33) Geçmişe Takılıp Kalma Hatası: Kerbela Üzerine
Büyük linç yiyeceğim bölüme hoş
geldiniz! Onca bölüm biraz biraz dokunarak ve dokundurarak sarstığım ama tam
olarak da elleşmediğim, o bize ezberletilen mükemmel insan projeksiyonunu
darmaduman edeceğim bölüm tam da burası.
Öncelikle şunu belirtmem gerek,
Hüseyin’in de ruhta nerede olduğunu biliyorum, Yezid’in de ruhta nerede bulunduğunu
biliyorum. İkisinin de sırrı bende mevcut. Size açamasam da şunu demeliyim: Hüseyin’in bu mevzuda haklı, Yezid’in haksız bulunduğunu biliyorum. Bu
yazıyı lütfen buna göre okuyun. Yazının ortalarına doğru fikir değiştirirseniz ben
sorumluluk kabul etmem. Çünkü her kişi hesaba çekilecek; hesap şu an dahi
mevcut. Bir yerlerde yazmış olacağım, insanın kendi hesap defterini
görebileceğine dair; ama nerede yazdım hatırlamıyorum. Yazıyı gerçeği bilerek
okuyun; yanlış fikirlere kapılmayın.
“Öyleyse neden Kerbela, neden
Hüseyin? Başka örnek mi yoktu üzerine konuşacak?”
Elbette var ancak öncelikle içinde
yaşadığımız coğrafyada Hüseyin’in yadsınamaz ve yanlış etkisi yüzünden bu konu
seçilmek zorundaydı. Niye yanlış; çünkü Hüseyin ve Kerbela ile insanlarımıza
“kurban zihniyeti” enjekte edilmektedir; bu doğru bir iş değil. Nazarımca bu
zihniyetin değiştirilmesi ve yerine Ali’nin sağlam, iki ayağı üstünde nasıl
duracağını bilen, korkudan azade zihniyetinin yerleştirilmesi gerek. Bugünün
diliyle anlatmak gerekirse, Hüseyin’in sahip olduğu ‘loser’ mentalitesinden,
Ali’nin ‘winner’ mentalitesine geçiş yapmak zorundayız. Bunların ne demek
olduğunu açıklayacağım. Konunun seçilmesinde en büyük sebep bu.
Hani anneler çocukları boş boş
ağladığında elindeki terliği fırlatmadan önce şöyle kibarca uyarır: “Ağlama,
ağlanacak sebep veririm sana.” Bu sözü hakikat bil sen. Çünkü dileğin ağlanıp
sızlanmaksa Allah sana ağlayacak bir sebep verir. İşte bu Kerbela’nın abartılı
yas törenleri aslında Allah’tan ağlayacak bir sebep istemektir. Elbette tüm
neden bu değildir ancak bu coğrafyada ve güneyinde ağlayacak sebebin hiç eksik kalmamasında
bu da bir etkendir. Ağlamayı isterseniz ağlatır.
Diğer yandansa “Çok gülmek kalbi
öldürür.” Şeytanların sürekli uğursuz şekilde güler şekilde tasvir edilme
sebebi bu; şeytanda vicdan olmadığı için gözyaşı melek işaretidir. Şeytandaysa
karanlık diyebileceğimiz uğursuz bir neşe var olur. Hani birisi azap çekerken
karşısına geçip gülenler olur, hatta gülmek için birine azap çektirenler olur
ya, işte onlarda şeytanlık hasleti ve huyları baskındır.
Dolayısıyla asıl olan orta yolu
tutmak ve dengeyi korumak; dinde de, yaşamın her alanında olduğu üzere. İnsan
dediğin melek-şeytan ikiliğini birleyen olduğu için, gülmek ve ağlamak arasında
bir orta yolda gidilmeli. Ağlanacak konular var, fakat her şey ağlanacak konu
değil; gülünecekler var, fakat her şey gülünebilir konu değil. Mesela Kerbela
gülünecek bir konu değil. Fakat sürekli ağlama malzemesi edilip insanların
kurban bilincine geçiş yapmasına da yol açmamalı.
Üstelik dogmatik ezberler kafamda
yok olmaya yüz tutup her şeyi daha objektif biçimde okumaya ve yorumlamaya
başladığımda fark ettim ki Kerbela tarihin en yanlış okunan ve yorumlanan
meselelerinden biridir. Bu konu bir tabu; herkes ağıtını yakar, fakat kimse
konuya objektif yaklaşmaz, yaklaşmayı denemez bile. Böyle bir denemede nasıl
tepki göreceklerini bilirler çünkü. Oysa sorgulayamadığın putlaşmış demektir.
Putlar kendilerine tapıcılar üretir. Sonra da bu kutsallıktan menfaat sağlayan
adamlar çıkar, o tabuyu dünyalık elde etme kaynağına çevirir, hegemonya kurar,
tapıcıları kullar hâline getirir.
İran’da halk Şah’a karşı
ayaklanırken Hüseyin bayrak adamdı. Fakat mollalar daha Şah’ın gittiği ilk
günlerde gerçek yüzlerini açığa serip zulümlere ve toplu idamlara giriştiler.
Ayaklanma üniversitelerde başlamıştı, solcu öğrencilerle yan yana yapılmıştı, gel
gör ki molla takımı gücü ellerine alınca suçlu-suçsuz ayırt etmedi, omuz omuza
yürüdüklerini sıra sıra katletti. Çünkü iktidarı ancak kan akıtıp halkın
onlardan olmayan kısmını sindirerek ve katı bir korku imparatorluğu kurmak
suretiyle sınırsız şekilde kullanabilirlerdi; öyle de yaptılar. Bin yıldan
fazladır lanet edilen Yezid de tam olarak aynı işi yapmıştı, arada hiçbir fark
yoktu. Ancak mollalar bunda bir sıkıntı görmedi, nasıl görebilirlerdi ki?
Kerbela tarihte yaşanıp bitmiş bir olaydır, Hüseyin şehit olur, cennete gider, Yezid
cehenneme atılır, olay biter. Hem molla takımı şehit Hüseyin’in takipçileriydi,
oysa ‘diğer’ olarak gördükleri kimseler, suçu olsun, suçu olmasın Hüseyin
takipçileri değillerdi; ya da en azından onlar kadar değildi diyelim. Bunlar
Batı veya Sovyet yanlılarıydı, modern insanlardı. Dolayısıyla bu düşünce
yapısıyla vardıkları nokta ‘Bunlaaar Yezid’in takipçileri’ (acaba neden a’yı
uzattım) yönünde çıkıyor olmalıydı. Mollalar da epey cana kıyıyordu, belki
Yezid’in ordusundan da beter, fakat tahmin edebileceğiniz üzere akıttıkları
kanı kendi dar algılayışları çerçevesinde Yezid taraftarlarına ait görüyorlar
ve aslında hiç şahidi olmadıkları, tamamen intikal ve hikâyeler yoluyla
öğrendikleri o geçmişin intikamını aldıklarını düşünüyor bile olabilirlerdi.
Dolayısıyla onların nazarında sorun yoktu, her türlü cinayeti vicdan azabı
çekmeden işleyebilirlerdi. İşlediler de.
Böyledir. Kan akıtmayı din, mezhep,
ideoloji yoluyla meşrulaştırdığınızda geriye sorun edilecek bir şey kalmaz. Şeytan
olarak gösterdiklerinizle ile aynı işi yapmışsınız-yapmamışsınız önemli
değildir, kendinizi kendi içinizde gayet güzel aklarsınız. Bu her dönem böyle
oldu, her dönem de böyle olacak. Yüzyıllarca Müslüman Hristiyan’ı katletti,
Hristiyan Müslüman’ı; tutup birbirlerini kâfir, insanlık dışı, şeytan
göstererek birbirleriyle aynı işleri yaptılar. Bugün ellerine biraz güç geçsin
yine aynısını yaparlar. Hitler Yahudiler insanlık dışı gösterip katletti, kaçan
Yahudiler Filistin’de Araplara aynı zulmü uyguluyor. Bakalım yarın Filistinlilerin
eline güç geçsin, onlar kimi şeytan ilan edip nerelerde katliama girişecek
görürüz. Herkesin düşünce biçimi aynı olduğundan kimsenin birbirinden farkı yok.
Hayatı birkaç olay üzerinden okumanın
ve dünyayı siyah-beyaz şeklinde bölerek görmenin zararını anlıyorsunuz değil
mi? Mollaların şansına karşılarına Peygamber’in soyundan biri dikilmemişti,
eğer öyle biri çıkagelse ne yaparlardı? Önyargıda bulunmak istemem; olacaklar
yüksek ihtimalde şöyle nazarımca: Bir şekilde adamı yalancı çıkarmaya veya
Peygamber soyundan geldiğini inkâr ettirmeye çalışırlar, işe yaramayınca da
açıkça veya sessizce ortadan kaldırma girişimlerinde bulunurlardı gibime
geliyor. Sizce de öyle yaparlarmış gibi gelmiyor mu? Kiminle aynı şekilde,
düşünün bakalım! Unutmayın, siyasette sadece halk arasında yüzyıllardır kutsal
kabul edilmiş olanlar dokunulmazdır, eğer halkın yeteri kadar kısmı kabul etmemişse
masum olması, hatta gerçekten Peygamber soyundan geliyor olması anlam ifade
etmez. Çünkü putperest bilinç sahipleri gerçek kutsallığı bilmez, onlar yalnızca
kendilerine ‘kutsal’ diye öğretilenlere tapınmayı bilir. Yani Hüseyin, bu sefer
başka bir isimle tekrar bedenlense de bu dönemde İran’a gitse kimse tarafından
önemsenmez, hatta doğruları konuşmaya kalkacak olsa onu Yezid’den çabuk susturur,
ardından matem günlerinde “Ya Hüseyn, ya Hüseyn” diye bedenlerini kırbaçlamaya,
zincirlemeye ve kanatmaya devam ederler. Peki kolayca ‘Hüseyin’ telaffuzu
dururken neden ‘Hüseyn’, aradaki i kaybı neden? Onu ben de bilmiyorum. Herhalde
telaffuz Arapçaya yakınsadıkça kutsallık da artıyor olmalı.
Hakikatte iş böyle mi yürüyor peki?
Elbette hayır. Bu mollalar ve bunların takipçileri ve bunlara benzeyenler
yalnızca şöyle birkaç gece kendileriyle başbaşa kalsa da vicdanlarına başvursa
yaptıklarının ne derecede hatalı olduğunu vicdanları onlara fısıldardı aslında.
Fakat onlar vicdanlarının sesini geçmişe ait hikâyelerle zorbaca bastırdılar ve
kendilerini böylece önden önden aklayarak her tür günahı işlemeyi kendilerine
helal kıldılar. Bu durum aşağı yukarı tüm “kutsal bir şey” takipçisi beşeriyet
adına geçerlidir. Kutsallık anlatılarıyla günahları işlemeyi
meşrulaştırırlar.
İşte bu sebepler dolayısıyla
Kerbela, incelemek zorunda olduğumuz bir konu. Henüz bu ülkede çıkıp Kerbela’yı
objektif şekilde inceleyebileni görmedim zaten. Oysa herkese laf edilebiliyor. Muhafazakârlar
hoşlarına gitmeyen herkesin arkasından her tür kötü sözü söyleyebilir, her tür
iftirayı atabilir mesela, hiç acımaksızın. Yeter ki muhafaakâr öğretiye ters
düş, istedikleri herkes ve her topluluk için çat diye basabilirler iftirayı, hiç
önemli değil onlara. Ama muhfazakâr olup namaz kılıyorsa, insan eti yese laf
söylemezler. Bu ülkede bir cumhurbaşkanının meclis kürsüsünde ülkenin
kurucusuna ayyaş dediğine kendimiz şahit olduk; şimdi tutup ona laf söyle,
içeri alırlar. Peygamber de bu ülkede daha toleranslı değildir, dinsiz veya din
karşıtı kesim ağır sözler döker, ağır ve mesnetsiz iddialarda bulunur hakkında.
Açıktan dile getirmezler pek, çünkü hoşgörü dini takipçileri neler yapabilir,
iyi biliyorlar. Yakıverirler adamı maazallah. Onlar da bunu bildiğinden arada
bir hafif dokundurmalarla sarsmayı denerler. Ellerinde fırsat olsa Peygamber de
bu topraklarda İsa Mesih’in Batı’da düştüğü konuma düşer ama, alay malzemesi edilir.
Bunlar sorun değilse, benim seçtiğim konu da sorun olmamalı.
Muhammed Mustafa’ya, Mustafa Kemal
Atatürk’e laf etmek serbest, Hüseyin neden hassas konu? Bir durup düşünün
bakalım, Hüseyin’e kötü bir söz edildiğini en son ne zaman işittiniz? Tahmin
edeyim, hiç işitmediniz. Bir tek o dokunulmaz; her nedense. Farklı farklı
insanları kutsal kabul edenler, söz konusu başka insanlar olduğunda asla bir
fikirde birleşmeyenler, daima taban tabana zıt görüşler öne süren Sünniler ile
Aleviler, alakaları bile bulunmayan inançlılar ile inançsızlar, siyasette sağcılar
ile solcular, konu Hüseyin olunca aynı safta yer alırlar.
Dolayısıyla bu ülkede
eleştirilemeyen yalnızca iki kişi vardır. Fakat biz burada Kerbela konusunu
inceleyeceğiz ve sonra geriye eleştirilemeyen ve eleştirilmesi teklif dahi
edilemeyen yalnızca bir kişi kalacak. Onun kim olduğunu hepimiz biliyoruz.
“‘Kim olduğunu bilirsin sen’. Aaaa,
Lord Voldemort’tan mı bahsediyorsun?”
Lord Voldemort, evet, ondan
bahsediyorum. Lord Voldemort’un eleştirildiğini gördünüz mü hiç? Oysa Ulu
Büyücü Dumbledore sürekli eleştiri yağmuruna tutulur. Yok, Hogwarts’a
büyücülüğü halka sorarak getirmemiş de, yok Tom Marvolo Riddle’ı astırmış da.
İşte bunlar fantastik evren dertleri hep.
Fakat bizim buradaki konumuz Hüseyin
ile Yezid çatışması ve Hüseyin’in şöhreti gayet yerindeyken Yezid Ortadoğu’da
kötülüğün simgesi olmuştur. İnançlılar adamı şeytan gibi görür-gösterir,
inançsızlar ise daha çok sol görüş kökenli olduklarından faşist-diktatör olarak
görür, saydırır. Herkes bu adamı tam bir hedef tahtası, günah keçisi olarak
kullanır. Yezid rolünü üstlenen –veya üstlenmek zorunda kalan ruh cehennem
olmasaydı bile bin küsur yıldır çınlayan kulakları yüzünden dünyaya geldiğine geleceğine
bin pişman olurdu zaten. Öylesine berbat üne sahiptir Yezid Ortadoğu’da.
Neredeyse Yezid = Şeytan denklemi var bu coğrafyanın insanının kafasında.
“E doğru tabii… Doğal olarak.”
Doğal olarak doğru, he’mi? Peki, doğru
kavramından başlayalım madem. Doğru ne? Doğduğumuzdan başlayarak bize ezberletilen
her şey hep doğru yani size göre? Bir düşünün bakalım, çocuklukta öğrettikleri
şeyler dünya gerçekleriyle ne kadar uyumlu, ne kadar doğruydu ki hakikate ne
kadar uygun ve doğru olsun? Anne-babalarımız onlara ne öğretildiyse onları
aktardı işte, hem de muhtemelen üstüne bir şey eklemeden. Dinlerimiz,
inançlarımız, inanışlarımız hep miras. İsterseniz Müslüman ülke diye adlandırın
ister Müslümanların çoğunlukta olduğu ülke diye; neredeyse hepimizin dini
Müslümanlık çünkü ailemiz Müslüman’dı, öyle gördük, öyle öğrendik, öyle inandık.
Ailemiz Müslüman çünkü onların anne-babaları Müslüman’dı. Bu devir işlemi böyle
böyle, belki kılıçla belki boy beyinin kararıyla belki rüşvetle veya vergi
ödememek için Müslüman olan ilk atamıza dek uzanır. Yani günün sonunda esas
olan menfaat… Doğru dediğin nasıl menfaate ilişkin veya menfaatle ilişkili
olabilir yahu? Menfaatin olduğu yerde doğru falan olmaz; menfaatin olduğu yerde
menfaatten başka hiçbir şey olmaz. Bunu unutmayın.
“Herkes mi menfaat için din
değiştirmiş? Rızasıyla Müslüman olan kimse mi olmamış yahu?”
Yüz kişi arasından belki bir ikisi,
en fazla birkaçı olabilir; geri kalanlarsa hayatta kalmanın gereğini yerine
getirdi. O dönemleri az-çok bilen her kişi, insanların nadiren kendi topluluklarından
ayrıldığını bilir. Kabile, aşiret, boy, köy bir bütün hâlinde inanır bir şeye,
içinde istisna barındırmaz. Bu nedenle boy beyi hangi dine geçtiklerini
açıklarsa hepsi de o dine geçiyordu, TV programlarındaki gibi oturup
geçecekleri dinin doğruları yanlışları üstüne oturup Siyaset Meydanı türevi bir
münazarada bulunuyorlardı falan diye mi düşünüyorsunuz? Hadi dönem hakkında
hiçbir şey bilmiyorsunuz diyelim, şuradan çıkarın: Muhammed Mustafa şehirde
yaşadığı ve doğası gereği çok tanrılı dinler, tek tanrılı dinlerden daha fazla
dinsel hoşgörü taşıdığı hâlde barındırmadılar yurdunda. Şehirde durum böyle
iken köyde, boyda, aşirette, kabilede seçmen sandığı kuruluyordu mu
sanıyorsunuz?
Hayır, özgürlüğün temel alındığı, her
değişimin serbest olduğu şu çağda bile din değiştirme kararı veren insan sayısı
çok ama çok sınırlı sayılarda kalırken vahşi cezaların hüküm sürdüğü o dönemde neden
ve nasıl din değiştirme rızayla olacak? Öyle olsa Peygamber’i görenlerin hemen
aşka gelip Müslüman olması gerekmiyor muydu? Gel gör ki büyük çoğunluğun
Müslüman olması için Peygamber’in topladığı, hepsinin Müslüman olduğu da şüpheli
on bin savaşçıyla Mekke kapısına dayanması gerekti. Yani millet daha Peygamber
yaşarken kılıç zoruyla, sonraları da ganimet aşkıyla akın akın Müslümanlığa
geçti. Düşünün, bizzat Peygamber’in kendisini görenlerin, tanıyanların büyük
kısmı bile rızayla dinlerini değiştirmedi, ta ki kılıcın ucunu görene dek. Yani
sizce ondan yüzyıllar sonra yaşayan insanlar iki nasihat, birkaç da rivayet
veya hikâye işitince hemen gözyaşları eşliğinde din değiştiriyordu öyle mi? Sahiden
buna inanıyor olabilir misiniz yahu?
Bu arada o hikâyeleri bugün
anlatanlar da para için anlatıyorlar, uyanın: İmam asgari ücretin üç katına
yakın meblağ alıyor, üstüne lojman vb. ek gelirler de mevcut. O işi yapmasalar
başka hiçbir yerde bu parayı alamazlar; on katı çalışıp da şimdi aldıklarının
dörtte birine falan razı gelmek zorunda kalırlar. On iki saat çalışan market
elemanı olsalar fakirliğin güzelliği diye hikâye anlatmazlar; çünkü o zaman
gerçekten fakir olurlar. Şimdi değiller, çünkü o hikâyeleri anlatarak
kazanıyorlar paralarını.
Anlayacağınız bize öğretilen din
zaten para aracından başkası değildir. Fakat esas yalan bize yaşatılan,
anlatılan değil, dikkat, empoze ettikleri hayat tarzıdır. Dindarlar hep geçmişi
yaşar, geçmişte yaşar. Geçmişin kavgalarını hâlâ bitirememiştirler, bitirecek
gibi de görünmemektedirler. Olmuş bitmiş olanlar bu dinsel algılayışta ‘kutsal’
yerine geçirilmiştir.
Ben de bu kalıplara epey fazlasıyla
kaptırmıştım bir ara. Fakat Sünni bir ailede doğmadığım için sakal uzatıp
camilerde, sokak arası tarikatlarda Tanrı arıyor değildim de bunun yerine
Peygamber’in torununun yasını tutuyordum. Kerbela diye, Hüseyin diye sık sık
gözyaşları akıtır, her yıl vakti geldiğinde orucunu tutar, tespihini çeker,
dualar ederdim. Bu hususta bana ters gelecek en ufak söz hemen parlamama yol
açıyordu. Kerbela Katliamı benim için dünyayı okumanın yoluydu. Bağlılığımın
derecesini anlamanız için söylüyorum; Hüseyin Kerbela’da ne çekmiştir diye
anlamak ve paydaşlık etmek adına tamı tamına altı gün altı gece hiçbir şey
yiyip içmeden beklemişliğim vardır. Bu ruhani bir uygulama, aslında
söylenmemesi gerekirdi; fakat bazı şeyleri aştım artık. Bu arada gerçekten çok
zorlayıcıydı. Altıncı günde üç-dört defa duş aldım, içimde yükselen o ateşi
bastırabilmek için; yine de dinmiyordu. Yedinci güne girerken, baktım artık daha
fazla dayanamayacağım, bedene geri dönüşü olmayacak zararlar vereceğim, kestim.
İnsan ancak yıllar yıllar sonra, hayata daha bilinçli baktığında anlayabiliyor
bunun ne kadar saçma bir iş olduğunu. Bin yıl önce bir adam çıkıp kahramanlık
yaptı diye sen kanepende otururken kendine zarar veriyorsun. Neyse, İran’da
doğup da kendimi kırbaçlamadım en azından, bu da benim tesellim.
“Artık geçmiş hikâyeleri, sağdan
soldan konuları bırakıp da Kerbela’ya geçsek mi?”
Geçelim elbette; onun için
buradayız. Yani Hayko Cepkin konserine gitseniz de karşınıza sanatçı olarak
Tolga Sağ çıkıp saz çalsa hayal kırıklığı yaşarsınız tabii. Biz de o zaman
toplanma nedenimiz olan konuya geçiş yapalım. Gerçi Kerbela’da ve öncesinde
yaşananları herhalde bu topraklarda yaşayan herkes biliyordur ya, yine de ön
hazırlık olarak kısa bir özet gerekir:
Peygamber’in kuzeni, damadı, Gadir
Humm’da varisi ilan ettiği “İlim şehrinin kapısı”, mertlerin şahı, başımın tacı
Ali Haydar Medine’de 4. Halife olarak seçildiğinde, Peygamber’in büyük düşmanı
Ebu Süfyan’ın, Mekke kuşatmasında babasıyla birlikte Müslüman olan oğlu
Muaviye, ki sonradan vahiy katiplerinden olmuştur, 3. Halife Osman’ın katlini
Ali’ye bağlayarak ayaklanmış ve savaşı kaybedecekken, Kuran sayfalarını
mızraklara taktırmak gibi müthiş kurnazca bir dalavereyle yenilmekten
kurtulmuştur. Bu hamleyi Amr bin As’ın ona tavsiye ettiği söylenirse de elbette
kazancı Muaviye’ye aittir. Bu isim, sıkışınca Kuran’a sarılanların ilki veya
ilk en belirginidir; bu açıdan başka bir bölümde neden asıl isminin Saray
İslamı olması gerektiğini açıkça anlattığım, Siyasal İslam dedikleri ideolojinin
başlangıcı saysak yeridir. Bu Amr bin As ve Muaviye ikilisi daha sonra yine
kurnazlığını konuşturup Hakem Olayı ile Muaviye’yi halife ilan ettirmeyi de
başarmıştır. Yine bu hamlenin de Amr bin As’a ait olduğu söylenir ancak bu
söylenti muhtemelen Muaviye’yi işin içinden sıyırmak için çıkarılmıştır, çünkü
tüm bu işlerde en büyük kârlar hep Muaviye’nin olmuş. Yani ‘ben yazmadım,
kuzenim yazmış’ türünden bir bahane muhtemelen bu söylenti, fakat doğru olsa bile
çok önem arz etmez, zira Muaviye’nin eylemlerini kazıdığınız her seferinde
altından kendi emelleri çıkar. Üstelik dahası var, Muaviye kendi yönetimindeki
topraklar dâhilinde yer alan tüm camilerde düzenli olarak Ali’ye hakaret ve
lanet ettirmiştir, hani öyle bir iki yıl değil, yirmi beş yıl kadar süre
boyunca. Muhtemelen başka birisi buna benzer en ufak bir eyleme imza atmış olsa
tüm Müslüman âlemi koro hâlinde arkasından haftalık beddua okurdu, fakat
Muaviye’nin çözemediğim bir dokunulmazlığı var Sünni kesim içinde. Hatta bugün adama
hazret öneki takanlara denk gelebilirsiniz; öyle saygı gösterenler de var.
İşte Arap emperyalizminin yüzyılları
aşan propaganda başarısıdır bu; öyle bir başarı ki Siyaset Bilimi bölümlerinde
ders olarak değilse bile en azından ders konusu olarak okutulması gerekir.
Goebbels bu işi görseydi ‘ben bu kadar yapamadım’ diye kıskançlığından mı
ağlardı yoksa ‘benden iyisini yapanlar da var’ diye mutluluğundan mı ağlardı
bilmem ama kesin gözyaşlarına boğulur, sonra da o biriktirdiği gözyaşlarıyla
birkaç Yahudi boğdururdu.
Şimdi burada ek nokt düşmek gerek, Emevilerin,
tahtsal emelleri doğrultusunda kendi hegemonyalarını sağlamlaştırmak ve
sürdürmek için dini nasıl yoğurduğunu bilmek mini-diktatör adaylarına çok
faydalar sağlayabilir. Ayrı paragraf açtım, yazıyı okuyanlar arasında kariyer
hedefi olarak diktatörlük düşünen varsa dikkatini çeksin, incelesin; diktatör
olunca da beni unutmasın. Saray İslamı her konuda başarılı olmayabilir, aslında
genel olarak pek bir konuda başarılı değil, ancak bir konuda başarılıysa o da
bu propaganda konusudur. Din Emevilerden başlayarak sarayların en iyi
kullandığı hegemonya aracı olmuştur ve Siyasal İslam’ın elitleri de hep aynı
yolu takip ederek güce ve dünyasal zenginliğe ulaşmışlardır.
Hakem Olayı sonucunda kendisini
halife tayin ettiren Muaviye, kargaşanın durulması için Ali ile saldırmazlık
anlaşması yapar. Fakat Ali epey şaibeli bir suikast sonucu şehit edilince Medineliler
bu sefer başlarına lider olsun diye büyük oğlu Hasan’ı seçerler. Bazı yerlerde
aksi de iddia edilir, önce Hasan’ın asker toplamaya başladığı yönünde. Fakat
sonradan gerçekleşen olayları göz önünde tutunca bu iddia mesnetsiz görünüyor.
Bir şekilde Hasan’ın etrafında toplananlar önceden verdikleri sözlere rağmen
sonradan savaşmaya istekli olmayınca Hasan da Muaviye ile başka bir anlaşma yapar;
anlaşmaya göre Hasan epey yüklü bir yıllık gelir karşılığında hilafeti Muaviye’ye
devreder ve bir şart koşar: O öldüğünde hilafet kardeşi Hüseyin’e geçecektir.
Muaviye anlaşmayı kabul eder; ne var ki ölüm kapıyı çalmadan kısa bir süre önce
verdiği bu sözden döner, oğlu Yezid’i veliaht tayin eder. Hüseyin bunun üzerine
“Eğer ümmete Yezid gibi biri halife olmuşsa, İslam’la vedalaşılmış demektir.”
yorumunda bulunur, ancak bir savaş çabasına girmez. Savaş hazırlıklarına çok
sonra, Ali’nin başkenti olan Kufe’den başlarına geçmesi ricasıyla gönderilen
davet mektupları çuvallarca biriktiktiğinde başlar. Gelgelelim destekçisi,
hatta azmettiricisi sayabileceğimiz Kufelilere daha önce de babasını yarı yolda
koymuş olduklarından pek güvenmemektedir. Amcaoğlunu Kufe’ye durumu
gözlemlemeye gönderir. Amcaoğlunun ilk yolladığı mesaj Kufelilerin onunla
hareket edeceği yönündedir, fakat şehrin valisi tarafından öldürülmeden önce
başka bir mesaj daha gönderir: “Kufelilerin kalbi seninle ancak kılıçlarının
Yezid’le olacağından korkarım.” Yani bu bir “Gelme.” mesajıdır fakat bu, Hüseyin’i
yola çıkmaktan vazgeçirmez. Kimi kaynaklarda bunun sebebi rüyasında dedesini
görmüş ve onun tarafından çağırılmış olmasına bağlanır. Başka bazıları “Biz
şimdi yola çıkmazsak bir daha kimse çıkmaz.” dediğini yazar. Fakat nedeni kesin
değildir. Hüseyin Kufe’ye gitmek üzere neredeyse tamamı kendi sülalesinden ve
yardımcılarından oluşan üç yüz civarı bir insan kafilesiyle yola koyulur.
