33) Geçmişe Takılıp Kalma Hatası: Kerbela Üzerine

Büyük linç yiyeceğim bölüme hoş geldiniz! Onca bölüm biraz biraz dokunarak ve dokundurarak sarstığım ama tam olarak da elleşmediğim, o bize ezberletilen mükemmel insan projeksiyonunu darmaduman edeceğim bölüm tam da burası.

Öncelikle şunu belirtmem gerek, Hüseyin’in de ruhta nerede olduğunu biliyorum, Yezid’in de ruhta nerede bulunduğunu biliyorum. İkisinin de sırrı bende mevcut. Size açamasam da şunu demeliyim: Hüseyin’in bu mevzuda haklı, Yezid’in haksız bulunduğunu biliyorum. Bu yazıyı lütfen buna göre okuyun. Yazının ortalarına doğru fikir değiştirirseniz ben sorumluluk kabul etmem. Çünkü her kişi hesaba çekilecek; hesap şu an dahi mevcut. Bir yerlerde yazmış olacağım, insanın kendi hesap defterini görebileceğine dair; ama nerede yazdım hatırlamıyorum. Yazıyı gerçeği bilerek okuyun; yanlış fikirlere kapılmayın.

“Öyleyse neden Kerbela, neden Hüseyin? Başka örnek mi yoktu üzerine konuşacak?”

Elbette var ancak öncelikle içinde yaşadığımız coğrafyada Hüseyin’in yadsınamaz ve yanlış etkisi yüzünden bu konu seçilmek zorundaydı. Niye yanlış; çünkü Hüseyin ve Kerbela ile insanlarımıza “kurban zihniyeti” enjekte edilmektedir; bu doğru bir iş değil. Nazarımca bu zihniyetin değiştirilmesi ve yerine Ali’nin sağlam, iki ayağı üstünde nasıl duracağını bilen, korkudan azade zihniyetinin yerleştirilmesi gerek. Bugünün diliyle anlatmak gerekirse, Hüseyin’in sahip olduğu ‘loser’ mentalitesinden, Ali’nin ‘winner’ mentalitesine geçiş yapmak zorundayız. Bunların ne demek olduğunu açıklayacağım. Konunun seçilmesinde en büyük sebep bu.  

Hani anneler çocukları boş boş ağladığında elindeki terliği fırlatmadan önce şöyle kibarca uyarır: “Ağlama, ağlanacak sebep veririm sana.” Bu sözü hakikat bil sen. Çünkü dileğin ağlanıp sızlanmaksa Allah sana ağlayacak bir sebep verir. İşte bu Kerbela’nın abartılı yas törenleri aslında Allah’tan ağlayacak bir sebep istemektir. Elbette tüm neden bu değildir ancak bu coğrafyada ve güneyinde ağlayacak sebebin hiç eksik kalmamasında bu da bir etkendir. Ağlamayı isterseniz ağlatır.

Diğer yandansa “Çok gülmek kalbi öldürür.” Şeytanların sürekli uğursuz şekilde güler şekilde tasvir edilme sebebi bu; şeytanda vicdan olmadığı için gözyaşı melek işaretidir. Şeytandaysa karanlık diyebileceğimiz uğursuz bir neşe var olur. Hani birisi azap çekerken karşısına geçip gülenler olur, hatta gülmek için birine azap çektirenler olur ya, işte onlarda şeytanlık hasleti ve huyları baskındır.

Dolayısıyla asıl olan orta yolu tutmak ve dengeyi korumak; dinde de, yaşamın her alanında olduğu üzere. İnsan dediğin melek-şeytan ikiliğini birleyen olduğu için, gülmek ve ağlamak arasında bir orta yolda gidilmeli. Ağlanacak konular var, fakat her şey ağlanacak konu değil; gülünecekler var, fakat her şey gülünebilir konu değil. Mesela Kerbela gülünecek bir konu değil. Fakat sürekli ağlama malzemesi edilip insanların kurban bilincine geçiş yapmasına da yol açmamalı.

Üstelik dogmatik ezberler kafamda yok olmaya yüz tutup her şeyi daha objektif biçimde okumaya ve yorumlamaya başladığımda fark ettim ki Kerbela tarihin en yanlış okunan ve yorumlanan meselelerinden biridir. Bu konu bir tabu; herkes ağıtını yakar, fakat kimse konuya objektif yaklaşmaz, yaklaşmayı denemez bile. Böyle bir denemede nasıl tepki göreceklerini bilirler çünkü. Oysa sorgulayamadığın putlaşmış demektir. Putlar kendilerine tapıcılar üretir. Sonra da bu kutsallıktan menfaat sağlayan adamlar çıkar, o tabuyu dünyalık elde etme kaynağına çevirir, hegemonya kurar, tapıcıları kullar hâline getirir.

İran’da halk Şah’a karşı ayaklanırken Hüseyin bayrak adamdı. Fakat mollalar daha Şah’ın gittiği ilk günlerde gerçek yüzlerini açığa serip zulümlere ve toplu idamlara giriştiler. Ayaklanma üniversitelerde başlamıştı, solcu öğrencilerle yan yana yapılmıştı, gel gör ki molla takımı gücü ellerine alınca suçlu-suçsuz ayırt etmedi, omuz omuza yürüdüklerini sıra sıra katletti. Çünkü iktidarı ancak kan akıtıp halkın onlardan olmayan kısmını sindirerek ve katı bir korku imparatorluğu kurmak suretiyle sınırsız şekilde kullanabilirlerdi; öyle de yaptılar. Bin yıldan fazladır lanet edilen Yezid de tam olarak aynı işi yapmıştı, arada hiçbir fark yoktu. Ancak mollalar bunda bir sıkıntı görmedi, nasıl görebilirlerdi ki? Kerbela tarihte yaşanıp bitmiş bir olaydır, Hüseyin şehit olur, cennete gider, Yezid cehenneme atılır, olay biter. Hem molla takımı şehit Hüseyin’in takipçileriydi, oysa ‘diğer’ olarak gördükleri kimseler, suçu olsun, suçu olmasın Hüseyin takipçileri değillerdi; ya da en azından onlar kadar değildi diyelim. Bunlar Batı veya Sovyet yanlılarıydı, modern insanlardı. Dolayısıyla bu düşünce yapısıyla vardıkları nokta ‘Bunlaaar Yezid’in takipçileri’ (acaba neden a’yı uzattım) yönünde çıkıyor olmalıydı. Mollalar da epey cana kıyıyordu, belki Yezid’in ordusundan da beter, fakat tahmin edebileceğiniz üzere akıttıkları kanı kendi dar algılayışları çerçevesinde Yezid taraftarlarına ait görüyorlar ve aslında hiç şahidi olmadıkları, tamamen intikal ve hikâyeler yoluyla öğrendikleri o geçmişin intikamını aldıklarını düşünüyor bile olabilirlerdi. Dolayısıyla onların nazarında sorun yoktu, her türlü cinayeti vicdan azabı çekmeden işleyebilirlerdi. İşlediler de.

Böyledir. Kan akıtmayı din, mezhep, ideoloji yoluyla meşrulaştırdığınızda geriye sorun edilecek bir şey kalmaz. Şeytan olarak gösterdiklerinizle ile aynı işi yapmışsınız-yapmamışsınız önemli değildir, kendinizi kendi içinizde gayet güzel aklarsınız. Bu her dönem böyle oldu, her dönem de böyle olacak. Yüzyıllarca Müslüman Hristiyan’ı katletti, Hristiyan Müslüman’ı; tutup birbirlerini kâfir, insanlık dışı, şeytan göstererek birbirleriyle aynı işleri yaptılar. Bugün ellerine biraz güç geçsin yine aynısını yaparlar. Hitler Yahudiler insanlık dışı gösterip katletti, kaçan Yahudiler Filistin’de Araplara aynı zulmü uyguluyor. Bakalım yarın Filistinlilerin eline güç geçsin, onlar kimi şeytan ilan edip nerelerde katliama girişecek görürüz. Herkesin düşünce biçimi aynı olduğundan kimsenin birbirinden farkı yok.    

Hayatı birkaç olay üzerinden okumanın ve dünyayı siyah-beyaz şeklinde bölerek görmenin zararını anlıyorsunuz değil mi? Mollaların şansına karşılarına Peygamber’in soyundan biri dikilmemişti, eğer öyle biri çıkagelse ne yaparlardı? Önyargıda bulunmak istemem; olacaklar yüksek ihtimalde şöyle nazarımca: Bir şekilde adamı yalancı çıkarmaya veya Peygamber soyundan geldiğini inkâr ettirmeye çalışırlar, işe yaramayınca da açıkça veya sessizce ortadan kaldırma girişimlerinde bulunurlardı gibime geliyor. Sizce de öyle yaparlarmış gibi gelmiyor mu? Kiminle aynı şekilde, düşünün bakalım! Unutmayın, siyasette sadece halk arasında yüzyıllardır kutsal kabul edilmiş olanlar dokunulmazdır, eğer halkın yeteri kadar kısmı kabul etmemişse masum olması, hatta gerçekten Peygamber soyundan geliyor olması anlam ifade etmez. Çünkü putperest bilinç sahipleri gerçek kutsallığı bilmez, onlar yalnızca kendilerine ‘kutsal’ diye öğretilenlere tapınmayı bilir. Yani Hüseyin, bu sefer başka bir isimle tekrar bedenlense de bu dönemde İran’a gitse kimse tarafından önemsenmez, hatta doğruları konuşmaya kalkacak olsa onu Yezid’den çabuk susturur, ardından matem günlerinde “Ya Hüseyn, ya Hüseyn” diye bedenlerini kırbaçlamaya, zincirlemeye ve kanatmaya devam ederler. Peki kolayca ‘Hüseyin’ telaffuzu dururken neden ‘Hüseyn’, aradaki i kaybı neden? Onu ben de bilmiyorum. Herhalde telaffuz Arapçaya yakınsadıkça kutsallık da artıyor olmalı.

Hakikatte iş böyle mi yürüyor peki? Elbette hayır. Bu mollalar ve bunların takipçileri ve bunlara benzeyenler yalnızca şöyle birkaç gece kendileriyle başbaşa kalsa da vicdanlarına başvursa yaptıklarının ne derecede hatalı olduğunu vicdanları onlara fısıldardı aslında. Fakat onlar vicdanlarının sesini geçmişe ait hikâyelerle zorbaca bastırdılar ve kendilerini böylece önden önden aklayarak her tür günahı işlemeyi kendilerine helal kıldılar. Bu durum aşağı yukarı tüm “kutsal bir şey” takipçisi beşeriyet adına geçerlidir. Kutsallık anlatılarıyla günahları işlemeyi meşrulaştırırlar.    

İşte bu sebepler dolayısıyla Kerbela, incelemek zorunda olduğumuz bir konu. Henüz bu ülkede çıkıp Kerbela’yı objektif şekilde inceleyebileni görmedim zaten. Oysa herkese laf edilebiliyor. Muhafazakârlar hoşlarına gitmeyen herkesin arkasından her tür kötü sözü söyleyebilir, her tür iftirayı atabilir mesela, hiç acımaksızın. Yeter ki muhafaakâr öğretiye ters düş, istedikleri herkes ve her topluluk için çat diye basabilirler iftirayı, hiç önemli değil onlara. Ama muhfazakâr olup namaz kılıyorsa, insan eti yese laf söylemezler. Bu ülkede bir cumhurbaşkanının meclis kürsüsünde ülkenin kurucusuna ayyaş dediğine kendimiz şahit olduk; şimdi tutup ona laf söyle, içeri alırlar. Peygamber de bu ülkede daha toleranslı değildir, dinsiz veya din karşıtı kesim ağır sözler döker, ağır ve mesnetsiz iddialarda bulunur hakkında. Açıktan dile getirmezler pek, çünkü hoşgörü dini takipçileri neler yapabilir, iyi biliyorlar. Yakıverirler adamı maazallah. Onlar da bunu bildiğinden arada bir hafif dokundurmalarla sarsmayı denerler. Ellerinde fırsat olsa Peygamber de bu topraklarda İsa Mesih’in Batı’da düştüğü konuma düşer ama, alay malzemesi edilir. Bunlar sorun değilse, benim seçtiğim konu da sorun olmamalı.

Muhammed Mustafa’ya, Mustafa Kemal Atatürk’e laf etmek serbest, Hüseyin neden hassas konu? Bir durup düşünün bakalım, Hüseyin’e kötü bir söz edildiğini en son ne zaman işittiniz? Tahmin edeyim, hiç işitmediniz. Bir tek o dokunulmaz; her nedense. Farklı farklı insanları kutsal kabul edenler, söz konusu başka insanlar olduğunda asla bir fikirde birleşmeyenler, daima taban tabana zıt görüşler öne süren Sünniler ile Aleviler, alakaları bile bulunmayan inançlılar ile inançsızlar, siyasette sağcılar ile solcular, konu Hüseyin olunca aynı safta yer alırlar.

Dolayısıyla bu ülkede eleştirilemeyen yalnızca iki kişi vardır. Fakat biz burada Kerbela konusunu inceleyeceğiz ve sonra geriye eleştirilemeyen ve eleştirilmesi teklif dahi edilemeyen yalnızca bir kişi kalacak. Onun kim olduğunu hepimiz biliyoruz.

“‘Kim olduğunu bilirsin sen’. Aaaa, Lord Voldemort’tan mı bahsediyorsun?”

Lord Voldemort, evet, ondan bahsediyorum. Lord Voldemort’un eleştirildiğini gördünüz mü hiç? Oysa Ulu Büyücü Dumbledore sürekli eleştiri yağmuruna tutulur. Yok, Hogwarts’a büyücülüğü halka sorarak getirmemiş de, yok Tom Marvolo Riddle’ı astırmış da. İşte bunlar fantastik evren dertleri hep.   

Fakat bizim buradaki konumuz Hüseyin ile Yezid çatışması ve Hüseyin’in şöhreti gayet yerindeyken Yezid Ortadoğu’da kötülüğün simgesi olmuştur. İnançlılar adamı şeytan gibi görür-gösterir, inançsızlar ise daha çok sol görüş kökenli olduklarından faşist-diktatör olarak görür, saydırır. Herkes bu adamı tam bir hedef tahtası, günah keçisi olarak kullanır. Yezid rolünü üstlenen –veya üstlenmek zorunda kalan ruh cehennem olmasaydı bile bin küsur yıldır çınlayan kulakları yüzünden dünyaya geldiğine geleceğine bin pişman olurdu zaten. Öylesine berbat üne sahiptir Yezid Ortadoğu’da. Neredeyse Yezid = Şeytan denklemi var bu coğrafyanın insanının kafasında.

 “E doğru tabii… Doğal olarak.”

Doğal olarak doğru, he’mi? Peki, doğru kavramından başlayalım madem. Doğru ne? Doğduğumuzdan başlayarak bize ezberletilen her şey hep doğru yani size göre? Bir düşünün bakalım, çocuklukta öğrettikleri şeyler dünya gerçekleriyle ne kadar uyumlu, ne kadar doğruydu ki hakikate ne kadar uygun ve doğru olsun? Anne-babalarımız onlara ne öğretildiyse onları aktardı işte, hem de muhtemelen üstüne bir şey eklemeden. Dinlerimiz, inançlarımız, inanışlarımız hep miras. İsterseniz Müslüman ülke diye adlandırın ister Müslümanların çoğunlukta olduğu ülke diye; neredeyse hepimizin dini Müslümanlık çünkü ailemiz Müslüman’dı, öyle gördük, öyle öğrendik, öyle inandık. Ailemiz Müslüman çünkü onların anne-babaları Müslüman’dı. Bu devir işlemi böyle böyle, belki kılıçla belki boy beyinin kararıyla belki rüşvetle veya vergi ödememek için Müslüman olan ilk atamıza dek uzanır. Yani günün sonunda esas olan menfaat… Doğru dediğin nasıl menfaate ilişkin veya menfaatle ilişkili olabilir yahu? Menfaatin olduğu yerde doğru falan olmaz; menfaatin olduğu yerde menfaatten başka hiçbir şey olmaz. Bunu unutmayın.

