurası da doğru, diğer âlemlerde gerçekten yüksek güçlerin sahibi olup kendini tanrı diye tanıtan varlıklar bulunmaktadır. Fakat insanların bunlara tapınma sebebi de yine korku ve isteklerdir; yoksa insan her türlü varlıktan çok daha yüce olarak var edilmiştir. Kendisine sonsuz şükranlar olsun, bunu bize Muhammed Mustafa kanıtladı.

Bir insanın davranışları onlara öğretilenler, inançları ve düşünceleri tarafından yönlendirilir öyle mi? Ve düşünceleri de çocuklukta ona ekilen tohumlar, inanışlar doğurur. İnsanları bu ailelerde doğmasına karar veren kimse dünyayı evirip çeviren de odur, kimse kusura bakmasın. Hitler de Gandi de toplumlarının ezildiğini görmüşlerdi; fakat Hitler şiddet dolu bir çevrede, ancak ısırıp kemirerek yükselebileceği bir ortam içinde yetişirken Gandi şiddete karşı bir öğretiye inanan aile içinde büyüdü. Yani Gandi'den Hitler çıkaramazdınız, Hitler'den de Gandi çıkmayacaktı; her ikisi de beslendiği kaynağa uygun olarak büyüdü ve yükseldi. Bu bize neyi anlatır biliyor musunuz: Bu, aslında hayatlarımızı sandığımız gibi özgür iradeyle yönlendirmediğimizi, hayatlarımızı içine girerek izlediğimizi, onlara tanık olduğumuzu ve tecrübe ettiğimizi anlatır bize. Hitler, Hitler olması için vardı, Gandi, Gandi olması için. Gerçi kaderin zincirinden kurtulan, kendini aşmış ruhlar da elbet vardır; fakat sonuçlar nadiren değişir. Bu yüzden Hitler'in ahiretteki hesabında ne diyeceği merak konusudur. “Neden böyle davrandın?” diye ona sorduklarında “İyi ama beni çocukluğumdan yetişkinliğime kadar alkolik babama dövdürten ve içimi müthiş bir öfkeyle doldurana kadar durmayan da Tanrı değil miydi? Üstelik işlerimin her zaman yolunda gitmesini sağlayan ve beni oralara kadar yükselten de Tanrı'ydı.” diye cevap verirse acaba sorgu melekleri ne der?

Ve bizler buradan berbat bir gerçeğe çıkarız: Eğer Hitler, Hitler olması için varsa, onun yaptıklarının gerçekleşmesini dileyen de Hitler rolünü var edendir. Yani esasında Hitler eliyle Yahudileri gaz odalarına dolduran da perdenin arkasındaki, Yahudiler eliyle Gazze'de çocuklar üstüne bomba yağdıran da aynı varlıktır. Nasıl olacak şimdi?

Sahi İblis neden “Beni azdırmana karşılık” demişti? Söyledikleri üzere suçu üzerinden mi atıyordu? Fakat İblis kalkıp dese ki “Tamam ben yaptım, senin benim eylemlerim üstünde bir hükmün yok.”, o zaman bu söz “Sen varsın, ben varım; ben ve sen ayrıyız.” anlamına gelmez mi, böylece İblis şirke düşmüş olmaz mı? O zaman tasavvuftaki “Mevcudatta var olan yalnızca Allah’tır” sırrı nereye gitmiş oluyor?

“Bize Allah’ın düzeni sevdiği, İblis’in kaostan beslendiği anlatıldı. Şimdi sen kalkmış bize kaosu, yıkımı gerçekleştirenin de Allah olduğunu mu söylüyorsun?”

Ben demiyorum, Nisa Suresi 79’da “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir.” denmiyor mu? Eğer sürekli alkol alıyorsanız midenizde yara çıkması doğal değil mi? Çıkan yara midedeki düzenin bozulması sonucu değil mi? Bunu var eden de Allah değil mi? Fakat gerçekleşme sebebi kim kaynaklı? Yapıp yapıp şeytanı suçlayanlara alışığız da yapıp yapıp Allah’ı suçlamak biraz ayıp kaçmıyor mu sizce de? İblis de “Beni azdırmana karşılık…” dememiş miydi?