Kafilede yetmiş-seksen kadar erkek bulunmakta, geri kalanı kadın ve çocuklardan
oluşmaktadır. Yürüyüşleri yarı yolda, kimi kaynaklarda dört bin, kimi
kaynaklarda on bin olarak verilen Emevi ordusu tarafından kesilir ve kafile zor
kullanılarak Irak’ta Kerbela denilen çöle yönlendirilirler. Birkaç günlük
susuzluk ardından, kamptaki çocukların ağlaşmaları arttıkça Hüseyin’in
yanındaki erkekler Emevi ordusuna tek tek saldırmaya çıkar ve düşerler. Emevi
ordusu yalnızca erkeklerle de uğraşmaz. Hüseyin’in kundaktaki çocuğu boğazından
oklanarak öldürülür. Hatta bir ara içinde kadınların ve çocukların bulunduğu
çadırları yakmaya kalkarlar. Bu zulümler sürerken hayatta kalanlar, en fazlasının
on iki gün olduğu söylenir, içecek sudan mahrum bırakılırlar. Nihayet Hüseyin’in
de ordu karşısına çıkıp düşmesinin ardından ordu çadırlara erkek aramaya girer.
Geride kalan tek erkek o günlerde hastalığı sebebiyle yataktan kalkamayan Hüseyin’in
oğlu Zeynel Abidin’dir. Onun da canına kast edilecek olur ancak Hüseyin’in
kızkardeşi Zeynep kendi canını ortaya koyarak onu kurtarır. Buradan sonra geriye
kalan kim varsa hepsini alıp yaka paça Yezid’in sarayına götürürler.
Şimdi öncelikle belirtmem gerekir
ki ben zaten nadiren yapay zekâ kullanırım, aslında google’a yazdığım araştırma
için yazdığım konuları Gemini üstüne alınıp cevaplıyor olmasa hiç
kullanmıyorum. Dolayısıyla bu özeti de kafamdan, tarih bilgimle yazdım, uzun
zamandır bu konu üstüne kitap okumadım, paslanmış olabilir bilgilerim. Eğer
özette bir sıkıntı varsa, benim hatam olma ihtimali var. Fakat zaten çok genel
yazdım, yanlış barındıracağını zannetmiyorum. Neticede ömür okumakla geçti.
Karşımızdaki gerçekten büyük bir
zulmün resmi, olayı detaylı bilmeyenler bile bunu anladılar artık. İnsan olan
her kişi aynı düşüncededir. Bizim işin bu tarafına hiçbir bir itirazımız
olmayacak, Kerbela muazzam bir zulüm, aynı düşünmeyen küçük Haccac-ı Zalim
adayları yazıyı şu an terk edebilirler. Bizim bu konuyla ilgili sıkıntımız
dinin geçmişe hapsedilmesinde ve yas töreni olarak insanları kurban bilincine
itmesinde. O yüzden işin derinlerine inecek, detaylarına nüfuz edip inceleyeceğiz.
Yok, yüzeysel bakar, nedenlerine nasıllarına girmezsek öylece bir ağıt tören olarak
kalır, anlayamayız.
Dediğim gibi bir zamanlar Kerbela
benim için çok ama çok önemliydi. Hüseyin, hemen karşısında ölümü görmesine ve
sülalesinin gözleri önünde katledilmesine rağmen inandığı yoldan asla geri adım
atmayan müthiş bir kahraman, Yezid ise kötülük dolu, müthiş cani ve her adı
anıldığında lanet okunması gereken iğrenç bir insan artığı idi. Hüseyin’in hayatının
son günlerinde yaptıkları kahramanlıktır, kimse aksini iddia edemez. Savaş
alanına çıktığında, büyük yaralar alır, beş defa olacak, diz çöker ve her diz
çöküşünde Yezid’e biat edip etmeyeceğini sorarlar, her seferinde reddeder. En
son artık dayanamayıp yere düştüğünde aynı soruyu tekrar sorarlar, bu defa da
olumsuz cevap verince kafasını keserler. Onca sevdiğinin ölümünü görmesine
rağmen bir kere olsun duruşunu bozmamıştır. Öldüğünde vücudunda yetmiş küsur
yara olduğu söylenir. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Hüseyin’in inancında
kararlı olduğu gayet açık; dik duruşlu ve kahraman yapılı bir adam olduğunu da
kabul etmek zorundayız.
Buraya kadar tamam. Fakat bir de
işin karşı tarafına bakalım: Peki ama Yezid, iyi anlaşılsın diye abartarak
soruyorum, canı sıkıldıkça Mehmet Ali Erbil’in Kahpe Bizans filminde
canlandırdığı hükümdar gibi eğlencesine adam yakan veya ne bileyim Epstein
tayfası gibi bebekleri ateşe verip çocuklara tecavüz eden, yani saf kötülüğün
tanımı bir karakter miydi? Gerçekten öyle biriyse bir şey diyemem, yazıyı da
burada sonlandırırım.
Gelgelelim kaynaklarda buna benzer
bir tarifi yok. Elbette insanlığın, insanların dostu olmadığı kesin, Yezid’den
bir insan hakları aktivisti çıkaramazsın, ancak tarihte eline taht geçmiş kaç
adamdan çıkarabilirsin ki! Herkesi İbrahim bin Ethem zannetmeyin. Millet o
tahtı elde edebilmek için nice entrikalar çeviriyor, nice canlara kanlara giriyor,
kundaktaki bebekleri bile acımaksızın boğduruyordu. Ama hiçbirinin arkasından Yezid’e
okunduğu gibi lanet okunmuyor. Söz konusu Yezid olduğunda ise hakaret, lanet,
beddua gırla gidiyor. Bu çifte standart adaletli mi? Bırakın Yaradan’ın
adaletini objektif olmayı becerebilen kulun adaletine bile sığmıyor bu durum.
Yezid de dünya mülkü için her şeyi yapabilecek herkes kadar kötü işte; daha
fazlası değil. Tek farkla, dünya denince gözü dönen diğerlerine babalarından en
fazla ev, araba, para kalırken Yezid’e imparatorluk kalıyor.
Dolayısıyla biz de ne yapacağız:
Her şeyi baştan sona didik didik edecek, bu meseleyi histerik şekilde değil de adaletle
ele alacak ve bundan bize ne pay düştüğünü anlamaya çalışacağız. Burada en önemli
olan adil olmamız, her yerde ve her zaman olmamız gerektiği üzere. Neticede
esma-i hüsna sıfatıyla el-adl olanların özelliğidir adalet.
Gelin başta şu Yezid’i inceleyelim
önce: Yezid’i boylu poslu, cesur, cömert bir adam olarak tarif ediyorlar. Eksik
yanları da şöyle, benim hatırladığım, söylenenlere göre: Sefahate düşkün. Şarabı
ve şiiri sevdiği söyleniyor. Kumar oynadığı söylentileri var; çünkü yarış
atları var. Bir de çok sevdiği bir maymunu varmış; ölünce şiir yazmış. Başkaca
kötü özelliği de dile getirilmiyor. Evet, bildiğimiz tüm kötü özellikleri bu
kadar. Üstelik Emevilerin İstanbul kuşatmasında komutanlık yapmış, yani surlardan
gelen bir ok ona isabet etse din derslerinde ve İslamî literatürde anlatılanlara göre şehit olup cenneti garantileyecek.
Burada hemen müdahil olmak
istiyorum, diğer işlerini bir anlığına unutsak ve sadece hakkındaki bilgileri
okusak şu hâliyle günümüz ortalama insanı Yezid’den daha yoz durmuyor mu? Hatta
Kerbela’da yaşananları ve Kâbe’yi taşlatmasını işe karıştırmadan, takma bir
isimle Yezid’i tarihteki Müslüman taht sahipleri arasında bir yerlere gizlice
koysak pek çoğundan daha temiz duruyor, öyle basit zevkleri var adamın. Bebek
boğdurmamış, babasını zehirletmemiş, afyon falan kullanmıyor, bildiğim
kadarıyla kimsenin derisini yüzdürdüğü, kimseyi haşlattığı, kimseye büyük
işkenceler yaptırdığı da yok; varsa ben bilmiyorum. Babası gibi kurnaz,
kompleks biri de değil; öyle sıradan, zorba bir diktatör. Hani şu coğrafyada
bolca bulabileceğin cinsten. Son yüzyılda Müslüman coğrafyasında bundan daha
kötü özelliklere sahip ne diktatörler çıktı. Müslüman hacı diktatör İdi Amin’in
kendisine muhalif olanların işkencelerine bizzat girdiği bilinir mesela. Korku
yaymak için mi yayıldı gerçekten var mı bilmem ama öldürdüğü muhaliflerden bazılarının
etini yediği söylentisi bile vardır. Tek temennim var, çocukken girdiği Din
Kültürü dersinde hoca Hucurat 12’nin “Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin
gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır
mı?” kısmını okurken olayı tümden yanlış anlayıp “Hoşlanırııım!” diye parmak
kaldırmamıştır inşallah.
“Yahu Yezid’in neresi sıradan?!
Kâbe’yi taşlatmış, peygamber torunu öldürmüş; daha ne yapacak!”
Sevgili arkadaşım, öncelikle anlıyorum,
birtakım tabulara dokunmaya başlayınca kızgınlık baş gösterecektir; öncelikle
sakin sakin okuyalım. Evet, bunlar doğru bu arada, bunu konuşmuyoruz zaten. Ama
ben diyorum ki bu adamı yüzyılımızın klasik diktatörlerinden veya Orta Çağ’ın
çok övülüp arkasından dualar sıralanan cengâver sultanlarından daha kötü
gösteren esas neden karşısında Peygamber’in ailesinden birisinin bulunmasıdır.
Yavaş yavaş oraya geleceğiz. Kâbe’yi taşa tutturmuş olması ise bizim açımızdan incelenmesi
gereken bir konu değil; neticede bize öğretilen Kabe’nin zaten kendine ait bir
savunma sisteminin olduğu değil miydi? Hani Muhammed Mustafa doğmadan önce Ebrehe
isimli bir hükümdar Kabe’yi yıkmak için ordu yürütüyordu da o arada
Peygamber’in dedesinin develerini de gasp etmişlerdi. O da Ebrehe’ye gidip
develerini istediğinde Ebrehe “Allah’ın evini düşünmüyorsun da kendi develerini
mi düşünüyorsun?” diye eleştirmişti onu. O ise buna karşılık “Allah evini
korur, sen benim develerimi ver.” demişti. Ardından Fil Olayı olarak bildiğimiz
mucize gerçekleşmiş, ebabiller sürü hâlinde gelip pişmiş taşlarla fili taş yağmuruna
tutmuştu. Nereye gittiğini bile bilmeyen garibim filin ne suçu vardı bilemem
ama madem bize anlatılan bu olay gerçektir, Allah’ın evi de Kabe’dir, öyleyse Allah
orayı her düşman hareketten koruyacaktır. Yok korumuyorsa, o zaman ayette geçen
Kabe, Mekke’deki Karataşı çevreleyen alan değildir, o hâlde de üstüne düşünmeye
gerek yoktur. Koca Allah’ın evini biz kullar mı korumaya çalışacağız? Bu resmen
kibir.
Ek not, burada laf çarpma falan
yok. Bize anlatılan mucizelerin ruhsal yolculuğumuza dair olduğuna ve Fil
Olayı’nın aslına dair bilgileri blog’da ya Kutsallık Nedir ve Nerededir Üzerine
ya da Peygamberlerin Mucizeleri Üzerine bölümünde açıp okuyabilirsiniz.
İkisinden birindeydi ya, hangisi hatırlayamadım. Birini seçin, eğer yoksa en
fazla on-on beş sayfa ekstra bir şey okumuş ve başka bilgiler öğrenmiş
olursunuz, kaybınız olmaz.
Tabuları yıkmak için neden
Kerbela’nın elzem olduğunu daha girişte anladınız zannederim. Buna dokunacağız
ve belki de çok kişinin hoşuna gitmeyecek. Fakat sorun değil. İbrahim de
milletin kutsal bellediği putları bir bir kırmış, alay edercesine de baltayı
putlardan birinin boynuna asmıştı. Oradakilerden birinin kafası azıcık dahi çalışıyor
olsa İbrahim’in bu hareketle onlara ne büyük mesaj verdiğini anlardı; fakat
aralarından hiçbiri bunun üzerine düşünmeye yeltenmedi bile. Güldüle ve “Onlar
kıramaz ki ya!” dediler, zerre akıl çalıştırmadan taştan putlara tapınmaya
devam ettiler. Çünkü putperestlik düşük bilincin davranış biçimi; sorgulamadan
tapınmak ister. Böylece aklî melekeleri engelleyip insanı esir eder. Buna
karşılık put kırıcılık peygamber geleneği.
Dolayısıyla elbette biri elini
uzatıp Kerbela’ya da dokunacaktı. Gerçi Mevlana Mesnevi’de şöyle bir dokundurur
zaten: Adamın biri bilmediği bir beldeye gider. Bakar ki herkes feryat figan,
ağlıyor. “Burada ne oldu yahu?” diye sorar. Ona bu yasın Peygamber’in küçük torunu
için olduğu söylenir. O da safça sorar: “Yahu kaç yüzyıl oldu, haberi buraya
yeni mi geldi?”
Çocukluğundan beri altı ciltlik
Mesnevi’yi en alçakgönüllü tahminle sekiz kere baştan aşağı bitirdiği kesin,
sadık bir Mesnevi okuru olarak o satırları ilk okuduğumda Mevlana’ya kızmış, köpürmüştüm.
Çünkü kimse Hüseyin’e laf söyleyemezdi, Mevlana bile. Hüseyin kahramanlar
kahramanıydı benim için. Oysa Mevlana benim ancak otuzlarımda anlam
verebildiğim bir gerçeği dile getiriyordu, o zamanlar aklım ermediğinden
anlamamıştım. Kerbela dolu beynim, dünyayı Yezidler ve Hüseyinler şeklinde
bölerek kodluyordu. Düşük bilinçli herkes aynı şekilde okur dünyayı; siyah ve
beyaz şeklinde. Tamam siyah var, beyaz var, yok demiyorum; ancak dünya
meselelerinde genelde gri tonlar baskındır.
Dolayısıyla ne yapıyoruz; başkaları
benim içinden geçtiğim tuzağa düşmesin, dünyayı okumayı öğrensin amacıyla hadi
bismillah, diyerek dokunulmaz bir tabu olan Kerbela üzerinden, geçmişte yaşayan
ve yaşatan dini ele almak için incelememize başlıyoruz. Sorular soracak ve aşama
aşama ilerleyeceğiz.
Önceliğimiz Kerbela için yola
çıkıştan önceki konuları irdelemek olmalı. Başta şu ‘hak’ meselesini inceleyelim.
Muaviye’nin, yaptığı anlaşmaya
rağmen yerine oğlu Yezid’i taht sahibi ilan etmesinin yanlışlığı üzerine
tartışmaya gerek yok. Fakat benim kafamı Hasan’ın teklifi kurcalıyor. Hasan teklifini
şöyle de sunabilirdi: “Müslümanların üstünde anlaşacağı bir idareci...” Hatta
böyle sunmalı değil miydi? Çünkü şöyle bir durum var: Yönetimin Muaviye’den
oğluna geçmesi doğru karar değil, eyvallah, peki yönetimin Ali’den oğullarına
geçmesi neden doğru karar? Peygamber ailesi olduklarından mı? Muhammed
Mustafa’nın yönetimin hep kendi soyundan gelenlerde kalması gerektiğine dair
bir sözü mü var? Varsa gösterin lütfen. Üstelik Kuran’da geçiyor, hani Müslümanlar
birbirlerine danışarak, şura ile seçmeliydi idarecilerini? Hasan gibi Hüseyin
de bildiğimiz kadarıyla iktidarı ele alınca şura toplayıp en çok hak edeni
geçirmek için değil kendisi başa geçmek için çıkıyor yola. Yani iktidar
Muaviye’nin oğlunda da kalsa Ali’nin oğullarına da geçse İslam yönetimi yoluna
yine saltanat olarak devam edecekti. O zaman ne fark etti? Adalet olmayacaksa,
liyakat olmayacaksa, yönetim bir ailenin elinde kalacaksa ha
birinin elinde kalmış ha ötekinin, bu savaşın anlamı nedir?
“Dönem şartları gereği… O dönemde
sultanlık şarttı.”
Öyle madem, size şunu açık açık
dile getireyim; gerçekten böyle bir durum gerçekleşmek zorundaysa saltanatın
Muaviye’nin elinde kalması İslam adına daha iyi olmuştur. Neden daha iyi oldu; günümüz
Türkiyesinde muhafazakârların yönetimi ele alıp insanları grup grup İslam’dan
soğutmasıyla aynı sebepten. Peygamber sülalesi idarede her halükarda birilerini
mutsuz edecek kararlar almak zorundaydı, bu iş yönetimin kaderinde vardır. Bir
karar alırsın, bir taraf mutlu olurken diğer taraf mutsuz olur. Ekmek
fiyatlarını düşürürsen halk, artırırsan fırıncı esnafı mutlu olur. Fakat
Peygamber sülalesinden birileri başta bulunduğunda ve böyle kararlar aldığında,
kendini haksızlığa uğramış hisseden her grup bunu doğrudan Peygamber’e
bağlayacak ve “Muhammed’in torunları böyle yapıyorsa getirdiği dinden de hayır
gelmez.” diye tepkisel düşünerek dinden, tabii dönem şartlarında öyle hemen
çıkamazlardı ama içte vazgeçecek, zaman ilerleyip Peygamber torunlarının
saltanatı zayıfladığında açıkça dini terk edeceklerdi. Hatırlayın, Peygamber’in
vefat ettiği haberleri yayıldığı anda birçok kabilenin ilk yaptıkları işlerden
biri dinden çıktıklarını açıklamak olmamış mıydı? Peygamber ile uzaktan
yakından soy bağı bulunmayan bugünkü muhafazakâr iktidarın ateist yaptığı insan
sayısını hesap ederseniz öne sürdüğüm savın doğruluğuna kuşkusuz hak
vereceksiniz.
Şura bahsi geçmişken hilafetin
Ali’den kaçırılması meselesine de değinelim. Konudan biraz sapacağız ama, bu
konuya değinmemek ayıp kaçar. Ehl-i Sünnet mezheplerine mensup arkadaşlar
kusura bakmasın, koca peygamberin naaşı bekliyorken birinin hak
sahibiymişçesine hemen gidip birini atamaya kalkması şura örneği falan değildir;
hakkaniyetli iş de değildir. Din derslerinde adam yiyorlar resmen. Eğer şura
olsa Ali seçilmesi en muhtemel adaylardan biri değil miydi? Şöyle düşünelim:
Ülkede bir seçim olacak ve en kuvvetli birinci, hadi bilemedin ikinci parti bir
nedenden seçime alınmıyor, diğer partiler bir yerde toplanıp aralarında
anlaşıyor ve alelacele bir cumhurbaşkanı çıkartıyorlar. Kulağa hiç adil gelmedi
değil mi?
Zaten biliyorsunuz, daha önce de
kaç yerde dile getirdim de önemli, Peygamber’in naaşı üç gün bekledi ve üç
günün sonunda Ali ile yanındaki 16-17 kişi tarafından toprağa verildi. Peygamber’in
cenazesine arkadaşlarından hiçbiri katılmış değildi. Sessiz sakin toprağa
verildi. Vefat etmeden önceki konuşmasını ise yüz bin kişinin dinlediği
söylenir.
İşte bu da hepimize bir ders… İnsan
kendisine arkadaş değil, dost bakmalı. Zor zamanlar geldiğinde arkadaşlar gider
de yanımızda dostumuz kalır. Zaten dostluğun da tanımı budur, zor ve güzel
zamanlarda yanımızda olana dost deriz. Muhammed bu konuda epey nasipliydi,
Haydar’dan daha iyi dostu nereden bulacaktı? Öncülü İsa Mesih ve Musa, Haydar
gibi dost bulamamanın zararını nasıl çekmişler, tarihleri hakkında bilgiye
sahipseniz, biliyorsunuzdur.
“Belki o iş o kadar da adaletli
değildir ama zor anlar yaşanıyordu, fitne çıkabilirdi. Önden engellenmiş oldu.”
Evet, lisede din derslerinde hep bu
bahane kullanılırdı. Demek ki bu iş din dersi hocalarının bile içine sinmiyordu
ki sürekli aynı şeyi tekrar etme gereği duyuyorlardı. Çünkü içine sinen bir
şeyi savunmaya kalkmazsın. Tamam, öyleyse babanız vefat ettiğinde
kardeşlerinizde aranızda fitne çıkmasın diye daha babanızı toprağa vermeden mal
paylaşımına girişin, madem doğrusu böylesi. Ben bu savunuyu kabul etmiyorum.
Üstelik bu savunu doğru kabul edilse
bile dönemle ilgili ne varsa açıp okuduğunuzda göreceksiniz ki Ali’ye kimse hak
falan tanımamış, hakkına yalnızca öyle bir iki yerde değil her seferinde tekrar
tekrar girilmiş. Bunların hepsi de fitne engellemek içindi, öyle mi? Açıkçası
dönemin popüler çocuğu Ali değil; bu gerçeği görmemek için önündeki kitabı
gözleri kapatıp okumak gerekiyor. Zannederim aksi savunularda bulunan
muhafazakâr tarih yazıcıları da öyle yapıyor zaten. Ne biçim fitneymiş bu ki sadece
işin içine Ali girince baş gösteriyor? Oysa sanki döneminde o kararlar düpedüz Ali’yi
etkisizleştirmek alınıyormuş gibi duruyor? Yani İslam’ın ilk döneminde içeride
süregiden siyasi bir kavga var. Peygamber’in vefatı duyulduğunda amcası, Ali’ye
“Gidip hakkımızı alalım.” dediğinde bile Ali ona “Resulullah vefat ettikten
sonra kimse bize bir şey vermez.” cevabını veriyor. Sahiden dediği üzere eşi
Fatıma’ya babasından kalan hurmalığı bile “Peygamber miras bırakamaz.” diyerek
elinden alıyorlar. Yani bir şey yorumlamaya gerek yok, zaten tarihte neyin ne
olduğu açık seçik ortada. Ali’yi sevmiyorlar, çünkü Muhammed’in dininin
yayılması sürecinde Ali önüne geleni kılıçla biçmiş, herkesin ailesinde Ali’nin
eliyle birkaç kayıp var. Eh, Muhammed gücü tümden ele geçirince ona
kızamıyorsun da, öfken kime yönlenecek o zaman: Ali’ye. Yirmi beş yıl boyunca
her hafta lanet okunuyor camilerde Ali’ye. Ali İslam’ın günah keçisi oluyor. Ömer
bin Abdulaziz gelip her namaz öncesi Ali’ye lanet okunması âdetini kaldırmasa
bugün belki de Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat topluluğu hâlâ her namaz öncesinde
Ali’ye lanet okuyor olabilirdi. Siz bakmayın bugünkü Ali sevgilerine. Gerçekte
Sünni teoloji Ali’nin hakikatinden haberdar değildir, sadece dördüncü büyük
halife olarak görür. Hatta Aleviler de Ali’yi gerçekten tanımış, bilmiş değildir.
Ali’nin ulaştığı makamın nasıl bir derece olduğunu sadece birkaç tasavvuf ehli
görmüş, nefes yazıp söylemiştir, o kadar.
Açıkçası Ali gibi birinin öyle
mazlumluk yolu seçmesi kolay iş değil zaten. Muhammed’in en yakını. Peygamber’e
Ali’den daha yakın ve yardımcı olmuş olan tek kişi uğruna malını mülkünü feda
eden eşi Hatice. Ali bu yakınlığı kullanarak her şeyde hak iddia edebilirdi.
Hadi ‘hak’ falan kullanmak etik gelmedi, muazzam savaşçı olduğu, kılıcı eline
aldığında, milletin önünden kaçıştığı biliniyor. Hatta bir savaştan önce
Muaviye’ye teke tek dövüş önerince Muaviye teklifine şöyle isyan eder: “Ali her
vurduğunu deviriyor. Öyle adalet mi olur!” Muaviye’yi haklı bulduğum tek konu
bu zaten. Ne var ki Ali, Muaviye gıyabında “Ona kılıçtan başka vereceğim bir
şey yok.” demesine rağmen dahi son ana dek onunla da savaşa girişmemiş;
girişeceği vakit de Kufeliler onu artık takip etmiyor. Anladığım o ki Ali
yapabileceği işlere rağmen her seferinde dünyayı kurban etmeyi seçmiş.
İşte böyle bir adamı dışlamışlar,
mülkünü bile elinden almışlar, camilerde yirmi küsur yıl düzenli hakaret edip
beddualar okutmuşlar. Dahası da var: Şii kaynaklara göre -ne kadar doğrudur
bilemem- Ömer Fatıma’nın karnında bir çocuğunun ölümüne sebep olunca yine susuyor.
Öylesi kuvvetli, kudretli olup bunca haksızlığa ve eziyete katlanmak, hiçbirine
ses çıkarmamak için epey ama epey sabır gerekli. Şayet dünyadaki herhangi biri
Ali’nin elindeki imkânların çeyreğine sahip olup gördüğü muamelenin çeyreğine
maruz kalsa toplayabileceği en büyük orduyu toplamakta bir an tereddüt etmez. Düşmanı
olsan Haydar Ali’ye saygı duymaman mümkün değil. Fakat kabul edelim, insan ilişkilerinde
bir Muhammed değil. Yani Haydar Ali insan olmanın Cristiano Ronaldo’su ise
Muhammed Mustafa bu işin Messi’si; üstüne yok. Eksiği var mı desek, belki arada
savunmaya koşmuyordur, onun yerine de biz koşarız, önemli değil.
O dönemin olaylarını kısa da olsa
dile getirmek konumuzla alakasız başka bir sorunun kafamda açığa çıkmasına sebep
oldu, bu arada onu da dile getireyim isterim: Müslümanlar daha o günlerde, neredeyse
herkes birbirini tanırken üzerinde ittifak edebilecekleri bir lider çıkaramamış;
bugün nasıl olup çıkaracaklar? Belli ki bu devran böyle sürüp gidecek. Ya da
biri çıkacak, rakiplerini yok edecek, halkı sindirecek, tüm gücü kendi elinde
toplayacak,, Hakk veya halk aşkıyla benliksizce çalışıp geride saat gibi tıkır
tıkır işleyen düzen bırakacak; işler öyle düzelecek. Başka yolu yok gibi
görünüyor. Yazık ki zaten Ortadoğu tarihini incelediğimizde de işlerin hep kaba
kuvvetle, rakipleri elimine etme yoluyla ilerlediğini görüyoruz; anlaşmayla,
uzlaşmayla en fazla toprak sınırları belirlenmiş, başka bir gıdım ilerleme
kaydedilmemiş. Acı; fakat gerçek.
Tekrar asıl konumuza dönelim: Haydar
Ali her ne kadar hak sahibi olsa da idarenin Ali’den oğlu Hasan’a, Hasan’dan kardeşi
Hüseyin’e geçmesi gerektiğine inanan birisi demektir ki basbayağı monarşizmi
destekliyor, sultanlık, padişahlık yanlısı. Muaviye’den oğlu Yezid’e kalması
doğru değil, çünkü saltanat oluyor da Ali’den Hasan’a taht kalınca saltanat
olmuyor mu? Birincisi yanlışsa ikinci neden yanlış değil; onun da yanlış olması
lazım. Diğer türlüsü çifte standart.
“Hayır kardeşim, sen anlamamışsın,
Peygamber torunları insanların en iyileri olduğundan yönetmeye layıklar,
diyoruz biz. O zaman saltanat olmaz.”
Kardeşim o zaman siz siyasetten
bihabersiniz. İyi insandan iyi yönetici olacağını nereden çıkardınız? Özellikle
art niyetlilerle dolu topluluklar içinde yöneticinin haddinden biraz fazla iyi
niyetli olması çok tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Kurt sürüsünün başına kuzuyu
getirir misiniz? Şeytan topluluğunun başına melek getirilir mi? “Her halk hak
ettiği şekilde yönetilir.” demiyor mu Kuran’da? Hani Kemal Kılıçdaroğlu da iyi
adamdı be kardeşim, vaktiyle ne çok kafa ütülemiştiniz. Ne oldu şimdi? Yahu hiç
bilmiyorsun, aç da Game of Thrones izle, Tommen’in yönetimi altında neler
oluyor bak. İzlediklerinizden ders çıkarmadığınızdan Kemal Kılıçdaroğlu
seçiyorsunuz siz bence.
Her halk ettiği şekilde yönetilir, önermesi
iki anlama gelir: Birincisi realiteyi dile getirir: Kimi hak ediyorsanız
başınızda olan odur, anlamında. Öyleyse başa Muaviye ve Yezid geçtiğine göre
dönem Araplarının hak ettikleri de onlardır ayete göre. İkincisi tavsiye
niteliği taşır: Kim neyi hak ediyorsa onu verin, anlamında. Yani adaleti esas
tutun, deniyor. Ali’nin adalet üstüne sözünü hatırlarsak her şey yerine oturur
gibi: “Adalet çiçeğe su verip dikeni susuz bırakmaktır. Dikene su verip çiçeği
susuz bırakmak zulümdür.” Yani diken gibi karaktere sahip, dünya malı, mülkü
için sürekli fesat çıkaran, kavgacı, kan dökücü, işi gücü fitne olup
fitnecilerin arkasından gitmeyi seçen bir halk iyiliği esas alan bir yönetime
layık değildir. Ayete göre onların hak ettiği demir yumruktur, iyilik veya
özgürlük değil. Aslına bakarsanız bu durum adalete göre de böyle.