“Herkes mi menfaat için din değiştirmiş? Rızasıyla Müslüman olan kimse mi olmamış yahu?”

Yüz kişi arasından belki bir ikisi, en fazla birkaçı olabilir; geri kalanlarsa hayatta kalmanın gereğini yerine getirdi. O dönemleri az-çok bilen her kişi, insanların nadiren kendi topluluklarından ayrıldığını bilir. Kabile, aşiret, boy, köy bir bütün hâlinde inanır bir şeye, içinde istisna barındırmaz. Bu nedenle boy beyi hangi dine geçtiklerini açıklarsa hepsi de o dine geçiyordu, TV programlarındaki gibi oturup geçecekleri dinin doğruları yanlışları üstüne oturup Siyaset Meydanı türevi bir münazarada bulunuyorlardı falan diye mi düşünüyorsunuz? Hadi dönem hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz diyelim, şuradan çıkarın: Muhammed Mustafa şehirde yaşadığı ve doğası gereği çok tanrılı dinler, tek tanrılı dinlerden daha fazla dinsel hoşgörü taşıdığı hâlde barındırmadılar yurdunda. Şehirde durum böyle iken köyde, boyda, aşirette, kabilede seçmen sandığı kuruluyordu mu sanıyorsunuz?

Hayır, özgürlüğün temel alındığı, her değişimin serbest olduğu şu çağda bile din değiştirme kararı veren insan sayısı çok ama çok sınırlı sayılarda kalırken vahşi cezaların hüküm sürdüğü o dönemde neden ve nasıl din değiştirme rızayla olacak? Öyle olsa Peygamber’i görenlerin hemen aşka gelip Müslüman olması gerekmiyor muydu? Gel gör ki büyük çoğunluğun Müslüman olması için Peygamber’in topladığı, hepsinin Müslüman olduğu da şüpheli on bin savaşçıyla Mekke kapısına dayanması gerekti. Yani millet daha Peygamber yaşarken kılıç zoruyla, sonraları da ganimet aşkıyla akın akın Müslümanlığa geçti. Düşünün, bizzat Peygamber’in kendisini görenlerin, tanıyanların büyük kısmı bile rızayla dinlerini değiştirmedi, ta ki kılıcın ucunu görene dek. Yani sizce ondan yüzyıllar sonra yaşayan insanlar iki nasihat, birkaç da rivayet veya hikâye işitince hemen gözyaşları eşliğinde din değiştiriyordu öyle mi? Sahiden buna inanıyor olabilir misiniz yahu?

Bu arada o hikâyeleri bugün anlatanlar da para için anlatıyorlar, uyanın: İmam asgari ücretin üç katına yakın meblağ alıyor, üstüne lojman vb. ek gelirler de mevcut. O işi yapmasalar başka hiçbir yerde bu parayı alamazlar; on katı çalışıp da şimdi aldıklarının dörtte birine falan razı gelmek zorunda kalırlar. On iki saat çalışan market elemanı olsalar fakirliğin güzelliği diye hikâye anlatmazlar; çünkü o zaman gerçekten fakir olurlar. Şimdi değiller, çünkü o hikâyeleri anlatarak kazanıyorlar paralarını. 

Anlayacağınız bize öğretilen din zaten para aracından başkası değildir. Fakat esas yalan bize yaşatılan, anlatılan değil, dikkat, empoze ettikleri hayat tarzıdır. Dindarlar hep geçmişi yaşar, geçmişte yaşar. Geçmişin kavgalarını hâlâ bitirememiştirler, bitirecek gibi de görünmemektedirler. Olmuş bitmiş olanlar bu dinsel algılayışta ‘kutsal’ yerine geçirilmiştir.

Ben de bu kalıplara epey fazlasıyla kaptırmıştım bir ara. Fakat Sünni bir ailede doğmadığım için sakal uzatıp camilerde, sokak arası tarikatlarda Tanrı arıyor değildim de bunun yerine Peygamber’in torununun yasını tutuyordum. Kerbela diye, Hüseyin diye sık sık gözyaşları akıtır, her yıl vakti geldiğinde orucunu tutar, tespihini çeker, dualar ederdim. Bu hususta bana ters gelecek en ufak söz hemen parlamama yol açıyordu. Kerbela Katliamı benim için dünyayı okumanın yoluydu. Bağlılığımın derecesini anlamanız için söylüyorum; Hüseyin Kerbela’da ne çekmiştir diye anlamak ve paydaşlık etmek adına tamı tamına altı gün altı gece hiçbir şey yiyip içmeden beklemişliğim vardır. Bu ruhani bir uygulama, aslında söylenmemesi gerekirdi; fakat bazı şeyleri aştım artık. Bu arada gerçekten çok zorlayıcıydı. Altıncı günde üç-dört defa duş aldım, içimde yükselen o ateşi bastırabilmek için; yine de dinmiyordu. Yedinci güne girerken, baktım artık daha fazla dayanamayacağım, bedene geri dönüşü olmayacak zararlar vereceğim, kestim. İnsan ancak yıllar yıllar sonra, hayata daha bilinçli baktığında anlayabiliyor bunun ne kadar saçma bir iş olduğunu. Bin yıl önce bir adam çıkıp kahramanlık yaptı diye sen kanepende otururken kendine zarar veriyorsun. Neyse, İran’da doğup da kendimi kırbaçlamadım en azından, bu da benim tesellim.

“Artık geçmiş hikâyeleri, sağdan soldan konuları bırakıp da Kerbela’ya geçsek mi?”

Geçelim elbette; onun için buradayız. Yani Hayko Cepkin konserine gitseniz de karşınıza sanatçı olarak Tolga Sağ çıkıp saz çalsa hayal kırıklığı yaşarsınız tabii. Biz de o zaman toplanma nedenimiz olan konuya geçiş yapalım. Gerçi Kerbela’da ve öncesinde yaşananları herhalde bu topraklarda yaşayan herkes biliyordur ya, yine de ön hazırlık olarak kısa bir özet gerekir:

Peygamber’in kuzeni, damadı, Gadir Humm’da varisi ilan ettiği “İlim şehrinin kapısı”, mertlerin şahı, başımın tacı Ali Haydar Medine’de 4. Halife olarak seçildiğinde, Peygamber’in büyük düşmanı Ebu Süfyan’ın, Mekke kuşatmasında babasıyla birlikte Müslüman olan oğlu Muaviye, ki sonradan vahiy katiplerinden olmuştur, 3. Halife Osman’ın katlini Ali’ye bağlayarak ayaklanmış ve savaşı kaybedecekken, Kuran sayfalarını mızraklara taktırmak gibi müthiş kurnazca bir dalavereyle yenilmekten kurtulmuştur. Bu hamleyi Amr bin As’ın ona tavsiye ettiği söylenirse de elbette kazancı Muaviye’ye aittir. Bu isim, sıkışınca Kuran’a sarılanların ilki veya ilk en belirginidir; bu açıdan başka bir bölümde neden asıl isminin Saray İslamı olması gerektiğini açıkça anlattığım, Siyasal İslam dedikleri ideolojinin başlangıcı saysak yeridir. Bu Amr bin As ve Muaviye ikilisi daha sonra yine kurnazlığını konuşturup Hakem Olayı ile Muaviye’yi halife ilan ettirmeyi de başarmıştır. Yine bu hamlenin de Amr bin As’a ait olduğu söylenir ancak bu söylenti muhtemelen Muaviye’yi işin içinden sıyırmak için çıkarılmıştır, çünkü tüm bu işlerde en büyük kârlar hep Muaviye’nin olmuş. Yani ‘ben yazmadım, kuzenim yazmış’ türünden bir bahane muhtemelen bu söylenti, fakat doğru olsa bile çok önem arz etmez, zira Muaviye’nin eylemlerini kazıdığınız her seferinde altından kendi emelleri çıkar. Üstelik dahası var, Muaviye kendi yönetimindeki topraklar dâhilinde yer alan tüm camilerde düzenli olarak Ali’ye hakaret ve lanet ettirmiştir, hani öyle bir iki yıl değil, yirmi beş yıl kadar süre boyunca. Muhtemelen başka birisi buna benzer en ufak bir eyleme imza atmış olsa tüm Müslüman âlemi koro hâlinde arkasından haftalık beddua okurdu, fakat Muaviye’nin çözemediğim bir dokunulmazlığı var Sünni kesim içinde. Hatta bugün adama hazret öneki takanlara denk gelebilirsiniz; öyle saygı gösterenler de var.  

İşte Arap emperyalizminin yüzyılları aşan propaganda başarısıdır bu; öyle bir başarı ki Siyaset Bilimi bölümlerinde ders olarak değilse bile en azından ders konusu olarak okutulması gerekir. Goebbels bu işi görseydi ‘ben bu kadar yapamadım’ diye kıskançlığından mı ağlardı yoksa ‘benden iyisini yapanlar da var’ diye mutluluğundan mı ağlardı bilmem ama kesin gözyaşlarına boğulur, sonra da o biriktirdiği gözyaşlarıyla birkaç Yahudi boğdururdu.

Şimdi burada ek nokt düşmek gerek, Emevilerin, tahtsal emelleri doğrultusunda kendi hegemonyalarını sağlamlaştırmak ve sürdürmek için dini nasıl yoğurduğunu bilmek mini-diktatör adaylarına çok faydalar sağlayabilir. Ayrı paragraf açtım, yazıyı okuyanlar arasında kariyer hedefi olarak diktatörlük düşünen varsa dikkatini çeksin, incelesin; diktatör olunca da beni unutmasın. Saray İslamı her konuda başarılı olmayabilir, aslında genel olarak pek bir konuda başarılı değil, ancak bir konuda başarılıysa o da bu propaganda konusudur. Din Emevilerden başlayarak sarayların en iyi kullandığı hegemonya aracı olmuştur ve Siyasal İslam’ın elitleri de hep aynı yolu takip ederek güce ve dünyasal zenginliğe ulaşmışlardır.      

Hakem Olayı sonucunda kendisini halife tayin ettiren Muaviye, kargaşanın durulması için Ali ile saldırmazlık anlaşması yapar. Fakat Ali epey şaibeli bir suikast sonucu şehit edilince Medineliler bu sefer başlarına lider olsun diye büyük oğlu Hasan’ı seçerler. Bazı yerlerde aksi de iddia edilir, önce Hasan’ın asker toplamaya başladığı yönünde. Fakat sonradan gerçekleşen olayları göz önünde tutunca bu iddia mesnetsiz görünüyor. Bir şekilde Hasan’ın etrafında toplananlar önceden verdikleri sözlere rağmen sonradan savaşmaya istekli olmayınca Hasan da Muaviye ile başka bir anlaşma yapar; anlaşmaya göre Hasan epey yüklü bir yıllık gelir karşılığında hilafeti Muaviye’ye devreder ve bir şart koşar: O öldüğünde hilafet kardeşi Hüseyin’e geçecektir. Muaviye anlaşmayı kabul eder; ne var ki ölüm kapıyı çalmadan kısa bir süre önce verdiği bu sözden döner, oğlu Yezid’i veliaht tayin eder. Hüseyin bunun üzerine “Eğer ümmete Yezid gibi biri halife olmuşsa, İslam’la vedalaşılmış demektir.” yorumunda bulunur, ancak bir savaş çabasına girmez. Savaş hazırlıklarına çok sonra, Ali’nin başkenti olan Kufe’den başlarına geçmesi ricasıyla gönderilen davet mektupları çuvallarca biriktiktiğinde başlar. Gelgelelim destekçisi, hatta azmettiricisi sayabileceğimiz Kufelilere daha önce de babasını yarı yolda koymuş olduklarından pek güvenmemektedir. Amcaoğlunu Kufe’ye durumu gözlemlemeye gönderir. Amcaoğlunun ilk yolladığı mesaj Kufelilerin onunla hareket edeceği yönündedir, fakat şehrin valisi tarafından öldürülmeden önce başka bir mesaj daha gönderir: “Kufelilerin kalbi seninle ancak kılıçlarının Yezid’le olacağından korkarım.” Yani bu bir “Gelme.” mesajıdır fakat bu, Hüseyin’i yola çıkmaktan vazgeçirmez. Kimi kaynaklarda bunun sebebi rüyasında dedesini görmüş ve onun tarafından çağırılmış olmasına bağlanır. Başka bazıları “Biz şimdi yola çıkmazsak bir daha kimse çıkmaz.” dediğini yazar. Fakat nedeni kesin değildir. Hüseyin Kufe’ye gitmek üzere neredeyse tamamı kendi sülalesinden ve yardımcılarından oluşan üç yüz civarı bir insan kafilesiyle yola koyulur. Kafilede yetmiş-seksen kadar erkek bulunmakta, geri kalanı kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. Yürüyüşleri yarı yolda, kimi kaynaklarda dört bin, kimi kaynaklarda on bin olarak verilen Emevi ordusu tarafından kesilir ve kafile zor kullanılarak Irak’ta Kerbela denilen çöle yönlendirilirler. Birkaç günlük susuzluk ardından, kamptaki çocukların ağlaşmaları arttıkça Hüseyin’in yanındaki erkekler Emevi ordusuna tek tek saldırmaya çıkar ve düşerler. Emevi ordusu yalnızca erkeklerle de uğraşmaz. Hüseyin’in kundaktaki çocuğu boğazından oklanarak öldürülür. Hatta bir ara içinde kadınların ve çocukların bulunduğu çadırları yakmaya kalkarlar. Bu zulümler sürerken hayatta kalanlar, en fazlasının on iki gün olduğu söylenir, içecek sudan mahrum bırakılırlar. Nihayet Hüseyin’in de ordu karşısına çıkıp düşmesinin ardından ordu çadırlara erkek aramaya girer. Geride kalan tek erkek o günlerde hastalığı sebebiyle yataktan kalkamayan Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’dir. Onun da canına kast edilecek olur ancak Hüseyin’in kızkardeşi Zeynep kendi canını ortaya koyarak onu kurtarır. Buradan sonra geriye kalan kim varsa hepsini alıp yaka paça Yezid’in sarayına götürürler.

Şimdi öncelikle belirtmem gerekir ki ben zaten nadiren yapay zekâ kullanırım, aslında google’a yazdığım araştırma için yazdığım konuları Gemini üstüne alınıp cevaplıyor olmasa hiç kullanmıyorum. Dolayısıyla bu özeti de kafamdan, tarih bilgimle yazdım, uzun zamandır bu konu üstüne kitap okumadım, paslanmış olabilir bilgilerim. Eğer özette bir sıkıntı varsa, benim hatam olma ihtimali var. Fakat zaten çok genel yazdım, yanlış barındıracağını zannetmiyorum. Neticede ömür okumakla geçti.

Karşımızdaki gerçekten büyük bir zulmün resmi, olayı detaylı bilmeyenler bile bunu anladılar artık. İnsan olan her kişi aynı düşüncededir. Bizim işin bu tarafına hiçbir bir itirazımız olmayacak, Kerbela muazzam bir zulüm, aynı düşünmeyen küçük Haccac-ı Zalim adayları yazıyı şu an terk edebilirler. Bizim bu konuyla ilgili sıkıntımız dinin geçmişe hapsedilmesinde ve yas töreni olarak insanları kurban bilincine itmesinde. O yüzden işin derinlerine inecek, detaylarına nüfuz edip inceleyeceğiz. Yok, yüzeysel bakar, nedenlerine nasıllarına girmezsek öylece bir ağıt tören olarak kalır, anlayamayız.