Elbette düzen iyidir. En kötü düzen en iyi kargaşadan iyidir, insan en azından yarın ne olacağını bilir, ona göre hareket eder. Allah kan dökülmesini sevmez, kullarının birbirini doğramasını da… Fakat şurası da gerçek ki yıkım olmadan yapım olmaz, dolayısıyla çürümüş bir düzenin düzelmesi için önce iyi-kötü bir kargaşa şarttır. Neştersiz ameliyat mı olur? Üstelik bedeni kurtarmak için gerekiyorsa organ kesilip atılır, ilahi neşter bir yeri yardığında bu aklınıza gelsin.

Bu gerçeği çizgi roman dünyasından bir gerçekle anlatayım, daha iyi yerleşsin akıllara: Gotham’da günah keçisi kimdir: Joker. Çünkü Joker kendi sözleriyle “kaosun elçisi”dir, Batman ise düzenin koruyucusu. Oysa objektif gözle bakıldığında, amaç açısından Joker Batman’den daha haklıdır. Çünkü Batman, kokuşmuş bir düzene bekçilik etmektedir, sistemin değiştirilmesini asla aklına getirmez. Mülkiyet hakkı Batman’in kırmızı çizgisidir. Her gece dışarı çıkıp suçlu pataklar ama o suçlular aslında tükenmez, yeniden ve yeniden türerler; çünkü onları Gotham’daki tepeden tırnağa yoz sistem üretmektedir. Fakat bir dakika, onlar olmasa Batman kimi durdurmak üzere var olacak ki? Yani aslında yozlaşmışlık Batman’in varoluşu için gereklidir, dolayısıyla Batman varlığını sisteme, sistem de devamını Batman’e borçludur. Yoksa Ra’s Al Ghul belki bir Che Guevera değildir ama haklı noktalara parmak basmaktadır. Batman ise kangren olmuş bacağı lavanta suyuyla silmekte ısrarcıdır. Çünkü bu durumda her zaman lavanta suyu sürecek bir hemşireye ihtiyaç olacaktır ve bu hemşire de Batman’dir. Batman asla tedavi değildir.

İşte aynı sebeplerden kapitalist ideoloji adına tedavi de sistemin insana tanıdığı bir iki ufak hak değildir, sağa sola silahla saldıran solculardır. O silahlı solcular sayesinde insanlık sekiz saat çalışma hakkına sahip oldu, haklar edindi. Yoksa kapitalist maden sahipleri on-on iki yaşındaki küçücük çocukları deliklerden daha kolay geçerler diye toprağın altına yollamaktan, insanları on altı saate kadar çalıştırmaktan hiç utanmıyordu. Gerçi bugün Türkiye’de hâlâ sekiz saat çoğunluk için hayaldir, bunun nedeni de solcu damarın zayıf olması. Bunun yerine dinsel damar baskındır ve piyasanın her zaman çok üzerinde para kazanmış olan din adamları insanlara sabretmeyi ve şükretmeyi vaaz eder, halkı uyuştururlar. Tıpkı Batman’in yaptığıyla aynı iştir bu da.

Kapitalizmin öncüleri dünyayı bu şekilde mahvetti, insanları köleleştirdi ve onları kendi hizmetleri için kullanıp attı uzun yıllar boyunca. Buna tepki olarak sol yükseldi, sol anlayış da beraberinde kendi sorunlarını getirdi ve sola da tepki olarak disiplin üstüne kurulu faşizm yükseldi. Faşist güçler tüm o keşmekeş içinde düzeni sert tedbirler yoluyla sağlamaya çalıştı. Böylece ABD merkezli ‘özgürlükçü’ anlayışın tamamen zıddı bir anlayış getirmiş oluyordu. Elbette her ideoloji kendi rakibini şeytanlaştırıp kendini aklama yolunu seçer ve bu durumda da öyle oldu; faşizm günah keçisi oldu, diğer rejimler ise insanlık yanlısı. Bugün de propagandalar hep aynıdır; kimseyi sokakta koymayıp herkese barınma sağlayan faşist rejim şeytan olarak resmedilir, kendi gazisini sokağa terk eden, soğukta yanından geçerken gram vicdan azabı hissetmeyen Amerikalının liberal düzeniyse melek olarak. Çünkü liberallere göre ‘özgürlük’ tüm erdemlerin kaynağıdır. Vefa, sadakat, bağlılık, kardeşlik gibi erdemler onlara hiç anlam ifade etmez.