Tarih okuyorsanız göreceksiniz ki
dönemin halkı tam da bu ölçekteydi. Çok açık şekilde konuşmak gerekirse, Ali
gibi iyinin de iyisi, mertin de merti, cömertin de cömerti, adaletten zerrece
sapmayan, haksızlığa karşı dik duran bir insan yerine Amr gibi Muaviye gibi
adamların safını tercih edenlerin hakkı tam olarak Yezid’di, daha fazlası değil.
Açık ki o topluluk iyilikten falan anlamıyordu veya anlıyorsa da umursamıyordu.
“Vay be, sözlere bak. Ey kötülüğün
temsilcisi, bil ki iyi niyet her hastalığın ilacıdır ve iyilik bulaşıcıdır. Sen
ne dersen de, kötülük kimseye bir şey kazandırmaz.”
Sevgili Pollyana, elinin altındaki
nice imkânlara rağmen odadan bozma küçücük bir evde ömür tüketen Muhammed
Mustafa’dan kanaatkârlık, yetimin öksüzün babası Haydar Ali’den cömertlik
bulaşmadıysa o insanlara başka kimse iyilik falan bulaştıramazdı. Bu arada
söylediğim sadece dönem Arapları adına geçerli değil. Çok uzun yıllar boyunca
inancının gereği olarak iyi niyetini korumuş ve sürekli yüzüne gülünüp
sömürülmüş bir âdemoğlu sıfatıyla söylemem şart ki insan mutlaka bir yerde
avamın nankörlüğüne isyan edecek kıvama gelir, getirirler. Bu sadece benim
görüşüm veya tecrübem de değil, eğer kazık yemiyorsanız hayatınızda yeterince
iyilik yapmamışsınız demektir. Ego-nefs-benlik kontrolündeki insanın dünya
düşkünlüğü şeytanları kıskandıracak türden rezil huylara ev sahipliği yapmasına
yol açar; böyle insanların sayısı arttıkça o yerin helakı da gittikçe yakınlaşır.
Helak için gökten meteor yağmasını bekliyorsan hakikatten haberin yok, Yezid
gibi biri gelecek ve ortalığı darmadağın edecek işte. Mucize anlatılarıyla
oyalanmaktan hayatı çözemiyorsunuz belli ki.
Ha siz belki ısrarcısınızdır
romantik mottonuzda. Ne güzel! Gerçi bu, Marvel dünyasındaki sözde süper
kahramanların replikleriyle falan büyüdüğünüzü gösterir ya, neyse. Madem böyle
inanıyorsunuz, kanıtını sunun, öyle ciddiye alalım sizi. Boşa sallamak yok.
Hadi buyurun, tüm iyi niyetinizi toplayın, güvendiğiniz bir arkadaşınıza gidin,
banka hesabınızı veya evinizin tapusunu bir nedenden birkaç aylığına ona devretmeyi
teklif edin. Birkaç ay sonra da giderek geri üstünüze geçirmesini isteyin. Bunun
ardından gelip de bu sosyal deneyin sonucunu bizlerle paylaşın. Ben önden
söyleyeyim, hayır benim ev müsait değil, bende kalamazsınız, başka birine
gitmeniz gerekecek.
“Fakat yöneticiliğe Peygamber’in
torunlarından daha layık kim olabilir?”
Hüseyin bildiğimiz kadarıyla yola
çıkmadan önce Mekke’de valilik yapıyor değil. Henüz belediye diye bir şey de
icat edilmemiş, belediye başkanlığı diye vazife yok, gerçi olsa bile Muaviye kimseye
bırakmaz, kayyum atar hemen. Yani ortada bir tecrübe yok. Öyleyse nereden
vardınız yönetim için en liyakatli adayın Hüseyin olduğu sonucuna? Ben
söyleyeyim, cevap soruda gizli, gizli değil gayet açık esasında, yalnızca
Peygamber’in torunu olmasından vardınız.
Zaten Kerbela’ya dair her
incelemede, ağıtta, konuşmada, anmada sürekli ve sürekli Hüseyin’in soyu
vurgulanır. Böyle yapılır ki böylece peygamber torunu olarak özel olduğu mesajı
verilsin. Yani kitlelere göre Hüseyin ancak peygamber torunu olması nedeniyle
taht üstünde hak sahibidir. Buna inanan biri padişahlık, sultanlık yani monarşi
yanlısıysa tamam, en azından tutarlı sayılır. Fakat bu durumda bile şu sorun
mevcut: Ümeyyeoğulları da ‘idare bir soyda olmalı ve babadan oğula geçmeli’
diye inanıyor, bunu hedefliyordu. Elbette o soy kendileri bu arada, fakat sorun
şurada ki öyleyse çifte standart uygulamamak adına Ümeyyeoğullarının savına da
kızmamak gerekir. Yani hem saltanat destekleyip hem Ümeyyeoğullarının saltanat
isteğine sövmek adil değil. Ha, bunu savunan monarşi karşıtı olduğu hâlde Hüseyin’i
sırf Peygamber’in torunu olduğundan tahta layık görüyor, destekliyorsa o başta Peygamber’i
anlamamış bir kere. Kan mirası kimseyi kimseden üstün kılmaz, İslam’da böyle
bir üstünlük çeşidi yoktur. Eğer kılsaydı peygamberlik de babadan oğula
geçerdi. Oysa Nuh’un oğlu gemide bile yer alamamıştı.
Bakın güzel kardeşlerim, siz böyle
soya sopa takık olduğunuz müddetçe mülakatlarda haksız yere daha çoook
elenirsiniz; ama o zaman şikâyet etmek yok, anlaştık mı? Çünkü bu kafa yapısı ancak
oraya varıyor. Ben elendim, akıllandım; elbet sıra size de gelir, belki o gün
akıllanırsınız. Fakat önden şunu da bilin, hakikate göre birinin değerli bir
insanın soyundan geliyor olması ona hiçbir şey kazandırmaz; değil devlet yönetiminde,
ekmek sırasında bile başkasının önüne geçme hakkı vermez. Hakikatte kural şu:
“Kim göreve daha uygun?” Bir görev için en uygun niteliklere sahip olan kim ise
soyuna sopuna bakılmadan seçilir. Yoksa hakikatte şu soruyu sormazlar: “Kim
kimin soyundan?” Bu soruyu sadece bilinci, şuuru, idraki ve dolayısıyla da
adalet anlayışı gelişmemiş coğrafyalarda sorarlar.
Hüseyin’e değer biçiyorsanız önünde
ölüm durduğu hâlde geri adım atmayıp üstüne yürüyebildiği, son anına dek doğru
bildiğinden vazgeçmediği için değer biçmelisiniz, bunun için övmelisiniz.
Birkaç günlük susuzluğun ardından çocuklarına zarar gelmesin diye Yezid’e biat
edebilir, onu zaten yarı yolda bırakmış Kufelilere de bir ömür hesap verme
ihtiyacı hissetmez, ailesini kurtarabilirdi. Yapmadı. Bunun için değer
vermelisiniz. Gel gör ki bu da bahsimize konu olan zaman diliminde değil
ölümünden önceki son noktada gerçekleşti, yani Hüseyin rüştünü Kerbela’da, o
son birkaç günde kanıtladı, daha önce değil. Dolayısıyla bunu kanıt olarak ele
alma imkânımız yok.
Şunu anlayın soy sop düşkünü
kardeşlerim: İnsanı değerli kılan atası dedesi değildir. İnsanı değerli kılan
birine yakın olmak falan da değildir. Öyle olsa Atatürk’e benzeyen adam çoktan bir
yerlerde bağımsızlık savaşı verip yeni devlet kurmuştu. İnsanı değerli ve üstün
kılan yapmayı ve/veya yapmamayı tercih ettikleridir. Eğer derseniz ki “Hüseyin ‘Haksızlık
karşısında eğilmeyin. Hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.’ diyen
babası Ali’nin yolundan gittiğinden özeldir”, ona itiraz etmem. Fakat siz
kalkmış da diyorsunuz ki “O özel çünkü babası Ali’dir, annesi Fatıma’dır, dedesi
Muhammed’dir”… Eeee? O zaman özel olmak için hiçbir şey vermeden özel doğdu
yani sizce? Süpermen gibi?
Ayrı paragrafta tekrar edelim: İnandığı
yolda feda ettiklerinin büyüklüğü için övebilirsiniz, o zaman hak eder. Aile büyüklerinden
dolayı överseniz hak etmez. Gerçi Peygamber’e aittir diye –ki olmadığına da
eminim- kılı kutsal kabul eden bir topluluğa bunu anlatmak biraz zor olabilir. Kıl
birader kıl; kılda ne kutsallık olacak Allahını seversen? Kıl kutsalsa
Peygamber’in kıllarını her yerden toplatalım, peruk yaptırıp aramızdan birine
giydirelim, Cebrail gelsin diye bekleyelim. Bakalım geliyor mu? Gerçi düşününce,
saçın tam şeklini tutturursak Cebrail tepeden bakınca yanılıp aşağıda Muhammed
Mustafa duruyor zannedebilir belki, fena fikir gibi gelmedi şimdi.
Bakın, önemli olan şu soru: Hüseyin
eğer Yezid’e biat etse de ailesini kurtarsa Peygamber’in torunu olmaktan
çıkacak mıydı? Hayır. Peki biat etmeyişi sayesinde elde ettiği ruhsal üstünlüğe
sahip olabilir miydi? İmkânı yok. Ruhta kural şu, yaz bir yere: “Ne verirsen
onu alırsın, ne kadar verirsen o kadar alırsın.” Adaletle. Fedakârlıkta
bulunmadan asla değerli bir karşılık elde edemezsin. Bu ruhta geçerli kural; kimse
muaf değil.
Elbette bu sorulara ek olarak “Hüseyin
yaptığını yapmasa bugün halk içinde bu derece muteber, mukaddes kabul edilir,
ağıtları yakılır mıydı?” diye de sorulabilir; ancak bunu es geçmeyi tercih ederim,
çünkü halkın sevgisini değer verilecek ölçüt saymıyorum. Burada önemli kıstas
ruhta yetkinliktir; onu baz alsak yeter.
Hüseyin’in Kerbela yoluna çıkışından
önce yaşananları basamak basamak incelemeye devam edelim.
Yezid’in tahta geçtiği belli
olduktan sonra Hüseyin’in hakkında “Yezid gibi birisi başa geçmişse İslam ile
vedalaşılmış demektir.” yorumunda bulunduğu söylenir. Tırnak içinde tekrar
alıntılıyorum: “Yezid gibi birisi”. Daha baştan yorumu yargısız infaz. Halid
bin Velid göğüs göğse çatışma esnasında silahsız kalıp ölümü kesinleşince son
anda İslam’a geçtiğini söyleyen düşmanının sözüne güvenmemiş, öldürmüştü,
duymuş olmalısınız bu olayı. Peygamber ise bunu işitince hoş karşılamamış, “Sen
de kalbini yarıp baktın mı?” diye azarlamıştı onu. Peygamber’in sözünün müthiş
zekice olduğu gerçeğini hele bir atlamayalım. Çeviride değişmediyse “kalbini yarmak”
iki anlama gelir ve ikisini birden içerir. Peygamber böylece Halid bin Velid’e edebî
bir sanat kullanarak hem laf çarpmış hem de azarlamış oluyor. Tevriye sanatıdır
bu; hani okulda genelde İstiklal Marşı’ndaki “Uluma” girişiyle öğretirler,
“Uluma” iki anlama gelir, ikisini de kast eder, diye açıklarlar. Yani
Peygamber’in ayaküstü yaptığı bu sanatı oturup yıllarca şiir yazan adamlar
arasında başaran az, öyle çokça örneği yok. İşte ‘kalp yarmak’ ilk anlamda
kılıçla yarmayı, ikinci, mecaz hâliyle de kalbinin içini bilmeyi ifade ediyor. Bizim
için önemli olan ikincisi, mecaz tarafı: “İçini biliyor muydun?” Peygamber
Halid Bin Velid’e böyle sitem ediyor.
İşte bizim sormamız gereken ilk
soru bu. Yezid başa geçtiğinde 30’larında daha, Hüseyin ise 54 yaşında. Yani
Hüseyin ile Yezid aynı neslin çocukları değiller, muhtemelen birbirlerini de
şahsen tanımıyorlar, yüz yüze gelmemiş bile olabilirler. Hüseyin, anlaşılan o
ki halk arasında anlatılanları temel alarak böyle bir kelam ediyor. Ancak şunu
düşünmeden ediyor: Yezid’in yüreğini yarıp baktı mı? Nereden biliyor
Yezid’in İslam’ı mahvedeceğini? Bir insanın keyfine fazlaca düşkün olması onun
İslam olmadığı anlamına mı gelir?
Eğer öyleyse İslam tarihi boyunca isim yapmış epey kişiyi İslam’dan atmak gerek. En başta sevgili Aleviler, ben kendim de Alevi kökenli olarak size sesleniyorum: Eğer dileğiniz buysa alkol alanları atabiliriz dinden? Ama geriye sanki az bir kısım insan kalacak bizden bence, doğru değil mi? Üstelik ben kendim de canım sıkılırsa bir iki bardak alkol alabilirim, beni niye atıyorsunuz dinden? Sevgili Sünni muhafazakârlar, sizinle aynı dini paylaşıyoruz, ben kendim de Müslüman kökenli (hep bunu demek istemiştim) biri olarak size de aynı tür teklifte bulunmak isterim: Kuran’daki ayetler gereğince ihtiyaçtan fazlasını tutanları, başka insanlarla paylaşmayıp bir köşeye yığanları dinden atalım mı mesela? Geriye yüzde kaç kalır sizce; paraya pula düşkün koca koca toplulukları kapı dışarı ettikten sonra? Üstelik ben de, tamam paraya mala mülke hiç tamahım yok ama Muhammed Mustafa gibi yaşadığımı da iddia edemem kardeşim işin açığı. Bana yine gidiş yolları göründü mü yani? E geriye Müslüman kalmadı, ne yapacağız?
Ertesi gün editi: Gece vakti acaba iki büyük topluluğa haksızlık mı ettim diye aklıma takıldı, paragrafı silmek için blog'u açtım ama silmeye de kıyamadım, oraya kendimi de ekleyerek içimde uyanabilecek kibrin boğazına çökme yolunu tercih ettim.
Kusura bakmayın, iki büyük
topluluğun açığını yüzlerine vurmuş gibi oldum ama bunu dostça bir eleştiri olarak
kabul edin. Çünkü hepimizin eksik bir yanı, bir zaafı var. Üstelik şimdi her
iki tarafa da soruyorum: Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’i de dinden atalım
mı mesela? Çünkü haksız yere kan dökmek İslam’da haram ve bu iki taht sahibi
çok ama çok kan döktüler. Sizce hepsini mi hakça dökmüşlerdi? Gerçekten buna imkân
veriyor olabilir misiniz?!
Bak aklıma geldi, muhafazakârlar sizedir
seslenişim: Yakın zamanlarda yaşamış, üstat diye sıfat taktığınız, şiirleri
İslam, özel hayatı kumar üstüne kurulu bir şairimiz var; onu ne yapalım mesela?
Aynı zaman diliminde yaşasalar Hüseyin onun için de şöyle kelam edebilirdi:
“Eğer İslam şiirleri bu şaire kaldıysa İslam’la vedalaşılmış demektir.” Çünkü Peygamber’in
torunu onu da Yezid’i yargıladığı gibi yargılarsa şairimizin kapı dışarı edilmesi
gerek. Tutumunuz ne olurdu bu durumda? İdeolojinizin tarafını mı tutardınız
yoksa Peygamber’in torununun safında mı yer alırdınız? İkisi ayrı saflarda
duruyorlar açıkça.
Çok laf çarpmalara girmeden ne demek
istediğimi açıklayayım: İyi de kardeşim, bugün ortalıkta dini bütün adam yok, İslam
tarihi boyunca öyle dine tüm yönleriyle uyan çok az kimse çıkmış. Onların da çoğu
Ali’ye isyan eden hariciler gibi ultra yobaz ve diğerlerinden çok daha beter
sapmış kimseler. Biz kimi beğendireceğiz Peygamber’in torununa? Sadece şu sözünden
anlamamız gereken şu; iyi ki cennetin kapılarını Hüseyin tutmuyor, yoksa o
önyargıyla içeri ancak birkaç yüz, hadi bilemedin birkaç bin kişi falan
girerdi. Geri kalana, ver elini cehennem.
Gerçi bizim esas sormamız gereken şu değil mi: Hüseyin cennetin kapılarını tutmuyor ki. Ne hakla kalkıp bu türden küçümseyici, aşağılayıcı bir laf sarf edebiliyor, işittiklerinden başka hakkında bir şey bilmediği birine karşı?
Yanlış anlaşılmasın, mutlaka o
dönem insanlarının birbirleriyle iletişimi çok yoğundu, kim nedir, ne yapar,
aşağı yukarı herkes biliyordu; bunu ben de hesaba katabiliyorum. Fakat benim
dediğim başka; Hüseyin dedesinin Halid Bin Velid’e azarını unutmuş mudur
bilemem, ancak tekfir İslam’da büyük bir suç ve cezası da ağır. Peygamber bu
türden bir işi asla onaylamamış, çok ağır bir hadis mevcut bu konuya dair: “Bir
kişi başkasına kâfir derse ve o kişi kâfir değilse, söyleyen kişi kendi
kâfirliğe düşer.” Bir adam Müslüman olduğunu söylüyor ise ona Müslüman
olmadığını söyleyemezsin. Söylemek de istemezsin, büyük kumar çünkü, elde
edilecek bir şey de yok. Gerçekten kâfirse tamam, zarara girmiyorsun, ama ortada
kazanacak bir şey yok, niye diyesin? Ancak kâfir değilse iş fena, sözü eden
kendisi düşüyor kâfirliğe. Alınacak risk değil bu.
Elbette Hüseyin Yezid’e açık açık
kâfir dememiş, böyle bir şey söylediğini ima etmiyorum kesinlikle. Fakat sözü
haddi aşmış, çünkü “İslam ile vedalaşılmış demektir.” sözünden başkaca yere
çıkmak pek mümkün görünmüyor. Üstelik aralarında bir şey geçmemişken bile Hüseyin
Yezid hakkında hükmünü peşin peşin vermiş zaten. Nasıl anlaşacaklar o saatten
sonra?
Bu arada tekrar soracağım, çünkü üstünde
durulması gerekli: Tahta geçmeden önce Yezid’in kötülükleri hakkında ne
biliyoruz? Durup durup hayvanlara işkence mi yapmaktadır, canı sıkıldıkça köy
basıp kadınlarını mı kaçırmaktadır, bu adam tam olarak ne yapmaktadır? Ona dair
söylenen en fazla şey: “Şaraba ve sefahate düşkün.” Eeee? Başka? Başka yok; bu
kadar. İşte o dönem tüm tepkiyi bu oluşturmuş. İşe bakın ki sonradan gelen
Müslüman taht sahiplerinin birçoğu bu klasmanda. İçkiyi severler, aralarında afyon
çekenlerin de olduğu bilinir, kadınları severler, avı severler, şiir yazmayı
severler. Tüm İslam dünyasından bu özelliklere sahip taht sahiplerini hele bir
çıkarın, geriye on hükümdar falan ya kalır ya kalmaz. O çıkardıklarımızı ne
yapacağız peki? Onlar şanslı, bir şey olacağı yok; onların arkasından “Allah ondan
razı olsun”, “Mekânı cennet olsun”, “Cennetmekân” deyip duruyor muhafazakâr
kesim. Çünkü kendi dönemlerinde din adamlarını iyi besleyip taraflarına
çekmişler ve ne günah işlerse işlesinler fetvasını almışlar. O din adamlarını
adımı adımına takip eden muhafazakârlar da bu din adamlarının dünya nimetlerine
dokunulmadığı sürece her şeye tamam görünüyorlar; ahlaka o kadar baktıkları
yok.
İşte çok büyük şans ki bu taht
sahiplerinin karşısına o tahtı ellerinden almak üzere ordu başına geçmeye
kalkan bir peygamber ailesi üyesi çıkmamıştı. Çıksaydı ne yapacakları meçhul.
Aslında pek de meçhul değil ama meçhul diyerek geçelim biz yine de. Muhafazakâr
camianın taht gibi uyduruk bir nesne için onca kan döken adamları veli ilan
edişi bir tek cümleyle çürümesin. Ama gerçeğe ulaşma formülü basit: Bir taht
sahibini alırız, tahtta, öncesinde ve sonrasında hangi günahlara imza attığına
bakarız ve karşısına Peygamber soyundan birini çıkarıp koyduğumuzda ne yapıp
yapmayacağını zaten daha önceki icraatlarından anlarız. Babalarını, oğullarını,
kardeşlerini, kundaktaki bebeleri boğduran, zehirletenler öyle kendi elleriyle
taht hediye edecekler öyle mi? Evet; tabii. Şuna inanın: Yezid öyle cehennemin
derinliklerinden gelen bir şeytan falan değil, sadece diğerlerinin karşılaşmama
şansına sahip olduğu bir ihtimalle karşı karşıya kalacak kadar şanssız bir taht
varisi. Eğer karşısına Peygamber’in torunu geçmeseydi, muhtemelen onun için de
“Cennetmekân”lar havada uçuşuyordu.
“Artık Kerbela ile ilgili sorgulamalara
geçsek ya? Kaç sayfa oldu hâlâ Kerbela öncesini konuşuyoruz.”
Daha durun, yola çıkışı da
inceleyeceğiz. En önemli soru burada: Hüseyin Kufe’ye ne yapmaya gidiyor? Bize Hüseyin
sanki Mahatma Gandi gibi aksettiriliyor ya, Hüseyin kesinlikle barışçıl
amaçlarla yola çıkmıyor. Kırlardan çiçek toplamayacak, binlerce silahlı askerin
başına geçecek. Ve sizce ne yapacak binlerce silahlı adamla? Hep beraber maç
izlemeye, stada falan mı gidecekler? Yapacakları apaçık ortada işte: Yezid’in
başkentini basacak, güçleri yeterse sarayını başına yıkacak, malını mülkünü
ganimet diye bölüşecek, kadınlarını cariye yapacaklar; savaşın töresi bu. İslam’da
ganimet de var kölelik de cariyelik de… Ne dedesi ne babası bu töreden ayrı
davranmış.
Peki, Yezid böyle bir durum
karşısında kendini ve sahip olduklarını korumayıp da ne yapacaktı? Sarayını
bırakacak, hazinelerini, kadınlarını “Hepsi senin olsun ey Peygamber torunu.”
yazılı bir not iliştirip Hüseyin’e mi gönderecekti? Şu dünya üzerinde bunu
yapacak bir Müslüman çıkmışsa ismini duymayı gerçekten isterim; belki zamanı
gelince lazım olur. Sözle herkes dağıtır; önemli olan bunu kanıtlamış birisi
var mı?
Yezid’i es geçelim de tarihte
tahtını almak üzere kendisine karşı ayaklanan bir ordunun başına geçmiş veya
geçecek kumandanı hoş geldinlerle karşılayan sultan, şah, padişah var mı? Her
işe bir istisna varı, belki bir tane bilmediğim çıkmıştır, o yüzden iki isim göstersinler,
tamam. Feodal düzen babaların sadece şüphe üzerine kendi öz oğullarına hiç
tereddüt etmeden kıydığı bir düzen. Malumunuz üzere İslam dünyasının sultanları
da, evvela bu topraklar üzerinde, bu düzenin gereklerini gayet acımasız şekilde
yerine getirdiler. Müslüman dünyanın ‘veli’ padişahları Yezid’in yapmadığını
yapıp kundaktaki bebekleri öldürdükleri gibi kendisine ayaklanmayan masum
şehzadeleri en ufak şüphede yok ettiler; Şehzade Mustafa en ünlü örnek işte.
Yani bu yolda işin sonunun ne olduğu zaten başından bellidir; Hüseyin ya kan
dökerek tahtı ele geçirecek ya da kanı dökülecek, başka seçenek yok ortada. Elbette
yola bunu bilerek çıkmıştı. Bu demektir ki gücü yeterli gelirse kan dökmeye,
esir toplamaya, yağma yapmaya gidiyordu. Ortaçağ savaşlarının töresi buydu.
Hüseyin yolda yakalanmasa da onu
bekleyen ordunun başına geçse de Yezid’in üstüne yürüse daha mı az kan akacaktı
zannediyorsunuz? Bırakın azı, çok daha fazlasının akacağı ortada; çünkü savaşa
ve ayrılık gelecek. Yani eğer ki ‘devlet bekası’ savunusu orada Osmanlı
padişahlarını kurtarmaya yetecekse Yezid de “Eğer ben bu işi yaptırmasam çok
daha fazla kan akacak, belki devlet çökecekti, devletin bekası adına yaptım.”
diyerek şansını bir deneyebilir. Bir şey ima etmiyorum, hatta belki de bir
türlü kendini kurtarır, bilemiyoruz, sonuçta yargılayacak olan karar verecek
buna.
Benim merak ettiğim başka bir şey
daha var: Eğer Hüseyin ordunun başına geçse acaba askerleri Yezid egemenliğinde
olan bölgelerde köy yağmalar mıydı? Çünkü Orta Çağ’da işlerin böyle yürüdüğünü
biliyoruz. Bundan emin değilim; fakat şuna eminim: Ordunun tamamı Hüseyinlerden
ve peygamberlerin torunlarından müteşekkil olmadığına göre mutlaka suçlar
işlerlerdi. Eğer Hüseyin onu bekleyen ordunun başına geçseydi masum olarak
kalmasının ihtimali yoktu. Dolayısıyla Yezid’in Hüseyin’i önden durdurmak için
yaptığı kötülük Hüseyin eliyle ortaya çıkabilecek suçları kesinlikle sıfıra
yakınsadı.
Üstelik şöyle de bir durum var; Yezid’in
yerine İslam sultanlarından, şahlarından, padişahlarından herhangi birini alıp koyabilirdik
ve aralarından Ömer bin Abdulaziz gibi davranacak bir iki tane çıkarsa
kendimizi şanslı sayardık. Şunu anlamanız gerek Ömer bin Abdulaziz gibi adamlar
tarihte çok nadirdir. Geri kalanların hepsi Yezid’le aynı yolu seçecek ve
kendisine karşı çıkan ayaklanmayı erkenden orduyla bastırma yoluna gidecekti; en
mantıklı seçenek bu çünkü. Kimse kendisinin ve de tahtının dayanağı olan
ordusunun kanını yoktan yere döktürmeye hevesli olmaz. Döktürürse, ordusu
azalır, kendisi güçsüz kalır.
“Bir suçun çok kişi tarafından işlenecek
olması suçun ağırlığını azaltır mı? Dünyada pek çok kişi cinayet işliyor diye
artık cinayeti hafif suç mu sayacağız?”
Hayır, çok kişinin aynı suçu
işliyor veya işleyebilecek olması suçun ağırlığını hafifletmez. Fakat dünyada
binlerce kişi cinayet işlerken ve sadece ellerine gerekli fırsat geçmediği için
temiz görünen aynı cinayeti işleyebilecek binlerce insan ortalıkta dolanırken, cinayet
işleyen bir kişiyi hedef alıp şeytan ilan etmek ikiyüzlülüğün daniskasıdır. Benim
haksızca bulduğum Yezid isimli adamın suçunun dile getirilmesi değil, adamın
şeytan ilan edilip herkesin onun üstünden kendini temize çekmesi. ‘Günah
keçisi’ anlayışını kabul etmiyorum, kusura bakmayın. Şunu kabul edelim ki Yezid
yüzyıllardır İslam dünyası içinde haksız bir şekilde şeytan-ı ekber, yani en
büyük şeytan figürü olarak yer almaktadır. Ve yine aynı İslam dünyası yüzyıllardır
Yezid ile aynı işleri, hatta daha beterlerini utanıp sıkılmadan yapmakta, üstüne
üstlük bunları savunmaktadır. Bu, müthiş derecede ikiyüzlüce.
Bakın ne soracağım: İslam
dünyasındaki her taht sahibi aynı şekilde davranırdı dedik ya… Daha da ileri
bir varsayım ele alalım. Diyelim ki Küfeliler ayaklanmalarından vazgeçip
Hüseyin’i yarı yolda bırakmadı, imdadına yetişti ve Hüseyin tahta geçti. Fakat bir
zaman sonra aradaki herhangi bir anlaşmazlıktan dolayı birisi onun yönetimini
tanımadığını açıklayıp başkaldırdı ve bir şehirde çıkan ayaklanmaya önderlik
etmek veya ordu toplamak üzere yola koyuldu. Bu durumda Hüseyin ne yapardı? İsyancıya
boyun eğer, tahttan çekilip yerini ona mı bırakırdı yoksa Yezid’in tuttuğu yolu
tutup onu önden bastırmaya mı çalışırdı?