Dediğim gibi bir zamanlar Kerbela benim için çok ama çok önemliydi. Hüseyin, hemen karşısında ölümü görmesine ve sülalesinin gözleri önünde katledilmesine rağmen inandığı yoldan asla geri adım atmayan müthiş bir kahraman, Yezid ise kötülük dolu, müthiş cani ve her adı anıldığında lanet okunması gereken iğrenç bir insan artığı idi. Hüseyin’in hayatının son günlerinde yaptıkları kahramanlıktır, kimse aksini iddia edemez. Savaş alanına çıktığında, büyük yaralar alır, beş defa olacak, diz çöker ve her diz çöküşünde Yezid’e biat edip etmeyeceğini sorarlar, her seferinde reddeder. En son artık dayanamayıp yere düştüğünde aynı soruyu tekrar sorarlar, bu defa da olumsuz cevap verince kafasını keserler. Onca sevdiğinin ölümünü görmesine rağmen bir kere olsun duruşunu bozmamıştır. Öldüğünde vücudunda yetmiş küsur yara olduğu söylenir. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Hüseyin’in inancında kararlı olduğu gayet açık; dik duruşlu ve kahraman yapılı bir adam olduğunu da kabul etmek zorundayız.  

Buraya kadar tamam. Fakat bir de işin karşı tarafına bakalım: Peki ama Yezid, iyi anlaşılsın diye abartarak soruyorum, canı sıkıldıkça Mehmet Ali Erbil’in Kahpe Bizans filminde canlandırdığı hükümdar gibi eğlencesine adam yakan veya ne bileyim Epstein tayfası gibi bebekleri ateşe verip çocuklara tecavüz eden, yani saf kötülüğün tanımı bir karakter miydi? Gerçekten öyle biriyse bir şey diyemem, yazıyı da burada sonlandırırım.

Gelgelelim kaynaklarda buna benzer bir tarifi yok. Elbette insanlığın, insanların dostu olmadığı kesin, Yezid’den bir insan hakları aktivisti çıkaramazsın, ancak tarihte eline taht geçmiş kaç adamdan çıkarabilirsin ki! Herkesi İbrahim bin Ethem zannetmeyin. Millet o tahtı elde edebilmek için nice entrikalar çeviriyor, nice canlara kanlara giriyor, kundaktaki bebekleri bile acımaksızın boğduruyordu. Ama hiçbirinin arkasından Yezid’e okunduğu gibi lanet okunmuyor. Söz konusu Yezid olduğunda ise hakaret, lanet, beddua gırla gidiyor. Bu çifte standart adaletli mi? Bırakın Yaradan’ın adaletini objektif olmayı becerebilen kulun adaletine bile sığmıyor bu durum. Yezid de dünya mülkü için her şeyi yapabilecek herkes kadar kötü işte; daha fazlası değil. Tek farkla, dünya denince gözü dönen diğerlerine babalarından en fazla ev, araba, para kalırken Yezid’e imparatorluk kalıyor.

Dolayısıyla biz de ne yapacağız: Her şeyi baştan sona didik didik edecek, bu meseleyi histerik şekilde değil de adaletle ele alacak ve bundan bize ne pay düştüğünü anlamaya çalışacağız. Burada en önemli olan adil olmamız, her yerde ve her zaman olmamız gerektiği üzere. Neticede esma-i hüsna sıfatıyla el-adl olanların özelliğidir adalet.    

Gelin başta şu Yezid’i inceleyelim önce: Yezid’i boylu poslu, cesur, cömert bir adam olarak tarif ediyorlar. Eksik yanları da şöyle, benim hatırladığım, söylenenlere göre: Sefahate düşkün. Şarabı ve şiiri sevdiği söyleniyor. Kumar oynadığı söylentileri var; çünkü yarış atları var. Bir de çok sevdiği bir maymunu varmış; ölünce şiir yazmış. Başkaca kötü özelliği de dile getirilmiyor. Evet, bildiğimiz tüm kötü özellikleri bu kadar. Üstelik Emevilerin İstanbul kuşatmasında komutanlık yapmış, yani surlardan gelen bir ok ona isabet etse din derslerinde ve İslamî literatürde anlatılanlara göre şehit olup cenneti garantileyecek.

Burada hemen müdahil olmak istiyorum, diğer işlerini bir anlığına unutsak ve sadece hakkındaki bilgileri okusak şu hâliyle günümüz ortalama insanı Yezid’den daha yoz durmuyor mu? Hatta Kerbela’da yaşananları ve Kâbe’yi taşlatmasını işe karıştırmadan, takma bir isimle Yezid’i tarihteki Müslüman taht sahipleri arasında bir yerlere gizlice koysak pek çoğundan daha temiz duruyor, öyle basit zevkleri var adamın. Bebek boğdurmamış, babasını zehirletmemiş, afyon falan kullanmıyor, bildiğim kadarıyla kimsenin derisini yüzdürdüğü, kimseyi haşlattığı, kimseye büyük işkenceler yaptırdığı da yok; varsa ben bilmiyorum. Babası gibi kurnaz, kompleks biri de değil; öyle sıradan, zorba bir diktatör. Hani şu coğrafyada bolca bulabileceğin cinsten. Son yüzyılda Müslüman coğrafyasında bundan daha kötü özelliklere sahip ne diktatörler çıktı. Müslüman hacı diktatör İdi Amin’in kendisine muhalif olanların işkencelerine bizzat girdiği bilinir mesela. Korku yaymak için mi yayıldı gerçekten var mı bilmem ama öldürdüğü muhaliflerden bazılarının etini yediği söylentisi bile vardır. Tek temennim var, çocukken girdiği Din Kültürü dersinde hoca Hucurat 12’nin “Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” kısmını okurken olayı tümden yanlış anlayıp “Hoşlanırııım!” diye parmak kaldırmamıştır inşallah.

“Yahu Yezid’in neresi sıradan?! Kâbe’yi taşlatmış, peygamber torunu öldürmüş; daha ne yapacak!”

Sevgili arkadaşım, öncelikle anlıyorum, birtakım tabulara dokunmaya başlayınca kızgınlık baş gösterecektir; öncelikle sakin sakin okuyalım. Evet, bunlar doğru bu arada, bunu konuşmuyoruz zaten. Ama ben diyorum ki bu adamı yüzyılımızın klasik diktatörlerinden veya Orta Çağ’ın çok övülüp arkasından dualar sıralanan cengâver sultanlarından daha kötü gösteren esas neden karşısında Peygamber’in ailesinden birisinin bulunmasıdır. Yavaş yavaş oraya geleceğiz. Kâbe’yi taşa tutturmuş olması ise bizim açımızdan incelenmesi gereken bir konu değil; neticede bize öğretilen Kabe’nin zaten kendine ait bir savunma sisteminin olduğu değil miydi? Hani Muhammed Mustafa doğmadan önce Ebrehe isimli bir hükümdar Kabe’yi yıkmak için ordu yürütüyordu da o arada Peygamber’in dedesinin develerini de gasp etmişlerdi. O da Ebrehe’ye gidip develerini istediğinde Ebrehe “Allah’ın evini düşünmüyorsun da kendi develerini mi düşünüyorsun?” diye eleştirmişti onu. O ise buna karşılık “Allah evini korur, sen benim develerimi ver.” demişti. Ardından Fil Olayı olarak bildiğimiz mucize gerçekleşmiş, ebabiller sürü hâlinde gelip pişmiş taşlarla fili taş yağmuruna tutmuştu. Nereye gittiğini bile bilmeyen garibim filin ne suçu vardı bilemem ama madem bize anlatılan bu olay gerçektir, Allah’ın evi de Kabe’dir, öyleyse Allah orayı her düşman hareketten koruyacaktır. Yok korumuyorsa, o zaman ayette geçen Kabe, Mekke’deki Karataşı çevreleyen alan değildir, o hâlde de üstüne düşünmeye gerek yoktur. Koca Allah’ın evini biz kullar mı korumaya çalışacağız? Bu resmen kibir.

Ek not, burada laf çarpma falan yok. Bize anlatılan mucizelerin ruhsal yolculuğumuza dair olduğuna ve Fil Olayı’nın aslına dair bilgileri blog’da ya Kutsallık Nedir ve Nerededir Üzerine ya da Peygamberlerin Mucizeleri Üzerine bölümünde açıp okuyabilirsiniz. İkisinden birindeydi ya, hangisi hatırlayamadım. Birini seçin, eğer yoksa en fazla on-on beş sayfa ekstra bir şey okumuş ve başka bilgiler öğrenmiş olursunuz, kaybınız olmaz.

Tabuları yıkmak için neden Kerbela’nın elzem olduğunu daha girişte anladınız zannederim. Buna dokunacağız ve belki de çok kişinin hoşuna gitmeyecek. Fakat sorun değil. İbrahim de milletin kutsal bellediği putları bir bir kırmış, alay edercesine de baltayı putlardan birinin boynuna asmıştı. Oradakilerden birinin kafası azıcık dahi çalışıyor olsa İbrahim’in bu hareketle onlara ne büyük mesaj verdiğini anlardı; fakat aralarından hiçbiri bunun üzerine düşünmeye yeltenmedi bile. Güldüle ve “Onlar kıramaz ki ya!” dediler, zerre akıl çalıştırmadan taştan putlara tapınmaya devam ettiler. Çünkü putperestlik düşük bilincin davranış biçimi; sorgulamadan tapınmak ister. Böylece aklî melekeleri engelleyip insanı esir eder. Buna karşılık put kırıcılık peygamber geleneği.

Dolayısıyla elbette biri elini uzatıp Kerbela’ya da dokunacaktı. Gerçi Mevlana Mesnevi’de şöyle bir dokundurur zaten: Adamın biri bilmediği bir beldeye gider. Bakar ki herkes feryat figan, ağlıyor. “Burada ne oldu yahu?” diye sorar. Ona bu yasın Peygamber’in küçük torunu için olduğu söylenir. O da safça sorar: “Yahu kaç yüzyıl oldu, haberi buraya yeni mi geldi?”

Çocukluğundan beri altı ciltlik Mesnevi’yi en alçakgönüllü tahminle sekiz kere baştan aşağı bitirdiği kesin, sadık bir Mesnevi okuru olarak o satırları ilk okuduğumda Mevlana’ya kızmış, köpürmüştüm. Çünkü kimse Hüseyin’e laf söyleyemezdi, Mevlana bile. Hüseyin kahramanlar kahramanıydı benim için. Oysa Mevlana benim ancak otuzlarımda anlam verebildiğim bir gerçeği dile getiriyordu, o zamanlar aklım ermediğinden anlamamıştım. Kerbela dolu beynim, dünyayı Yezidler ve Hüseyinler şeklinde bölerek kodluyordu. Düşük bilinçli herkes aynı şekilde okur dünyayı; siyah ve beyaz şeklinde. Tamam siyah var, beyaz var, yok demiyorum; ancak dünya meselelerinde genelde gri tonlar baskındır.

Dolayısıyla ne yapıyoruz; başkaları benim içinden geçtiğim tuzağa düşmesin, dünyayı okumayı öğrensin amacıyla hadi bismillah, diyerek dokunulmaz bir tabu olan Kerbela üzerinden, geçmişte yaşayan ve yaşatan dini ele almak için incelememize başlıyoruz. Sorular soracak ve aşama aşama ilerleyeceğiz.  

Önceliğimiz Kerbela için yola çıkıştan önceki konuları irdelemek olmalı. Başta şu ‘hak’ meselesini inceleyelim.

Muaviye’nin, yaptığı anlaşmaya rağmen yerine oğlu Yezid’i taht sahibi ilan etmesinin yanlışlığı üzerine tartışmaya gerek yok. Fakat benim kafamı Hasan’ın teklifi kurcalıyor. Hasan teklifini şöyle de sunabilirdi: “Müslümanların üstünde anlaşacağı bir idareci...” Hatta böyle sunmalı değil miydi? Çünkü şöyle bir durum var: Yönetimin Muaviye’den oğluna geçmesi doğru karar değil, eyvallah, peki yönetimin Ali’den oğullarına geçmesi neden doğru karar? Peygamber ailesi olduklarından mı? Muhammed Mustafa’nın yönetimin hep kendi soyundan gelenlerde kalması gerektiğine dair bir sözü mü var? Varsa gösterin lütfen. Üstelik Kuran’da geçiyor, hani Müslümanlar birbirlerine danışarak, şura ile seçmeliydi idarecilerini? Hasan gibi Hüseyin de bildiğimiz kadarıyla iktidarı ele alınca şura toplayıp en çok hak edeni geçirmek için değil kendisi başa geçmek için çıkıyor yola. Yani iktidar Muaviye’nin oğlunda da kalsa Ali’nin oğullarına da geçse İslam yönetimi yoluna yine saltanat olarak devam edecekti. O zaman ne fark etti? Adalet olmayacaksa, liyakat olmayacaksa, yönetim bir ailenin elinde kalacaksa ha birinin elinde kalmış ha ötekinin, bu savaşın anlamı nedir?

“Dönem şartları gereği… O dönemde sultanlık şarttı.”

Öyle madem, size şunu açık açık dile getireyim; gerçekten böyle bir durum gerçekleşmek zorundaysa saltanatın Muaviye’nin elinde kalması İslam adına daha iyi olmuştur. Neden daha iyi oldu; günümüz Türkiyesinde muhafazakârların yönetimi ele alıp insanları grup grup İslam’dan soğutmasıyla aynı sebepten. Peygamber sülalesi idarede her halükarda birilerini mutsuz edecek kararlar almak zorundaydı, bu iş yönetimin kaderinde vardır. Bir karar alırsın, bir taraf mutlu olurken diğer taraf mutsuz olur. Ekmek fiyatlarını düşürürsen halk, artırırsan fırıncı esnafı mutlu olur. Fakat Peygamber sülalesinden birileri başta bulunduğunda ve böyle kararlar aldığında, kendini haksızlığa uğramış hisseden her grup bunu doğrudan Peygamber’e bağlayacak ve “Muhammed’in torunları böyle yapıyorsa getirdiği dinden de hayır gelmez.” diye tepkisel düşünerek dinden, tabii dönem şartlarında öyle hemen çıkamazlardı ama içte vazgeçecek, zaman ilerleyip Peygamber torunlarının saltanatı zayıfladığında açıkça dini terk edeceklerdi. Hatırlayın, Peygamber’in vefat ettiği haberleri yayıldığı anda birçok kabilenin ilk yaptıkları işlerden biri dinden çıktıklarını açıklamak olmamış mıydı? Peygamber ile uzaktan yakından soy bağı bulunmayan bugünkü muhafazakâr iktidarın ateist yaptığı insan sayısını hesap ederseniz öne sürdüğüm savın doğruluğuna kuşkusuz hak vereceksiniz.

Şura bahsi geçmişken hilafetin Ali’den kaçırılması meselesine de değinelim. Konudan biraz sapacağız ama, bu konuya değinmemek ayıp kaçar. Ehl-i Sünnet mezheplerine mensup arkadaşlar kusura bakmasın, koca peygamberin naaşı bekliyorken birinin hak sahibiymişçesine hemen gidip birini atamaya kalkması şura örneği falan değildir; hakkaniyetli iş de değildir. Din derslerinde adam yiyorlar resmen. Eğer şura olsa Ali seçilmesi en muhtemel adaylardan biri değil miydi? Şöyle düşünelim: Ülkede bir seçim olacak ve en kuvvetli birinci, hadi bilemedin ikinci parti bir nedenden seçime alınmıyor, diğer partiler bir yerde toplanıp aralarında anlaşıyor ve alelacele bir cumhurbaşkanı çıkartıyorlar. Kulağa hiç adil gelmedi değil mi?