En başa dönüyoruz: Kapitalistler ortalığı karıştırıyor, insanları köle olarak kullanıyor, solcular tepki gösteriyor, fakat onlar da genel olarak yalnızca düzen bozuyor, güçlendikleri yerlerde düzen falan kalmıyor, sağcılar itiraz ediyor, düzen yerleştirmeye çalışıyor, fakat bunu da en kötü biçimde, şiddetle ve katı kurallar yoluyla sağlamaya çalışıyorlar ve de insanları canından bezdiriyorlar.

Şu son iki yüz yılın özeti budur. Size soruyorum, burada herhangi temiz bir taraf görebilen var mı? Var olduğunu söylüyorsanız bu ancak ideolojik kaygılardan ötürüdür ve sorunun bir kaynağı da sizsiniz demektir. Tüm taraflar kirli, tüm taraflar kötü, tüm taraflar zorba, tüm taraflar şeytanî. Gel gör ki bize kurumsal öğretiler ve medya yoluyla sadece bazı şahısları şeytan diye öğrettiler.     

Şimdi anlıyorsunuz değil mi günah keçileri neden var? Günah keçileri varlar çünkü daha girişte anlattığım hikâyedeki Yahudilerin yaptığı üzere insanlık hep günahkâr ve kendi pislikleriyle yüzleşmemek için birilerini seçip günahlarını onun üstüne boşaltmayı ve böylece kendi günahlarından kurtulduklarına inanmayı çok seviyorlar. Hakikatte böyle bir şey olduğunu sanmayın. Hakikatte günah atacak kimse yok kendinden başka.      

“Yani Hitler kötülük yaymamıştır da toplum içindeki kötülüğü açığa çıkarmıştır mı diyorsun sen? Dediğin o mu?”

Hitler Almanya’yı sürükledi elbette ama Almanya da gönüllü olarak onun peşine düştü. Peşine düştüler çünkü 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanlara itten beter davranıldı, aşağılandılar, dibin de dibini gördüler. O aşağılanmanın ve ruhsal yaraların elbet bir sonucu olacaktı. Eğer Almanlar içinde bulundukları duruma tepki göstermeseler uyuşuk, hatta ödlek bir topluluk oldukları açığa çıkardı. Mutlaka bir tepki yansıması olması gerekiyordu.

Fakat tam olarak öyle söylemiyorum. Ben diyorum ki insanlığın lanetlediği şeytanî isimler günahlarını üstlerine boşaltıp böylece kendilerini temize çektikleri günah keçileri olup çıkmıştır. İnsanların davranış tarzı böyle; birilerini öne itiyor, tüm günahların sebebi olarak onu gösteriyor ve böylece kendilerini temize çekiyorlar. O nedenledir ki dünya kötülüğe batmışken daima belli isimler etrafında dönülüp duruluyor: Firavun, Hitler, Yezid, Ebu Cehil, Yahuda… Birkaç şeytanlaştırılmış isim daha. İyi de bu adamlar göçüp gideli yüzlerce yıl oldu, bin yılı geçti. Madem tüm kötülüklerin ‘babası’, müsebbibi bu adamlar, aradan geçen zamana rağmen dünya neden bu hâlde, bana bunu anlatın lütfen. Şimdilerde dünyaca yemyeşil kırlarda el ele tutuşmuş, huzur içinde halay çekiyor olmamız gerekmiyor muydu? Bu adamlar göçtü gitti, kötülük de onlarla yok olmuş olmalıydı. ‘Cehaletin babası’ öldü de cehalet beden ölmedi, eskisi kadar beter şekilde devam ediyor?

Büyük suçları basitleştirmiyorum, hayır, ama söyleyin Allah aşkına, bugün Müslüman toplumlarda cehalet ve haksızlık sevdası Ebu Cehil yani ‘Cehaletin Babası’ lakabını taktıkları adamla yarışacak düzeyde değil mi? Hadi, Ebu Cehil kötüydü, çok kötüydü, ona eyvallah; peki siz onca haksızlığın, yalancılığın, sahtekârlığın, her tür baskıcılığın, şiddetin, kavganın, terörün, üstüne bunca aymazlığın ortasında, bu ortamı yaratan ve yaşayan cahil, vicdansız kitleleri oluşturan bireylerin Ebu Cehil’den iyi olduğunu mu iddia ediyorsunuz yani? Hangi argümanlarla?