Gerçekten bilmiyorum, var mı
tarihte muhalif ordu komutanını evinde ağırlayıp hediyelerle yolcu eden çiçek
hükümdar çeşidine bir örnek? Bak, tek bir örnek istiyorum. Hani bir tane olsun,
yeter. Yanlış anlaşılmasın, babasını örnek vereceğim, Ali’ye duyduğum saygı ve sevgi
ortada zaten, davasında haklı olduğunu biliyorum ve ismini bu tartışmada
geçirmek istemezdim; ancak şunun mutlaka sorulması gerekli: Hariciler Ali’ye
karşı ayaklanınca tahtı bırakıp yönetimi isyancılara devretmedi, doğru mu? Ki
Ali bu dünyada tahta en az meyledecek insanların başında gelir. Halifelik hakkı
ondayken, hakkı olan makama kimin geçirilmesi gerektiğine dair münazaralara alay
edilircesine çağrılmış ve kalkıp hiçbirinde “Hak benim; siz de bunu
biliyorsunuz.” dememiş. Halkın etrafına doluşup onu zorlamışlığı olmasa
yöneticiliğe meyletmeyeceğini de kendisi söylüyor, sonraki hareketleriyle pek
çok kereler de kanıtlıyor. Ve şunu biliyoruz, Ali bile yönetimi terk edip isyancılara
bırakmadı. Neden bırakacaktı ki zaten?
Ortada şöyle bir durum var: O çağda
bir taht sahibi kendisine isyan edene tahtını bırakacak olsaydı devrettiği devlet
bir daha dikiş tutmazdı. İnsanlar o dönemin devlet yapısını nasıl zannediyorlar
bilmiyorum ama mesele öyle dükkan devreder gibi olmuyor, önce bunu anlamak
lazım. Tahtla birlikte büyük güce sahibi insanları da devretmek gerekecek, otel
devri mi bu, nasıl yapacaksın? Bunlardan kaçı elde ettiği güçten vazgeçecek
zannediyorsunuz? Yezid böyle bir işe girişmeye kalkışsaydı bile onu öldürüp
atar, yerine başka birini oturturlardı tahta. Bu meseleyi en iyi bilen bizler
olsak gerek; devşirme yeniçeri takımı az at koşturmadı taht meselelerinde.
Anlayacağınız bu olay duygusal olarak
değil de akılla incelendiğinde Hüseyin’in neticeyi bilerek yola çıktığı anlaşılır;
hatta isterse Kerbela vaizleri bu savı konuşmalarına alsınlar, böyle
davranmasının onun kahramanlığını artırdığını söylesinler. Buna dair sorunum
yok. Fakat bu noktada da bir ihtimali yok saymamak gerekir: Eğer Hüseyin bunu düşünerek
değil, dedesine duyulan saygıya güvenerek, içinde kendisine bir şey yapılmayacağı
inancıyla yola koyulmuşsa bu onu daha fazla değil daha az kahraman kılar. İşin
bu tarafı ise Hüseyin ile Allah arasında.
Hadi İslam dünyası hükümdarlarını
geçelim, Hüseyin’i de geçelim, tüm insanlığı ele alarak soralım, bir de
kendimize bakalım. Bugünü alalım. Bugün Müslüman olan herhangi birini alıp da Yezid’in
yerine geçirecek olsaydık farklı davranacak kaç kişi çıkardı? Okuyanlar bu
soruyu kendisi adına değil, başka bir isim adına cevaplamalı çünkü her ego-nefs-benlik
kendini temiz, kusursuz görmeye, göstermeye bayılır. Yani şu şekilde:
“Çevremden şu kişi farklı davranırdı, ben kefilim.” Fakat dikkatli seçin, öyle
boş boş atmayın. Belki bir gün bu kişi adına bankadan büyük miktarda kredi
çekmek gerekir, o zaman geri vites yapmayın. Adı altına imza atacaklarınızı
söyleyin.
Açık konuşalım, ben bugüne kadar
Peygamber’in torununu bırakın Peygamber’in kendisi için, hatta onu da bırakalım
hepimizi ve her şeyi yaratan için evini bağışlayan veya evsize-yurtsuza açan tek
bir Allah kulu görmüş değilim. Siz gördünüz mü? Hiç sanmıyorum. Yezid’i
eleştirenlerin onun gibi olmamak adına böyle yapmaları gerekmez mi? Sahip
olduğu evi Allah adına açacak, kendisi kiraya geçecek çünkü Yezid’den beklenen tam
olarak bu. Koskoca imparatorluğu bırakacak, o kadar gelirinden mahrum olacak,
sonra da dünyalığını bir şekilde, işte ticaret mi yapacak, ne yapacaksa temin
edecek. Bunun günümüzdeki eşleniği sahip olduğu evi boşaltıp peygamber torununa
vererek kiraya geçmektir. Günümüzdeki Müslümanlar on evi varken birini Allah
için yoksula, yetime-öksüze, muhtaca açmıyor, Yezid’den imparatorluk bırakmasını
ne hakla bekliyorlar? Kendileri bir tanecik eve kıyamıyor ama Yezid koca
imparatorluktan vazgeçmeyince şeytan oluyor? Yanlış anlamayın ama sanki bu
kişiler daha küçük dünya menfaatlerine tamah ederek daha büyük şeytan olmuş
olmuyor musunuz? En azından koca imparatorluktan vazgeçmemek için şeytanlığı
seçmiş Yezid, 2+1 ev için değil.
Ey Peygamber ile torunlarını seven
kardeşlerim. İki evi olanlarınızı evlerinden bir tanesini Allah adına
muhtaçlara açmaya davet ediyorum, Yezid gibi olmamak adına. Bakın siz Yezid’den
bir tane olan tahtını vermesini bekliyorsunuz ama ben size o kadar yüklenmedim,
tek evi olanı işin içine katmadım. Lütfen ey kardeşlerim, yapalım bunu –ki en
azından şu tutulan yaslardan gerçekten faydalanacak Allah kulları olsun. Ondan
sonra yine sabah akşam Yezid’in arkasından lanet okuruz, hatta isterseniz ana
bacı gideriz, benim için hiç sorun değil, babamın oğlu değil bu herif. O zaman
haklı da olursunuz. Çünkü onun yapmadığını yaparak ondan üstünlüğünüzü
kanıtlamış ve insanlık dersi vermiş olursunuz. Fakat şimdi sarf ettiğiniz
sadece boş sözlerdir ve haklı değilsiniz.
Başka bir deneme daha yapalım: Müslüman
dünyadan rastgele birini seçip zaman makinesiyle o çağa gönderiyoruz ve Emevi
tacını, tahtını ellerine bırakıyoruz. Artık kilometrekarelere hükmediyor, toprakları
üstünde yaşayan herkes emrine tâbi, etrafındakiler yerine getirmek için bir
emrini bekliyor, istediği her şeye anında sahip olabilir. Cennetin demosu gibi.
Öyle verip hemen geri almayacağız, yıllarca onun olacak, nimetin zevkine varacak.
Belirli bir zaman geçecek, on yıl iyidir mesela, sonra o çağa birini daha
göndereceğiz ve gidip ilk yolladığımıza diyecek ki “Peygamber torunu bu tahtı senden
alacak, hadi bu nimetleri, sana hizmet eden yüzlerce insanı terk et, git rızkını
başka yoldan temin et. Bil ki ölene kadar buradasın.” Bunları dediğimizde hepsini
terk etmeyi kabul eder miydi sizce? Yoksa histeriye kapılıp boynumuzu mu
vurdurmaya çalışırdı? Gerçi zaman makinesi varken herhalde silahımız olacağını
da hesap eder; ancak histerik birinin ne yapacağını kestirmek zor. Çünkü güç
yozlaştırıcıdır ve mutlak güç mutlaka yozlaştırır; sahip olacağı kudretle,
çevresinde pervane onca hizmetliyle, onu memnun etmeye bekleşen en güzel
kadınlarla, dilediğine dilediğini an ulaşabilmesiyle bir müddet sonra kendini
mini tanrı gibi hissediyor olacak.
Ortaya çıkacak muhtemel sonuç
hakkında şöyle konuşayım: Bugünün bolluk dünyasında açlık, susuzluk, hastalık tehdidiyle
asla yüz yüze kalmamışken elindeki üç beş kuruşa bile kıyamayıp Allah için vermeyenler
tacı, tahtı öylece terk edecekler, he mi? İnandırıcı geliyor mu bu size?
Yasemin Yalçın’dan hatırladığım bir
parodi var, Alican karakteriyle. Bir bölümde öğretmeni Alican’a sorar: “Oğlum
iki evin olsa arkadaşına verir misin?” “Veririm.” “İki araban olsa arkadaşına
verir misin?” “Veririm.” “İki gömleğin olsa arkadaşına verir misin?” “Vermem.”
Öğretmen şaşırıp sorar: “Neden vermezsin?” “Çünkü iki gömleğim var.”
Sözle dağıtmak kolay tabii. Ben de
yardım için yüz milyonlar saçacağım, hele bir milyarder olayım da, tek eksiğim
bir milyarcık. Bence bana inanabilirsiniz, fakat bu kitlenin tacı, tahtı
bırakacağına inanmak için ya çocuk kadar saf -temiz anlamında- olmak ya da
doğduğundan beri camdan bir fanus içinde yaşayıp halk arasına hiç karışmamış
olmak gerekir. Şu kadar söyleyeyim, eskiden tırnakçılık diye meslek vardı, cepten
cüzdanı çekip alıyorlardı, yaklaşık yirmi yıldır yapanı kalmadı, çünkü artık
milletin cebinde akrep var, altında Range Rover bulunmasına rağmen. Tırnakçılar
yine aynı işe yeltense, eli akrep sokacak. O yüzden bir iş dalının bitişine
şahitlik ettik bu son yirmi yılda. Mutlu musunuz?
“Konuşurken dilinden
peygamberimizin adı dilinden eksik olmuyor, Müslümanlara da yüklenip duruyorsun!
Ne biçim adamsın sen? Ne yapalım, misafirlerimiz geliyor, Audi yerine Passat mı
çekelim altlarına?”
Deve çekin. Deveye binmek sünnet
değil mi? Hani kimsenin elbisesine kıyafetine karışmak haddime değil de nedense
sünnet diye cübbe sarık takanları hep lüks Alman ve Amerikan jipleri içinde görüyoruz,
hiç deve üstünde görmüşlüğümüz yok. Oysa Peygamber giydi diye cübbe ve sarık
sünnet oluyorsa deveye bindi diye devenin de sünnet olması gerekmez mi? Ben
Peygamber’in altına BMW çekip de çölde drift attığıyla ilgili bir bilgiye sahip
değilim, siz sahip misiniz? Yoksa deveye binmek kimlik yaratımına yardımcı
olmuyor mu? Gerçi olur elbette, olmaz mı; yolun ortasında deveyle gezsen, bunu
da sünnettir diye savunsan epey ilgi çekmez misin? Ama kimse dine uyacağım diye kolay kolay rahatsızlık yolunu seçip tatlı canına eziyette bulunmaz.
Yalnız Müslümanlarda değil, dünyada Tanrı’yı hoşnut etmek için böyle zor
yolları seçen insan sayısı en fazla bir elin parmakları kadar olmuştur her
zaman. Geri kalan halkın takdiri için çalışıp çabalar her zaman.
“Bugün Müslümanlar kötü olabilir
ama savaşın da bir hukuku var. Hüseyin’i ve beraberindekileri susuz bıraktılar. Tarihte
millete böyle eziyet eden Müslüman hükümdar olmuş mu hiç?”
Dolu. Geçmişte kale veya şehir
kuşatan her komutan aynı yolları denedi. Kuşattıkları şehrin, kalenin halkını
aç susuz bırakmaya, böylece kapı açmak için onları zorlamaya çalışırlardı. Tarihte
benzerleri çok sık görüldü yani; hep de savaş stratejisi olarak hep kullanıldı.
Size soru: Hayber Kalesi kuşatıldığında savunmadakilere yiyecek içecek ikramı
mı yapıldı kuşatmacılar tarafından? Eğer otobüs yolculuğundaki gibi kek
dağıtıldığna falan dair bir kayıt varsa lütfen paylaşın. Gerçi artık kalktı
servis herhalde. Fakat orada da böyle bir şey yok zaten, onlar da aynı şekilde
içeridekileri açlığa mahkûm edip dışarı çıkmaya zorladı. Zaten Hüseyin’in
isyanı susuz bırakma yöntemine değil, kendilerinin susuz bırakılmış olmasına. Yazanlara
göre şöyle soruyor onları sudan alıkoyan askerlere: “Bu nehirden hayvanlar içiyor,
Hristiyanlar içiyor… Bize neden izin vermiyorsunuz?”
Doğrudan böyle mi söyledi bilemem,
ama söylediyse Hristiyanları küçümseyen tavrı hoş değil burada. Oysa dedesinin
ilk takipçileri vaktiyle Habeşistan’ın Hristiyan olan kralı Necaşi’nin
korumasına sığınmıştı, biliyoruz. Hüseyin’in o günlerde var olmadığından dolayı
bu işi görmediğini biliyoruz, ancak belli ki duymamış da. Veya dedesi
anlattıysa bile unutmuş. Yoksa böyle bir tavrın hoş olmadığını o da bilirdi.
Yine de istemeden olmuştur diyelim geçelim.
Size daha fazlasını söyleyeyim.
Bırakın aç susuz bırakmayı, biraz tarih okuyun da görün, İslam tarihi boyunca
sultanlar, hanlar, diktatörler kendilerine karşı ayaklananlara nasıl davranmış.
Kısaca özet geçeyim: Derilerini soydurup saman doldurttular, canlı canlı kaynar
kazanlara attırdılar, atlara bağlatıp dörde beşe böldürttüler, fillerin
ayakları altında ezdirttiler. Tarihin kendisi kanıt zaten eline taht geçse
Müslümanların çoğunluğunun Yezid ile aynı yoldan yürüyeceğine.
“Kerbela’da kanı dökülen bir
peygamberin soyuydu, burası önemli olan. Hatta bir Hristiyan, Hüseyin’in başının
kesildiğini öğrendiğinde ‘Biz İsa Peygamber’i çarmıha germekle hatırlandığımız
gibi siz de kendi peygamberinizin soyunun kanını dökmekle hatırlanacaksınız.’
diyerek ayıpladı onları.”
İyi ama burada garipsenmesi gereken,
savaş meydanındaki birinin kanının dökülmesi değil, Peygamber ailesinin sürekli
savaş meydanlarında ne aradığı değil mi? Savaş meydanında kanın dökülür,
dökülmemesi gibi bir imkân yok. İsa örneği tamam; Hristiyan o konuda haklı. İsa
eline kılıç almış değildi, buna rağmen haksızca çarmıha gerildi. Fakat Peygamber’in
ailesi hep savaş meydanlarındaydı. “Kılıçla yaşayan, kılıçla ölür.” diyor aynı İsa.
Hüseyin’in elinde kılıç vardı. Ne yapacaktı Yezid’in askerleri, Hüseyin elinde
kılıçla üstlerine gelirken kolayca kessin diye boyunlarını mı eğeceklerdi? Bu
konuda gerçeği söylemek acı verici olacak; savaş meydanına giriyorsan üstüne
kan sıçramamasını bekleyemezsin, öyle bir gerçeklik yok bu dünyada. Peygamber
soyundan olmak kimseye istediği gibi eline kılıç alıp kafa kesme hakkı
sağlamıyor olsa gerek.
“Adaleti sağlamak için eline kılıç
almak haktır. Peygamber torunu da adaleti sağlamak üzere eline kılıç almıştı.”
Peygamber torununun adaleti
sağlayacağına nasıl bu kadar eminiz? Her peygamber torunu dünyaya güvenilirlik,
adalet gibi göksel özelliklere sahip olarak mı geliyor? Peygamber torunlarının
fabrika ayarlarında mı var bu özellikler? Madem soy bu kadar önemli, tüm güzel
özellikler soy aracılığıyla aktarılıyor da Nuh’un oğlu nasıl ve neden gemide
yer almadı? Demek ki, tamam soy önemsizdir demiyorum, mutlaka DNA aracılığıyla
aktarılan iyi kötü özellikler mevcut, ancak eğitim, kabiliyet ve ruha yönelme
isteği de önemli.
Bakın, bize Kufeliler ve Hüseyin’in
yanına gitmeyenler hakkında “Yezid’den korkup Hüseyin’i yarı yolda bıraktılar.”
diye öğretildi hep. Fakat şöyle de bir durum var: Sizler Hüseyin’i de Yezid’i
de aktarılan bilgiler kadarıyla tanıyorsunuz, onlar ise bizzat tanıyorlardı. Ya
bu insanlar bizzat tanıdıkları Yezid’i güvenilir bulmuş veya bizzat tanıdıkları
Hüseyin’i yeterince güvenilir bulmamış iseler? Burada Yezid’in güvenilirliği
iyi anlamda değil, kötü anlamda, yani ‘karşısına çıkarsan kötülük
yapabileceğine güvenebilirsin’ anlamında. Hüseyin’in güvenilirliği ise
bildiğimiz anlamdaki güvenilirlik.
Hadi Kufeliler Yezid’in şerrinden
korktu, gitmedi; sahabeden kimse neden Hüseyin’i takip etmedi, Hüseyin’in
yanında sülalesi dışında tek bir kişi yok dedesi döneminden. Hatta sonradan
Hüseyin tarafına geçen kumandan Hürr de ‘peygamber torunu olduğundan’ onun
tarafına geçtiğini söylüyor, o bile Hüseyin’in şahsına güvendiğiyle ilgili kelam
etmiyor. Hüseyin’in kendisine güvenen tek Allah kulu yok sülalesi dışında. İnsanlarda
güven duygusu uyandıramamış oluşu altında yatan, bizim bilmediğimiz bir sebep
vardı belki?
“Ne sebebi olacak? Peygamber’in
torunu o. Nasıl güvenilmez olabilir?”
Çıkamıyoruz bu soy sop meselesinden.
Biz düşük bilinçlerin taptığı soy meselesini hiç aşamayacağız galiba. Üstelik üzücü
ama, yazılanlara göre Hüseyin’in kendisi de kullanmaya kalkmış bunu. Yanılmıyorsam
Kerbela’da geçen bir tartışmada olacak, kendini haklı çıkarmak için şöyle bir
argümana başvuruyor: “Ben Cebrail’in geldiği evde büyüdüm.” Anlaşılabileceği
üzere haklı olduğunu belirtmek için diyor bunu. Biz bu dili tanıyoruz,
çevirmeye girdiğinde “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dili bu. Ben bu dilden
hoşlanmıyorum. Demagoji, başka şey değil. Argümanın kendisi hakça değil bir
kere. Cebrail’in geldiği evde büyümek otomatikman haklı çıkarmaz; tabii Cebrail
o eve Peygamber için her geldiğinde sırf evdeler, eksiklik hissetmesinler diye
torunlarına da birer cümlelik vahiy getirmiyordu ise. Öyle bir şey olduğunu
düşünen var mı? Haydar Ali’nin babası Ebu Talip de Peygamber ile aynı evde
yaşamıştı; hatta onu kanatları altına almıştı, yani Peygamber ona vefa
borçluydu. Fakat Ebu Talip’in vefat ettiğinde hâlâ ona inanmıyor olduğundan
cennete gitmediği söylenir. Doğru mu değil mi bilemem; inşallah gitmiştir.
Çünkü isterim ki inandığı tanrının hoşnutluğu için yetim ve öksüzlere kol kanat
geren ve onları evlatlarından ayırt etmeyen her iyi insan cennete girsin,
sonsuza dek mutlu mesut yaşasın. Elbette son karar bahçenin sahibine ait, O
kararını verecek, benimkisi yalnızca içten bir dilek. Ne var ki Hüseyin’in
söylemi inanıp inanmama meselesinden de öte; yalnızca o evde yaşadığından
söylüyor bu sözü. Oysa biz biliyoruz ki Peygamber vefat ederken öz kızı
Fatıma’ya “Peygamberliğime güvenme, orada işe yaramayacak. Çalışıp çabalamayı,
gayret etmeyi sakın terk etme.” diye nasihatte bulunmuştu. Üstelik hakikat
âleminde makamca üstün olan Fatıma. Hüseyin Fatıma’dan üstün değil.
Aslında burası hakikatten bir bilgi
aktarmanın tam yeri: Fatıma’nın hakikatte burada yazıya dökemeyeceğim kadar
üstün bir dereceye sahip olduğunu kesin bir bilgi olarak aktarmam gerek. Yarın
orada cennete girebilmek için Peygamber’in kızının önünde milyonlarca erkek
boyun eğebilir, öylesine üstün bir makam ve derecedir bahsettiğim. Kadın
düşmanı Orta Çağ kaçkınlarına duyurumuz olsun. Bu âlemde kadın formunda olan niceleri
o âlemde üstün gelecek ve yukarılarda yer alacaklar, klasik din öğretisinde
bize yedirilmeye çalışılan yalanların aksine. Tekrar ediyorum, Fatıma’nın
derecesi oğullarından üstün ve şefaat yetkisi daha fazla. Bu gerçeğe kendinizi
bugünden alıştırın ki gittiğinizde sıkıntı çekmeyesiniz. Zaten göreceğinizi
önden söylüyorum. Nasıl olsa siz de göreceksiniz.
Konumuza devam edelim: Onca argümanın aksine hâlâ ama hâlâ ısrarla Hüseyin’in soyu sopu nedeniyle üstün
olduğunu savunan veya Cebrail’le ilişkili sözünü kabul edenler yarın gün gelir
de Bilal Erdoğan “Ben her türden istihbaratın geldiği evde büyüdüm.” diye
babasından sonra yönetimde hak iddia ederse bir zahmet onu da desteklesin bu
arada. Çünkü şu savunmayla Hüseyin haklı ise Bilal Erdoğan da aynı savunmayla haklı
çıkar.
Size hakikatten bir haber daha vereceğim,
toplanın lütfen: Hüseyin her ne kadar Peygamber ile olan akrabalık bağını
kullanmaya çalışmışsa da hakikatte kan bağı kesinlikle önemli değildir. Hatta
Mesnevi’de geçtiğine göre, Nuh peygamber Allah’tan evlatlarının helak
edilmeyeceğine dair söz alır, fakat sonra bildiğiniz üzere öz oğlu helak olur.
Çok üzülür, “Rabbim ben saf bir kişiyim. Senin sözüne bel bağlamıştım. Buna
rağmen oğlumu helak ettin.” diye sitem eder. Allah tarafından, oğlunun ruhsal
âlemde onun evlatlarından olmadığı yönünde bir cevap gelir. Burada Mevlana hakikat
âleminden bir sırrı bildirmektedir. Ruhta evlatlık farklı bir olgudur. Kendini
kurtarmış olan, yetki sahibi zatlar kendi evlatlarını seçerler. Zaten öte
türlüsü Allah’ın adaletine uymazdı. Sırf biri Peygamber’in soyundan sopundan
diye şah ilan edilecek, bin yıl sonra yaşayanlarsa sırf dünyaya geldikleri yılda
güneş takvimi kullanılıyor diye kendilerini parçalasa bile bir şey elde edemeyecekler;
Allah aşkına söyleyin, bu adalete sığar mı? Neticede peygamber sayısı belli,
onların sahip olabilecekleri evlat sayısı belli –ki kimisi hiç evlenmemiş. Bu
iş Hakk’ın adaletine uyar mı? Hakk’ın adaletine uyan, her çağda, her dönemde
peygamber evladı olmanın mümkün olmasıdır. Evet, yani yeterince çalışır çabalar
ve kabul edilirseniz siz de Muhammed’in veya Ali’nin veya sevdiğiniz veli kimse
onun evlatlarından biri olabilirsiniz. Şüphe duymayın, bu doğrudan hâkikat
âleminden, gerçekliği kesin bilgi. Muhammed’in veya ruh âleminde yetki sahibi
başka bir zatın evladı olmak için onun soyundan gelmek zorunda değilsiniz.
Müjdeyi ayrı paragrafta tekrar
vurguluyorum: Yeter ki çalışıp çabalayın, gerekli fedakârlıklarda bulunun; ruhsal
âlemde dilediğiniz yüce şahsiyetin, sizi seçerse elbette, evladı olabilirsiniz.
Yüce bir ruhun evladı olmak için kimse onun soyundan gelmek zorunda değildir.
Hakikat âleminde adalet hüküm sürer, soy sop, sülale, aşiretler değil.
Muhammed’in, Ali’nin ruhta oğulları olabileceğinizi söylüyorum size.
“Yezid biat almak konusunda ısrarcı
olmasa, Hüseyin’den bir daha isyanlara katılmayacağına dair söz alıp bıraksalar
onca zulüm hiç yaşanmazdı.”
Siyasetle ilgilenmeyenler pek
bilmez. Türkiye’de darbeler dönemine damgasını vurmuş efsane bir kurmay albay
vardır: Talat Aydemir. Talat Aydemir ordu töresi gereğince 62’de bir darbeye
kalkışır, fakat başarılı olamaz. Üstünde pek durulmaz, çünkü ülkemizde ordunun
darbe yapması alışılmadık iş değildir. Düzgün bir ceza verilmez kendisine. Ve sonra
Talat Aydemir ne yapar? Bir yıl sonra ikinci darbe girişimine kalkışır. Ancak
bu sefer paçayı kurtaramaz, asılır.
Peki ben neden kalktım da Kerbela
konusu içinde yakın siyasi tarihimizden bir darbe girişimi örneği verdim?
Anlamak zor değil. Hüseyin, Kufe’ye yolculuk ederken yakalandığında, affını
talep etmez ama, onu ve ailesini bırakırlarsa Hindistan taraflarına giderek
yaşayacağını söyler, kabul edilmez.
Yezid’e yöneltilen eleştirilerden
biri de bu; neden peygamber torununu ve ailesini ‘silahlı bir kuvvetin başına
geçmek üzere hareket ederken serbest bırakmadığı’! Şimdi az buçuk verdiğim
örnek üzerine düşünürseniz, böyle bir işin hiçbir mantıklı yanının olmadığını
göreceksiniz. Eğer Yezid veya kafileyi çöle sürmeye karar veren, Hüseyin’i
affetse ve serbest bıraksa, Hüseyin’in tekrar Kufe’ye dönmeyeceğinin veya yeni
bir ordu toplamaya girişmeyeceğinin garantisi nedir?
“O peygamber torunu, neden verdiği
sözü tutmasın?”
Fakat bildiğim kadarıyla başka hiçbir
peygamber ailesi iktidar kavgalarına bu denli müdahil olmuş, bizzat elleriyle
bu kadar kan, hatta birbirlerinin kanını akıtmış da değildir. Bir örnek bilen varsa
lütfen bir yerlerde paylaşsın, öğrenelim. İsa’nın havarilerinin bir tahtı ele
geçirmek için birbirlerine savaş açtıklarını, birbirlerinin kanını döktüklerini
hayal etmeye çalışın. Edemediniz değil mi? Ben de edemedim. Yani Yezid’in de Hüseyin’i
durdurmakla görevlendirilmiş valinin de kendince ona güvenmemek için gayet
haklı sebepleri vardır.
Bu arada ‘yakın çevresi siyasetle,
kan dökmeyle bu kadar iç içe geçmiş başka peygamber yok’ önermesi Peygamber’e
yöneltilen bir eleştiri değil, onu belirteyim. O bir açıklama; doğru türden, ama
eleştiri değil. Bu konuyla ilgili durumları zaten Muhammed Peygamber Üzerine
bölümünde ele aldık ama kısaca tekrar anlatmak gerekirse: Peygamber tüm iyi
niyetiyle geride sistemleşmiş bir İslam bırakma çabasına girdi ve bunun için
dönem şartları gereğince kılıca başvurma zorunluğu gördü. Kılıçlı peygamber
olmanın faydaları olduğu kadar birçok açıdan ters tepmesi de doğaldı. İyi
yönden kurallar yerleşti, din sistemleşti, Peygamber bu sayede “Artık ümmetim
içinde açık şirk olmaz.” diyebildi. O kuralları kılıçla yerleştirmese kendisi
dünyadan ayrılınca ne olacağından emin olamazdı. Ancak diğer yandan dinin
kendisi bu yüzden bir silah hâline dönüşmüş oldu ve bu silah da tabiidir ki
dönem dönem düşmanları elinde kullanıldı. Her karar, her seçim artı ve eksinin
beraber geldiği durumlar yaratır bu dünyada. Dünyanın kuralı bu, kimse işlerinin
eksi yönlü sonuçlarını engelleyemez; buna peygamberler de dâhil.
“Yani koca peygamberin torunu
ayaklanma başarıya ulaşsa da tahta geçse zalim mi olurdu mu diyorsun?”
Şöyle yapalım, doğrudan cevap
vermek yerine buradan sonrasına Hüseyin’in ayaklanmasının başarıya ulaştığını
varsayarak sorularımıza devam edelim; konu daha fazla açıklığa kavuşsun.