Zaten biliyorsunuz, daha önce de kaç yerde dile getirdim de önemli, Peygamber’in naaşı üç gün bekledi ve üç günün sonunda Ali ile yanındaki 16-17 kişi tarafından toprağa verildi. Peygamber’in cenazesine arkadaşlarından hiçbiri katılmış değildi. Sessiz sakin toprağa verildi. Vefat etmeden önceki konuşmasını ise yüz bin kişinin dinlediği söylenir.

İşte bu da hepimize bir ders… İnsan kendisine arkadaş değil, dost bakmalı. Zor zamanlar geldiğinde arkadaşlar gider de yanımızda dostumuz kalır. Zaten dostluğun da tanımı budur, zor ve güzel zamanlarda yanımızda olana dost deriz. Muhammed bu konuda epey nasipliydi, Haydar’dan daha iyi dostu nereden bulacaktı? Öncülü İsa Mesih ve Musa, Haydar gibi dost bulamamanın zararını nasıl çekmişler, tarihleri hakkında bilgiye sahipseniz, biliyorsunuzdur.  

“Belki o iş o kadar da adaletli değildir ama zor anlar yaşanıyordu, fitne çıkabilirdi. Önden engellenmiş oldu.”

Evet, lisede din derslerinde hep bu bahane kullanılırdı. Demek ki bu iş din dersi hocalarının bile içine sinmiyordu ki sürekli aynı şeyi tekrar etme gereği duyuyorlardı. Çünkü içine sinen bir şeyi savunmaya kalkmazsın. Tamam, öyleyse babanız vefat ettiğinde kardeşlerinizde aranızda fitne çıkmasın diye daha babanızı toprağa vermeden mal paylaşımına girişin, madem doğrusu böylesi. Ben bu savunuyu kabul etmiyorum.

Üstelik bu savunu doğru kabul edilse bile dönemle ilgili ne varsa açıp okuduğunuzda göreceksiniz ki Ali’ye kimse hak falan tanımamış, hakkına yalnızca öyle bir iki yerde değil her seferinde tekrar tekrar girilmiş. Bunların hepsi de fitne engellemek içindi, öyle mi? Açıkçası dönemin popüler çocuğu Ali değil; bu gerçeği görmemek için önündeki kitabı gözleri kapatıp okumak gerekiyor. Zannederim aksi savunularda bulunan muhafazakâr tarih yazıcıları da öyle yapıyor zaten. Ne biçim fitneymiş bu ki sadece işin içine Ali girince baş gösteriyor? Oysa sanki döneminde o kararlar düpedüz Ali’yi etkisizleştirmek alınıyormuş gibi duruyor? Yani İslam’ın ilk döneminde içeride süregiden siyasi bir kavga var. Peygamber’in vefatı duyulduğunda amcası, Ali’ye “Gidip hakkımızı alalım.” dediğinde bile Ali ona “Resulullah vefat ettikten sonra kimse bize bir şey vermez.” cevabını veriyor. Sahiden dediği üzere eşi Fatıma’ya babasından kalan hurmalığı bile “Peygamber miras bırakamaz.” diyerek elinden alıyorlar. Yani bir şey yorumlamaya gerek yok, zaten tarihte neyin ne olduğu açık seçik ortada. Ali’yi sevmiyorlar, çünkü Muhammed’in dininin yayılması sürecinde Ali önüne geleni kılıçla biçmiş, herkesin ailesinde Ali’nin eliyle birkaç kayıp var. Eh, Muhammed gücü tümden ele geçirince ona kızamıyorsun da, öfken kime yönlenecek o zaman: Ali’ye. Yirmi beş yıl boyunca her hafta lanet okunuyor camilerde Ali’ye. Ali İslam’ın günah keçisi oluyor. Ömer bin Abdulaziz gelip her namaz öncesi Ali’ye lanet okunması âdetini kaldırmasa bugün belki de Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat topluluğu hâlâ her namaz öncesinde Ali’ye lanet okuyor olabilirdi. Siz bakmayın bugünkü Ali sevgilerine. Gerçekte Sünni teoloji Ali’nin hakikatinden haberdar değildir, sadece dördüncü büyük halife olarak görür. Hatta Aleviler de Ali’yi gerçekten tanımış, bilmiş değildir. Ali’nin ulaştığı makamın nasıl bir derece olduğunu sadece birkaç tasavvuf ehli görmüş, nefes yazıp söylemiştir, o kadar.

Açıkçası Ali gibi birinin öyle mazlumluk yolu seçmesi kolay iş değil zaten. Muhammed’in en yakını. Peygamber’e Ali’den daha yakın ve yardımcı olmuş olan tek kişi uğruna malını mülkünü feda eden eşi Hatice. Ali bu yakınlığı kullanarak her şeyde hak iddia edebilirdi. Hadi ‘hak’ falan kullanmak etik gelmedi, muazzam savaşçı olduğu, kılıcı eline aldığında, milletin önünden kaçıştığı biliniyor. Hatta bir savaştan önce Muaviye’ye teke tek dövüş önerince Muaviye teklifine şöyle isyan eder: “Ali her vurduğunu deviriyor. Öyle adalet mi olur!” Muaviye’yi haklı bulduğum tek konu bu zaten. Ne var ki Ali, Muaviye gıyabında “Ona kılıçtan başka vereceğim bir şey yok.” demesine rağmen dahi son ana dek onunla da savaşa girişmemiş; girişeceği vakit de Kufeliler onu artık takip etmiyor. Anladığım o ki Ali yapabileceği işlere rağmen her seferinde dünyayı kurban etmeyi seçmiş.

İşte böyle bir adamı dışlamışlar, mülkünü bile elinden almışlar, camilerde yirmi küsur yıl düzenli hakaret edip beddualar okutmuşlar. Dahası da var: Şii kaynaklara göre -ne kadar doğrudur bilemem- Ömer Fatıma’nın karnında bir çocuğunun ölümüne sebep olunca yine susuyor. Öylesi kuvvetli, kudretli olup bunca haksızlığa ve eziyete katlanmak, hiçbirine ses çıkarmamak için epey ama epey sabır gerekli. Şayet dünyadaki herhangi biri Ali’nin elindeki imkânların çeyreğine sahip olup gördüğü muamelenin çeyreğine maruz kalsa toplayabileceği en büyük orduyu toplamakta bir an tereddüt etmez. Düşmanı olsan Haydar Ali’ye saygı duymaman mümkün değil. Fakat kabul edelim, insan ilişkilerinde bir Muhammed değil. Yani Haydar Ali insan olmanın Cristiano Ronaldo’su ise Muhammed Mustafa bu işin Messi’si; üstüne yok. Eksiği var mı desek, belki arada savunmaya koşmuyordur, onun yerine de biz koşarız, önemli değil.  

O dönemin olaylarını kısa da olsa dile getirmek konumuzla alakasız başka bir sorunun kafamda açığa çıkmasına sebep oldu, bu arada onu da dile getireyim isterim: Müslümanlar daha o günlerde, neredeyse herkes birbirini tanırken üzerinde ittifak edebilecekleri bir lider çıkaramamış; bugün nasıl olup çıkaracaklar? Belli ki bu devran böyle sürüp gidecek. Ya da biri çıkacak, rakiplerini yok edecek, halkı sindirecek, tüm gücü kendi elinde toplayacak,, Hakk veya halk aşkıyla benliksizce çalışıp geride saat gibi tıkır tıkır işleyen düzen bırakacak; işler öyle düzelecek. Başka yolu yok gibi görünüyor. Yazık ki zaten Ortadoğu tarihini incelediğimizde de işlerin hep kaba kuvvetle, rakipleri elimine etme yoluyla ilerlediğini görüyoruz; anlaşmayla, uzlaşmayla en fazla toprak sınırları belirlenmiş, başka bir gıdım ilerleme kaydedilmemiş. Acı; fakat gerçek.  

Tekrar asıl konumuza dönelim: Haydar Ali her ne kadar hak sahibi olsa da idarenin Ali’den oğlu Hasan’a, Hasan’dan kardeşi Hüseyin’e geçmesi gerektiğine inanan birisi demektir ki basbayağı monarşizmi destekliyor, sultanlık, padişahlık yanlısı. Muaviye’den oğlu Yezid’e kalması doğru değil, çünkü saltanat oluyor da Ali’den Hasan’a taht kalınca saltanat olmuyor mu? Birincisi yanlışsa ikinci neden yanlış değil; onun da yanlış olması lazım. Diğer türlüsü çifte standart.

“Hayır kardeşim, sen anlamamışsın, Peygamber torunları insanların en iyileri olduğundan yönetmeye layıklar, diyoruz biz. O zaman saltanat olmaz.”

Kardeşim o zaman siz siyasetten bihabersiniz. İyi insandan iyi yönetici olacağını nereden çıkardınız? Özellikle art niyetlilerle dolu topluluklar içinde yöneticinin haddinden biraz fazla iyi niyetli olması çok tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Kurt sürüsünün başına kuzuyu getirir misiniz? Şeytan topluluğunun başına melek getirilir mi? “Her halk hak ettiği şekilde yönetilir.” demiyor mu Kuran’da? Hani Kemal Kılıçdaroğlu da iyi adamdı be kardeşim, vaktiyle ne çok kafa ütülemiştiniz. Ne oldu şimdi? Yahu hiç bilmiyorsun, aç da Game of Thrones izle, Tommen’in yönetimi altında neler oluyor bak. İzlediklerinizden ders çıkarmadığınızdan Kemal Kılıçdaroğlu seçiyorsunuz siz bence.

Her halk ettiği şekilde yönetilir, önermesi iki anlama gelir: Birincisi realiteyi dile getirir: Kimi hak ediyorsanız başınızda olan odur, anlamında. Öyleyse başa Muaviye ve Yezid geçtiğine göre dönem Araplarının hak ettikleri de onlardır ayete göre. İkincisi tavsiye niteliği taşır: Kim neyi hak ediyorsa onu verin, anlamında. Yani adaleti esas tutun, deniyor. Ali’nin adalet üstüne sözünü hatırlarsak her şey yerine oturur gibi: “Adalet çiçeğe su verip dikeni susuz bırakmaktır. Dikene su verip çiçeği susuz bırakmak zulümdür.” Yani diken gibi karaktere sahip, dünya malı, mülkü için sürekli fesat çıkaran, kavgacı, kan dökücü, işi gücü fitne olup fitnecilerin arkasından gitmeyi seçen bir halk iyiliği esas alan bir yönetime layık değildir. Ayete göre onların hak ettiği demir yumruktur, iyilik veya özgürlük değil. Aslına bakarsanız bu durum adalete göre de böyle.

Tarih okuyorsanız göreceksiniz ki dönemin halkı tam da bu ölçekteydi. Çok açık şekilde konuşmak gerekirse, Ali gibi iyinin de iyisi, mertin de merti, cömertin de cömerti, adaletten zerrece sapmayan, haksızlığa karşı dik duran bir insan yerine Amr gibi Muaviye gibi adamların safını tercih edenlerin hakkı tam olarak Yezid’di, daha fazlası değil. Açık ki o topluluk iyilikten falan anlamıyordu veya anlıyorsa da umursamıyordu.

“Vay be, sözlere bak. Ey kötülüğün temsilcisi, bil ki iyi niyet her hastalığın ilacıdır ve iyilik bulaşıcıdır. Sen ne dersen de, kötülük kimseye bir şey kazandırmaz.”

Sevgili Pollyana, elinin altındaki nice imkânlara rağmen odadan bozma küçücük bir evde ömür tüketen Muhammed Mustafa’dan kanaatkârlık, yetimin öksüzün babası Haydar Ali’den cömertlik bulaşmadıysa o insanlara başka kimse iyilik falan bulaştıramazdı. Bu arada söylediğim sadece dönem Arapları adına geçerli değil. Çok uzun yıllar boyunca inancının gereği olarak iyi niyetini korumuş ve sürekli yüzüne gülünüp sömürülmüş bir âdemoğlu sıfatıyla söylemem şart ki insan mutlaka bir yerde avamın nankörlüğüne isyan edecek kıvama gelir, getirirler. Bu sadece benim görüşüm veya tecrübem de değil, eğer kazık yemiyorsanız hayatınızda yeterince iyilik yapmamışsınız demektir. Ego-nefs-benlik kontrolündeki insanın dünya düşkünlüğü şeytanları kıskandıracak türden rezil huylara ev sahipliği yapmasına yol açar; böyle insanların sayısı arttıkça o yerin helakı da gittikçe yakınlaşır. Helak için gökten meteor yağmasını bekliyorsan hakikatten haberin yok, Yezid gibi biri gelecek ve ortalığı darmadağın edecek işte. Mucize anlatılarıyla oyalanmaktan hayatı çözemiyorsunuz belli ki. 

Ha siz belki ısrarcısınızdır romantik mottonuzda. Ne güzel! Gerçi bu, Marvel dünyasındaki sözde süper kahramanların replikleriyle falan büyüdüğünüzü gösterir ya, neyse. Madem böyle inanıyorsunuz, kanıtını sunun, öyle ciddiye alalım sizi. Boşa sallamak yok. Hadi buyurun, tüm iyi niyetinizi toplayın, güvendiğiniz bir arkadaşınıza gidin, banka hesabınızı veya evinizin tapusunu bir nedenden birkaç aylığına ona devretmeyi teklif edin. Birkaç ay sonra da giderek geri üstünüze geçirmesini isteyin. Bunun ardından gelip de bu sosyal deneyin sonucunu bizlerle paylaşın. Ben önden söyleyeyim, hayır benim ev müsait değil, bende kalamazsınız, başka birine gitmeniz gerekecek.  

“Fakat yöneticiliğe Peygamber’in torunlarından daha layık kim olabilir?”   

Hüseyin bildiğimiz kadarıyla yola çıkmadan önce Mekke’de valilik yapıyor değil. Henüz belediye diye bir şey de icat edilmemiş, belediye başkanlığı diye vazife yok, gerçi olsa bile Muaviye kimseye bırakmaz, kayyum atar hemen. Yani ortada bir tecrübe yok. Öyleyse nereden vardınız yönetim için en liyakatli adayın Hüseyin olduğu sonucuna? Ben söyleyeyim, cevap soruda gizli, gizli değil gayet açık esasında, yalnızca Peygamber’in torunu olmasından vardınız.

Zaten Kerbela’ya dair her incelemede, ağıtta, konuşmada, anmada sürekli ve sürekli Hüseyin’in soyu vurgulanır. Böyle yapılır ki böylece peygamber torunu olarak özel olduğu mesajı verilsin. Yani kitlelere göre Hüseyin ancak peygamber torunu olması nedeniyle taht üstünde hak sahibidir. Buna inanan biri padişahlık, sultanlık yani monarşi yanlısıysa tamam, en azından tutarlı sayılır. Fakat bu durumda bile şu sorun mevcut: Ümeyyeoğulları da ‘idare bir soyda olmalı ve babadan oğula geçmeli’ diye inanıyor, bunu hedefliyordu. Elbette o soy kendileri bu arada, fakat sorun şurada ki öyleyse çifte standart uygulamamak adına Ümeyyeoğullarının savına da kızmamak gerekir. Yani hem saltanat destekleyip hem Ümeyyeoğullarının saltanat isteğine sövmek adil değil. Ha, bunu savunan monarşi karşıtı olduğu hâlde Hüseyin’i sırf Peygamber’in torunu olduğundan tahta layık görüyor, destekliyorsa o başta Peygamber’i anlamamış bir kere. Kan mirası kimseyi kimseden üstün kılmaz, İslam’da böyle bir üstünlük çeşidi yoktur. Eğer kılsaydı peygamberlik de babadan oğula geçerdi. Oysa Nuh’un oğlu gemide bile yer alamamıştı.