Kitlelerin en büyük şansı bir peygamberin gelip karşılarına çıkmamış olması. Eğer çıksaydı tarihte olanlar yine tekrarlanacaktı. Parmakla sayılacak bir insan mini-topluluğu haricinde yine aynı şekilde uyarıcıyı en iyi ihtimalde görmezden gelecekler, daha kötü ihtimalle saldırıp yok etmeye çalışacaklar, en kötü ihtimalde de peygamberi ve takipçilerini öldüreceklerdi. Bunları yapan da en başta din adamları olacak, gelen peygambere yapılan saldırıları destekleyecek, hatta fişekleyecekti. Tarihte hep aynısı tekerrür etti. Yahudilerin karşısına iki defa peygamber çıktı ve onlar tüm dindarlıklarıyla her ikisinin de canına kast etti. Evet dindarlıkları onları Tanrı’dan haber aldığını iddia eden insanlara saldırmaya itti; yani esasında dinin götürmesi gereken tarafın tam zıt yönüne. Bugünkülerin de yapacağı aynısı işte. Geçmişte kalmış ve o dönemde normalse bile artık birçoğu gereklilik vasfını yitirmiş, dünyadan isimlerin üstüne üstüne eklemesiyle iyice şişmiş ve ne yazık ki birçok konuda bu dönemde saçma hâle gelmiş bir kurallar yığınının fanatikliğini yapmayı dindarlık olarak algılayınca bu sonucun çıkması beklenmedik değil. Özü pas geçersen dindarlık buradan başka yere varmaz. Ve bugün kitleler özden habersiz, umursamıyor bile. Sadece kuralları kutsal sayıyorlar, Yahudiler gibi. 

İşte bu nedenledir ki anlayışları da olaylara ve kişilere endeksli; eylemin kendisine, kötülüğüne iyiliğine değil. Dolayısıyla tahtını korumak için peygamber soyuna karşı kılıç kullanan Yezid’i şeytanın ete kemiğe bürünmüş hâli olarak görürlerken taht için kundaktaki bebeği boğduran sultana ‘veli’ nazarıyla bakabiliyorlar. Oysa her ikisi de benzer günahı aynı nedenden işlemiş; taht sevdasına. İkisinin de günahı aşağı yukarı aynı; masuma kıymak. Hakk katında en büyük günahlardan. Bu yüzden peygamber bulamayan satanistler bebekleri kurban ediyor, peygamber bulsalardı onu keserlerdi, ikisi birbirine yakın bu işlerin. Gerçekten bunu anlamıyor olamazsınız; masumiyete kast etmenin günahını anlamıyorsanız ya şeytanın büyüsü altındasınız ya da üzgünüm o şeytanlardan biri de sizsiniz. Gerçi Ankebut 41’de “Yuvaların en zayıfı örümceğin yuvasıdır.” denir ama görünen o ki şeytan, büyüsüyle epey fazlaca kişiyi o yuvada tutabiliyor.

O illüzyonu silin atın, lanetlenen belli bir insan değildir, lanetlenen günahın kendisidir. Kuran’da kullanıldığı hâliyle firavun bir isim ya da unvan değildir, ruhta bir makamdır. Ego-nefs-benlik materyal dünyada her şeyin sahibinin O olduğu gerçeğini es geçerek sanki ayrı bir ilah gibi zorbalıkla sahiplenme ve üstünlük davasına düştüğü anda bunu yapan artık ‘firavun ailesine’ dâhildir. Bugün dünyada bir tane değil binlerce firavun yürümektedir. Dünyayı yöneten küresel güç sahipleri, diktatörler, diktatörlüğe meyledenler zaten firavun ailesinden orası açık da otel alanı açmak için ormanları ve içindeki hayvanları diri diri yaktıranlar da firavun ailesinden, maksimum kâr güdüsüyle çalışanını köleleştiren veya fabrikanın zehrini nehre boşaltıp da binlerce balığı yok eden işyeri sahibi de firavun ailesinden… Hatta dışarıda savunmasız hayvanlara veya evinde eşine, çoluk çocuğuna ağır şekilde zulmedenler de aslında birer firavun adayıdır, sadece eline güç geçmemiştir. Saddam’ın çocuklukta hep hayvanlara zulmettiği bilgisine sahip misiniz bilmem, şimdi öğrendiyseniz bile bu bilgi bahsettiğimiz konuda iyi bir veri sağlamaktadır.  