Hüseyin’in tahtı ele geçirse Emevi
hanedanına nasıl davranacağını bir sonraki soru olarak ele alalım. Kendi
tahminimce hanedandaki kadınları, çocukları bağışlar, erkekleri ise, sonradan isyan
çıkarıp da yönetimi tekrar ele geçirme ihtimallerine karşı -mantıklı olarak-
katlederdi. Çünkü önünde bir taht ve tahta geçme ihtimali bulunan kimselerden ancak
parmakla sayılabilecek kadar azı bu ihtimali gerçekleştirmeye çalışmamıştır ve
öylesi isyanlar her zaman kanlı savaşlara, kıyımlara, kıtlıklara, her türden
vahşete yol açar. Dolayısıyla mantıklı seçenek tahtta oturanın kendisine isyan
edebilecek olanları zayıfken, henüz büyüyüp güç toplamadan ezmesidir.
“Onları sürgüne göndermek seçeneği yok
değil miydi; Peygamber’in bazı Yahudi kabilelere yaptığı üzere?”
Tarih biliyorsanız şunu da
biliyorsunuz ki Peygamber iki Yahudi kabilesini sürdükten sonra üçüncü kabileyi
katlettirdi. İşitmiş olmanız lazım: Beni Kureyza kabilesi. Sürgün seçeneği
Peygamber tarafından iki kere denenip işe yaramadığı görüldüyse Hüseyin
tarafından neden tekrar denenecekti ki? Üstelik kişilik yapısının yumuşak başlı
dedesinden çok cevval olan babasına benzediği söylenir. Zaten emin olun, Hüseyin
kesinlikle Muhammed’den daha şefkatli, merhametli veya güvenilir değil.
Sözün özü Hüseyin başarılı olsa
önünde Yezid’in seçtiği veya seçmek zorunda kaldığı seçenekten başkası
olmayacaktı. Yani ister inanın ister inanmayın; Hüseyin’i bugün bildiğimiz
derecede masum gösteren ayaklanmasının başarıya ulaşmamasıdır. Başarıya
ulaşsaydı yüksek ihtimalle tarihte bildiğimiz herhangi bir taht sahibinden fazlaca
farklı anıyor olmayacaktık. Hüseyin kaybederek kazanmıştır anlayacağınız.
Bu soraya dair esas sormamız gereken
bir konu var: Ayaklanma başarıya ulaşsaydı halk adına, İslam adına sonuç nasıl
olurdu? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta burası. İddia ediyorum, eğer
Hüseyin başarılı olsaydı halk adına iyi olmayacaktı. Hüseyin belki de tahta
geçtiğinde Marcus Aurelius gibi büyük, filozof bir idareci olabilirdi. Gerçi
abisi Hasan’ın bu konuda daha yetkin olduğu söylenir ama ben yine de Aurelius
örneği vermek gerektiğini düşünüp onu öne sürdüm. Veya babası Haydar Ali gibi olabilirdi:
Savaşçı niteliklere sahip, halkın aşağı tabakalarını koruyup kollayan,
tebaasına iyi davranıp adaletle hükmeden ideal yönetici tipi. Zaten babasına
benzediği de söylenir ve kişilik yapısı da aynı yöndeyse muhtemelen böyle bir
yönetici profili bizi karşılardı. Fakat bu tahminler sorumuzu tam olarak
yanıtlamıyor. ‘Halk adına iyi olur muydu’ diye sormuştuk, dikkat edin. Bizim
önce, halk adına iyi olan nedir, diye sormamız ve onu anlamamız lazım.
“Halk için iyi olan nedir, onu da
söyle o zaman.”
Bunu da siz deyin, her şeyi ben
hazır mı sunayım? Hiç düşündünüz mü halk için iyi olan nedir? Çok katı, keskin
cezalar kesilmesi midir? Sık ve düzenli biçimde af çıkarılması mıdır? Yöneticinin
Makyavel’in öne sürdüklerine uyması mıdır yoksa Konfüçyüs’ün peşine takılıp
erdem yolunu takip etmesi midir? Hangisidir halk için en iyisi? Hiç kendinizle
baş başa kalıp düşündünüz mü bunun üzerine?
“Hayır ya, ne alaka, ben youtube
shorts nesliyim, dikkat odağım en fazla on saniye.”
O zaman buraya kadar iyi dayanmışsınız,
aferin size. Başka yönden, başka örneklemeyle açayım: Hüseyin’in babası olan Haydar
Ali cesaret konusunda denk gelinmesi zor bir adam, öyle ki TDK sözlükte cesaret
kelimesinin karşısına resmi konsa konu şıp diye anlaşılır. Ali tüm kaynaklarda
yiğitliğiyle övülmüştür, maharetli savaşçıdır, adaletlidir, halk içindeki
zayıfları korumuş, memurlarına çiftçiyi ve esnafı ezdirmemiş, devlet başkanı
olarak dahi tek bir an lüks ve şatafatın yakınından geçmemiştir. Hikmet
konusunda Ali’nin üstünde yalnızca Muhammed Peygamber durur. Gelgelelim bu
derece üstün vasıflara olan Ali’nin dönemi kavgalarla, kargaşayla geçmiştir. Şurası
tarihsel bir gerçek ki Ali tüm o muazzam vasıflarıyla düzeni sağlamakta güçlük
çekerken rakibi Muaviye halk arasında hızlı bir şekilde düzen kurmuş ve
düzenini korumayı başarmıştır. Peki nasıl yapmıştır bunu, hemen belirteyim: Demir
yumrukla, baskıyla, zorbalıkla, halkı sindirerek.
Size soracağım şu: Ali düzeni
sağlamakta zorlanırken Hüseyin’in sağlayabileceğine sizi ikna eden nedir peki? Hüseyin
Ali’den daha mı iyi savaşçı, daha mı adil, daha mı bilge, daha mı hikmetli? Hayır,
Hüseyin asla ve asla Ali’nin dengi değildir. Bu ruhta da böyledir, dünya yaşamında
da. Peki bana Ali’nin bile düzen sağlamakta güçlük çektiği bir topluluğun
başında nasıl olup da Hüseyin’in dikiş tutturabileceğini açıklar mısınız? Bence
açıklayamazsınız.
Demek istediğim anlaşılıyor olsa
gerek: O halk iyiliğe meyleden, birbirlerinin hakkına ve kanına girmekten çekinen,
aralarındaki güçsüzü, zayıfı önemseyen insanlardan oluşsa Ali dünyadaki gelmiş
geçmiş en iyi yönetici olurdu, Kerbela da asla yaşanmazdı. Fakat halk bunun
aksi yönde olduğundan onları idare edenler de sopa kullanan kimseler oldu
hâliyle. Üstelik siyaset bilimi okumak bize gösteriyor ki Araplar o gün nasılsa
bugün de aynıdır; aradan geçen yüzyıllarda hiçbir şey değişmemiştir. Bu sözüme
‘ırkçılık’ diyecek olan gidip kafasını kuma gömmeye devam edebilir. Libya
örneği bilenlerin gözü önünde. Muammer Kaddafi Libya’yı demir yumrukla yöneterek
bir arada tutuyordu; daha düştüğü gün ülke üçe bölündü. Gerçi Kaddafi’nin düşüşü
ardından medyada haberler bıçakla kesilir gibi son buldu; ülkenin üç parça
hâlinde birbirine girmesi, birbirleriyle çatışan, hatta havaalanını ele geçiren
aşiretler, bombalamalar, yağdırılan kurşunlar... Hiçbirinden haberiniz yok ama.
Bu olaylar bir yandan medyanın bir kısmının Batı güdümünde olması bir yandan da
bunları gizlemenin muhafazakâr hükümetin siyasi ajandasına uyması sebebiyle haberlere
neredeyse hiç yansımadı; o nedenle bilenlerin gözleri önünde dedim zaten. Fakat
kimsenin ömrünü siyaset bilimi okuyarak geçirmesine de gerek yok, cahil,
vicdansız, merhametsiz, utanmak nedir bilmeyen toplulukların yola nasıl
getirildiklerini tarihten ve hatta çevrenizden başkaca örnekler yoluyla
inceleyebilir, öğrenebilirsiniz. Uzak topraklara gitmenin gereği yok, 4.
Murat’ın kısa süren hayatındaki icraatlarını ve sonuçlarını okumak fazlasıyla
yeterlidir. Bu kadarını lisede tarih derslerinden biliyorsunuz zaten.
İşin özü Hüseyin yüksek özelliklere
sahip olsa bile Muaviye gibi davranacak bir karaktere sahip olmadığından düzeni
sağlamakta zorlanacaktı, siyasetten az çok anlayanlara orası açık. Bu onun suçu
veya eksiği değildi. Bu halkın suçuydu, halkın eksiğiydi. Tekrar vurguluyorum:
Halkın suçuydu.
Burası önemli, vardığımız sonucu da
vurgulayalım: Buradan varacağımız sonuç şudur: İyi yöneticiler mi istiyorsunuz?
İyi insanlar olacaksınız. Başka yol yok. Halkı yönetenler daima halkın içinden
çıkar, dolayısıyla halka aynalık yaparlar.
“Sorunun cevap bulmamış bir kısmı
var, ‘İslam adına iyi olur muydu’, bu noktayı atladın.”
Uzatmaya gerek yok: Olmazdı. Neden
daha iyi olmazdı peki; yine aynı sebeplerden. Hüseyin’in az da olsa dedesinden bir
şeyler aldığını düşünüyorum, dolayısıyla insanları zorla dine geçirmezdi, en
azından ben o yapıda biri olmadığını umuyorum. Oysa o çağın şartları altında
bütün dinler kılıç zoruyla yayılmıştır. Ya da yayılamamıştır. Tek istisnası
yok. Sözüme inanmayan, coğrafyamızda dillere pelesenk bazı propagandalar
aksine gerçekten hoşgörü dini diye adlandırabileceğimiz yegâne büyük inanç olan
Budizm’in nasıl yayıldığını tarihten okuyabilir. Spoiler veriyorum, bazı
kralların savaş yoluyla yaydığını göreceksiniz. Budizm’in sınırlı bir alanda
kalma sebebi de işte kralların sayısının az olması ve kılıçla yayılma işinin
ilerletilmemiş olmasıdır. Bu yüzden Budizm Hindistan’dan silinip atıldı.
Hüseyin adına verdiğim örnek babası
için de geçerlidir bu arada. Muaviye, yukarıda sunduklarıma benzer sebeplerden
ötürü hem yönetmeye Ali’den daha layıktır hem de yönetimi İslam adına daha iyi
olmuştur. Daha önce de söylediğim üzere Ali benim için ayrıdır, başımın
tacıdır, Ali’ye derin bir saygı ve sevgi duyarım, oğullarından farklı olarak. Fakat
savım ona duyduğum büyük sevgi ve saygıdan bağımsız, üstüne biraz
düşündüğünüzde doğru konuştuğumu anlarsınız. İslam tarihinde suikastla değil de
yatağında, huzur içinde -gerçi ne kadar huzurlu olduğu kendi vicdanına
bağlıdır, orasını bilemem, ben deyim olarak kullandım- ilk halife kimdir:
Bildiniz –veya doğru tahmin ettiniz: Muaviye. Bu bile Muaviye’nin o dönemin
toplumunu yönetmeye Ali’den daha layık olduğuna başlı başına bir kanıt değil
mi? Muaviye rakibi Ali’nin hakkını yedi mi? Kesinlikle. Yönetimi ele alması
İslam açısından daha mı iyi oldu: Yüksek ihtimalle. Bu iki olayı birbirine karıştırmamak
gerek. Ben liyakati temel alıyorum. Layıklık liyakatten gelir; bu sebeple
‘layıktı’ dedim. Bu durum doğada da aynı şekilde işler, bir türün lideri yine o
türdendir, başka türden olmaz. Bir yaban eşeği sürüsünün lideri aslan
olmayacağı gibi, bir aslan sürüsünün başında yaban eşeği bulunmaz. Her sürünün
başına kendi türünden en güçlüsü geçer. Ali dürüsttü, adamların en dürüstü,
zayıf halkı, esnafı, haklıyı koruyup gözetiyor, memurlarını hizada tutuyor,
kamu gücüyle pazarlarda düzeni ve adaleti sağlıyordu; ancak belli ki o dönemde
halkın aradığı bunlar değildi. O halk güce, güçlüye tapınıyor, güçlü kimse onun
peşinden gidiyor, onun borusunu öttürüyordu. Hele başlarındaki yumuşakbaşlı
biri olursa iyiliğine, adaletine falan bakmıyor, koparabilecekleri kadarını
koparmak için sık sık isyan ediyorlardı.
Neden böyle davrandıkları tam
anlaşılmamışsa: Düşük bilinç sahibiydiler, egosal zihnin ve bedenin esiri
olarak dünyayı ölesiye arzuluyorlardı. Bu nedenle yumuşak başlı yöneticinin
iyiliğini suiistimal etmeye çalışıyorlar, onlara zarar verebilecek olan kötülük
potansiyelini taşıyanlara ise ya yaltaklanıyor ya da açık çatışmaya girmekten uzak
duruyorlardı. Yani temelde acıdan kaçınma eğilimiyle hareket ediyorlardı. Bu eğilim
kendini tamamen bedenden ibaret kabul eden, bu nedenle dünyaya tutunduğu kadar
tutunma ve ondan alabildiği kadar zevk alma derdindeki kişinin psikolojisinden
kaynaklı ortaya çıkar. Bakın, zayıfların zayıf olmasının temelinde hep korku
yatar: İnançlı ise hesap sorar diye Yaradan’dan çekinir ki bunların sayısı
gerçekten çok azdır, inancı sağlam değilse ona zarar verebilecek güçlüden
çekinir ki dünya bu türden insanla dolup taşar. Bu nedenle çok az kişi hak
savunmak adına tehlikeye atılmayı göze alır veya en azından bunu göze alabilen
birini takip eder, üstelik söz konusu hak onun hakkı olsa bile hakkından
vazgeçmeyi, onun hakkını savunmak için kendini öne atanın yanında durmaya
tercih eder. Hep korkaklıktan yaparlar bunu. Yani Ali gibi adamlar dünyanın her
çağında yalnız kalmaya mahkûmdur. Ali’nin, sözünü dinlemeyip kentlerinde
rahatlığı seçen Kufelilere sayıp döktüğü veryansınları okuduğunuzda
dediklerimin doğruluğuna gelmemeniz mümkün değil zaten. Buraya da iliştirirdim
ama konumuzla alakalı değil.
Buna karşılık Muaviye, Makyavel’in on
altıncı yüzyılda söylediklerini daha yüzyıllar öncesinden uyguluyordu bile.
Kendisine sadık ve ne yolla olursa olsun elde edilecek dünyalığı paylaşmayı büyük
hevesle bekleyen bir çevresi vardı. Hani filmlerde şöyle gösterirler, iyi
adamlar birbirlerine ölesiye bağlıdırlar ama kötü adamlar ilk fırsatta
birbirlerini satarlar. Oysa hayatta gerçek tam tersidir. İyi adamlar bir türlü
birbirlerine bağlı kalamaz, her birinin ayrı değer yargıları vardır, kötü
adamlar ise birbirlerine son anlara dek bağlı kalır. Nasyonel Sosyalist Parti
üyelerinin yenilginin kesinleştiği ana dek birbirlerine bağlılığını düşünün; karşı-argüman
olarak benzer bir iyi adam birliği sunabilir misiniz?
“Justice League var. Batman
,Superman ve daha nice süper kahramanlar…”
Yaşım yetiyor, dolayısıyla bu
hayalî kahramanların bile çizgi romanlarda kaç kere birbirleriyle karşı karşıya
geldiğini biliyorum. Çizgi romanlarda bile iyiler birbirleriyle kavga etmeden
duramıyor, kötülerse hep birlik hâlinde saldırıyor. Peygamber örneği de sunmayın,
kabul etmem, Son Peygamber çevresine akıttığı onca iyiliğe rağmen eline kılıç
alıp kervan baskınlarına ve ganimet elde etmeye başlayıncaya dek çok sınırlı
bir çevreyle devam etti yoluna. Klasik din öğretisi propagandalarını yutmayın,
Muhammed’in çevresindekilerin çok azı gerçekten onu sevip ona inandığından yanında
olduklarını daha vefat ettiği gün açığa vurdular. Aynı durum İsa Mesih’te de
geçerli örneğin, konuşmalarını dinlemeye binlercesi gelirdi, çevresinde ise
açık ve gizli havarileri düşünüldüğünde en fazla elli kişi falan olmuştur;
yoktur bile o kadar. Garibim sonunda ona kesilen cezayı da tek başına
göğüslemek zorunda kaldı. Neredeydi hani bu iyiler?
Anlayacağınız tam da bu sebeplerden
ötürü Muaviye o dönemdeki halkın yönetimine daha layıktı. Tıpkı Kaddafi ve
diğer diktatörlerin bu dönem Araplarına müstahak olduğu gibi. Onları baştan
indirdiğinizde olanları, yaşananları herkes gördü zaten ve görmeye de devam
ediyoruz.
İşin gerçeği bu dünyada hem güçlü
hem adil olan insan yok denecek kadar, bunun nedeni de insandaki ego-nefs-benlik
dediğimiz yapı. Gücü eline geçirenin zalimleşmesi tam bu sebeple. Birisi
emretme yetkisini eline aldığında elbette düşmanlar edinir, bu türden bir yetki
elde etmek isteyenlerin elinden saldırılar başlar ve saldırılar arttıkça yetki
sahibi, bölgesini savunan memelinin içgüdüleriyle, ele geçirdiğini korumak
adına zor ve şiddet kullanımına başvurur ve yıllar geçtikçe zalimliği artar.
Maalesef bu iş, doğanın kanunu olarak gerçekleşiyor.
“Diyelim Hüseyin’in ayaklanması başarıya
ulaştı, halk da saltanat süresi boyunca kendisine koşulsuz şartsız uydu,
takdire şayan bir hükümdarlık hayatı geçirdi ve muhteşem bir huzur dönemi yaşandı.”
Sonra ne olacaktı? Cevabını ben
vereyim: Hüseyin’in dönemi geçmişe iç çekerek baktığımız güzel bir hatıra
olarak tarih kitaplarında yer alırdı ama kendinden sonraki döneme bile yansımazdı.
Kim çıkacaktı aynı düzeni sağlayacak? Yine bir boşluk dönemine düşülür, kaos
ortamında güçlü kabileler birbirlerine girer, ortalık yine savaş alanına dönerdi.
Hüseyin her şeyi derleyip toparlasa, geride saat gibi işleyen kusursuz bir
düzen bıraksa, yine de sultanlık gibi tek adama dayalı idare biçiminde kurduğu
her şeyin yıkılması yalnızca tek yanlış adamın başa geçmesine bakar. Gerçek böyle
olmasaydı Marcus Aurelius sayesinde Roma İmparatorluğu hâlâ ayakta duruyor olurdu.
Ortadoğu tarih boyunca Çin gibi durgun bir coğrafya değildi ki ondan miras
kalacak bir öğreti Konfüçyüs’ün öğretisi gibi derinlere nüfuz etsin, yüzyıllar
boyunca değişmeden kalsın. Ortadoğu ta ilk çağlardan başlayarak sürekli
çatışmanın yurdu oldu. Yani Hüseyin’in başarısının etkileri fazla geçmeden
silinecekti. Zaten işin aslı tarihte sonu gelmemiş hangi bolluk ve huzur dönemi
olmuş ki? Dünyanın kaderinde var kaos.
Yalnız şöyle bir durumu belirteyim,
bu sorumuzdaki şartlar emin olun gerçekçi değil. Çünkü Hüseyin’i ne kadar büyük
bir kahraman olarak kabul ederseniz edin, asla Ali ayarında bir isim değil. Ali
ömrü boyunca her neye inanmışsa onun arkasında durmuş, kimseye aldırmadan küçük
yaştan itibaren her zaman inandığını savunmuştur. Üstelik genelde inancına
kesin bir imanla bağlı olan kişilerin fanatikleşme gibi bir sorunu varken Ali
ılımlılığından asla ve asla taviz vermemiştir. Ne sinmiş de geri adım atmış ne
de kızgınlıkla zulüm tarafına doğru bir adım ilerlemiş, hep dağ gibi sabit, hep
sabırlı ve hep güvenilir olmuştur. Gerçi haksız bir karşılaştırmada bulunduk, bu
konularda kim Ali ile aşık atabilir?
Durun o zaman, daha tartışma
çıkaracak olanı dile getireyim. Yukarıda da bahsettim, elbette yargılamak bana
düşmez ama şahsi kanaatim odur ki Hüseyin Mustafa Kemal Atatürk kadar da büyük
kahramanlık sergilememiştir. Mustafa Kemal ordu falan kalmamışken, herkes
kendisine sırt dönmüşken yola koyulup yolunda sabit durdu. Bu yolda parasız
kaldı, zindana çekilip dayak yedi, ölümle kaç kere burun buruna geldi. Sadece
Çanakkale’de mermi yokken süngü takıp askerin önünde koşması bile büyük bir
cesaret ve kahramanlık örneğidir. Peki, Hüseyin ne yaptı: Kufe’de onun ordusuna
katılmayı bekleyen binlerce insanın hazır olduğu yönünde üç çuval mektubu
geldiğinde yola çıktı. Peygamber torunu olduğundan saygı gördü ve takip edildi,
yoksa kendi başına bir hareket başlatmadı, davasına inananları çeken de o
olmadı. Hatta davası neydi ondan da o kadar emin değilim.
“Bu nasıl söz böyle? Elbette
Hüseyin’in davası İslam’dı. Başka ne davası olacak?”
Bakın, Hüseyin Kerbela’ya yola
çıktığında kaç yaşındaydı: 54. Hüseyin'in 54 yaşına kadar yerinde durup sonra
isyana kalkışması bize iki şeyi gösterir: Pozitif anlamda derdinin tahtmış, iktidarmış
olmadığını anlarız. Eğer bunların peşinde olsa 54 yaşına kadar beklemezdi.
Negatif anlamda ise esas derdinin o
kadar da İslam olmadığını, bunun yerine daha çok muhtemelen ailesinin canını
düşündüğünü anlayabiliriz. Madem derdi gerçekten İslam’dı da onca yıl dedesinin
dini Emevilerin elinde günden güne bozulurken neden harekete geçmedi de sessiz
kaldı? Madem davası İslam’dı, İslam zulüm altında inlerken neden onca yıl
çevresine insanları toplayıp haksızlıklara karşı çıkmadı? Neden Kufe’de ordusu
olmaya hazır olduklarını beyan eden çuvallarla mektup yollanıncaya dek bekledi?
Gerçek dert hazır ordunun başına geçmek değil, o orduyu kendin bulmak, kendin
kurmaktır. Tıpkı Muhammed Mustafa gibi, tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi, hatta
Cengiz Han gibi.
Tarihte yazılı: Ne zaman Yezid başa
geçip iktidarına tehdit gördüğünden Hüseyin’i ortadan kaldıracağı söylentileri
yayılır, Hüseyin o zaman Mekke'den ayrılır. Kaynaklarda sıralama tam olarak bu yönde.
Sizce burada İslam'la ilgili en ufak bir dert var mı? Yezid başa geçinceye,
Kufeliler isyan edip başlarına geçmesi için çuval çuval mektuplar gönderinceye
dek Hüseyin onca yıl boyunca İslam’ın günden güne bozulmasına göz mü yumdu;
bize anlatıldığı üzere yola düştüğünde derdi İslam ise eğer? Sizce de sorulmaya
değer bir soru değil mi bu? Madem derdi İslam, neden 54 yaşına kadar bekledi,
onca yıl Emevilerin elinde bozulmasına göz yumdu? Lütfen bir yanıt bulun buna.
“Ben sana şöyle bir yanıtla
geliyorum: Yezid’in valisi siyasi çekişmeler içinde Kufelilere zulmediyordu.
Hüseyin’e de şikâyet mektupları geldi, geldi, birikti. Hüseyin, evet, Yezid’in
canına kast edeceğini işitmişti ama canını önemseyecek biri değildi. Tamamen
mektuplar sonucunda peygamber torunu olmanın getirdiği sorumluluk yüzünden bu
görevin üstüne düştüğü inancıyla, kurulan ordunun başına geçmeye ve süregiden
zalimliğe son vermek amacıyla yola çıktı.”
Fakat bu en iyi, en nahif ihtimalde bile yine bize bellettikleri üzere İslam'ı kurtarmak için gidiyor değil; gerçekten bunu fark edemiyor musunuz? Yani Hüseyin dinsel amaçlı değil de siyasî amaçlı yola çıkmış oluyor. Davası dinsel bir dava değil de siyasî bir dava.
“Zulmedilenlere yardım kutsal ve
dinsel bir iş değil mi? Hele de bir peygamber torunundan yardım istemişlerse
geri çevirir miydi?”
Söylediğiniz doğru. Fakat
Hüseyin’in yaşını tekrar hatırlayalım: 54. Bu yaş meselesi çok önemli, göz ardı
etmeyin bunu. Artık yaşlanıncaya dek harekete geçmemiş. Kufe’den mektuplar öyle
düşündüğünüz gibi bir anda gelmiyor, bir zaman boyunca gelmeye devam ediyor,
belli aralıklarla gelip birikiyor o mektuplar, yoksa hepsi ortak bir yerde
toplanıp bir gün içinde üç çuval dolusu mektup yazmıyor. Gelen mektuplar ne
zamana dek birikiyor; Yezid başa geçinceye ve iktidarına tehdit gördüğü peygamber
torununu ortadan kaldırtacağı söylentisi Hüseyin’in kulağına ulaşıncaya dek. Ne
zaman bu söylenti Hüseyin’in kulağına ulaştı, çuvalları dolduran çağrı mektuplarına
karşılık verme kararı alıp Mekke’yi terk ediyor.
Olay tüm yönleriyle ele alındığında
sanki yolculuğun başlangıcı öyle muazzam bir “Bir zalimler bir de zulmedilenler.
Koşup zulme uğrayanlara yardım etmem gerek.” hikâyesi gibi durmuyor; ne
dersiniz?
“Tamam da biz bunları niye sorgulayıp
duruyoruz?”
Çünkü dediklerim tam olarak şu
anlamlara gelir: Eğer kayıptan, acıdan, ölümden korkmadan insanlara mutluluk,
huzur, adalet getirmek üzere yola çıkmışsanız, hadi diyelim belki bir Hüseyin
olamazsınız ama siz de “özel” olursunuz. Özgür Özel gibi bir özel değil,
gerçekten, Hakk katında özel. Dedenizin, babanızın kim olduğu zerrece önem arz
etmez. Ne yani; sizce hakikat âleminde bir tek Peygamber ile onun soyundan
gelenler mi dolaşıyor? Hiç alakası yok. Fakat öyle olsaydı bile yine aynı
şeyleri sorgulamak iyi olurdu; çünkü o zaman bulundukları yerde sayıları epey
az olur ve muhtemelen yalnızlık çeker, sıkılırlar; sonunda mutlaka aralarına
birilerini almak isterlerdi. Şimdi buna inananlar bile bugün çalışmaya başlasa,
sonuna kadar ısrarla, sebatla devam etse, belki aralarına kabul edilirler. İşte
önemli olan da bu değil mi zaten? Hepimiz bunun için uğraşmıyor muyuz?
Şöyle veya böyle hep aynı sonuca
varıyoruz: Şikâyet etmeyi, ağlayıp sızlanmayı, uzak geçmişlere yas tutmaları
bırakalım, çalışalım çabalayalım, güzel işler yapalım.
“Ama din onların dini? Dedelerinin
dini.”
Kardeşim saçmalamayalım lütfen, hakikatte
aile dini diye bir şey mi olur? Allah insanları kurtuluşa ulaştırmak için özel
insanları seçip de onlara vazife mi veriyor, yoksa Ramazan kolisi yardımı yapar
gibi aile aile din dağıtımı mı yapıyor; hangisine inanıyorsunuz? Sizin hak
anlayışınız sahiden bir tuhaf, dini dedesinin getirmiş olması Hüseyin’i
otomatikman peygamberlik üstünde hak sahibi mi kılar yani? İçinizde adalet
namına bir parça olsun bir kavrayış varsa, işin böyle işlemeyeceğini anlamanız
gerekir.
Hadi, sizin güzel hatrınıza bu varsayımı
doğru kabul edelim. Durumun absürtlüğünü sahne kurarak tarif edeyim: Alternatif
bir gerçekliktesiniz, dedeniz peygamber. Şimdi lise zamanlarınız kafanızda
canlansın. Okula gidiyorsun, “Peygamberin torunu geldi.” deyip etrafında
toplaşıyorlar hemen. Epey popülersin, sanki arada sana da vahiy iniyormuşçasına
dinsel konularda soru üstüne soru yöneltiyorlar. Herkes etrafında pervane,
okulda büyük statün var, bunun için de bir gram çaba sarf etmen gerekmemiş.