Bakın güzel kardeşlerim, siz böyle soya sopa takık olduğunuz müddetçe mülakatlarda haksız yere daha çoook elenirsiniz; ama o zaman şikâyet etmek yok, anlaştık mı? Çünkü bu kafa yapısı ancak oraya varıyor. Ben elendim, akıllandım; elbet sıra size de gelir, belki o gün akıllanırsınız. Fakat önden şunu da bilin, hakikate göre birinin değerli bir insanın soyundan geliyor olması ona hiçbir şey kazandırmaz; değil devlet yönetiminde, ekmek sırasında bile başkasının önüne geçme hakkı vermez. Hakikatte kural şu: “Kim göreve daha uygun?” Bir görev için en uygun niteliklere sahip olan kim ise soyuna sopuna bakılmadan seçilir. Yoksa hakikatte şu soruyu sormazlar: “Kim kimin soyundan?” Bu soruyu sadece bilinci, şuuru, idraki ve dolayısıyla da adalet anlayışı gelişmemiş coğrafyalarda sorarlar.

Hüseyin’e değer biçiyorsanız önünde ölüm durduğu hâlde geri adım atmayıp üstüne yürüyebildiği, son anına dek doğru bildiğinden vazgeçmediği için değer biçmelisiniz, bunun için övmelisiniz. Birkaç günlük susuzluğun ardından çocuklarına zarar gelmesin diye Yezid’e biat edebilir, onu zaten yarı yolda bırakmış Kufelilere de bir ömür hesap verme ihtiyacı hissetmez, ailesini kurtarabilirdi. Yapmadı. Bunun için değer vermelisiniz. Gel gör ki bu da bahsimize konu olan zaman diliminde değil ölümünden önceki son noktada gerçekleşti, yani Hüseyin rüştünü Kerbela’da, o son birkaç günde kanıtladı, daha önce değil. Dolayısıyla bunu kanıt olarak ele alma imkânımız yok.

Şunu anlayın soy sop düşkünü kardeşlerim: İnsanı değerli kılan atası dedesi değildir. İnsanı değerli kılan birine yakın olmak falan da değildir. Öyle olsa Atatürk’e benzeyen adam çoktan bir yerlerde bağımsızlık savaşı verip yeni devlet kurmuştu. İnsanı değerli ve üstün kılan yapmayı ve/veya yapmamayı tercih ettikleridir. Eğer derseniz ki “Hüseyin ‘Haksızlık karşısında eğilmeyin. Hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.’ diyen babası Ali’nin yolundan gittiğinden özeldir”, ona itiraz etmem. Fakat siz kalkmış da diyorsunuz ki “O özel çünkü babası Ali’dir, annesi Fatıma’dır, dedesi Muhammed’dir”… Eeee? O zaman özel olmak için hiçbir şey vermeden özel doğdu yani sizce? Süpermen gibi?

Ayrı paragrafta tekrar edelim: İnandığı yolda feda ettiklerinin büyüklüğü için övebilirsiniz, o zaman hak eder. Aile büyüklerinden dolayı överseniz hak etmez. Gerçi Peygamber’e aittir diye –ki olmadığına da eminim- kılı kutsal kabul eden bir topluluğa bunu anlatmak biraz zor olabilir. Kıl birader kıl; kılda ne kutsallık olacak Allahını seversen? Kıl kutsalsa Peygamber’in kıllarını her yerden toplatalım, peruk yaptırıp aramızdan birine giydirelim, Cebrail gelsin diye bekleyelim. Bakalım geliyor mu? Gerçi düşününce, saçın tam şeklini tutturursak Cebrail tepeden bakınca yanılıp aşağıda Muhammed Mustafa duruyor zannedebilir belki, fena fikir gibi gelmedi şimdi.

Bakın, önemli olan şu soru: Hüseyin eğer Yezid’e biat etse de ailesini kurtarsa Peygamber’in torunu olmaktan çıkacak mıydı? Hayır. Peki biat etmeyişi sayesinde elde ettiği ruhsal üstünlüğe sahip olabilir miydi? İmkânı yok. Ruhta kural şu, yaz bir yere: “Ne verirsen onu alırsın, ne kadar verirsen o kadar alırsın.” Adaletle. Fedakârlıkta bulunmadan asla değerli bir karşılık elde edemezsin. Bu ruhta geçerli kural; kimse muaf değil.   

Elbette bu sorulara ek olarak “Hüseyin yaptığını yapmasa bugün halk içinde bu derece muteber, mukaddes kabul edilir, ağıtları yakılır mıydı?” diye de sorulabilir; ancak bunu es geçmeyi tercih ederim, çünkü halkın sevgisini değer verilecek ölçüt saymıyorum. Burada önemli kıstas ruhta yetkinliktir; onu baz alsak yeter.

Hüseyin’in Kerbela yoluna çıkışından önce yaşananları basamak basamak incelemeye devam edelim.

Yezid’in tahta geçtiği belli olduktan sonra Hüseyin’in hakkında “Yezid gibi birisi başa geçmişse İslam ile vedalaşılmış demektir.” yorumunda bulunduğu söylenir. Tırnak içinde tekrar alıntılıyorum: “Yezid gibi birisi”. Daha baştan yorumu yargısız infaz. Halid bin Velid göğüs göğse çatışma esnasında silahsız kalıp ölümü kesinleşince son anda İslam’a geçtiğini söyleyen düşmanının sözüne güvenmemiş, öldürmüştü, duymuş olmalısınız bu olayı. Peygamber ise bunu işitince hoş karşılamamış, “Sen de kalbini yarıp baktın mı?” diye azarlamıştı onu. Peygamber’in sözünün müthiş zekice olduğu gerçeğini hele bir atlamayalım. Çeviride değişmediyse “kalbini yarmak” iki anlama gelir ve ikisini birden içerir. Peygamber böylece Halid bin Velid’e edebî bir sanat kullanarak hem laf çarpmış hem de azarlamış oluyor. Tevriye sanatıdır bu; hani okulda genelde İstiklal Marşı’ndaki “Uluma” girişiyle öğretirler, “Uluma” iki anlama gelir, ikisini de kast eder, diye açıklarlar. Yani Peygamber’in ayaküstü yaptığı bu sanatı oturup yıllarca şiir yazan adamlar arasında başaran az, öyle çokça örneği yok. İşte ‘kalp yarmak’ ilk anlamda kılıçla yarmayı, ikinci, mecaz hâliyle de kalbinin içini bilmeyi ifade ediyor. Bizim için önemli olan ikincisi, mecaz tarafı: “İçini biliyor muydun?” Peygamber Halid Bin Velid’e böyle sitem ediyor.

İşte bizim sormamız gereken ilk soru bu. Yezid başa geçtiğinde 30’larında daha, Hüseyin ise 54 yaşında. Yani Hüseyin ile Yezid aynı neslin çocukları değiller, muhtemelen birbirlerini de şahsen tanımıyorlar, yüz yüze gelmemiş bile olabilirler. Hüseyin, anlaşılan o ki halk arasında anlatılanları temel alarak böyle bir kelam ediyor. Ancak şunu düşünmeden ediyor: Yezid’in yüreğini yarıp baktı mı? Nereden biliyor Yezid’in İslam’ı mahvedeceğini? Bir insanın keyfine fazlaca düşkün olması onun İslam olmadığı anlamına mı gelir?

Eğer öyleyse İslam tarihi boyunca isim yapmış epey kişiyi İslam’dan atmak gerek. En başta sevgili Aleviler, ben kendim de Alevi kökenli olarak size sesleniyorum: Eğer dileğiniz buysa alkol alanları atabiliriz dinden? Ama geriye sanki az bir kısım insan kalacak bizden bence, doğru değil mi? Üstelik ben kendim de canım sıkılırsa bir iki bardak alkol alabilirim, beni niye atıyorsunuz dinden? Sevgili Sünni muhafazakârlar, sizinle aynı dini paylaşıyoruz, ben kendim de Müslüman kökenli (hep bunu demek istemiştim) biri olarak size de aynı tür teklifte bulunmak isterim: Kuran’daki ayetler gereğince ihtiyaçtan fazlasını tutanları, başka insanlarla paylaşmayıp bir köşeye yığanları dinden atalım mı mesela? Geriye yüzde kaç kalır sizce; paraya pula düşkün koca koca toplulukları kapı dışarı ettikten sonra? Üstelik ben de, tamam paraya mala mülke hiç tamahım yok ama Muhammed Mustafa gibi yaşadığımı da iddia edemem kardeşim işin açığı. Bana yine gidiş yolları göründü mü yani? E geriye Müslüman kalmadı, ne yapacağız? 

Ertesi gün editi: Gece vakti acaba iki büyük topluluğa haksızlık mı ettim diye aklıma takıldı, paragrafı silmek için blog'u açtım ama silmeye de kıyamadım, oraya kendimi de ekleyerek içimde uyanabilecek kibrin boğazına çökme yolunu tercih ettim. 

Kusura bakmayın, iki büyük topluluğun açığını yüzlerine vurmuş gibi oldum ama bunu dostça bir eleştiri olarak kabul edin. Çünkü hepimizin eksik bir yanı, bir zaafı var. Üstelik şimdi her iki tarafa da soruyorum: Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’i de dinden atalım mı mesela? Çünkü haksız yere kan dökmek İslam’da haram ve bu iki taht sahibi çok ama çok kan döktüler. Sizce hepsini mi hakça dökmüşlerdi? Gerçekten buna imkân veriyor olabilir misiniz?!

Bak aklıma geldi, muhafazakârlar sizedir seslenişim: Yakın zamanlarda yaşamış, üstat diye sıfat taktığınız, şiirleri İslam, özel hayatı kumar üstüne kurulu bir şairimiz var; onu ne yapalım mesela? Aynı zaman diliminde yaşasalar Hüseyin onun için de şöyle kelam edebilirdi: “Eğer İslam şiirleri bu şaire kaldıysa İslam’la vedalaşılmış demektir.” Çünkü Peygamber’in torunu onu da Yezid’i yargıladığı gibi yargılarsa şairimizin kapı dışarı edilmesi gerek. Tutumunuz ne olurdu bu durumda? İdeolojinizin tarafını mı tutardınız yoksa Peygamber’in torununun safında mı yer alırdınız? İkisi ayrı saflarda duruyorlar açıkça.

Çok laf çarpmalara girmeden ne demek istediğimi açıklayayım: İyi de kardeşim, bugün ortalıkta dini bütün adam yok, İslam tarihi boyunca öyle dine tüm yönleriyle uyan çok az kimse çıkmış. Onların da çoğu Ali’ye isyan eden hariciler gibi ultra yobaz ve diğerlerinden çok daha beter sapmış kimseler. Biz kimi beğendireceğiz Peygamber’in torununa? Sadece şu sözünden anlamamız gereken şu; iyi ki cennetin kapılarını Hüseyin tutmuyor, yoksa o önyargıyla içeri ancak birkaç yüz, hadi bilemedin birkaç bin kişi falan girerdi. Geri kalana, ver elini cehennem.

Gerçi bizim esas sormamız gereken şu değil mi: Hüseyin cennetin kapılarını tutmuyor ki. Ne hakla kalkıp bu türden küçümseyici, aşağılayıcı bir laf sarf edebiliyor, işittiklerinden başka hakkında bir şey bilmediği birine karşı?

Yanlış anlaşılmasın, mutlaka o dönem insanlarının birbirleriyle iletişimi çok yoğundu, kim nedir, ne yapar, aşağı yukarı herkes biliyordu; bunu ben de hesaba katabiliyorum. Fakat benim dediğim başka; Hüseyin dedesinin Halid Bin Velid’e azarını unutmuş mudur bilemem, ancak tekfir İslam’da büyük bir suç ve cezası da ağır. Peygamber bu türden bir işi asla onaylamamış, çok ağır bir hadis mevcut bu konuya dair: “Bir kişi başkasına kâfir derse ve o kişi kâfir değilse, söyleyen kişi kendi kâfirliğe düşer.” Bir adam Müslüman olduğunu söylüyor ise ona Müslüman olmadığını söyleyemezsin. Söylemek de istemezsin, büyük kumar çünkü, elde edilecek bir şey de yok. Gerçekten kâfirse tamam, zarara girmiyorsun, ama ortada kazanacak bir şey yok, niye diyesin? Ancak kâfir değilse iş fena, sözü eden kendisi düşüyor kâfirliğe. Alınacak risk değil bu.

Elbette Hüseyin Yezid’e açık açık kâfir dememiş, böyle bir şey söylediğini ima etmiyorum kesinlikle. Fakat sözü haddi aşmış, çünkü “İslam ile vedalaşılmış demektir.” sözünden başkaca yere çıkmak pek mümkün görünmüyor. Üstelik aralarında bir şey geçmemişken bile Hüseyin Yezid hakkında hükmünü peşin peşin vermiş zaten. Nasıl anlaşacaklar o saatten sonra?

Bu arada tekrar soracağım, çünkü üstünde durulması gerekli: Tahta geçmeden önce Yezid’in kötülükleri hakkında ne biliyoruz? Durup durup hayvanlara işkence mi yapmaktadır, canı sıkıldıkça köy basıp kadınlarını mı kaçırmaktadır, bu adam tam olarak ne yapmaktadır? Ona dair söylenen en fazla şey: “Şaraba ve sefahate düşkün.” Eeee? Başka? Başka yok; bu kadar. İşte o dönem tüm tepkiyi bu oluşturmuş. İşe bakın ki sonradan gelen Müslüman taht sahiplerinin birçoğu bu klasmanda. İçkiyi severler, aralarında afyon çekenlerin de olduğu bilinir, kadınları severler, avı severler, şiir yazmayı severler. Tüm İslam dünyasından bu özelliklere sahip taht sahiplerini hele bir çıkarın, geriye on hükümdar falan ya kalır ya kalmaz. O çıkardıklarımızı ne yapacağız peki? Onlar şanslı, bir şey olacağı yok; onların arkasından “Allah ondan razı olsun”, “Mekânı cennet olsun”, “Cennetmekân” deyip duruyor muhafazakâr kesim. Çünkü kendi dönemlerinde din adamlarını iyi besleyip taraflarına çekmişler ve ne günah işlerse işlesinler fetvasını almışlar. O din adamlarını adımı adımına takip eden muhafazakârlar da bu din adamlarının dünya nimetlerine dokunulmadığı sürece her şeye tamam görünüyorlar; ahlaka o kadar baktıkları yok.  

İşte çok büyük şans ki bu taht sahiplerinin karşısına o tahtı ellerinden almak üzere ordu başına geçmeye kalkan bir peygamber ailesi üyesi çıkmamıştı. Çıksaydı ne yapacakları meçhul. Aslında pek de meçhul değil ama meçhul diyerek geçelim biz yine de. Muhafazakâr camianın taht gibi uyduruk bir nesne için onca kan döken adamları veli ilan edişi bir tek cümleyle çürümesin. Ama gerçeğe ulaşma formülü basit: Bir taht sahibini alırız, tahtta, öncesinde ve sonrasında hangi günahlara imza attığına bakarız ve karşısına Peygamber soyundan birini çıkarıp koyduğumuzda ne yapıp yapmayacağını zaten daha önceki icraatlarından anlarız. Babalarını, oğullarını, kardeşlerini, kundaktaki bebeleri boğduran, zehirletenler öyle kendi elleriyle taht hediye edecekler öyle mi? Evet; tabii. Şuna inanın: Yezid öyle cehennemin derinliklerinden gelen bir şeytan falan değil, sadece diğerlerinin karşılaşmama şansına sahip olduğu bir ihtimalle karşı karşıya kalacak kadar şanssız bir taht varisi. Eğer karşısına Peygamber’in torunu geçmeseydi, muhtemelen onun için de “Cennetmekân”lar havada uçuşuyordu.