Ayrı paragrafta özet geçiyorum, firavunluk, her şeyin sahibinin O olduğu hakikatini es geçerek O’nun kulları üstünde sahiplik iddiasında bulunmak ve zulme sapmaktır. Allah’ın kullarından tekini kendi benliğine köle etmeye kalkan her kişi de firavun ailesine üye olur, sonra da ruh âleminin ummanında boğulur, helak olur. Yoksa geçmişte bir firavun vardı da askerleriyle boğuldu gitti, olay orada kaldı gitti kısmı yalnızca işin hikâyesidir. Kuran’da anlatılan ruhsal yolculuktur ve oradaki her olay buna ilişkindir, bunu aklımızın bir köşesine kazıyalım, bundan sonraki Kuran okumalarımızı da buna göre yapalım.  

Sözü geçti madem, gerçi ayrı bir inceleme koymak niyetindeyim ama, tarihte en çok şeytanlaştırılan figürlerden biri olan Yezid’i önce burada kısaca ele alalım: Yezid. Yezid’i tanırsınız, Peygamber’in küçük torununu ve onunla birlikte tek erkek hariç diğer erkek üyelerini katlettiren adamdır. Sünniler de elbette nefret eder ancak özellikle Aleviler için Yezid şeytana denktir. Uzun uzadıya Kerbela konusuna giremem bu başlık altında, zaten az çok bir şey biliyorsunuzdur, yoksa da araştırır okursunuz. İşte bu adamın Kerbela ardından şöyle bir şiir döktüğü rivayet edilir: “Bir karga öttü. Ona ister öt ister ötme dedim, ben alacağım öcü aldım.” İşte yalnızca bu tek beyitten bile açıkça ortada ki Yezid yarattığı felaketi kan içmek için veya demonlarla anlaşmalar yaptığından veya kara büyüler yapmak için veya sahte bir ilaha kan sunmak için yaşatmamıştır. Yezid’in içinde geçmişten kalma bir intikam arzusu vardır, çünkü içinde büyük bir yara ve acı taşıyordur. Onu günahına teşvik eden esas güdü de içinde hissettiği bu acıyı bastırmak, gidermektir; kendisi bunu bilmese bile.

Neden içinde acı var peki bu adamın? Çünkü bu adamın amcası, dayısı ve başka bir yakın akrabası (hatırlayamadım kim olduğunu) tek çatışmada öldürülmüştür. Şimdi kendimizi onun yerine koyarak düşünelim: Bir gün birisi ortaya çıkıyor ve bugüne dek inandığınız inancın yanlış olduğunu söylüyor. Müslüman olduğunuzu varsayıyorum, ortaya çıkan zat diyor ki Müslümanlık bozulmuş, çarpılmış bir dindir; bunu da her yerde dile getirmeye başlıyor. Din adamlarını falan da takmıyor, yalan söylediklerini söylüyor. Üstelik ortaya çıkan kişi liberal falan da değil ha, mülkiyet hakkının kutsallığına inanmıyor. Her şeyin sahibi olan tek bir Yaratıcı’nın bulunduğunu ve her şeyin O’na ait olduğunu, bu yüzden de malınızı mülkünüzü, paranızı pulunuzu, hayvanınızı sürünüzü toplumun en alt tabakasıyla paylaşmanız gerektiğini her yerde dile getiriyor. Bu en tehlikelisidir; yeni bir Tanrı anlayışı bir yere kadar tolere edilebilir; ancak kimse malını mülkünü aşağıdakilerle falan paylaşmak istemez, unutun bunu. Düşünün aynı durum bugün gerçekleşse tarikatlar için ne kadar zorlayıcı olur, öyle mülklerini Allah için başkalarına vermek falan, en çok buna karşı çıkarlar zaten. Çıkan zatın en ilginç özelliği de alttakileri de insan yerine koyması öyle “ayaklar baş olmuş” falan demiyor birileri gibi. (Hatırladınız mı kim söylemişti böyle bir sözü?) Yani soy falan da umursamıyor hiç; hanedandan çok hanedanlık savunucusu olanlara kötü haber. Ülke bir hanedana aitmiş falan, hiç umurunda değil, Allah’a ve halka aittir, diyor. Dün köle olanın yarın başa geçebileceğini söylüyor. Gomonist midir, anarşik midir; anlamak mümkün değil zaten, bir de peygamberlik iddia ediyor! Şimdi ne yaparlardı bu insana?