Nefsinin nasıl hoşuna giderdi değil mi? Çok absürt olduğunun farkındayım ama
aile dini diye bir şey olursa bunlar da olur işte. Şu hâlde bu güzel ayrıcalık
elinizden gitmesin diye cansiperane savunmaz mıydınız? Peki o zaman din adına
mı savaşmış olurdun yoksa ayrıcalıklar elinden gitmesin diye, nefsin
adına mı? Eğer din onların aile diniyse, ikinci seçenek geçerli olur bu
durumda.
Yanlış anlamaya mahal vermemek
adına açıklamasını da yapayım: Ne diyorum yani, Hüseyin okulun popüler
çocuğuydu da popülerlik elinden gitmesin diye mi yola çıktı? Elbette söylediğim
bu değil, liseyi işin içine katarak benzetme yaptım, teşbih o kısım, orayı
doğrudan almayacaksınız. Anlatmak istediğim şu: Ortada böyle statüsel
ayrıcalıkların kazanıldığı bir durum varsa “benim dedemin dini” aslında “benim
statüm” demektir. Yani kişi o dinden öte kendi çıkarı için, ayrıcalıkları elden
gitmesin diye savaşıyordur. Ve üstelik, böyle olmasa, herhangi bir ayrıcalık
sağlamasa bile herhalde dedesine din inmiş her kişi bir zahmet o dini savunur.
Benim dedeme din inse ben de canım pahasına savunurum. Sonuçta bu din benim
aileme, yani benim kimliğime ait bir şey olacak. Zaten hepimiz dedemizin dinini
devam ettirmiyor muyuz? Aramızda dedesininkinden farklı din seçmiş kaç kişi
var? Ama o zaman bu iş kutsal olmaz, kimlik savaşı olur. Şimdi anlıyor musunuz
ne demek istediğimi?
Oysa hakikatte asıl kıymeti veren,
insanın menfaatinin bulunmadığı bir şeyi inancı uğruna savunmasıdır. Hatta bu
uğurda kendisine gelebilecek zararları göze alabilmişse bu kıymet katlanarak
artar. Menfaatini her ego-nefs-benlik savunur zaten; savunmayan var mı?
Yanlışlıkla bir ekmek parası fazla alınınca insanlar ortalığı ayağa kaldırıyor.
Dolayısıyla Hüseyin’i haklı çıkaracak olan dinin dedesine inmiş olması
değildir, Allah’a ait bir din uğruna zarar görmeyi göze almasıdır. Elbette bu
durumda İsa’ya inen din ile dedesine inen din gözünde birbirine yakın kıymet
ifade ediyor olmalı çünkü her ikisi de Allah’ın dini. Allah için yapıyorsa
durum böyledir.
Oysa Kerbela vaizleri işin bu
kısmını es geçer ve sırf dedesi peygamber diye Hüseyin’in haklı çıkarırlar. Böylesine
bir anlayış yanlıştır; hem hakça değil hem de hakikatten bihaber olduklarını ve
işin özünü kaçırdıklarını gösterir. Sıkıntı burada işte. Dini geçmişe ve belli
başlı şahıslara hapsettiler, ruhun yolunu kapattılar. Bense istiyorum ki
insanlar gözlerini dışarı değil içe çevirsinler, kendileriyle uğraşsınlar;
çünkü yol bu.
“Sen Ali’yi bu kadar seviyorsun, nasıl
Ali’nin oğluna laf ediyorsun?”
Birincisi bu hakikat meselesi, doğru
nedir, yanlış nedir araştırıyoruz. İkincisi Ali yanlısı olmak, Hüseyin yanlısı olmak
zorunluluğu getirmez. Haydar Ali’yi sevdik diye oğlunu, torununu, torununun
torununu baş bellemek zorunluluğu yok ortada. Ali’nin vefat eden eşi Fatıma’dan
sonra pek çok oğlu oldu, eminim varlıklarından haberiniz yok, çünkü şöhretli
olan yalnızca ilk ikisidir. Oysa o ikisi asla Ali’nin dengi değiller; olamazlar.
Ali yüce ve üstündür. Adı bile aslında yüceliğini yansıtır, en yüce olan Âli
makamını ad olarak almış, millet hâlâ Ali’yi isim zanneder. Hüseyin ise ‘küçük
güzel adam’ anlamına gelir. Bir tarafta en yüce makamdaki ruh dururken sırf
güzeldir diye küçük bir adamı tercih etmek akıl kârı değildir. Benim kitabımda Hüseyin
en fazla politik bir isimdir, eğer dinle ilgili, kurtarıcı bir isim aranıyorsa
Hüseyin’in önünde epey isim gelir. Hatta konu mertlikse Mustafa Kemal Atatürk,
Hüseyin’den daha merttir, ortada zorunluluk yokken kendini ateşe atmıştır. Zaten
herhalde Yezid’in en büyük şansı da karşısında Mustafa Kemal gibi birisi yerine
Hüseyin gibi birini bulmaktır. Eğer Yezid, Mustafa Kemal gibi kararlı, hem
askerlikten hem siyasetten muazzam derecede anlayan bir adamla karşılaşsaydı
öyle istediği gibi at koşturamaz; İslam daha iyi korunmuş olurdu. Nazarımca Ali
oğulları yönüyle o kadar da şanslı değildir. Gerçi onlara da çok laf edemem,
çünkü Ali gibi adamın oğlu olmak zor olsa gerek; bu iş Cristiano Ronaldo’nun
oğlundan futbolda ona denk olmasının beklenmesi gibi bir şey. Herkes aynı
kapasiteye sahip değildir.
Dolayısıyla baştan beri tekrar
ediyorum, bize öğretilenler doğru değil, önemli olan işin hakikati. Bizim
gözümüzde bir imaj mevcut, fakat o imajın bir de gerisi, özü var. Benim derdim
öğretilerle değil, hakikatle. Bir öğreti içinde bulunduğumuz zamanı dışlıyor da
geçmişe hapsediyorsa, hakikate uygun olamaz. Tasavvufta “Dem bu demdir, dem bu
dem.” mottosu boşuna değil. Zen Budistlerinin “An var, tek önemli olan an.”
demesi boşuna değil. Hikâyeleri geçelim, kendimize bakalım. Elbette bu,
geçmişten tamamen kopacağımız anlamına gelmiyor. Geçmişi göz önünde tuta
alacağımızı alıp, yolumuza devam edeceğimiz anlamına geliyor. Tarihteki bu
durumu bileceğiz ve hep hatırımızda tutacağız, böylelikle de Muaviye gibilerin
kurnazlıklarına ve Yezid gibi zorbaların gücü ele almasına karşı dikkatli
olacağız. Ancak geçmişe takılıp da kalmayacağız, günümüzü geçmişe
hapsetmeyeceğiz. Hakikat bizden ayrı değil.
“Kardeşim, ben de Alevi’yim, tüm
bildiklerimi sarsıldı.”
Sarsılmalı zaten. Onca yazdığımın
amacı bu; bu yüzden ücretsiz yayınlıyorum. Nesnelerde, tarihte ve mucizelerde
aranan kutsallık algısını yerle bir edip dikkatinizi kendimize ve bulunduğumuz
an’a çekme uğraşısındayım. Önümüzdeki en büyük engel de klasik dinsel öğreti
tarafından bize kutsal diye yutturulan tarihsel hikâyeler ve birtakım nesneler.
Geride kalan diğer olaylara da burada Kerbela’ya baktığımız gibi bakabilirsek
‘insan’ dışında kutsal bir şey bulunmadığını göreceğiz.
Üstelik daha da sarsacağım o
bilgileri, çünkü ortada çok trajik bir ihtimal var: Hüseyin kendisine gelen
haber sonucunda Kufe yoluna çıkıyor ya… Ya ona ulaştırılan bilgi doğru değilse?
Ya Yezid babasının ona ölmeden önceki öğüdü üzere peygamber torununun canına
kast etme niyeti gütmüyordu ise; en azından açıktan, çünkü babası hiç açıktan saldırıda
bulunmamıştı? Ya biri bir nedenden çıkıp ortalığı karıştırmış ise?
Gelin bu ihtimali es geçmeyelim,
derinine inceleyelim: Yezid sarayında oturmuş, içkisinde eğlencesinde
takılıyor, bu sırada birisi Hüseyin’e gidip Yezid’in onu öldürteceğini
söylüyor, kim bilir hangi nedenle. Fakat Yezid’in dünyadan haberi yok, herif
âlemlerden başını kaldırmıyor, din de umuru değil dünya da. Buna karşılık
Hüseyin aldığı bilgiyle tüm sülaleyi toplayarak Kufe’ye doğru yola koyuluyor ve
Hüseyin’in isyan eden Kufelilere komutanlık etmek üzere yola çıktığı bilgisi
Yezid’e ulaşıyor. Yezid de hâliyle daha büyük bir orduya karşı savaş vermemek
için valisine Hüseyin Kufe’ye ulaşmadan önce engellenmesi talimatı veriyor. Buradan
sonra olaylar tarihte bildiğimiz hâli alıyor. Durum böyle ise Yezid olaydaki en
az suçlu karakterlerden biri olup çıkıyor.
“Böyle bir şeyin yaşanmış olma
ihtimali var mı Allah aşkına ya?”
Olmaz olmaz demeyin, âdemoğullarını
biraz olsun tanıdıysanız bilirsiniz ki her dönemde ortalığın karışmasından zevk
duyacak binlercesi vardır. Hüseyin’e onca mektubu yazıp çağıran, sonra
bilmezden gelip sırtını dönenler yerin altından mı çıkmışlardı? İnsan değil miydi
onlar; demonlar mıydı, şeytanlar mıydı? Normal, sıradan âdemoğulları değil
miydi Kufe’nin yerli halkı? Demek ki gayet de sıradan görünen bir kişi gerçek
olmayan bir bilgiyi sadece ortalığın karışmasından elde edeceği menfaat, hatta duyacağı
zevk için bile ortaya atmış olabilir.
İnsanlar şahit olmadıkları, tüm yönleriyle
bilmedikleri olaylar üstüne atıp tutmaya pek alışkınlar ama işlerin doğrusunu,
bilinenleri bilinmeyenleri, tüm hareketleri ve hareketlerin arkasındaki
motivasyonları, gizlenen-açığa serilen niyetleri ancak Yaradan bilir.
Dolayısıyla asıl adaleti sağlayacak olan da yalnız O olabilir. Bizim en iyi
adaletimiz bile eksiktir, kusurludur. Bunun hakkında konuştuk Adalet Üzerine
bölümünde.
“Adalet konusunu konuşacak bölümü
de tam buldun!”
Evet, aslında adalet konusunun
konuşabileceği en iyi bölümlerden biridir bu bölüm. Kuran’daYunus Suresi 44.
ayette şöyle denir: “Allah insanlara zulmetmez, fakat insanlar kendi
kendilerine zulmediyor.” Öyleyse Allah Hüseyin’e zulmetmedi, Hüseyin kendine zulmetti.
Başına gelen iş, geçmiş veya gelecek hayatlarından birinde yaptığı zulmün karşılığıydı.
Şunu bilin ki kimin ayağına taş takılsa, bu kötü bir işinin karşılığıdır, yoksa
Allah kimseye hak etmediği şekilde davranmaz. Veya bir ihsanda bulunmak için de
olabilir; çünkü ruhta her şey ancak bedel ödenerek elde edilebilir. Ancak bu hakikati anlamak pek
zor, azın da azı kimse bu gerçeği anlayabilecek irfana ulaşabilir. Geri
kalanlarsa hep ‘kurban’ bilinci içinde algılar dünyayı.
Zaten insanlar adaletin ne olduğunu
tam olarak anlamıyorlar da. Adalet anlayışında ortada %100’lük bir oran
bulunmaz, yani biri %70 haklı, diğeri %30 demek abesle iştigaldir. Oysa olaya
her ikisinin gözlerinden ayrı ayrı bakılırsa örneğin biri % 70 haklıyken,
diğeri de %70 haklı olabilir. Nasreddin Hoca bu nedenle her iki davalısının da
haklı olduğuna hükmetmişti. Onun hem davalıya hem davacıya “Haklısın.” dediğini
gören karısı, her iki tarafın da nasıl olup haklı olabileceğini sorguladığında
Nasreddin Hoca bir de onun gözlerinden bakmış ve onu da haklı bulmuştu. Yani
Nasreddin Hoca tek bir olaya üç ayrı çift gözün arkasından bakmasını bilmişti.
Zaten zannettikleri aksine komik, yaşlı bir ihtiyardan ötesidir Nasreddin,
hikmet sahibi bir velidir esasında. Etrafındaki topluluk hikmet sahibi
olmadığından onu anlamamış, hareketlerini tuhaf ve gülünç bulmuş, ne yazık ki
böylelikle de ruhtaki cehaletlerini açığa sermişlerdir. Cahil topluluklar hep
aynı zaten, başlarında durup onlara bir şeyler öğretme çabasındaki öğretmenin
taklidini yapan, alay eden çocuk güruhu gibi. Tüm peygamberlerle alay edildi,
hepsine gülündü, deli denildi. Ta ki son peygambere kadar. Muhammed’e de
güldüler, alay ettiler ama Muhammed öncekiler gibi çıkmadı, dişliydi, eline
kılıç alıp etrafını saran çocuk kalabalığını anladıkları dilden konuşarak, zor
yoluyla terbiye etti. Öyle yapmasaydı onun üstüne daha da peygamberler gelir
gelir giderdi. Muhammed kadar merhametli birine de kılıç çektirdiler ya bu
beşere diyecek laf yok.
Madem adalet meselesine girdik, şunu
iyi anlamak gerek: Adalete ancak ve ancak her iki taraf, ikisi birden
anlaşıldığında ulaşılır. Her durum adına geçerlidir bu iş; yoksa tek tarafın
dinlenip tek tarafa söz hakkının verilmediği adalet olmaz, öylesi olsa olsa
yargısız infaz olur. Bugüne dek Yezid’e yapılan buydu. Bugüne dek Kerbela hep
Hüseyin özelinde, Hüseyin’in gözlerinden bakılarak irdelendi, Yezid özelinde
hiç incelenmedi. Oysa adalet için bu konuya bir de Yezid’in gözleriyle bakmak
gerekmez mi?
Tekrar baştan ele alalım: Yezid
kimdir? Yezid en yakın akrabaları hep Peygamber’in takipçileri tarafından
öldürülmüş olan, buna duyduğu hınç ve kinle Peygamber’in amcası Hamza’nın ciğerini
dişleyecek kadar ileri giden Hind Bint Utbe’nin torunudur. Bu bilgiye dayanarak
Yezid’in daha çocukluktan itibaren beyninin, belki de sabahtan akşama, ailesine
karşı işlenen suçlarla doldurulduğunu kesin saymak gerekir. Göçebe toplumların
temel kodlarından olan kan davalarını hatırlayın, dolayısıyla onurun, şerefin
zihin dünyalarındaki yerinin üstünlüğü üzerine biraz düşünün, intikam almanın
önemini, intikam alamayanların (veya almayanların, ikisi arasındaki fark göçebe
toplum açısından önemli değildir) ne kadar zayıf göründüğünü anlayın. Hiçbir
şey olmadı, açın kan davasıyla ilgili eski Türk filmlerinden birini izleyin,
özellikle doğuyu anlatan bir tanesi olabilir. İşte o filmde izleyeceğiniz veya
izlediğiniz dünya algılayışı göçebe toplumlarda daha şiddetli olmak kaydıyla
binyıllar boyu sürüp gitti. Modernlik değiştirdi o algıyı, hani yeri geldiğince
benim de çokça eleştirdiğim o modern dünya sayesinde değişti bu algılayış. Ve
biz dünyadaki insanların en iyi ihtimalde bile %90 kadarının ailesinin
öğrettiği değer yargılarıyla hareket ettiğini kesinlikle biliyoruz. Şimdi
düşünün bakalım, o aile içinde doğan birinin bu şartlar altında kötü insan
olmama ihtimali ne kadar?
“Belki yok değildi ama yine de
vardı bence. Ben onun yerinde olsam hiç de öyle kötü biri olmazdım, Peygamber
ailesine kin tutmaz, saygı ve sevgi ile davranır, tacımı tahtımı da bırakırdım.”
Söz ile dağıtmanın ne kolay
olduğunu bir yerde konuşmuştuk değil mi? Üstelik köylerde falan bununla ilgili
çok güzel bir atasözü sarf edilir: “Nenemin yumurtalıkları olsa dedem olurdu.” Atalarımız
her zaman edep çerçevesi içinde sözler sarf etmemiş, ama burada mesele bu
değil. Söyleyin bakalım, siz şimdiki yaşamda ailenizin bebeklikten başlayarak kafanıza
ektiği değer yargılarından tamamen azade olup kendi yolunuzu buldunuz mu veya
çizdiniz mi? Yani şöyle oturup sizi bir laboratuvarda incelesek anne-babanızın
kötü huylarına veya onların ektikleri kötü tohumlardan meyve vermiş kötü huylara
rast gelmeyeceğiz öyle mi? Öyle olsa ruhta bir makama erişir, velilerden olurdunuz.
Nedense hiç zannetmiyorum öyle olduğunu.
“Ne sandın ya! Ben kötü yanlarını
tanıdım, karanlık tarafımla yüzleştim, aydınlığa ulaştım. Kendimin efendisi oldum,
kâinata padişah oldum. Ruh âleminde başımda kavukla geziyorum. Yüce bir ruhum
ben, veliyim.”
Ne mutlu size! İş şimdi tamam oldu!
Şöyle bir toparlanayım önce, bir sarılayım da duanızı alayım; duasız bırakmam
vallahi. Gerçi sizinki artık dua değil ‘emir’ olur, madem ruhta padişah
oldunuz. Fakat yalan yok değil mi bu sözlerde? Sonra Üçkağıtçı’daki kız babası
gibi yatakta bulmayalım sizi? Bu sözler büyük iddia; kanıt ister.
Kanıtlanamazsa iş kötü. Önden uyarayım, bilmediğinizden şaka zannetmeyin, oyun
olmaz bu işlerle.
“Yok yav, ne gezer bende velilik.
Sen öyle sorunca gaza geldim bir an. Şimdi öyle deyince korktum.”
Lütfen yürüyün gidin! Öyleyse
Yezid’den çok da farklı değilsiniz demektir. Hakikatlerin pek çok kanaldan açık
açık söylendiği bu dönemde kendini düzeltemeyen, kendi üstünde hâkimiyet kurmayı
başaramayan kişi, insanların hakikatleri dile getirmekten korktuğu, bu nedenle
dilini tutup gizlediği o dönemin şartlarında hem bunları araştırma azmi hem
dinleme cesareti hem de kabullenme basireti gösterecek, üstelik nefse kulak
asmadan, nice zorlu çabalara girip tamamen ruh yönetiminde hareket etmeyi başaracaktı,
öyle mi? Resmen boş iddia. Bu işlerde söz değersizdir, kanıt gerekir. Ne zaman
nefsinizi aşar gelirseniz o zaman sözünüze kulak veririm. O duruma geçinceye
dek, nefsini bilmeyen her âdemoğlu potansiyel Yezid’dir.
Eskiden ben de Kerbela için çok
ağladım, çok dua ettim ama şimdilerde bakınca bu Yezid nefreti acayip abartılı
geliyor. Mesela Emir Timur, bilirsiniz, Yezid’in mezarını buldurur ve
askerlerine sıra sıra işetir. Peki, askerlerini Yezid’in mezarına işeten zatı-ı
şahaneleri hükümdarlığı süresince neler yapmıştır: Örneğin girdiği yerlerde
kellelerden kuleler diktirtmesi vardır ki bildiğim kadarıyla bu Yezid’in bile
başvurduğu türden bir vahşilik değildir. Yezid’e söven klasik din öğretisi
taraftarlarının bu vahşilikle övündüğünü kolaylıkla görebilirsiniz. Bu tip
kimseler şu soruyu kendilerine sormazlar: Peygamber torunlarından biri Emir
Timur’a İslam’ı düzgün yaşamadığı için ayaklanacak olsa Timur onu haklı bulup
tahtı bırakır mıydı yoksa ona Yezid’den daha beter şeyler mi yapardı? Bu konuda
ortak bir cevaba ulaşırız gibi. Neticede İbrahim Ethem dışında ailesi dışında
birine kendi eliyle saltanatını veren bir tane Allah kulu yok bu dünyada. Zaten
İbrahim Ethem’in de bildiğim kadarıyla tarihte yer alan gerçek bir kişilik
olduğu kanıtlı değil, yani gerçekten var oldu mu yoksa Buda’yı duyan eğitimli bir
Müslüman bir ihtimal ondan etkilenip de böyle bir karakter mi yarattı, orası
meçhul. Bir de 2. Murat var, ama o da tahtı oğlu Mehmet’e devretti, aile
dışından birine değil. Yine de adını geçireyim istedim, sevdiğim bir padişah,
Allah rahmet eylesin.
Şimdi bambaşka bir olasılık
inceleyeceğiz. Çoğunuza acayip gelecek, ama hakikate uygun, önemli bir olasılık.
Varsayalım bebeklikte Hüseyin’i
ruhen aldık Yezid bedenine koyduk, Yezid’i de aldık Hüseyin bedenine koyduk. Bu
iki ruhun aileleri değişecek ve doğumdan itibaren aldığı eğitimin tam tersini
alacaklar. Yani Peygamber’in dizleri dibinde yetişen, Hüseyin adıyla bildiğimiz
ruh kininden ciğer dişleyen kadının torunu olacak ve o ailede eğitim alacak;
kininden ciğer dişleyen kadının torunu, Yezid adıyla bildiğimiz ruh da Peygamber’in
dizleri dibinde, onun tarafından yetiştirilecek. Ayrıca Hind’in genleri Hüseyin
ismiyle bildiğimiz ruhun bedeninde yer alacak, Muhammed’in genleri ise Yezid
diye bildiğimiz ruhun bedeninde yer alacak. Yani bedenler, şartlar tamamen aynı
kaldı; fakat biz sadece ruhların yerlerini değiştirdik.
Durumu ele alalım: Hüseyin’in
ruhuna çocukluktan beri ailesi tarafından Peygamber’in ve taraftarlarının
bildiği, tanıdığı akrabalarını öldürdükleri, başka yaşadığı kayıplar ve
alınması gereken intikam başına vurula vurula belletilecekti. Yezid diye
bildiğimiz ruh ise bunun aksine Peygamber’in yanında yumuşaklık, iyilik,
hoşgörü görerek, öğrenerek, bunların iyi olduğunu bilerek büyüyecekti. İyi
olması yönünde yetiştirilecek, kutsal bir evde büyüdüğü için bebeklikten beri
kendisinin de kutsal biri olması gerektiği zihnine kazınacaktı.
Bunların hepsini göz önünde
bulundurun ve Allah aşkına dürüstçe dile getirin: İşler değişir miydi? Hiç
değişmez miydi; değişirse ne kadar değişirdi? Artık adı Yezid olacak olan
Hüseyin ilk durumdaki gibi cesur olup doğru yola yönelir, tahtı terk eder
miydi? Artık adı Hüseyin olacak olan Yezid Peygamber’in torunu olmasına rağmen
diğer bedendeki gibi kötü biri mi olup çıkar mıydı? Bu kişiliklerin ne kadarı
içten, ne kadarı dış koşullardan kaynaklı? Yezid’in Yezid olmaktan başka şansı
var mıydı?
Bu durumu değerlendirirken
peygamberlerin kişiliklerinin ve onlara inenlerin bile onların yaşadıklarıyla
şekillendiğini göz önüne alın. Örneğin Kuran’da şöyle bir ayet vardır: “Ve
Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anaya, babaya iyilik
etmenizi hükmetmiştir; onlardan biri, yahut her ikisi, senin hayatında
ihtiyarlık çağına ererse onlara üf bile deme, azarlama onları ve onlara güzel
ve iyi söz söyle.” (İsra / 23) Fakat buna benzer bir koşul neden Peygamber’in
iki öncülü olan İsa ve Musa’da bulunmaz? Nazarımca bunun nedeni Muhammed’in hem
annesini hem babasını çok küçük yaşta kaybetmiş olması ve onlara büyük bir
özlem çekiyor olmasıdır; dolayısıyla Allah da onun kişiliği doğrultusunda,
ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde seslenmiştir ona. Bu nedenle Musa’da daha
kızgın, İsa’da daha sevgi dolu görünür; değişen Allah değil, peygamberlerin
yaşadıkları ve sonucunda şekillenişleridir.
Bu inceleme çok çok önemli başka
bir çıkarıma ulaşmamızı sağladı: Eğer âlemleri yaratan eşsiz varlığın farklı
bir seçme kıstası yoksa, O’nu senaryo yazarı gibi görebiliriz. Çünkü ortaya
çıkıyor ki senaryo yazarı gibi istediği ruhu istediği role atıyor. Bunu da
hayat içinde dilediği ruhu dilediği olaylar yoluyla dilediği yönde yetiştirerek
ve ortaya dilediği sonucun çıkmasını sağlayarak yapıyor. Bu iş yalnızca
peygamberler adına değil, insan olan hepimiz için geçerli. En iyi olanlarımızı
da en kötü olanlarımızı da olduğu hâle getiren birtakım sebepler, travmalar,
şartlanmışlıklar, şartlandırılmışlıklar değil mi? Suç atmak gibi olmasın da demek
ki işler iyi olsun kötü olsun yalnızca O’nun dilediği şekilde ilerler.
Durum böyleyse eğer, onun yerinde
kim olsa aynısını yapacaksa, Yezid’in iyilik-kötülük ortaya çıksın diye atanmış
bir ruh olduğunu anlayabiliriz. Bu durumda onu kurban saymak bile mümkün. O
bunu bilmese veya öyle hissetmese de böyle. Kim var O’nun yazdığından yakasını
kurtarabilecek olan? Eğer O her dilediğini Yezid yapabilecek ise biz nasıl ve
ne hakla Yezid olanı eleştirebiliriz? Yezid olarak seçilmedik diye şükretmemiz
gerekmez mi? Belli ki ortada oynanması gereken bir oyun vardı, iyi ve kötü
taraf olacaktı, Hüseyin adlı ruha iyi taraf atandı, Yezid adlı ruha ise kötü
taraf. Gerçi bunun da bir nedeni vardır bence bizim bilmediğimiz.
Suç atmak gibi olmasın, sözünü öylesine
söylemedim. Gerçekten tüm kötülüklerin suçunu O’na atmış gibi olmayı elbet istemem.
Sadece hakikat açısından konuşuyoruz, doğru nedir bilmek maksatlı. Merak
ettiğimden soruyorum: O’nun dilediği, bize çizdiği yol haricinde
ilerleyebilecek olan var mı? Yok, değil mi Gel gör ki İblis benzer bir söz sarf
etti, “Beni azdırmana karşılık” dedi, fakat onun bu sözü neden yanlış kabul
edildi? Bu konuyu bize yanlış şekilde anlatan din adamlarından daha doğru
biliyordu belki de; durumun gerçekliğini dile getiriyordu? Kimi arifler İblis’in
söylediğinin doğru olduğunu ancak edebinin eksikliği yüzünden kovulduğunu
söyler. Onlar da her işi yaptıranın perde arkasında Allah olduğunu ve Âdem’in
aslında kendi iradesiyle bir suç işlemediğini dile getirir, yalnızca Âdem’in
suçu üstlenişinden ve yakarıp tövbe edişinden Allah’ın hoşnut olduğunu söyler.
İblis’in ise buna karşılık ipleri tutan eli gördüğünü ve bunu açık şekilde dile
getirdiğini, ancak kendine suç payı biçmediğinden Allah’ın rahmetinden
kovulduğunu söyler. Bana kalırsa İblis’in kovulması dünya denen sahnenin
varlığı adına zorunluydu da ondan kovuldu, edep eksikliği de işin perdesi.
Fakat buna emin değilim; hiçbir günahı aklamıyorum, haberiniz olsun. İblis
olarak belli bir meleğin seçilme sebebi de vardır elbet.
Cüzî de olsa bir irademiz var mı? Varsa
işin neresinde; düşünce kısmında mı? Bana öyle geliyor ki, evet. Düşüncelerimiz
dışındaki tüm kısımlar açık ki genle, belletilenlerle, başımıza gelenlerle
belirleniyor; adeta bir yolculuk rotası çiziliyor ve biz eğlence parkındaki bir
trene binmişiz gibi bu hayat yolculuğuna oturtuluyoruz. Dolayısıyla da bu
varsayım doğruysa bizler bu dünyada güzel veya kötü düşünceler, yani zaten
sürmekte olduğumuz yolculuğa getirdiğimiz yorumlar dışında hiçbir şey var edemiyor
oluyoruz.