“Artık Kerbela ile ilgili sorgulamalara geçsek ya? Kaç sayfa oldu hâlâ Kerbela öncesini konuşuyoruz.”

Daha durun, yola çıkışı da inceleyeceğiz. En önemli soru burada: Hüseyin Kufe’ye ne yapmaya gidiyor? Bize Hüseyin sanki Mahatma Gandi gibi aksettiriliyor ya, Hüseyin kesinlikle barışçıl amaçlarla yola çıkmıyor. Kırlardan çiçek toplamayacak, binlerce silahlı askerin başına geçecek. Ve sizce ne yapacak binlerce silahlı adamla? Hep beraber maç izlemeye, stada falan mı gidecekler? Yapacakları apaçık ortada işte: Yezid’in başkentini basacak, güçleri yeterse sarayını başına yıkacak, malını mülkünü ganimet diye bölüşecek, kadınlarını cariye yapacaklar; savaşın töresi bu. İslam’da ganimet de var kölelik de cariyelik de… Ne dedesi ne babası bu töreden ayrı davranmış.

Peki, Yezid böyle bir durum karşısında kendini ve sahip olduklarını korumayıp da ne yapacaktı? Sarayını bırakacak, hazinelerini, kadınlarını “Hepsi senin olsun ey Peygamber torunu.” yazılı bir not iliştirip Hüseyin’e mi gönderecekti? Şu dünya üzerinde bunu yapacak bir Müslüman çıkmışsa ismini duymayı gerçekten isterim; belki zamanı gelince lazım olur. Sözle herkes dağıtır; önemli olan bunu kanıtlamış birisi var mı?              

Yezid’i es geçelim de tarihte tahtını almak üzere kendisine karşı ayaklanan bir ordunun başına geçmiş veya geçecek kumandanı hoş geldinlerle karşılayan sultan, şah, padişah var mı? Her işe bir istisna varı, belki bir tane bilmediğim çıkmıştır, o yüzden iki isim göstersinler, tamam. Feodal düzen babaların sadece şüphe üzerine kendi öz oğullarına hiç tereddüt etmeden kıydığı bir düzen. Malumunuz üzere İslam dünyasının sultanları da, evvela bu topraklar üzerinde, bu düzenin gereklerini gayet acımasız şekilde yerine getirdiler. Müslüman dünyanın ‘veli’ padişahları Yezid’in yapmadığını yapıp kundaktaki bebekleri öldürdükleri gibi kendisine ayaklanmayan masum şehzadeleri en ufak şüphede yok ettiler; Şehzade Mustafa en ünlü örnek işte. Yani bu yolda işin sonunun ne olduğu zaten başından bellidir; Hüseyin ya kan dökerek tahtı ele geçirecek ya da kanı dökülecek, başka seçenek yok ortada. Elbette yola bunu bilerek çıkmıştı. Bu demektir ki gücü yeterli gelirse kan dökmeye, esir toplamaya, yağma yapmaya gidiyordu. Ortaçağ savaşlarının töresi buydu.  

Hüseyin yolda yakalanmasa da onu bekleyen ordunun başına geçse de Yezid’in üstüne yürüse daha mı az kan akacaktı zannediyorsunuz? Bırakın azı, çok daha fazlasının akacağı ortada; çünkü savaşa ve ayrılık gelecek. Yani eğer ki ‘devlet bekası’ savunusu orada Osmanlı padişahlarını kurtarmaya yetecekse Yezid de “Eğer ben bu işi yaptırmasam çok daha fazla kan akacak, belki devlet çökecekti, devletin bekası adına yaptım.” diyerek şansını bir deneyebilir. Bir şey ima etmiyorum, hatta belki de bir türlü kendini kurtarır, bilemiyoruz, sonuçta yargılayacak olan karar verecek buna.

Benim merak ettiğim başka bir şey daha var: Eğer Hüseyin ordunun başına geçse acaba askerleri Yezid egemenliğinde olan bölgelerde köy yağmalar mıydı? Çünkü Orta Çağ’da işlerin böyle yürüdüğünü biliyoruz. Bundan emin değilim; fakat şuna eminim: Ordunun tamamı Hüseyinlerden ve peygamberlerin torunlarından müteşekkil olmadığına göre mutlaka suçlar işlerlerdi. Eğer Hüseyin onu bekleyen ordunun başına geçseydi masum olarak kalmasının ihtimali yoktu. Dolayısıyla Yezid’in Hüseyin’i önden durdurmak için yaptığı kötülük Hüseyin eliyle ortaya çıkabilecek suçları kesinlikle sıfıra yakınsadı.

Üstelik şöyle de bir durum var; Yezid’in yerine İslam sultanlarından, şahlarından, padişahlarından herhangi birini alıp koyabilirdik ve aralarından Ömer bin Abdulaziz gibi davranacak bir iki tane çıkarsa kendimizi şanslı sayardık. Şunu anlamanız gerek Ömer bin Abdulaziz gibi adamlar tarihte çok nadirdir. Geri kalanların hepsi Yezid’le aynı yolu seçecek ve kendisine karşı çıkan ayaklanmayı erkenden orduyla bastırma yoluna gidecekti; en mantıklı seçenek bu çünkü. Kimse kendisinin ve de tahtının dayanağı olan ordusunun kanını yoktan yere döktürmeye hevesli olmaz. Döktürürse, ordusu azalır, kendisi güçsüz kalır.

“Bir suçun çok kişi tarafından işlenecek olması suçun ağırlığını azaltır mı? Dünyada pek çok kişi cinayet işliyor diye artık cinayeti hafif suç mu sayacağız?” 

Hayır, çok kişinin aynı suçu işliyor veya işleyebilecek olması suçun ağırlığını hafifletmez. Fakat dünyada binlerce kişi cinayet işlerken ve sadece ellerine gerekli fırsat geçmediği için temiz görünen aynı cinayeti işleyebilecek binlerce insan ortalıkta dolanırken, cinayet işleyen bir kişiyi hedef alıp şeytan ilan etmek ikiyüzlülüğün daniskasıdır. Benim haksızca bulduğum Yezid isimli adamın suçunun dile getirilmesi değil, adamın şeytan ilan edilip herkesin onun üstünden kendini temize çekmesi. ‘Günah keçisi’ anlayışını kabul etmiyorum, kusura bakmayın. Şunu kabul edelim ki Yezid yüzyıllardır İslam dünyası içinde haksız bir şekilde şeytan-ı ekber, yani en büyük şeytan figürü olarak yer almaktadır. Ve yine aynı İslam dünyası yüzyıllardır Yezid ile aynı işleri, hatta daha beterlerini utanıp sıkılmadan yapmakta, üstüne üstlük bunları savunmaktadır. Bu, müthiş derecede ikiyüzlüce.  

Bakın ne soracağım: İslam dünyasındaki her taht sahibi aynı şekilde davranırdı dedik ya… Daha da ileri bir varsayım ele alalım. Diyelim ki Küfeliler ayaklanmalarından vazgeçip Hüseyin’i yarı yolda bırakmadı, imdadına yetişti ve Hüseyin tahta geçti. Fakat bir zaman sonra aradaki herhangi bir anlaşmazlıktan dolayı birisi onun yönetimini tanımadığını açıklayıp başkaldırdı ve bir şehirde çıkan ayaklanmaya önderlik etmek veya ordu toplamak üzere yola koyuldu. Bu durumda Hüseyin ne yapardı? İsyancıya boyun eğer, tahttan çekilip yerini ona mı bırakırdı yoksa Yezid’in tuttuğu yolu tutup onu önden bastırmaya mı çalışırdı?

Gerçekten bilmiyorum, var mı tarihte muhalif ordu komutanını evinde ağırlayıp hediyelerle yolcu eden çiçek hükümdar çeşidine bir örnek? Bak, tek bir örnek istiyorum. Hani bir tane olsun, yeter. Yanlış anlaşılmasın, babasını örnek vereceğim, Ali’ye duyduğum saygı ve sevgi ortada zaten, davasında haklı olduğunu biliyorum ve ismini bu tartışmada geçirmek istemezdim; ancak şunun mutlaka sorulması gerekli: Hariciler Ali’ye karşı ayaklanınca tahtı bırakıp yönetimi isyancılara devretmedi, doğru mu? Ki Ali bu dünyada tahta en az meyledecek insanların başında gelir. Halifelik hakkı ondayken, hakkı olan makama kimin geçirilmesi gerektiğine dair münazaralara alay edilircesine çağrılmış ve kalkıp hiçbirinde “Hak benim; siz de bunu biliyorsunuz.” dememiş. Halkın etrafına doluşup onu zorlamışlığı olmasa yöneticiliğe meyletmeyeceğini de kendisi söylüyor, sonraki hareketleriyle pek çok kereler de kanıtlıyor. Ve şunu biliyoruz, Ali bile yönetimi terk edip isyancılara bırakmadı. Neden bırakacaktı ki zaten?

Ortada şöyle bir durum var: O çağda bir taht sahibi kendisine isyan edene tahtını bırakacak olsaydı devrettiği devlet bir daha dikiş tutmazdı. İnsanlar o dönemin devlet yapısını nasıl zannediyorlar bilmiyorum ama mesele öyle dükkan devreder gibi olmuyor, önce bunu anlamak lazım. Tahtla birlikte büyük güce sahibi insanları da devretmek gerekecek, otel devri mi bu, nasıl yapacaksın? Bunlardan kaçı elde ettiği güçten vazgeçecek zannediyorsunuz? Yezid böyle bir işe girişmeye kalkışsaydı bile onu öldürüp atar, yerine başka birini oturturlardı tahta. Bu meseleyi en iyi bilen bizler olsak gerek; devşirme yeniçeri takımı az at koşturmadı taht meselelerinde.      

Anlayacağınız bu olay duygusal olarak değil de akılla incelendiğinde Hüseyin’in neticeyi bilerek yola çıktığı anlaşılır; hatta isterse Kerbela vaizleri bu savı konuşmalarına alsınlar, böyle davranmasının onun kahramanlığını artırdığını söylesinler. Buna dair sorunum yok. Fakat bu noktada da bir ihtimali yok saymamak gerekir: Eğer Hüseyin bunu düşünerek değil, dedesine duyulan saygıya güvenerek, içinde kendisine bir şey yapılmayacağı inancıyla yola koyulmuşsa bu onu daha fazla değil daha az kahraman kılar. İşin bu tarafı ise Hüseyin ile Allah arasında.

Hadi İslam dünyası hükümdarlarını geçelim, Hüseyin’i de geçelim, tüm insanlığı ele alarak soralım, bir de kendimize bakalım. Bugünü alalım. Bugün Müslüman olan herhangi birini alıp da Yezid’in yerine geçirecek olsaydık farklı davranacak kaç kişi çıkardı? Okuyanlar bu soruyu kendisi adına değil, başka bir isim adına cevaplamalı çünkü her ego-nefs-benlik kendini temiz, kusursuz görmeye, göstermeye bayılır. Yani şu şekilde: “Çevremden şu kişi farklı davranırdı, ben kefilim.” Fakat dikkatli seçin, öyle boş boş atmayın. Belki bir gün bu kişi adına bankadan büyük miktarda kredi çekmek gerekir, o zaman geri vites yapmayın. Adı altına imza atacaklarınızı söyleyin.

Açık konuşalım, ben bugüne kadar Peygamber’in torununu bırakın Peygamber’in kendisi için, hatta onu da bırakalım hepimizi ve her şeyi yaratan için evini bağışlayan veya evsize-yurtsuza açan tek bir Allah kulu görmüş değilim. Siz gördünüz mü? Hiç sanmıyorum. Yezid’i eleştirenlerin onun gibi olmamak adına böyle yapmaları gerekmez mi? Sahip olduğu evi Allah adına açacak, kendisi kiraya geçecek çünkü Yezid’den beklenen tam olarak bu. Koskoca imparatorluğu bırakacak, o kadar gelirinden mahrum olacak, sonra da dünyalığını bir şekilde, işte ticaret mi yapacak, ne yapacaksa temin edecek. Bunun günümüzdeki eşleniği sahip olduğu evi boşaltıp peygamber torununa vererek kiraya geçmektir. Günümüzdeki Müslümanlar on evi varken birini Allah için yoksula, yetime-öksüze, muhtaca açmıyor, Yezid’den imparatorluk bırakmasını ne hakla bekliyorlar? Kendileri bir tanecik eve kıyamıyor ama Yezid koca imparatorluktan vazgeçmeyince şeytan oluyor? Yanlış anlamayın ama sanki bu kişiler daha küçük dünya menfaatlerine tamah ederek daha büyük şeytan olmuş olmuyor musunuz? En azından koca imparatorluktan vazgeçmemek için şeytanlığı seçmiş Yezid, 2+1 ev için değil.

Ey Peygamber ile torunlarını seven kardeşlerim. İki evi olanlarınızı evlerinden bir tanesini Allah adına muhtaçlara açmaya davet ediyorum, Yezid gibi olmamak adına. Bakın siz Yezid’den bir tane olan tahtını vermesini bekliyorsunuz ama ben size o kadar yüklenmedim, tek evi olanı işin içine katmadım. Lütfen ey kardeşlerim, yapalım bunu –ki en azından şu tutulan yaslardan gerçekten faydalanacak Allah kulları olsun. Ondan sonra yine sabah akşam Yezid’in arkasından lanet okuruz, hatta isterseniz ana bacı gideriz, benim için hiç sorun değil, babamın oğlu değil bu herif. O zaman haklı da olursunuz. Çünkü onun yapmadığını yaparak ondan üstünlüğünüzü kanıtlamış ve insanlık dersi vermiş olursunuz. Fakat şimdi sarf ettiğiniz sadece boş sözlerdir ve haklı değilsiniz.

Başka bir deneme daha yapalım: Müslüman dünyadan rastgele birini seçip zaman makinesiyle o çağa gönderiyoruz ve Emevi tacını, tahtını ellerine bırakıyoruz. Artık kilometrekarelere hükmediyor, toprakları üstünde yaşayan herkes emrine tâbi, etrafındakiler yerine getirmek için bir emrini bekliyor, istediği her şeye anında sahip olabilir. Cennetin demosu gibi. Öyle verip hemen geri almayacağız, yıllarca onun olacak, nimetin zevkine varacak. Belirli bir zaman geçecek, on yıl iyidir mesela, sonra o çağa birini daha göndereceğiz ve gidip ilk yolladığımıza diyecek ki “Peygamber torunu bu tahtı senden alacak, hadi bu nimetleri, sana hizmet eden yüzlerce insanı terk et, git rızkını başka yoldan temin et. Bil ki ölene kadar buradasın.” Bunları dediğimizde hepsini terk etmeyi kabul eder miydi sizce? Yoksa histeriye kapılıp boynumuzu mu vurdurmaya çalışırdı? Gerçi zaman makinesi varken herhalde silahımız olacağını da hesap eder; ancak histerik birinin ne yapacağını kestirmek zor. Çünkü güç yozlaştırıcıdır ve mutlak güç mutlaka yozlaştırır; sahip olacağı kudretle, çevresinde pervane onca hizmetliyle, onu memnun etmeye bekleşen en güzel kadınlarla, dilediğine dilediğini an ulaşabilmesiyle bir müddet sonra kendini mini tanrı gibi hissediyor olacak.   

Ortaya çıkacak muhtemel sonuç hakkında şöyle konuşayım: Bugünün bolluk dünyasında açlık, susuzluk, hastalık tehdidiyle asla yüz yüze kalmamışken elindeki üç beş kuruşa bile kıyamayıp Allah için vermeyenler tacı, tahtı öylece terk edecekler, he mi? İnandırıcı geliyor mu bu size?