Size ne olacağını söyleyeyim, onca siyaset ve tarih bilgisini boşa edinmedim: Elbette her ideolojinin ve hâkim dinin ilk işi kendine muhalif sesi bastırmaya çalışmak olacağından, eski düzenin taraftarları ve kaymağını yiyen kesimi bu kişiyi ilk önce dışlayacak, alay edecek. Baktılar susmuyor, etrafı da genişlemeye başladı, bir şekilde baskılayacaklar. Ya araya önemli kimseleri sokacaklar ya birtakım kurallar getirecekler. O da mı olmadı; onu ve takipçilerini şiddetle korkutup sindirmek isteyecekler. Fakat bu kişimiz hâlâ pes etmez de Muhammed Mustafa gibi epey dişli biri çıkarsa, üstelik yanına da Haydar Ali gibi yerine ölmeye yatacak kadar inançlı, sadık ve sağlam taraftarlar çekmişse, sinip geri adım atmak şöyle dursun, etrafına topladıklarıyla açılan savaşa karşılık verirse ve kazanırsa… Düzenin taraftarı olan sülalenizde en yakın akrabalarınızı savaşlarda ve sonrasında kaybederseniz… Yani tam olarak Yezid’in yaşadıklarını yaşarsanız… Şimdi herkes kendini böyle bir durum içinde hayal etsin ve ne yapacağını lütfen dürüstçe kendine itiraf etsin.

“Hayır, hayır; sen doğru söylemiyorsun. Birisi bana bunları yapsa hiç intikam falan aramazdım. Zaten akraba değil mi sürüsüne bereket, isteyen istediği akrabamı istediği nedenden öldürebilir!”

İşte tam bir akraba âşığı! Tamam ama yine de sizi de başka bir sınava tâbi tutmamız lazım o zaman. Gerçek bir kötülük yapacağız, artık neyi gerçek kötülük olarak adlandırıyorsanız, sınavda olduğunuzu da bildirmeden. Yok öyle havadan konuşmak. Mesela en sevdiğiniz kimler varsa, oğlunuzu-kızınızı-eşinizi elinizden alıp Truman Şov’daymış gibi izleyeceğiz ne yapacaksınız. Aslında hayat dediğimiz şey tam olarak bu da çaktırmayın! Allah’ın yöntemi tam olarak böyle, bu yüzden insan ne dediğine, ne istediğine her zaman dikkat etmeli; yoksa çok ağır sınavlarla sınanabilir. Gelgelelim hakiki insan da böylesi sınavların ardından belli olur; zor ve sancılı süreçler ortaya çıkarır gerçek insanı. Bu bahsettiğimiz örnek üzerinden konuşursak kimdir gerçek insan olanlar: Elbette intikam aramayacak olanlar.

Gel gör ki eğer insanları biraz tanıyorsanız, insanoğlu hakkında birazcık bile tecrübe edinmişseniz bilirsiniz ki böylesi bir felaket ardından intikam aramayacak olanların oranı %10 bile değildir ve %10 da çok çok iyi niyetli bir rakamdır. Risk almamak için rakamı o kadar yüksek tuttum. İşte geri kalan her kişi ise özünde, af edersiniz, Yezid’dir. (Ek not: Bir gün yüksek makamlara gelirseniz “Bana af edersin Yezid diyenler oldu” diye kameralar önünde yakınmayın lütfen, yapmayın etmeyin, konu inceliyoruz şurada.) Bunu hakaret niyetiyle dile getirmedim, gerçekten öyle, yani Yezid’in elindeki imkân bizim burada incelediğimiz insan tipinin eline geçmediğinden onun yaptığı kötülükleri yapamıyor aslında, yani bunlar hep imkânsızlıktan. Buradan çıkan da o ki kimi imkânsızlıklar iyidir. Demek ki herkesin eline her imkân geçmemeli. Kendi iyiliğinden, firavunlaşmaması için.