Öyleyse bizler yaratıcımız hakkında
yalnızca iyi düşünceler üretmeye mecburuz. Zaten kâinatı yaratan gücün durduk
yere bize düşman olduğunu neden düşünelim? İblis galiba bu noktada yanıldı. Esas
kusurlu olan düşünce o varlığın durduk yere kendi kullarına düşmanlık
hissedeceği düşüncesi değil midir? Düşmanlığın temeli ayrıma, karşıdakinin
farklılıklarına, birinde kendinden eksik veya fazla taraflar görmeye dayanır; insan
karşısında eksik-fazla görmezse, karşısındakini kendi olarak görürse kimseye
düşmanlık da beslemez, İsa Mesih gibi olur çıkar. Farklılık görülse bile sevgi
faktörü algılayışı değiştirir, kim kalkar da kendi evindeki hayvanlara
birbirlerinden farklıdır diye düşmanlık besler? Zaten öyle olması gerekiyor;
kuştan kedilik, kediden kuşluk beklemeyiz. Eksiği, kusuru ne olursa olsun, özelliklerinin
tam da türüne uygun olduğunu, olması gerektiği gibi olduklarını biliriz. İşte
bizler de aynı şekilde eksiklerimiz ve kusurlarımızla tam olmamız gerektiği
gibiyizdir belki de. Diğer türlüsü Yaradan’ın yaratımında bir kusur olduğu
sonucuna kadar çıkarabilir insanı. Fakat çok kimseler bu durumu kavrayacak hikmete
sahip olmadıklarından insanları kendi değer yargılarıyla yargılamaya ve
sınırlamaya kalkar. Aslında insan olarak sırf bu sebeple bile sığınılacak tek
limanımız bizi yaratan varlıktır; bizi olduğumuz hâlimizle başka kim kabul edebilir?
Şunu fark ettim ki Allah’ın
anlayışsız âdemoğullarıyla dolu bu hayatı var etmesinin bir nedeni de tam
olarak bu olabilir; yalnızca O’na sığınalım diye. İblis’in davranışı aksine, hatta
sanki biraz da İblis’e ders olarak.
Birçok insanın düşünebileceğinin
aksine bu bölüm ne kutsal kabul edilen birine laf ederek insanların sinir
uçlarına dokunmak içindi ne de geçmişte kalmış ama her dönem yeniden yaşanan
zulümleri aklamak için. Bu soruları sordum çünkü cevapları bizi şu sonuca
çıkaracak: Özellikle inançlıların gelenek hâline getirdiği lanetleme seansları
daima ya bir kişiyi ya da küçük bir zümreyi hedef alagelmiştir. Fakat kaçırılan
nokta şu ki asıl lanetlenmesi, yani ruhtan uzaklaştırılması gereken o karanlık
her insanın içindedir. Yani ego-nefs-benlik sahibi, yeryüzünü adımlayan her
etten beden sahibi, sözün özü tüm insanlar potansiyel bir Yezid adayıdır.
Bu gerçeği yaşadıkça anlarsınız.
Birinin emri altında bulunanlara, güçsüze, muhtaca, çaresize, *karşılık
veremeyecek olana nasıl davrandığına bakın. Eşine, çocuğuna, çırağına,
hayvanına, hatta börtü böceğe, karıncaya davranışı onu ele verir. Kendisinden
güçsüz olana eziyet etmeye alışmışsa, bunu normal görüyorsa eline güç geçmemiş
Yezid’dir, bundan bir parça dahi olsa keyif alıyorsa kesinlikle Yezid’dir.
Zaten Yezid de eline kontrolsüz güç geçtiğinden öyle bir adamdır, eğer onu
dengeleyen kurumlar, yapılar, kişiler olsaydı, demokrasi gibi dengelere dayanan
bir sistemde yönetici olsaydı aynı kişi olması pek de mümkün değildi. Maddede
lehine görünen durum aslında hakikatte aleyhine olmuştur. Bu yüzden hiçbir
zorba hak-hukuk gözetmez, dengelere dayanan insancıl sistemleri sevmez çünkü
her Yezid güç yalnızca onun elinde olsun ister, yoksa içindeki Yezid ortaya
çıkma imkânı bulamaz.
Dediğimi tam olarak kavrayabildiniz
mi? O gücü arzu ve talep eden kişinin kendisi yani ruhu değildir, ego-nefs-benliği
yani daha yalın bir dille anlatmak gerekirse içindeki firavundur, içindeki
Nemrut’tur, içindeki Yezid’dir. Zaten dikkat ederseniz firavunluk yönetimi ile
Yezid’in babası Muaviye’nin yerleştirdiği, bugün de hâlâ çokça arzulayanın
bulunduğu halifelik yönetimi sistemsel açıdan çok benzerdir, aralarında çok az
fark vardır. Buradan ortaya çıkar ki tek kişinin yönetimine dayanan her sistem
Kuran jargonu ile ‘batıl’dır, bozulup yozlaşması da pek çabuk olur. Ancak
şurası da kesin, bir coğrafyada halk insanlıktan uzaksa, konuşup anlaşmak
yerine hayvanlar gibi tepişme yolunu benimsemişse, başta oranın ve onların
iyiliği adına böyle zorbalığa dayanan bir sistem şarttır. Zaten bu yüzden şura
metodu İslam’ın yayıldığı dönemde Arap kabileleri arasında tutmadı, yerine
Muaviye’nin demir yumruğu iş gördü. Çünkü vahşi insanlar ancak zordan anlar.
Muhafazakâr Müslüman propagandası aksine o dönemler kesinlikle bir “asr-ı
saadet”, “mutluluk çağı” değildi. Düşünün ki dört halifenin üçü suikastla
öldürülmüş; kan gövdeyi götürmüş, kavgalar, suikastlar, savaşlar gırla gitmiş.
Nasıl mutluluk çağı bu? Devleti
yönetenlere bile art arda suikastların düzenlendiği bir dönemi mutluluk çağı
olarak adlandırıyorsanız şiddet konusunda öyle dibe batmışsınızdır ki nasıl
insanlar olduğunuzun hükmüne varmak için diğer dönemler hakkında kimsenin soru
sormasına gerek kalmaz.
Her ego-nefs-benlik, kısaca her
kişi kendini kusursuz görmeye bayılır. Bu yüzden bu sefer soracağım kendimizle
ilgili olacak. Neredeyse tamamımız kendimizi iyi insanlar olarak görürüz, kötü
olanlar hep başkalarıdır; değil mi? Gerçekten iyi miyiz peki? Yoksa sadece
henüz bizi yoldan çıkaracak olaylarla mı karşılaşmadık? Yani Yezid’in yerinde olsak,
ailemiz ve çevremizdekiler tarafından her dakika hep aynı propagandaya maruz
kalsak ne kadar farklı olabilirdik? Bazen düşünüyorum, kader varsa şayet,
kaderi belirleyen kimilerine takmış, kimilerine torpil geçen bir öğretmen gibi
olmuyor mu? Yani iyiymişiz gibi takılmamızı sağlayan aslında Yaratıcı’nın lütfu
değil mi? İyi bir ailede doğduk, iyi yaşam şartlarına sahibiz, ailemizin kan
davası güttüğü kimse yok. Bu durumda iyi olmak değil kötü olmak zor olan. Fakat
birinin rolüne Yezid’lik diğerinin rolüne Hüseyin’lik düşüyor desek, bu hakiki
bir sınav olur mu? Kaderin yazıcısı, dilediğini pek zor durumlar içine atıp
adeta tek bir yönde gitmesini sağlayabiliyor nasıl olsa. Irmağa akışına kapılan
adamın suçu o ırmağa girmektir de; sonrası onun suçu mudur? Akıntı alır, sürükler.
Fakat ben şimdi böyle diyerek kendi suçlarımızı üstümüzden atarak basitlik
göstermiş gibi olmak da istemem. Bu konu hakkında emin olmadığımı, hatta belki
de kafamın allak bullak olduğu önden söylemem lazım. Çünkü Yaradan kaderi zaten
kendi belirliyorsa, Ömer Hayyam’ın da sorduğu üzere, iyilik-kötülük ne anlam
ifade ediyor olabilir O’na?
Beni özene bezene
yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da
yazmışsın önceden.
Demek günah
işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o
cennet cehennem?
“E yaptıran sensin, benim senin
iraden karşısında ne gücüm olabilir?” diye sorsak, “Beni azdırmana karşılık…”
diyerek suçu Yaradan’ın üstüne atan İblis’e benzemiş olur muyuz? Yok, desek ki
“Yaptığım bütün iyilikler de kötülükler de bana aittir, benim fiilim.”
Yaradan’ın yarattığı hiçbir şeye karışmadığını ima etmiş olarak kendimizi güç
sahibi ayrı bir varlık olarak görmüş, dolayısıyla şirke düşmüş
olur muyuz? Bu
durumda “Her şey O’ndan.” tezi de geçerliliğini yitirmiş olur zaten, bir bütün,
bir vücut yerine kargaşanın varlığı kabul etmek gerekir.
Gerçekten özgür irademiz var mıdır?
Yoksa O’nun iradesi iradelerin tamamını yönetir de evrende hâkim olan ve düzeni
sağlayan yalnız O’nun iradesi midir? Biz, olduğumuz kişilikler miyiz,
belirlediğimiz kişilikler miyiz, oldurulduğumuz kişilikler miyiz, yoksa
belirlendiğimiz kişilikler miyiz?
“Ben bir şey merak ettim. Neden bu
konuya taktın? Anlatacaklarını neden sanki Yezid’i savunur gibi ele alarak
anlattın? Yoksa sen, estağfurullah, Yezidsporlu musun?”
Elbette hayır; ben bu meselede takım
tutmuyorum. Sadece yaşamalarının üzerinden bin yıldan fazla geçmiş iki adamın
taht kavgası neden beni onca zaman alakadar etti, onca ağıtlar yaktım, oruçlar
tuttum, tesbihler çektim, bilemiyorum. Şöyle örnek vereyim, mesela
Galatasaraylılar takımları Şampiyonlar Ligi’ne çeyrek finalde veda etti diye
yıllık törenler düzenleyip kendilerini zincirlerle dövse ne düşünürdünüz? İşte
ben de bu iş hakkında bir zamandır buna benzer şeyler düşünüyorum. Nasıl ki İslam’a
düşman kitle çıkıp “Ah, Kâbe yollarında öldü Yezid gibi yiğit.” diye hüzünle
şarap bardağı tokuşturmuyorsa, çünkü böyle bir iş saçmalık üzeri saçmalık
olacaksa, “Bugün matem günü geldi. Ah Hasanım vah Hüseynim.” diye
haftalık-aylık-yıllık ağlamak da o kadar saçma geliyor bana artık.
Hadi Hüseyin’i yine anladık, fakat
aynı ağıtta ayrıca Hasan’a da yer veriliyor; neden yer veriliyor, belli değil. Taraftarları
savaşmaya gönüllü olmadığından Hasan Muaviye ile anlaşıp halifeliği kendisi
devretti, üstelik bunun için beş milyon dinar (veya dirhem) aldığı söylenir,
doğru mudur sonradan yerleştirilmiş bir Emevi propagandası mı, orasından emin
değilim. Fakat neticede Hasan’ın öyle ümmeti kurtarmak için bir çabası,
hareketi, yola çıkmışlığı yok. Vefatı da Muaviye ile anlaştığı söylenen karısının
kendisini zehirlenmesi sonucu gerçekleşiyor. Peki onun arkasından ağıt niye, eş
seçimi iyi olmadığından mı? Öyleyse, halihazırda evli erkekler arasından epey
şişkin bir liste çıkarıp ağıda dahil edebiliriz.
Kabaca şöyle tasvir edeyim, ama bu
olaydaki kahraman Hüseyin olmasın. Geçmiş dönemde bir soylu, adaletsiz bir adam
olan hükümdardan tahtı almak üzere yola koyuluyor. Düşman kuvvetler tarafından bir
noktada kıstırılıyor, taraftarları hainlik yapıp onu yarı yolda bırakıyor ve
orada katlediliyor. Oradan bin yıl sonraya ışınlanıyoruz ve görüyoruz ki kitleler
bu olayı anmayı ve ağıt yakmayı inanç hâline getirmişler; haftalık-aylık-yıllık
şekilde düzenli olarak törenler düzenliyorlar. Kendi dönemlerinde hüküm süren
adaletsizlik bin beter fakat bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar; yalnızca geçmişe
ağlamaya devam ediyorlar. Ne hissederdiniz? İşte ben de bunu hissediyorum.
Irak’ta bile aynısı söyleniyor: “Bugün
matem günü geldi.” Matem günü ABD askeri yurdunu evini bombaladığındaydı
kardeşim, çocuğunla eşin enkaz altında kaldığındaydı. Bin yıl önceyi boş ver
sen, senin çocuğun Hüseyin’in çocuklarından daha mı az masumdu? Bin yıl öncenin
olaylarıyla kandırılma, dikkatin bu günde olsun, çevreni saran haksızlıklara,
adaletsizliklere, katliamlara bak; bunlar için bir şey yap. Geçmiş için
ağlamayı bırak.
İnanç dediğimizin insanın yaşadığı günü
ele alması gerekmez mi? Bize bugün için bir şey sunmayan bir inanç kime, ne
fayda sağlayabilir ki? Hiçbir şekilde anlam yükleyemiyorum eskiden resmen
tapıcısı olduğum bu inancın mantığına artık. Yaradan’a şükürler ediyorum Zen
Budizmi ile tanıştığım ve asıl olanın an olduğunu öğrendiğim için. Tamam, fazla
empatik olmak iyi değil ama yine de bazı olaylarda her türlü insanı ve olayı
objektif şekilde, dışarıdan gözle inceleyip anlamak insana ciddi
aydınlanmalar yaşatabilir.
Bir tane adam şeytan ilan edilmiş,
bin yıldan fazladır histerik şekilde arkasından sayılıp dökülüyor, kimse de
kalkıp bu nedir, biz ne yapıyoruz, diye kendine sormuyor. Cemevlerinde her
hafta tekrarlanan bir deyiş var; sözleri şöyle: “Şah Hüseyin attan düştü /
Yezid gelip kanın içti.” Çöldeki mesele esnasında Yezid sarayında, muhtemelen
âlem yapıyordur, Kerbela’ya gittiği falan yok. Şarap içmeyi sevdiğini
biliyoruz, ancak, kan içtiğine, vampir olduğuna dair bilgi yok elimizde; belki
şarap içerken kırmızı kırmızı görünce kan sanmışlardır, bilemem. Fakat Yezid kan
içmiyorsa adamın arkasından söylenen bu sözler bildiğin iftiradır. Zaten Yezid gerçekten
düzenli olarak kan içiyor olsaydı bile güneydeki sarayından kalkıp ta kuzeydeki
Kerbela’ya o kadar kısa sürede uçup gelemezdi, çünkü gökte güneş parlıyordu ve
vampirler güneşe karşı zayıftır. Güneyin güneşini bilen bilir, değil vampiri
normal adamı eritir.
Gerçi bu deyişi birinci anlamıyla
ele almak ayıp olacak, mecaz yapılmış, iftira değil; fakat o hâlde dahi yine
ortada bir hakaret var. Yezid belli ki kendi elindekileri korumaya çalışan ve
bunun için de epey ama epey günaha girmiş bir adam. Fakat her hafta ibadethanelerde
bin yıl önce ölmüş bir adama düzenli olarak lanet edip ne elde edebilirsin? Yalnızca
cemevlerinde mi, camilerde de var, zaten camilerde başladı bu iş. Muaviye’nin
etkin olduğu topraklarda önce Ali’ye de sayılıp döküldü; Sünni kesime
anlatmazlar, Ali’ye camilerde yirmi beş yıl lanet okundu, hakaretler edildi, bu
geleneği Ömer bin Abdulaziz kaldırdı. Belki de Ömer bin Abdulaziz bu
lanetlenesi işi kaldırmasa Ehl-i Sünnet bugün hâlâ Ali’nin ruhtakini makamını
bilmeden her hafta ona sayıp döküyor olabilirdi. İşte düşünün mezhepçilik ne
kadar hakikate düşman; sırf bin yıl önce gözünü hırs bürümüş bir herif arzu
ettiği dünya menfaati önünde durana delleniyor ve bu iş bin yıl sonrakilerin
kendilerini kendi dilleriyle cehenneme sürüklemesine sebep olabiliyor. Çünkü Ali
hakikatin en yüce makamında, bunu konuştuk. Ali Makamı’na hakaretin cezası ağır
olur; kimseyi imalar yoluyla korkutmak istemiyorum, fakat ruhta Ali Makamı ne
imiş bilseydiniz korkmanız gerekirdi. İnşallah terk-i diyar etmeden o sırrı da
ardımda bırakmayı planlıyorum. İnsanlar Allah’ın hakikatini bilmeli.
İşte bu işi yüzden bana kalırsa Muaviye
açıkça oğlu Yezid’den daha beter. Yezid kaba saba bir zorba, Muaviye ise bin
yıl sonra yaşayacak olanların yaşamını bile kötüye çekebilme ‘başarısı’
gösterebilecek birisi.Yezid sadece kendi dönemine kötülük yaymış ve tarih
sahnesinden çekilmiş; fakat Muaviye’nin kötülükleri yüzlerce yıl sonrasını bile
etkiliyor. Kendisi zaten yaşarken de filmlerdeki ‘evil mastermind’ konumunda
takılmış. Gel gör ki zamanında propaganda alanında öylesine bir başarı sağlanmış
ki Ehl-i Sünnet’in bir kısmı ona hiç ilişmez, diğer kısmıysa ‘hazret’lik atfetmeye
kadar ilerletir işi. Neyse ki kimse Yezid’e ‘hazret’ demiyor, demesin zaten. Oysa
Ali’nin karşısına Muaviye yerine Yezid çıksaydı keşke, zorbaydı ama en azından
babası gibi biri değildi. Yezid’in ne olduğu, ne yapacağı belliydi en azından.
Bir savaş meydanında karşılaşırlardı, kazanan kazanır, kaybeden kaybederdi.
Muaviye’nin çevirdiği fırıldaklar, milleti zehirletmesi falan… Hatta döneminde önüne
çıkanı zehirlettiğinden onun için şöyle deniyor: “Muaviye’nin baldan askerleri
vardır.” Allah düşmanın bile mertini nasip etsin, ne diyelim.
“Muaviye’yi belli ki hiç
sevmiyorsun. Peki, ona her hafta lanet okunuyor olsaydı yine karşı çıkacak
mıydın bu işe?”
Elbette çıkardım. Söylemiştim
aslında, Ali hakikat âlemindeki yüksek makamını ona okutulan lanetlemelere
bağlar, “Benim Hakk katındaki makamım bu sebepten yüksek olacaktır.” diye
kendisi söyler. Ona reva görülen haksızlıklar Ali’nin göğün en tepesinin de
tepesine çıkmasına yardımcı oldu. Yani Ali ona yapılan tüm kötülükleri, kendi
adına iyiliğe çevirdi. Fakat durum böyle olmasaydı bile karşı çıkardım. Her
hafta veya her yıl Muaviye’yi lanetlesek ne elde edeceğiz? Muaviye’ye durup
durup lanet okumaktansa haksızlık ettiği Ali’ye dua ederim; böylesi daha
mantıklı.
Yahu bunlar ne saçma işler,
gerçekten kimse farkında değil mi?! Şunu kafanızda canlandırın: Hristiyanlar
Yahuda’ya her hafta lanetler okuyup İsa’nın çarmıha gerildiği günde kendilerini
kırbaçlamaya başlıyorlar. Sahiden Hristiyanlar eğer böyle işler yapıyor,
Müslümanlar yapmıyor olsa Müslüman dünyanın ağzında sakız olur, izleyip izleyip
güler, kınarlardı; hani İsa’nın Tanrı sayılmasıyla alay ettikleri şekilde. Gel
gör ki kendileri bu türden acayipliklere imza attığında ‘kutsal’ oluyor, İslam
âleminde de bu tip işlere karşı gelme cüreti gösterenlerin sonu hep ölüm
olduğundan kimse gerçekleri dile getirmeye cesaret de edemiyor. Bu yüzden
Müslümanlık histerik bir hâle bürünmüş, dünyadan, gerçekten, hakikatten, andan
tamamen kopmuş hâlde yoluna devam ediyor. Kabul edilsin edilmesin, bugün dünyanın
en tehlikeli dini İslam. Her yerde ve herkesle kavga ve savaş içinde. Doğuda,
batıda, kuzeyde, güneyde; dünyanın dört yanında. Hristiyanlar, Yahudiler,
Budistler, hiçbir tanrıya tapmayanlar ve birden çok tanrıya tapınanlar
düşmanları… Gerçi bu son seçenek Allah’ın emri, Müslümanlık doğuşundan beri
birden fazla tanrıya tapınanları lanetliyor, hiçbirini sağ bırakmamak konusunda
da ısrarcı görünüyor. Ancak Müslümanlar bu yaptıklarının yakın zamanda dünyada
çok ters bir reaksiyona yol açacaklarını fark edemiyorlar. Veya belki de
ediyorlar, fakat ruh yerine ego-nefs-benliğin karanlık etkisinde yaşadıklarından
eskiden olduğu üzere din savaşı özlemi çekiyorlar; bilemiyorum.
Bakın eğer inancınız size
birilerini hedef gösteriyor, birilerine hakaret ettiriyorsa o en iyi olasılıkta
bile artık inançtan öte siyasi bir hareket hâline gelmiştir. İnancın yukarı
çekmesi lazım. Bunu yalnızca Kerbela, Yezid, Alevilik olarak ele almayın. Ebu
Leheb konusunu konuştuk, ne olduğunu okuyanlar biliyor; ama onu bir adam olarak
düşünüp kutsal kitapta yeri olduğu inancıyla namazlarında lanet edenler de var
ve öyle az sayıda falan da değiller. Düşünün ki koca koca kitleler öleli bin
yıldan fazla geçmiş adamlarla her gün tekrar tekrar kavga ediyor. Sizce de bu
işte acayiplik yok mu?! Gerçekten mi garip gelmiyor, anlamıyorum.
Müslümanlığın en kötü yanı bu olsa
gerek. Müslümanlıkta inanç ve dönemin siyasetiyle ilgili konular o
kadar birbiri içine girmiş, birbirine karışmış ki birbirlerinden ayıramıyorsun.
Dinin yarısı inançsa yarısı siyaset, karman çorman olmuş. Hâliyle böyle olunca,
inanç bugüne seslenmekte yetersiz kalıyor, bugün için geçerliliğini neredeyse
yitirmiş hikâyeler bütününden başka bir şey olamıyor. İslam’ın sorunlarından en
temelindeki bu; bugüne seslenemiyor. Hatta bugünle alakası yok, desek yeri.
İslam geçmişte yaşıyor.
Bugüne mi dönmek istiyoruz? O zaman
önce bu geçmişte yaşanmış hadiselerle kafalara yerleştirilen o çocuksu iyi-kötü
algısından kurtulmamız, işlerin özüne bakmayı öğrenmemiz gerek. Şurası bir
gerçek ki hiçbir taht kavgasında ordu toplamaya teşebbüs eden adamı serbest bırakmazlar.
Osmanoğulları töresinde sadece şüphe yüzünden padişahlar kundaktaki bebekleri boğdurdu
kaç yüzyıl, hem de bunlar kardeşleriydi. Zaten Osmanlı taraftarı olup Yezid’e
laf eden ağır ikiyüzlüdür bu arada. Yezid, Hüseyin’in ailesine Osmanoğullarının
kendi kardeşlerinin ailesine davrandığından daha iyi muamele etmiştir. Kerbela’da
Hüseyin’in ailesinden tek sağ kalan erkek olan oğlu Zeynelabidin’e yüksek bir
makam teklif etmiştir. Zeynelabidin ola ki Osmanlı döneminde yaşasaydı,
Osmanoğlu soyundan olsaydo İstanbul’daki saraya, sultanın karşısına çıkacak
kadar bile sağ bırakmazlardı; hadi bıraktılar diyelim, saraydan sağ
çıkarmazlardı. Bana inanmıyorsanız Şehzade Mustafa’ya sorun. Hüseyin’in
kızkardeşi Zeynep sarayında Yezid’e bağırmış, azarlamıştır. Birinin Şah
İsmail’e veya Yavuz Selim’e sarayında bağırdığını bir hayal edin bakalım. Hele
ki Yavuz’a. Tahayyül edemezsiniz.
Gerçek şu ki, Yezid bize
aksettirildiği üzere İblis falan değil, şarabını içmek, av peşinde koşmak
isteyen zevk, safahat düşkünü alelade bir adam, ortalama bir Ortadoğu diktatörü.
Sefa düşkünlüğü dönem Araplarının gözüne batmış, ama bunun dindarlıktan
olduğunu da zannetmeyin, kendileri o dünya nimetlerini elde edemedikleri için
yüksek ihtimalle, sonra “Ümmetin başına Yezid gibi biri geçmişse İslam
bitmiştir.” diyen peygamber torununu fişeklemişler, can tatlı gelince onu da
ortada koyup kaçmışlar. Objektif olarak bakıldığında tüm olay bundan ibaret. Tarafsız
bir gözle okununca sanki Yezid bu hikâyede o kadar da kötü adam gibi durmuyor;
tek sorunu zevk ve sefa düşkünü olması ki ondan da Hüseyin’e ne, neden onu
alakadar etmiş, belli değil. Sonuçta hadis yok mu, “Yöneticiniz kâfir olmadığı
sürece isyan etmeyin.” diye? Ya Hüseyin dedesinin öğüdüne uymuyor ya da
Müslüman hükümdarlar sahte bir hadisle yüzyıllarca halkı kandırdı; her ikisi de
İslam adına eşit derecede ayıptır.
Madem her tahta geçen aşağı yukarı
aynı davranacak, elindekini korumaya çalışacak, yüzyıllar boyu yalnızca bir
kişiyi hedef göstermenin anlamı nedir? Bir adamı şeytan ilan et, onun yoluyla
her olay ve her kişi temize çıksın. Suçu üzerinden atma taktiği, insanlık
tarihi kadar eski. Kabahat altın kürk olmuş da kimse giymemiş, derler.
Gerçekten lanet edilecek bir şey varsa bu tek bir adam olmamalı, iktidar hırsı,
baş olma hevesi, isteklere takıntı ve istediklerine ulaşmada azgınlık gösterme
huyları olmalı. Bunları taşıyan her adam Yezid olma potansiyelini içinde
barındırır. Yalnızca elinde yeterli imkân bulunmamaktadır. Madem her insan
içinde Yezid olma potansiyelini bulunduruyor, öyleyse her insan kendine sanki
Yezid’miş gibi muamele etmeli, kendi kusurlarını, kendi hatalarını görmeli ve
düzeltmeli. Yoksa Kerbela gider, başka katliamlar gelir. Coğrafya değişir,
kişiler değişir, olaylar aynı kalır. İşte esas okunması, ders çıkarılması
gereken de budur.
Zaten Hüseyin de her ne kadar bize
öyle aksettirilse bile bir ‘süper kahraman’ figürü değil, öyle telefon
kulübelerine girip kıyafet değiştirerek pelerinle kötü adam dövmüyor.
Kufeliler tarafından yarı yolda bırakıldığını gördüğünde ‘Ben İslam için yola
çıktım. Ölürüm de dönmem.’ demiyor, “Bizi bırakın, Hindistan civarlarına gidip
orada yaşayalım.” diyor. Yani süper kahraman olsaydı bile kötü adamları dövmek
yerine tercihi Hindistan civarlarına uçup gitmek olabilirdi, onları çöle
götüren askerlere teklif ettiği üzere. Şahsen bana kalsa ben de
cumhurbaşkanlığı gibi zırva bir şey için kavga edip kan dökmek veya kanımı
döktürmektense yurt dışında, güzel bir yerde huzur içinde yaşamayı tercih
ederdim.
“Kaç sayfa oldu, yoruldum. Yok mu
bu yazının bir sonu ya?”
Değil mi ya? Fazlaca uzadı bu konu.
Sona gelelim artık. Ama önce şunları tekrar cevaplayayım: Benim derdim neydi?
Neden Kerbela? Neden Hüseyin?
1) Geçmişin işleriyle ilgili: Dünya
bin yıl önce taht ele geçirmek üzere yola çıkmış ama başaramayınca kahraman
mertebesine yükselmiş/yükseltilmiş birinin sürekli yasını tutarak, ardından
ağlayarak geçirmek için çok kısa… Sen o yası boş ver de kendine faydası olacak
bir şeyler yap hâlâ hayatta iken. Yoksa yası tutulması gereken sen olursun.
Hüseyin de koşup yardımına gelmez o vakit, emin ol.
2) Kendimizle ilgili: Bir insanı
Allah nasıl olur da yalnızca ağlayıcı olarak yaratmış olabilir? Yani sizce
Allah her şeyi yarattığında şöyle demiş olabilir mi: “Hüseyin. Sana iki el, iki
ayak verdim bununla güzel işler yap.” Ve Kerbela ağlayıcısı sordu: “Ben ne
yapayım Allahım?” “Sen de onun ardından ağla.” Böyle bir konuşma geçmiş
olabilir mi yahu? Ağlama demiyorum, içinden geliyorsa yine ağla; ama işi yalnızca
ağlamada bırakma. Sende de iki el, iki ayak var; sen de güzel bir iş yap.
Kerbela kadar olmasa bile bir tane güzel işin olsun şu hayatta. Ağaç dikememişsen
çiçek ek, bir tane çiçeğin olsun.