Yasemin Yalçın’dan hatırladığım bir parodi var, Alican karakteriyle. Bir bölümde öğretmeni Alican’a sorar: “Oğlum iki evin olsa arkadaşına verir misin?” “Veririm.” “İki araban olsa arkadaşına verir misin?” “Veririm.” “İki gömleğin olsa arkadaşına verir misin?” “Vermem.” Öğretmen şaşırıp sorar: “Neden vermezsin?” “Çünkü iki gömleğim var.”

Sözle dağıtmak kolay tabii. Ben de yardım için yüz milyonlar saçacağım, hele bir milyarder olayım da, tek eksiğim bir milyarcık. Bence bana inanabilirsiniz, fakat bu kitlenin tacı, tahtı bırakacağına inanmak için ya çocuk kadar saf -temiz anlamında- olmak ya da doğduğundan beri camdan bir fanus içinde yaşayıp halk arasına hiç karışmamış olmak gerekir. Şu kadar söyleyeyim, eskiden tırnakçılık diye meslek vardı, cepten cüzdanı çekip alıyorlardı, yaklaşık yirmi yıldır yapanı kalmadı, çünkü artık milletin cebinde akrep var, altında Range Rover bulunmasına rağmen. Tırnakçılar yine aynı işe yeltense, eli akrep sokacak. O yüzden bir iş dalının bitişine şahitlik ettik bu son yirmi yılda. Mutlu musunuz?

“Konuşurken dilinden peygamberimizin adı dilinden eksik olmuyor, Müslümanlara da yüklenip duruyorsun! Ne biçim adamsın sen? Ne yapalım, misafirlerimiz geliyor, Audi yerine Passat mı çekelim altlarına?”

Deve çekin. Deveye binmek sünnet değil mi? Hani kimsenin elbisesine kıyafetine karışmak haddime değil de nedense sünnet diye cübbe sarık takanları hep lüks Alman ve Amerikan jipleri içinde görüyoruz, hiç deve üstünde görmüşlüğümüz yok. Oysa Peygamber giydi diye cübbe ve sarık sünnet oluyorsa deveye bindi diye devenin de sünnet olması gerekmez mi? Ben Peygamber’in altına BMW çekip de çölde drift attığıyla ilgili bir bilgiye sahip değilim, siz sahip misiniz? Yoksa deveye binmek kimlik yaratımına yardımcı olmuyor mu? Gerçi olur elbette, olmaz mı; yolun ortasında deveyle gezsen, bunu da sünnettir diye savunsan epey ilgi çekmez misin? Ama kimse dine uyacağım diye kolay kolay rahatsızlık yolunu seçip tatlı canına eziyette bulunmaz. Yalnız Müslümanlarda değil, dünyada Tanrı’yı hoşnut etmek için böyle zor yolları seçen insan sayısı en fazla bir elin parmakları kadar olmuştur her zaman. Geri kalan halkın takdiri için çalışıp çabalar her zaman.

“Bugün Müslümanlar kötü olabilir ama savaşın da bir hukuku var. Hüseyin’i ve beraberindekileri susuz bıraktılar. Tarihte millete böyle eziyet eden Müslüman hükümdar olmuş mu hiç?”

Dolu. Geçmişte kale veya şehir kuşatan her komutan aynı yolları denedi. Kuşattıkları şehrin, kalenin halkını aç susuz bırakmaya, böylece kapı açmak için onları zorlamaya çalışırlardı. Tarihte benzerleri çok sık görüldü yani; hep de savaş stratejisi olarak hep kullanıldı. Size soru: Hayber Kalesi kuşatıldığında savunmadakilere yiyecek içecek ikramı mı yapıldı kuşatmacılar tarafından? Eğer otobüs yolculuğundaki gibi kek dağıtıldığna falan dair bir kayıt varsa lütfen paylaşın. Gerçi artık kalktı servis herhalde. Fakat orada da böyle bir şey yok zaten, onlar da aynı şekilde içeridekileri açlığa mahkûm edip dışarı çıkmaya zorladı. Zaten Hüseyin’in isyanı susuz bırakma yöntemine değil, kendilerinin susuz bırakılmış olmasına. Yazanlara göre şöyle soruyor onları sudan alıkoyan askerlere: “Bu nehirden hayvanlar içiyor, Hristiyanlar içiyor… Bize neden izin vermiyorsunuz?”

Doğrudan böyle mi söyledi bilemem, ama söylediyse Hristiyanları küçümseyen tavrı hoş değil burada. Oysa dedesinin ilk takipçileri vaktiyle Habeşistan’ın Hristiyan olan kralı Necaşi’nin korumasına sığınmıştı, biliyoruz. Hüseyin’in o günlerde var olmadığından dolayı bu işi görmediğini biliyoruz, ancak belli ki duymamış da. Veya dedesi anlattıysa bile unutmuş. Yoksa böyle bir tavrın hoş olmadığını o da bilirdi. Yine de istemeden olmuştur diyelim geçelim.

Size daha fazlasını söyleyeyim. Bırakın aç susuz bırakmayı, biraz tarih okuyun da görün, İslam tarihi boyunca sultanlar, hanlar, diktatörler kendilerine karşı ayaklananlara nasıl davranmış. Kısaca özet geçeyim: Derilerini soydurup saman doldurttular, canlı canlı kaynar kazanlara attırdılar, atlara bağlatıp dörde beşe böldürttüler, fillerin ayakları altında ezdirttiler. Tarihin kendisi kanıt zaten eline taht geçse Müslümanların çoğunluğunun Yezid ile aynı yoldan yürüyeceğine.

“Kerbela’da kanı dökülen bir peygamberin soyuydu, burası önemli olan. Hatta bir Hristiyan, Hüseyin’in başının kesildiğini öğrendiğinde ‘Biz İsa Peygamber’i çarmıha germekle hatırlandığımız gibi siz de kendi peygamberinizin soyunun kanını dökmekle hatırlanacaksınız.’ diyerek ayıpladı onları.”

İyi ama burada garipsenmesi gereken, savaş meydanındaki birinin kanının dökülmesi değil, Peygamber ailesinin sürekli savaş meydanlarında ne aradığı değil mi? Savaş meydanında kanın dökülür, dökülmemesi gibi bir imkân yok. İsa örneği tamam; Hristiyan o konuda haklı. İsa eline kılıç almış değildi, buna rağmen haksızca çarmıha gerildi. Fakat Peygamber’in ailesi hep savaş meydanlarındaydı. “Kılıçla yaşayan, kılıçla ölür.” diyor aynı İsa. Hüseyin’in elinde kılıç vardı. Ne yapacaktı Yezid’in askerleri, Hüseyin elinde kılıçla üstlerine gelirken kolayca kessin diye boyunlarını mı eğeceklerdi? Bu konuda gerçeği söylemek acı verici olacak; savaş meydanına giriyorsan üstüne kan sıçramamasını bekleyemezsin, öyle bir gerçeklik yok bu dünyada. Peygamber soyundan olmak kimseye istediği gibi eline kılıç alıp kafa kesme hakkı sağlamıyor olsa gerek.

“Adaleti sağlamak için eline kılıç almak haktır. Peygamber torunu da adaleti sağlamak üzere eline kılıç almıştı.”

Peygamber torununun adaleti sağlayacağına nasıl bu kadar eminiz? Her peygamber torunu dünyaya güvenilirlik, adalet gibi göksel özelliklere sahip olarak mı geliyor? Peygamber torunlarının fabrika ayarlarında mı var bu özellikler? Madem soy bu kadar önemli, tüm güzel özellikler soy aracılığıyla aktarılıyor da Nuh’un oğlu nasıl ve neden gemide yer almadı? Demek ki, tamam soy önemsizdir demiyorum, mutlaka DNA aracılığıyla aktarılan iyi kötü özellikler mevcut, ancak eğitim, kabiliyet ve ruha yönelme isteği de önemli.

Bakın, bize Kufeliler ve Hüseyin’in yanına gitmeyenler hakkında “Yezid’den korkup Hüseyin’i yarı yolda bıraktılar.” diye öğretildi hep. Fakat şöyle de bir durum var: Sizler Hüseyin’i de Yezid’i de aktarılan bilgiler kadarıyla tanıyorsunuz, onlar ise bizzat tanıyorlardı. Ya bu insanlar bizzat tanıdıkları Yezid’i güvenilir bulmuş veya bizzat tanıdıkları Hüseyin’i yeterince güvenilir bulmamış iseler? Burada Yezid’in güvenilirliği iyi anlamda değil, kötü anlamda, yani ‘karşısına çıkarsan kötülük yapabileceğine güvenebilirsin’ anlamında. Hüseyin’in güvenilirliği ise bildiğimiz anlamdaki güvenilirlik.

Hadi Kufeliler Yezid’in şerrinden korktu, gitmedi; sahabeden kimse neden Hüseyin’i takip etmedi, Hüseyin’in yanında sülalesi dışında tek bir kişi yok dedesi döneminden. Hatta sonradan Hüseyin tarafına geçen kumandan Hürr de ‘peygamber torunu olduğundan’ onun tarafına geçtiğini söylüyor, o bile Hüseyin’in şahsına güvendiğiyle ilgili kelam etmiyor. Hüseyin’in kendisine güvenen tek Allah kulu yok sülalesi dışında. İnsanlarda güven duygusu uyandıramamış oluşu altında yatan, bizim bilmediğimiz bir sebep vardı belki?

“Ne sebebi olacak? Peygamber’in torunu o. Nasıl güvenilmez olabilir?”

Çıkamıyoruz bu soy sop meselesinden. Biz düşük bilinçlerin taptığı soy meselesini hiç aşamayacağız galiba. Üstelik üzücü ama, yazılanlara göre Hüseyin’in kendisi de kullanmaya kalkmış bunu. Yanılmıyorsam Kerbela’da geçen bir tartışmada olacak, kendini haklı çıkarmak için şöyle bir argümana başvuruyor: “Ben Cebrail’in geldiği evde büyüdüm.” Anlaşılabileceği üzere haklı olduğunu belirtmek için diyor bunu. Biz bu dili tanıyoruz, çevirmeye girdiğinde “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dili bu. Ben bu dilden hoşlanmıyorum. Demagoji, başka şey değil. Argümanın kendisi hakça değil bir kere. Cebrail’in geldiği evde büyümek otomatikman haklı çıkarmaz; tabii Cebrail o eve Peygamber için her geldiğinde sırf evdeler, eksiklik hissetmesinler diye torunlarına da birer cümlelik vahiy getirmiyordu ise. Öyle bir şey olduğunu düşünen var mı? Haydar Ali’nin babası Ebu Talip de Peygamber ile aynı evde yaşamıştı; hatta onu kanatları altına almıştı, yani Peygamber ona vefa borçluydu. Fakat Ebu Talip’in vefat ettiğinde hâlâ ona inanmıyor olduğundan cennete gitmediği söylenir. Doğru mu değil mi bilemem; inşallah gitmiştir. Çünkü isterim ki inandığı tanrının hoşnutluğu için yetim ve öksüzlere kol kanat geren ve onları evlatlarından ayırt etmeyen her iyi insan cennete girsin, sonsuza dek mutlu mesut yaşasın. Elbette son karar bahçenin sahibine ait, O kararını verecek, benimkisi yalnızca içten bir dilek. Ne var ki Hüseyin’in söylemi inanıp inanmama meselesinden de öte; yalnızca o evde yaşadığından söylüyor bu sözü. Oysa biz biliyoruz ki Peygamber vefat ederken öz kızı Fatıma’ya “Peygamberliğime güvenme, orada işe yaramayacak. Çalışıp çabalamayı, gayret etmeyi sakın terk etme.” diye nasihatte bulunmuştu. Üstelik hakikat âleminde makamca üstün olan Fatıma. Hüseyin Fatıma’dan üstün değil.

Aslında burası hakikatten bir bilgi aktarmanın tam yeri: Fatıma’nın hakikatte burada yazıya dökemeyeceğim kadar üstün bir dereceye sahip olduğunu kesin bir bilgi olarak aktarmam gerek. Yarın orada cennete girebilmek için Peygamber’in kızının önünde milyonlarca erkek boyun eğebilir, öylesine üstün bir makam ve derecedir bahsettiğim. Kadın düşmanı Orta Çağ kaçkınlarına duyurumuz olsun. Bu âlemde kadın formunda olan niceleri o âlemde üstün gelecek ve yukarılarda yer alacaklar, klasik din öğretisinde bize yedirilmeye çalışılan yalanların aksine. Tekrar ediyorum, Fatıma’nın derecesi oğullarından üstün ve şefaat yetkisi daha fazla. Bu gerçeğe kendinizi bugünden alıştırın ki gittiğinizde sıkıntı çekmeyesiniz. Zaten göreceğinizi önden söylüyorum. Nasıl olsa siz de göreceksiniz.

Konumuza devam edelim: Onca argümanın aksine hâlâ ama hâlâ ısrarla Hüseyin’in soyu sopu nedeniyle üstün olduğunu savunan veya Cebrail’le ilişkili sözünü kabul edenler yarın gün gelir de Bilal Erdoğan “Ben her türden istihbaratın geldiği evde büyüdüm.” diye babasından sonra yönetimde hak iddia ederse bir zahmet onu da desteklesin bu arada. Çünkü şu savunmayla Hüseyin haklı ise Bilal Erdoğan da aynı savunmayla haklı çıkar.

Size hakikatten bir haber daha vereceğim, toplanın lütfen: Hüseyin her ne kadar Peygamber ile olan akrabalık bağını kullanmaya çalışmışsa da hakikatte kan bağı kesinlikle önemli değildir. Hatta Mesnevi’de geçtiğine göre, Nuh peygamber Allah’tan evlatlarının helak edilmeyeceğine dair söz alır, fakat sonra bildiğiniz üzere öz oğlu helak olur. Çok üzülür, “Rabbim ben saf bir kişiyim. Senin sözüne bel bağlamıştım. Buna rağmen oğlumu helak ettin.” diye sitem eder. Allah tarafından, oğlunun ruhsal âlemde onun evlatlarından olmadığı yönünde bir cevap gelir. Burada Mevlana hakikat âleminden bir sırrı bildirmektedir. Ruhta evlatlık farklı bir olgudur. Kendini kurtarmış olan, yetki sahibi zatlar kendi evlatlarını seçerler. Zaten öte türlüsü Allah’ın adaletine uymazdı. Sırf biri Peygamber’in soyundan sopundan diye şah ilan edilecek, bin yıl sonra yaşayanlarsa sırf dünyaya geldikleri yılda güneş takvimi kullanılıyor diye kendilerini parçalasa bile bir şey elde edemeyecekler; Allah aşkına söyleyin, bu adalete sığar mı? Neticede peygamber sayısı belli, onların sahip olabilecekleri evlat sayısı belli –ki kimisi hiç evlenmemiş. Bu iş Hakk’ın adaletine uyar mı? Hakk’ın adaletine uyan, her çağda, her dönemde peygamber evladı olmanın mümkün olmasıdır. Evet, yani yeterince çalışır çabalar ve kabul edilirseniz siz de Muhammed’in veya Ali’nin veya sevdiğiniz veli kimse onun evlatlarından biri olabilirsiniz. Şüphe duymayın, bu doğrudan hâkikat âleminden, gerçekliği kesin bilgi. Muhammed’in veya ruh âleminde yetki sahibi başka bir zatın evladı olmak için onun soyundan gelmek zorunda değilsiniz.