Başka bir hakikati dile getireceğim: Allah’ın insanları kurtarma yöntemlerinden biridir bu. Uğruna çok uğraştığımız bir şeye ulaşamıyorsak durup kendimizi bir sorgulamamız gerek; “Ben hakikat âleminde bunu ele geçirdiğimde aynı anda kötü bir şey mi yapmış veya kötü bir şeye uğramış mı oluyorum ki bu bana verilmiyor?” Hakikat âleminde zaman birse, geçmiş-gelecek hep birse, bu her şeyin tek bir an içinde gerçekleştiği anlamına gelir ve aslında biz bir tercih yapmışken, elli yıl sonra yapacak olduğumuzu da o anda yapmış oluruz. Bunun elli yıl sonra gerçekleşmesi zaman kapanına kısılan bedene göredir. Yani örneğin hepimiz Ali Cabbar’a üzüldük, tamam ama, Ali Cabbar sevdiği kızla evlendikten sonra olacak olanları, nasıl hissedeceğini veya onu nasıl mutsuz edeceğini hep birden bir an içerisinde görebiliyor olsa belki de gırnatasını hevesle çalıp kendi yolcu edecekti kızı, daha onu alma isteğine kapılmadan. Bunu bilmiyoruz işte; çünkü zaman bize göre doğrusal akıyor. Oysa veliler demişler ki hakikatte geçmiş, şimdi ve gelecek hep birdir.

Şimdi düşündüm de… Belki de kişi yaptığını yaparken yeterince mutlu değildir veya yeterli çabayı göstermemiştir veya birtakım fedakârlıklar yapmamıştır veya makamları, mevkileri, parayı, pulu, statüleri dağıtanı bir nedenden ikna edememiştir… Bilmiyorum tam olarak aslında. İnsanın her şeyi devletten beklememesi lazım, biraz durun kendinizi sorgulayın, her çıkarımı ben yapmayayım oturduğum yerde. Şunu demeye getiriyorum ben, beceremediysem eğer: İsteğe ulaşmak için çaba göstermek şart ama sonuç garanti değil ve bunun çok çeşitli sebepleri olabilir.

Konuya devam edelim. İnsanlar hakkında vardığımız bu sonuç bizim başkaca bir gerçeğe ulaşmamızı sağlar: gerçekten karanlıkla iş tutan veya zihinsel fonksiyonlarında çarpıklıklar bulunan %10 falan haricinde insanların %90’ı kötülükleri hep aynı konulara sahip süper kahraman filmlerindeki gibi ‘villain’ yani ‘kötü adam’ olmak için yapmazlar. Tam aksine ego-nefs-benliğe uyduklarından kötülük durumu ortaya kendiliğinden çıkar. Dediğimi anlıyorsunuz değil mi?

Bu arada, villain kötü demek değil, süper kötü demek.” diye çokbilmişlik yapacak olanlar Erol Taş’ın uçabildiğini ve atabildiği kadar bardağa ilaç attığını hayal etsin, süper kötü neymiş anlayacaklar. Joker gibi şehrin her tarafına bombalar yerleştirmek bunun yanında çiçek vermek gibi kalır. Sonuçta Erol Taş’a, Joker’e, Yezid’e veya başka birine lanet okuyup durmakta bir fayda yoktur; o isim gider, yerine onu lanetleyen ama onun yaptıklarının aynısını yapan başka isim gelir. Davranışlara, huylara, işlere, günahlara değil kişilerin kendilerine savaş açıldığında, kötülüğün kaynağı olarak belirli davranışlar, huylar, günahlar değil de kişiler olarak görüldüğünde yaşananlar değişmez. İran’da Hüseyin’i bayrak bellemiş mollaların gücü ele alınca hemen Yezid’den beter kan dökmeye başladıkları gibi olur. Fakat onları da kötülüğün kaynağı görmek hatalı bakmaktır; onlar gider, yerine başka zalimler gelir.

Öyleyse vardığımız sonuç nedir? İnsanoğlu şunu anlamak zorunda: Her âdemoğlu suretine sahip olan insan değildir. İnsanı insan yapan, kendini kontroldür, hayvanî yönüne yenik düşmemesidir. Asıl olan her kişinin ilk ve nihai düşmanının kendi egosu-nefsi-benliği olması, bedenin hayvansal dürtülerine karşı koymayı alışkanlık edinmesi, kendini her dem denetlemesi ve öğrenilmiş çarpık davranış kalıplarını, ruhsal tepkilerini düzenlemeye gayret etmesidir.

Hümanistler feci şekilde yanılıyor. İnsan suret değildir. İnsan eylemidir, insan davranışıdır, insan tutumudur, insan sözüdür, insan düşüncesidir. Boşa demedi Mevlana, “Kardeşim, sen ancak düşünceden ibaretsin. Geri kalan neyin varsa ettir, kemiktir.” diye. Ya da şiirleştirilmiş hâlini bırakayım sona, o daha karizmatik.

“Kardeşim ancak fikirdir varlığın
Gerisi et ve kemik, bir yığın.”           

Yorumlar