3) Halkla ilgili: Birilerini şeytan
ilân etme taktiği tarihin başından beridir insanların kendilerini aklamaları,
temize çıkarmaları için en sık başvurdukları yöntem olmuş. Bu iş geçmişte
dinlerde, bu dönemde ise öykülerde, romanlarda, film ve dizilerde çok yoğun ve
sık şekilde kullanıldı. Bir tane adamı şeytan belirleyeceksiniz -ki adam
anlattıkları kadar suçlu bile değil, sonra hepiniz kendinizi onun üzerinden
temize çıkaracaksınız. Müslüman dünya bugün çamur içerisinde yüzüyor, ümit
ışığı yok. Yöneticilerden dolayı mı; başta toplum kötü. Kötülüklerini
gittikleri her yere de saçıyorlar. Müslümanların doluştuğu her yerde çatışma
var, oluk oluk kan akıyor. Doğuda Budist ve Hindularla, Batı ülkelerinde ve
Afrika’da Hristiyanlarla, Kudüs’te Yahudilerle münakaşa, kavga ve savaş
hâlindeler. Suç onların değil hep karşı tarafta desen, yalnızca kendilerinin bulunduğu
Ortadoğu’nun durumu daha berbat, diyemiyorsun. Yüzyıllardır aynı durum. Yezid
gitti, Muaviye gitti, Ebu Cehil gitti, Ebu Leheb gitti, kavga edecek, şeytan
ilan edecek kimse kalmadı. Peki kim işliyor bunca günahı? Sorunca emperyalizmi
yani Batılıları suçlu çıkarıyorlar Müslümanların günahlarından, öyle konuşuyorlar.
Bakalım Batılılar güç kaybedince yeni suçlu kim olacak? Herhalde o zaman da Çinliler
falan olur. Şurası kesin Müslüman suçlu olmayacak; Müslüman hiç günahlarından
sorumlu tutulmayacak. Müslüman anayasası, madde bir şunu diyor olmalı: “Müslüman
suç işliyorsa bu başkasının suçudur. Bu anlayış değiştirilemez, değiştirilmesi
teklif dahi edilemez.”
Üzgünüm, bu anlayış değişmek
zorunda. Müslüman dünya değiştirmezse Allah değiştirir; ama o da hoş şekilde
olmaz. Kendinizi aklamak üzere kullandığınız Allah vakti gelip şiddetiniz yeterli
kotayı doldurduğunda birini çıkarır, bir zamanlar Cengiz Han’ı yükselttiği gibi,
siler süpürür koca koca coğrafyaları. Hakk’ın gazap tokadı çetindir. Gel gör ki
Müslümanlar O’nun kendi saflarında olduğu hayali taşıdıklarından bu işi çok
hafife alıyorlar. Bu arada bu durum her topluluk adına geçerli. Tanrı sizin
safınızda değil, hakikatin safında. O’nun safı hiç değişmez. Bunu asla
unutmayın.
4) Menfaatçilikle ilgili: Ahirette
sırf Hüseyin’den bir şeyler elde ederim ümidiyle onu haklı bulan insan, işin özüne
bakıldığında dünyalığını temin için sorgulamadan Yezid’in askerliğini yapan
insanla aynı işi icra etmektedir; aralarında zerrece fark yoktur. İkisi de soya
bakar, birisi dönemin en güçlü kabilesinin başı olan Muaviye’nin oğlundan
menfaat gütmektedir, diğeri ruhta, peygamberin torunu diye Hüseyin’den. Fark şu
ki, birisinin beklentisi, menfaati bu dünya üzerinedir, diğerinin beklentisi,
menfaati ruh âlemi üzerine. Yani birisi menfaatini çabuk görmeyi tercih eder,
diğeri sonraya saklar; fakat aralarında karakter yapısı itibariyle fark yoktur,
doğrunun ne olduğu ikisinin de umurunda değildir. Bu tip kişiler nazarında İmam
Hüseyin aslında Iban Hüseyin’dir; menfaatlerini gerçekleştirmek için onu
kullanmak istemektedirler ama bunu açıktan da dile getirmezler.
Bakın, mert olmak istiyorsanız, Ali
gibi, karakter sahibi olup hiç kimseden hiçbir menfaat gözetmeden haklıya
haklı, haksıza haksız diyebileceksiniz. Ben bu nedenle söylüyorum Hüseyin’in
asla Ali ayarında bir isim olmadığını ve olamayacağını. Dünya bize kendimizi
kanıtlamamız için verilmiş fırsattır, nimettir. Eğer dünyada kendimizin ne
olduğunu kanıtlamayacaksak nerede kanıtlayacağız?
Adaletle bakarsak şunu dememiz gerekir:
Müslümanların onca günahlara utanmadan çekinmeden imza atarken tutup
kendilerinin dışında bir günah keçisi bulup onu şeytan ilan etmeleri müthiş
insafsızca bir eylemdir. Bu dünyada her kişi tutacak şeytanı kendi içinde
arayacak, çünkü üzgünüm ama herkes ayrı Yezid olmasa bugün dünya bu hâlde
olmazdı. Dünya Yezid’in var olmadığı binlerce yılda, onun olduğu kısacık zaman
diliminde olduğu gibi, hatta daha da beter, hep rezalet içinde. Müslüman
ülkeler yaşanılası yerler değil. Fırsatı olan, en başta da dindar olanlar,
Müslüman ülkelerden kaçıp gidiyor, geride kalanlara da aslında kendisinden
kaçtıkları inançlarını dayatmaktan utanmıyor. Dünya öylesine mide bulandırıcı
bir ikiyüzlülükle dolu ki o Yezid veya çok sövdükleri Adolf Hitler, bana en
azından sinsi olmadıklarından dolayı düşman olmaya layık kimseler olarak
görünüyor. Benim mottom her zaman şu; mert ol, hatta düşmanın bile mert
olsun.
“Müslümanlar bu dönemde, kişilik
açısından büyük kusurlara sahip olabilir, çok günahlara imza atıyor da olabilir.
Fakat peygamber torunlarının canına kast etmedik en azından. İşlenen hiçbir
günah peygamber torunlarının canına kast etmekle karşılaştırılamaz.”
Elbette tanıyıp bildiğiniz
Müslümanlar bir peygamberin veya akrabalarının canına kast etmedi; çünkü karşılarına
bir tanesi çıkmadı hiç. Zaten kısa bir aralık dışında Müslüman dünyadan kaç
kişi sınandı ki böyle bir sınavla? Sınandıkları vakit yaptıkları da tarihte yer
alıyor, dileyen açsın okusun. Yezid o kadar kötüyse Hüseyin’in peşinden
gitmeyip onu yalnız bırakan sahabeler ve akrabaları neden iyiydi?
Nesimi’nin derisinin yüzülmesi Müslüman
dünyanın hakikat karşısındaki konumunu bildirmeye tek başına yeterli bir olay.
Sahiden merak ediyorum, bugün peygamber soyuna mensup biri çıksa, “Allah’ın
emirlerini okumadınız mı? Malınızı mülkünüzü paylaşacaksınız.” deyip insanların
‘benim, benim’ diye koala gibi sarıldıklarını silah zoruyla ellerinden alarak fakirlere
dağıtmaya başlasa… Nasıl davranırlardı sizce? Aslında öyle fazlaca da meraka gerek
yok, bir Müslüman’ın cebinden fazladan bir iki yüzlük almaya kalkış bakalım
nasıl ölümüne kavga veriyor, gör. Müslüman bin dört yüz yıl boyunca ganimet
için ölmüş, öldürmüş; ama Yezid koca imparatorluğu öylece bırakacak, öyle mi?
Ne güzel adaletmiş bu.
Kusura bakmayın, tüm suçu bir adam
üzerine yıkıp kendinizi temize çekemezsiniz. Bugün ortalarda Yezid yok; yine
Müslüman dünyanın hâli ortada. Neden böyle? Çünkü mala mülke, dünyaya tapınan
her kişi bir Yezid’dir, o da günahına işte bu sebepten meyletmişti zaten. Ve doğruyu
söylemek gerekirse Müslüman dünya Yezid’den geçilmiyor. Hatta işin tuhaf yanı
şu ki gözlemlediğim kadarıyla dindarlaşma oranı yükseldikçe mala mülke düşkünlük
de artıyor; yani Yezidlik seviyesi yükseliyor ne hikmetse. Gerçi geneli
inançsız ‘eşitlikçi’ arkadaşları da es geçmeyelim, parayı bulduklarında azılı
kapitalistlere taş çıkarıyorlar, maşallah. Ve işin tuhafı bu ülkede onlar da Hüseyin’i
pek seviyor. “Devrimci Hüseyin” icat etmişler, yersen. Hüseyin de bu arada,
şarap içiyor, at yarıştırıyor diye Yezid’i eleştiriyor. İktidara geldiğinde
binlerce solcuyu asan mollalar İran’da yönetimde, hepsi de İmam Hüseyin diye
ölüyor, öldürüyor. Onlara bak da anla işte devrimci Hüseyin’i. Hakk katında
ortaya çıkar, acaba Yezid mi daha zalimdi yoksa İran’daki mollalar mı; görürüz.
“Yezid’i savunacaksın da ne elde
edeceksin be kardeşim? Zorba herifin tekiydi, geberip gitti işte.”
Evet, Yezid zorba bir herifmiş ve
evet, geberdi gitti. Aynen öyle; ben savunmuyorum zaten. Keşke tüm zorbalar
geberip gitse. Buraya kadar okuduğunu Yezid savunusu sanan varsa, okuduğunu bir
gram anlamamış demektir yahu. Ben işin Yezid’inde, Hüseyin’inde değilim. Ben
işin bugünündeyim. Yoksa Allah ister Yezid’i cehennemine atsın isterse
cennetine alıp baş köşeye oturtsun, beni ne ilgilendirir? Yarın bir gün Yezid’i
cennette görürse “Aaaa… Bunu da mı almışlar cennete? Ben bunun olduğu yere
girmem! Buranın yöneticisini çağırın bana!” diye olay çıkaracak babayiğit çıkar
mı bu satırları okuyanlar arasından bilemem ama ben Allah’ın oraya kimi alıp
kimi almayacağına karışma hakkını kendimde görmüyorum. İster Yezid’i alır,
ister Nemrut’u, ister firavunu… Benim için tek önemli olan beni içeri alması;
başka kimi aldığı inanın beni alakadar etmiyor. Fakat anlamanız gereken şu ki burada
meselemiz şahıslardan öte. İşin aslı benim yazdığım yazıların tamamında mesele
şahıslardan öte; şahıslarla değil hakikatle ilişkili yazılar yazıyorum genel
olarak.
Benim söylediğim şu: Halk yollarını
kötülük üzere çizmiş, her türlü kötülüğü yapıp etmeye devam etmekte, kalkmış
dünyanın tüm suçunu da ölüp gitmiş birtakım kimseler üzerine yıkmayı ve böylece
kendilerini temiz göstermeyi adet edinmişler. Kusura bakmasın kimse, yemezler.
İnsanları tanıdıkça bırakın Yezid’i, açıkçası ben İblis’e suç bulmaya utanır
oldum. Âdemoğullarını bugünkü hâlleriyle ele alırsak secde etmeyi bırak selam
verilecek karaktere sahipler mi diye soruyoruz zaman zaman hepimiz kendimize.
Hepimiz yapıyoruz bunu; ben hiç böyle düşünmedim diyen ya evliyadır ya
şeytandır ya da yalan söylüyordur. Peki, koca melek niye böylesi kötücül bir
varlığa secde edecek? Ki en başta diğer melekler de soruyor zaten, “Biz
dururken kan dökücü bir varlık mı yaratacaksın?” diye. Üstelik Allah da
yarattığına güven duymuyor zaten, sonradan İblis denilerek kovuşturmaya
uğrayacak melek “Hepsini saptıracağım.” deyince “Ben de hepinizi cehenneme
dolduracağım.” diyor, ‘Benim yaratımım yapmaz öyle şey, sana uymaz.’ demiyor.
Üstelik Kuran’da ‘insanların çoğu cehennem için yaratılmıştır.’ diyor; yani son
gelen kutsal kitaba göre O da İblis’in büyük oranda haklı olduğunu kabul edip
çoğunluğun secde edilmeyecek varlıklar olduğunu söylüyor zaten. Fakat işin
ironisine bakın, Azazil isyan edip İblis adını almasa, bu gerçek açığa
çıkmayacak. Yani işin hakikatinde İblis aslında oyuna getirildi, fakat bunun
farkına varmayarak insan hayatı denen oyunun en önemli taşlarından biri, hatta
belki de birincisi hâline geldi. O olmasa bu oyun oynanmayacak; öyleyse ruhta
gelişim olmayacak, ruhta gelişim olmasa ‘halife’ olmayacak. Dediğimi
anlıyorsunuz değil mi? Bunları İblis ve Şeytan Üzerine bölümünde konuştuk ama
zaten.
“Ne anlatırsan anlat, Yezid zorba,
Hüseyin kahraman, Kerbela da büyük bir yastır. Ben bunu bilir, bunu söylerim.”
Madem geçmişe ait bu olay sizi çok
etkiliyor, ne diyelim, saygı duyarız. Kimse kimsenin neyi sevip neyi
sevmeyeceğini söyleme hakkına sahip değil zaten. Ben de bir zaman sizin
gibiydim; şimdi o günlerim boşa geçti diye yanıyorum. Çünkü objektif gözle
inceleyince bana öyle geliyor ki bu adamların her ikisi de yeryüzünün en çok
şişirilmiş adamlarından olmalılar. Ne Hüseyin dünyanın süpermeniydi ne de Yezid
The Exorcist’teki kız gibi sarayın tavanlarına tırmanıp kafasını 360 derece döndürme
gücüne sahipti. Her ikisi de başına anormal bir zaman gelmiş normal adamlardı
işte; fazlası değillerdi. Ha, birisinin dedesi peygamber, bu detayı
atlamayalım. Çünkü benim dedem peygamber olsaydı bu detayı asla atlamazdım, en
alakasız yerlerde bile doktorların ve avukatların mesleklerini bildirdiği hızda
dile getirirdim. Hatta belki de yakalık yaptırırdım Pygmbr. Trn. yazılı.
Fakat bari şunu anlatın, nasıl oldu
da Hüseyin’in yolculuğu matem öyküsüne dönüştü? Çölde, son andaki davranışı insanlara
dik duruşunun ve kararlılığının kanıtı olarak sunulsa ve Kerbela inandığı
yoldan geri dönmemeyi özendirecek bir öykü olarak anlatılsa da insanları yasa
değil de mertliğe teşvik etse daha iyi değil miydi? İran’da kendini zincirlerle
dövmeye varan abartılı yas törenleri nereden çıktı? Oysa bir insan yaşayacaksa
bu şekilde yaşamalı, ölecekse bu şekilde ölmeli değil mi zaten? İnandığı
uğruna. Kerbela bir fedakârlık öyküsü olarak anlatılsın, Hüseyin’in öyküsü bu
değil aslında ya, neyse buna tamamım. Diğer türlüsü bir acayip.
Ben bu yas işine anlam veremiyorum.
Birkaç günlük dünya menfaati için hayatta birbirlerinin kuyusunu kazan,
ezen-ezilen, üç-beş kuruş ve uyduruk materyaller için bütün ömürlerini iş
yerlerinde çürüten insanlar oturmuş Hüseyin’e ağıt yakıyor. Açın gözlerinizi de
bakın; ağlanması gereken sizlersiniz. Ağlanması gereken bu özü çamur olan
dünyada kalmış âdemoğulları, yani bütün insanlık. Fırsatçılıklarıyla,
gıybetçilikleriyle, hasetleriyle, kinleriyle, nefretleriyle, azgın
şehvetleriyle ağlanması gereken bu insanlık. Şu küçücük dünyanın çıkarları uğruna
birbirlerini sırtlarından vuran insanlık… Hüseyin en azından son günlerinde de
olsa böyle bir insanlık arasında dostlarını doğru seçtiğine şahitlik etmiş.
Neticede boyun eğmemiş, diz çökmemiş, son anında inandığı yoldan
vazgeçmeyeceğini bildirmiş. Nazarımca bu anlamlı ve gayet güzel bir yaşamdır.
İnsan yaşayacaksa böyle yaşayacak; bugün bize empoze edilen tarzda değil.
Hüseyin’in yaşamı gayet güzel
geçmiş bu arada; 54 yaşına dek gayet iyi yaşamış. Hasan ile Hüseyin’in
halifelik konusu açığa çıkıncaya dek en büyük sınavı 7 yaş civarında annelerini
kaybetmeleri olmuştur; sonrasında ise babaları gibi gerçekten en ağır şekillerde
sınanmış değillerdir. Ali’nin aksine ne ölüme koşmuşluğu var Hüseyin’in ne
kendisine ağır gelecek bir haksızlığı sindirmek zorunda kalmışlığı. Hele
ikincisi ölüme koşmaktan daha zordur, sözüme güvenin. Geçimlerini sağlamak için
çalışması bile gerekmemiş galiba; ben hiç Hüseyin’in dünyalığını temin için
hangi işler iştigal ettiğini söyleyene denk gelmedim. Oysa Ali elinden alınan
halifelik hakkını kast ederek şöyle söyler: “Mirasımın yağmalandığını
görüyordum. Gördüm ki sabretmek akla daha yatkın, sabrettim. Ama gözümde diken
vardı, boğazımda kemik.” Hüseyin bu duyguyu bir tek annesini kaybettiği gün
tattı, bir de Kerbela’da on iki günde. Haşa, küçümsenecek bir iş değil, annesizlik
zor, hele ki o yaşlarda tecrübe edilirse adamın tüm hayatının içinden geçer.
Ben bu sınavla sınanmadım bile, kimim ki küçümseyeyim. Fakat Hüseyin’in
yüceltilme sebebi de çok erken yaşta öksüz kalması değil zaten; yoksa tüm
öksüzlere Hüseyin’e gösterilen saygının gösterilmesi gerekmez miydi?
Ben yas törenlerini reddediyorum.
İnsanların Kerbela’yı bir yas törenine dönüştürmüş olmasını reddediyorum. Hakikat
uğruna kan dökmeden, hakka girmeden yaşamak muazzam bir iş, bence yaşamın temel
amacı bu zaten. Ve bize bugün ‘konforlu’ diye sundukları yaşamdan çok daha
özel, çok daha güzel bu yaşam. Farkında değilsiniz, bizim yaptığımız yaşamak
değil, hayatta kalmak. Ne yaşamın tadını biliyoruz, ne keyiften ne mutluluktan
haberimiz var. Köleden farksızız sermaye sahiplerine. Hüseyin on iki gün tattı
Kerbela’yı, bugünkü âdemoğulları hele bir çalışmayı kessin, hayatının geri
kalanı boyunca tadar. Kapitalizm yere batsın, böyle bir düzen yaratıldı. Bu rezil
düzen hepimizi esir etmiş durumda, günlerimiz değirmene koşulan eşek gibi günde
on iki saat çalışarak, anlamsızca geçip gitmekte. Yaşıyor muyuz yaşamıyor muyuz
anlamıyoruz bile. Budistler gibi biraz oturalım da Allah’ın var ettiği doğayı izleyip
huzur bulalım desek ortalıkta ne yeşillik var ne de oturup bakacak zaman. Robotlara
çevirdiler hepimizi, işlerimizin köleleriyiz; başkaca da bir şey değiliz. Öldüğümüzde
gerçekten yaşamadan, sadece kapitalist sisteme ‘değer’ üretmiş olarak dünyaya
veda edeceğiz. Veda ettiğimizde hiç gerçekten yaşamamış olacak baskın çoğunluk.
Esas trajedi budur.
Şunu diyorum size: Ölülerden
farksız bir topluluğun hayatı inandığı üzere yaşayan, sonunu kendi elleriyle hazırlama
cesareti gösteren bir adama ağlaması ne acayip iştir! Ağlanacak hayat mı arıyorlar;
otursunlar kendi sefil hayatlarına ağlasınlar!
Tabii Kerbela inancın öyküsü olarak
anlatılırken Hüseyin’in başta kimseye saldırmadığını, kendilerini çevreleyen ve
oklayanlara günlerce seslenerek ikna etmeye çalıştığını, elinden geldiğince
savaştan kaçındığını, yalnızca zorunlu kaldığı vakit kan döktüğünü insanların
kafasına kazımak lazım ki Hakk’a, hakikate, iyiliğe sevk etmek isterken IŞİD,
Taliban, Hizbullah militanlarının çoğalmasına katkı vermesin. Çünkü vicdan
olmaksızın, merhamet olmaksızın, içsel bir adalet duygusu olmaksızın o azim ve
kararlılık ancak bu yollara varır. Tüm mesele inançsa, üzerine bomba sarıp
kendilerini patlatan militanlar Hüseyin’den daha az inançlı değillerdir.
Ölümden, öldürmekten çekinmiyor, kaçınmıyorlar ya; onları da kahraman sayacak
mıyız? Ölüme her koşan kahraman değildir, bunu iyice anlamak ve anlatmak
gerek.
Bu yazıyla anlatmak istediğim şuydu
aslına bakılsa: Geçmişte yaşamış kişilere adeta tapınmaya, tuhaf matem
törenleri düzenleyip kendini dövmeye hiç gerek yok; inancın için ölümü göze
alarak yola çıkarsan zaten kendin Hüseyin olursun. Gerçi acıyı kutsayan ruhsal
öğretiler de var, onları ayrı tutuyorum, böyle bir inanca sahipsen kendini
sabahlara kadar kamçıla, ona lafım yok, en azından ruhunu baskın kılmak için
yapıyor olursun. Ama böyle bir inanç taşımıyorsan, sanki böyleymiş gibi
davranma.
Esas amacı kaçırma: Hüseyin
tapıcısı olma, madem çok seviyorsun Hüseyin ol. Bugün canı ortaya koyup yola
çıkacak bir durum yok, orası kesin. Sen de inancın uğruna bir şeyler feda
etmeye hevesli olduğunu göstermek için parayla, malla başla, elindekilerden
feda et. İki evin varsa birini bir yetime, öksüze veya sana dua edecek gerçek
bir ihtiyaç sahibine tahsis et. Bir zaman devam et. Bak bakalım şu kadarı bile
seni yüceltiyor mu yüceltmiyor mu hakikat âleminde, ruhen yükseliyor musun,
yükselmiyor musun, görürsün. Gönüllü, için rahat veriyorsan önce rüyaların
değişir, sonra bilinç boyutunda yükselirsin; madem çok seviyorsun Hüseyin’i,
hakikat âleminde bulur, yüzüne sorarsın soracaklarını. Bak öte tarafa
bırakmıyorum, bu tarafta göreceksin diyorum. Yeter ki korkuyu, şüpheyi bırak,
kalpsel veya ruhsal bir iş için yolu adımlamaya başla. Şüphe duyma.
Şuraya kendim için de not
bırakayım: Eski inancımı irdeledikçe iyi ki Zen Budizmi karşıma çıktı diyorum.
Yaradan’ın sunduğu bir hediye olarak bakıyorum buna. İyi ki Eckhart Tolle başta
olmak üzere doğu bilgeliğine sahip insanların eserleri bana gönderildi, onları
okudum da önceden yaşadığım hayatın bazı yönlerinin ne acayip olduğunu fark
ettim. Bunun için var olan her şeyi var eden varlığa şükürler ediyorum.
‘Ben de insan olarak yaratıldım,
bin yıl önce yaşamış olan bu insanlar da. Kendi hayatımı yaşamak, an’da var
olmak, mutlu olmak dururken neden bin yıl öncenin kavgasını ettim onca zaman?’ diye
sorgulamak güzel iş. Hiç akıllıca olmadığı sonucuna varacaksınız. İnsan neden bugünü
bırakır da üstünden bin yıl geçmiş meseleler için çatışır, kavga eder, hatta
savaşır? Gerçekten akıl sır erdirmek mümkün değil. Ama konu din olduğunda akan
sular duruyor her seferinde. Kutsal diye yerinde duran taşa secde edersin, hem
de Allah kendi yarattığı insana secde etmedi diye meleğini cennetten sürüp
çıkarmışken.
Son açıklama olarak toparlayayım artık:
Hüseyin gerçekten cesur adam, bunu
Kufe’ye yola çıkışından da çok önce, oğluna Ali Ekber ismini verebilmesinden anlıyoruz.
Ne var ki inancı için her şeyi göze alan, ölmeye yatan babası Haydar Ali’nin
veya yobaz Yahudi cemaati karşısına çıkarak fahişe bir kadını savunabilen ve
zamanı geldiğinden kendi ayaklarıyla ölüme gitmesini bilen İsa Mesih’in
mertliği yok onda. Hüseyin meşhur olduğu yola itilmiştir, kendi ayaklarıyla
gitmemiştir o yola. Örneğin Mustafa Kemal, zorunda olmamasına rağmen hayatını vatanını
işgal eden düşmanları atmaya adamış ve tehlikeden tehlikeye koşmuşken Hüseyin dedesinin
dinini içten bozan ve çürüten düşmanlarıyla savaşmak şöyle dursun, 54 yaşına
kadar yerinde oturmuş, galiba ekmek elden su gölden takılmış. Ekmek elden, su
gölden deyimi asla haksızca değil, aksini iddia eden Hüseyin’in mesleğinin ne
olduğuna dair kanıt getirsin, bu satırı çıkarayım. Oysa babası Haydar Ali onca
savaşa katılması yetmez gibi barış zamanlarında da geçimini sağlamak için kazım
işleriyle falan uğraşıyordu.
Bakın, durumlar böyleyken kalkıp da
Hüseyin’in dünyanın en mert adamı olduğu gibi bir inanca kapılmak saflıktan öte
değildir. Haydar Ali zaten mertler şahı, gelmiş geçmiş en mert adam ama Hüseyin’in
Mustafa Kemal kadar da mert olduğuna ben inanmıyorum. Hatta ve hatta gecenin
bir vakti kendi başına kışladan çıkarak Ermeni karakolu basan Mübariz İbrahimov
bence Hüseyin’den daha atılgandır, daha mert midir bilemem ama; Allah yüz bin
kere rahmet eylesin kendisine. Bize böyleleri gerek işte, Hüseyin gibiler
değil. Hüseyin gibilerle savaş kazanamazsın; kazanmayı bırak, kazanmakta
olduğun savaşı bile yitirirsin. Zaten Hüseyin kazandığı için değil yitirdiği
için ünlendi; kazansa bu şöhrete sahip olamazdı.
İşte tam da bu yüzden söyledim daha
girişte, Hüseyin kullanılarak yayılan ve insanları kurban bilincine iten
‘loser’ mentalitesi yerine Ali’nin her zorluk ve haksızlıkta ayaklarının üstünde
duran, ölüme yürüyen ama aynı zamanda güçsüzü koruyan, haksızlık yapmaktan uzak ‘winner’ mentalitesi ikame
edilmelidir.
Hüseyin’in halk nazarında bu derece
değerli sayılma sebebi peygamber torunu olmasından ileri gelir. Oysa bana kalsa
cesaretinden başka göze değer özelliği yok açıkçası. Şurası kesin, Hüseyin
kesinlikle ama kesinlikle babası Haydar Ali’nin dengi değildir, babasının
gölgesi bile sayamayız onu. Dahası, burası şahsi yorumum, eğer dünya çapında
dünyanın en şişirilmiş adamı belirleniyor olsa da adaylar bizlerden istense
kesinlikle onu ve düşmanı Yezid’i adaylar arasına yazardım.
Hüseyin ile Haydar Ali’yi bir tutuyorlar. Yapmayın, etmeyin. Hüseyin nere, Haydar
Ali nere. Tamam, Allah sevmiş, mutlaka Hüseyin’in de güzel yanları var.
Ancak Haydar Ali çok üstündür. Bilmiyorum belki de mertlerin şahı olduğundan bu
kadar seviyorum kendisini. Çünkü bence insan dediğin mert olacak. Hatta şeytan
bile olsan İngilizler veya Yahudiler gibi sinsi yollarla hareket etmek yerine
Adolf Hitler gibi mertinden olacaksın.
O yüzden hep duam şudur, eğer kaldırabilirsek
Allah Haydar Ali’nin dostluğunu nasip etsin. Hüseyin ise halkın sevgilisi; halk
Hüseyin’i sever çünkü onlara yas törenleri ve kolaycılığa kaçma fırsatı
veriyor. Acaba Hüseyin bugün dirilip gelse aşkından ölüp biten Müslüman dünya
yanında yer alıp her şeylerini kaybetmeyi mi seçerdi yoksa Kufelilerin tuttuğu
yolu mu tutardı sizce?
Hadi, bu son sorunun cevabı da belirsiz kalsın; herkes kendi cevabını kendisi versin.
Fakat bana kalırsa, kaybedeceksen bile Haydar Ali gibi kaybedeceksin. Her türlü mağdur etmişler, her tür zulmü reva görüp mazlum etmişler, ama arkasından ağlanacak biri edememişler. Yüzleşemedikleri için de sonunda arkadan vurup düşürmüşler anca. Onun yas törenleri yok; çünkü Ali’yi seversen yerinde sayamazsın. Düşsen bile ayağa kalkacaksın; her sefer daha güçlü.
O yüzdendir ki bu coğrafyanın
kurtuluşu Hüseyin’in yas törenlerinde değil, Ali’nin azimli ve yılmaz
zihniyetinde saklı.
Yorumlar
Yorum Gönder