Müjdeyi ayrı paragrafta tekrar vurguluyorum: Yeter ki çalışıp çabalayın, gerekli fedakârlıklarda bulunun; ruhsal âlemde dilediğiniz yüce şahsiyetin, sizi seçerse elbette, evladı olabilirsiniz. Yüce bir ruhun evladı olmak için kimse onun soyundan gelmek zorunda değildir. Hakikat âleminde adalet hüküm sürer, soy sop, sülale, aşiretler değil. Muhammed’in, Ali’nin ruhta oğulları olabileceğinizi söylüyorum size.

“Yezid biat almak konusunda ısrarcı olmasa, Hüseyin’den bir daha isyanlara katılmayacağına dair söz alıp bıraksalar onca zulüm hiç yaşanmazdı.”

Siyasetle ilgilenmeyenler pek bilmez. Türkiye’de darbeler dönemine damgasını vurmuş efsane bir kurmay albay vardır: Talat Aydemir. Talat Aydemir ordu töresi gereğince 62’de bir darbeye kalkışır, fakat başarılı olamaz. Üstünde pek durulmaz, çünkü ülkemizde ordunun darbe yapması alışılmadık iş değildir. Düzgün bir ceza verilmez kendisine. Ve sonra Talat Aydemir ne yapar? Bir yıl sonra ikinci darbe girişimine kalkışır. Ancak bu sefer paçayı kurtaramaz, asılır.

Peki ben neden kalktım da Kerbela konusu içinde yakın siyasi tarihimizden bir darbe girişimi örneği verdim? Anlamak zor değil. Hüseyin, Kufe’ye yolculuk ederken yakalandığında, affını talep etmez ama, onu ve ailesini bırakırlarsa Hindistan taraflarına giderek yaşayacağını söyler, kabul edilmez.

Yezid’e yöneltilen eleştirilerden biri de bu; neden peygamber torununu ve ailesini ‘silahlı bir kuvvetin başına geçmek üzere hareket ederken serbest bırakmadığı’! Şimdi az buçuk verdiğim örnek üzerine düşünürseniz, böyle bir işin hiçbir mantıklı yanının olmadığını göreceksiniz. Eğer Yezid veya kafileyi çöle sürmeye karar veren, Hüseyin’i affetse ve serbest bıraksa, Hüseyin’in tekrar Kufe’ye dönmeyeceğinin veya yeni bir ordu toplamaya girişmeyeceğinin garantisi nedir?

“O peygamber torunu, neden verdiği sözü tutmasın?”

Fakat bildiğim kadarıyla başka hiçbir peygamber ailesi iktidar kavgalarına bu denli müdahil olmuş, bizzat elleriyle bu kadar kan, hatta birbirlerinin kanını akıtmış da değildir. Bir örnek bilen varsa lütfen bir yerlerde paylaşsın, öğrenelim. İsa’nın havarilerinin bir tahtı ele geçirmek için birbirlerine savaş açtıklarını, birbirlerinin kanını döktüklerini hayal etmeye çalışın. Edemediniz değil mi? Ben de edemedim. Yani Yezid’in de Hüseyin’i durdurmakla görevlendirilmiş valinin de kendince ona güvenmemek için gayet haklı sebepleri vardır. 

Bu arada ‘yakın çevresi siyasetle, kan dökmeyle bu kadar iç içe geçmiş başka peygamber yok’ önermesi Peygamber’e yöneltilen bir eleştiri değil, onu belirteyim. O bir açıklama; doğru türden, ama eleştiri değil. Bu konuyla ilgili durumları zaten Muhammed Peygamber Üzerine bölümünde ele aldık ama kısaca tekrar anlatmak gerekirse: Peygamber tüm iyi niyetiyle geride sistemleşmiş bir İslam bırakma çabasına girdi ve bunun için dönem şartları gereğince kılıca başvurma zorunluğu gördü. Kılıçlı peygamber olmanın faydaları olduğu kadar birçok açıdan ters tepmesi de doğaldı. İyi yönden kurallar yerleşti, din sistemleşti, Peygamber bu sayede “Artık ümmetim içinde açık şirk olmaz.” diyebildi. O kuralları kılıçla yerleştirmese kendisi dünyadan ayrılınca ne olacağından emin olamazdı. Ancak diğer yandan dinin kendisi bu yüzden bir silah hâline dönüşmüş oldu ve bu silah da tabiidir ki dönem dönem düşmanları elinde kullanıldı. Her karar, her seçim artı ve eksinin beraber geldiği durumlar yaratır bu dünyada. Dünyanın kuralı bu, kimse işlerinin eksi yönlü sonuçlarını engelleyemez; buna peygamberler de dâhil. 

“Yani koca peygamberin torunu ayaklanma başarıya ulaşsa da tahta geçse zalim mi olurdu mu diyorsun?”

Şöyle yapalım, doğrudan cevap vermek yerine buradan sonrasına Hüseyin’in ayaklanmasının başarıya ulaştığını varsayarak sorularımıza devam edelim; konu daha fazla açıklığa kavuşsun.

Hüseyin’in tahtı ele geçirse Emevi hanedanına nasıl davranacağını bir sonraki soru olarak ele alalım. Kendi tahminimce hanedandaki kadınları, çocukları bağışlar, erkekleri ise, sonradan isyan çıkarıp da yönetimi tekrar ele geçirme ihtimallerine karşı -mantıklı olarak- katlederdi. Çünkü önünde bir taht ve tahta geçme ihtimali bulunan kimselerden ancak parmakla sayılabilecek kadar azı bu ihtimali gerçekleştirmeye çalışmamıştır ve öylesi isyanlar her zaman kanlı savaşlara, kıyımlara, kıtlıklara, her türden vahşete yol açar. Dolayısıyla mantıklı seçenek tahtta oturanın kendisine isyan edebilecek olanları zayıfken, henüz büyüyüp güç toplamadan ezmesidir.   

“Onları sürgüne göndermek seçeneği yok değil miydi; Peygamber’in bazı Yahudi kabilelere yaptığı üzere?”

Tarih biliyorsanız şunu da biliyorsunuz ki Peygamber iki Yahudi kabilesini sürdükten sonra üçüncü kabileyi katlettirdi. İşitmiş olmanız lazım: Beni Kureyza kabilesi. Sürgün seçeneği Peygamber tarafından iki kere denenip işe yaramadığı görüldüyse Hüseyin tarafından neden tekrar denenecekti ki? Üstelik kişilik yapısının yumuşak başlı dedesinden çok cevval olan babasına benzediği söylenir. Zaten emin olun, Hüseyin kesinlikle Muhammed’den daha şefkatli, merhametli veya güvenilir değil.

Sözün özü Hüseyin başarılı olsa önünde Yezid’in seçtiği veya seçmek zorunda kaldığı seçenekten başkası olmayacaktı. Yani ister inanın ister inanmayın; Hüseyin’i bugün bildiğimiz derecede masum gösteren ayaklanmasının başarıya ulaşmamasıdır. Başarıya ulaşsaydı yüksek ihtimalle tarihte bildiğimiz herhangi bir taht sahibinden fazlaca farklı anıyor olmayacaktık. Hüseyin kaybederek kazanmıştır anlayacağınız.      

Bu soraya dair esas sormamız gereken bir konu var: Ayaklanma başarıya ulaşsaydı halk adına, İslam adına sonuç nasıl olurdu? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta burası. İddia ediyorum, eğer Hüseyin başarılı olsaydı halk adına iyi olmayacaktı. Hüseyin belki de tahta geçtiğinde Marcus Aurelius gibi büyük, filozof bir idareci olabilirdi. Gerçi abisi Hasan’ın bu konuda daha yetkin olduğu söylenir ama ben yine de Aurelius örneği vermek gerektiğini düşünüp onu öne sürdüm. Veya babası Haydar Ali gibi olabilirdi: Savaşçı niteliklere sahip, halkın aşağı tabakalarını koruyup kollayan, tebaasına iyi davranıp adaletle hükmeden ideal yönetici tipi. Zaten babasına benzediği de söylenir ve kişilik yapısı da aynı yöndeyse muhtemelen böyle bir yönetici profili bizi karşılardı. Fakat bu tahminler sorumuzu tam olarak yanıtlamıyor. ‘Halk adına iyi olur muydu’ diye sormuştuk, dikkat edin. Bizim önce, halk adına iyi olan nedir, diye sormamız ve onu anlamamız lazım.

“Halk için iyi olan nedir, onu da söyle o zaman.”

Bunu da siz deyin, her şeyi ben hazır mı sunayım? Hiç düşündünüz mü halk için iyi olan nedir? Çok katı, keskin cezalar kesilmesi midir? Sık ve düzenli biçimde af çıkarılması mıdır? Yöneticinin Makyavel’in öne sürdüklerine uyması mıdır yoksa Konfüçyüs’ün peşine takılıp erdem yolunu takip etmesi midir? Hangisidir halk için en iyisi? Hiç kendinizle baş başa kalıp düşündünüz mü bunun üzerine?

“Hayır ya, ne alaka, ben youtube shorts nesliyim, dikkat odağım en fazla on saniye.” 

O zaman buraya kadar iyi dayanmışsınız, aferin size. Başka yönden, başka örneklemeyle açayım: Hüseyin’in babası olan Haydar Ali cesaret konusunda denk gelinmesi zor bir adam, öyle ki TDK sözlükte cesaret kelimesinin karşısına resmi konsa konu şıp diye anlaşılır. Ali tüm kaynaklarda yiğitliğiyle övülmüştür, maharetli savaşçıdır, adaletlidir, halk içindeki zayıfları korumuş, memurlarına çiftçiyi ve esnafı ezdirmemiş, devlet başkanı olarak dahi tek bir an lüks ve şatafatın yakınından geçmemiştir. Hikmet konusunda Ali’nin üstünde yalnızca Muhammed Peygamber durur. Gelgelelim bu derece üstün vasıflara olan Ali’nin dönemi kavgalarla, kargaşayla geçmiştir. Şurası tarihsel bir gerçek ki Ali tüm o muazzam vasıflarıyla düzeni sağlamakta güçlük çekerken rakibi Muaviye halk arasında hızlı bir şekilde düzen kurmuş ve düzenini korumayı başarmıştır. Peki nasıl yapmıştır bunu, hemen belirteyim: Demir yumrukla, baskıyla, zorbalıkla, halkı sindirerek.

Size soracağım şu: Ali düzeni sağlamakta zorlanırken Hüseyin’in sağlayabileceğine sizi ikna eden nedir peki? Hüseyin Ali’den daha mı iyi savaşçı, daha mı adil, daha mı bilge, daha mı hikmetli? Hayır, Hüseyin asla ve asla Ali’nin dengi değildir. Bu ruhta da böyledir, dünya yaşamında da. Peki bana Ali’nin bile düzen sağlamakta güçlük çektiği bir topluluğun başında nasıl olup da Hüseyin’in dikiş tutturabileceğini açıklar mısınız? Bence açıklayamazsınız.

Demek istediğim anlaşılıyor olsa gerek: O halk iyiliğe meyleden, birbirlerinin hakkına ve kanına girmekten çekinen, aralarındaki güçsüzü, zayıfı önemseyen insanlardan oluşsa Ali dünyadaki gelmiş geçmiş en iyi yönetici olurdu, Kerbela da asla yaşanmazdı. Fakat halk bunun aksi yönde olduğundan onları idare edenler de sopa kullanan kimseler oldu hâliyle. Üstelik siyaset bilimi okumak bize gösteriyor ki Araplar o gün nasılsa bugün de aynıdır; aradan geçen yüzyıllarda hiçbir şey değişmemiştir. Bu sözüme ‘ırkçılık’ diyecek olan gidip kafasını kuma gömmeye devam edebilir. Libya örneği bilenlerin gözü önünde. Muammer Kaddafi Libya’yı demir yumrukla yöneterek bir arada tutuyordu; daha düştüğü gün ülke üçe bölündü. Gerçi Kaddafi’nin düşüşü ardından medyada haberler bıçakla kesilir gibi son buldu; ülkenin üç parça hâlinde birbirine girmesi, birbirleriyle çatışan, hatta havaalanını ele geçiren aşiretler, bombalamalar, yağdırılan kurşunlar... Hiçbirinden haberiniz yok ama. Bu olaylar bir yandan medyanın bir kısmının Batı güdümünde olması bir yandan da bunları gizlemenin muhafazakâr hükümetin siyasi ajandasına uyması sebebiyle haberlere neredeyse hiç yansımadı; o nedenle bilenlerin gözleri önünde dedim zaten. Fakat kimsenin ömrünü siyaset bilimi okuyarak geçirmesine de gerek yok, cahil, vicdansız, merhametsiz, utanmak nedir bilmeyen toplulukların yola nasıl getirildiklerini tarihten ve hatta çevrenizden başkaca örnekler yoluyla inceleyebilir, öğrenebilirsiniz. Uzak topraklara gitmenin gereği yok, 4. Murat’ın kısa süren hayatındaki icraatlarını ve sonuçlarını okumak fazlasıyla yeterlidir. Bu kadarını lisede tarih derslerinden biliyorsunuz zaten.

İşin özü Hüseyin yüksek özelliklere sahip olsa bile Muaviye gibi davranacak bir karaktere sahip olmadığından düzeni sağlamakta zorlanacaktı, siyasetten az çok anlayanlara orası açık. Bu onun suçu veya eksiği değildi. Bu halkın suçuydu, halkın eksiğiydi. Tekrar vurguluyorum: Halkın suçuydu.     

Burası önemli, vardığımız sonucu da vurgulayalım: Buradan varacağımız sonuç şudur: İyi yöneticiler mi istiyorsunuz? İyi insanlar olacaksınız. Başka yol yok. Halkı yönetenler daima halkın içinden çıkar, dolayısıyla halka aynalık yaparlar.  

“Sorunun cevap bulmamış bir kısmı var, ‘İslam adına iyi olur muydu’, bu noktayı atladın.”

Uzatmaya gerek yok: Olmazdı. Neden daha iyi olmazdı peki; yine aynı sebeplerden. Hüseyin’in az da olsa dedesinden bir şeyler aldığını düşünüyorum, dolayısıyla insanları zorla dine geçirmezdi, en azından ben o yapıda biri olmadığını umuyorum. Oysa o çağın şartları altında bütün dinler kılıç zoruyla yayılmıştır. Ya da yayılamamıştır. Tek istisnası yok. Sözüme inanmayan, coğrafyamızda dillere pelesenk bazı propagandalar aksine gerçekten hoşgörü dini diye adlandırabileceğimiz yegâne büyük inanç olan Budizm’in nasıl yayıldığını tarihten okuyabilir. Spoiler veriyorum, bazı kralların savaş yoluyla yaydığını göreceksiniz. Budizm’in sınırlı bir alanda kalma sebebi de işte kralların sayısının az olması ve kılıçla yayılma işinin ilerletilmemiş olmasıdır. Bu yüzden Budizm Hindistan’dan silinip atıldı.

Hüseyin adına verdiğim örnek babası için de geçerlidir bu arada. Muaviye, yukarıda sunduklarıma benzer sebeplerden ötürü hem yönetmeye Ali’den daha layıktır hem de yönetimi İslam adına daha iyi olmuştur. Daha önce de söylediğim üzere Ali benim için ayrıdır, başımın tacıdır, Ali’ye derin bir saygı ve sevgi duyarım, oğullarından farklı olarak. Fakat savım ona duyduğum büyük sevgi ve saygıdan bağımsız, üstüne biraz düşündüğünüzde doğru konuştuğumu anlarsınız. İslam tarihinde suikastla değil de yatağında, huzur içinde -gerçi ne kadar huzurlu olduğu kendi vicdanına bağlıdır, orasını bilemem, ben deyim olarak kullandım- ilk halife kimdir: Bildiniz –veya doğru tahmin ettiniz: Muaviye. Bu bile Muaviye’nin o dönemin toplumunu yönetmeye Ali’den daha layık olduğuna başlı başına bir kanıt değil mi? Muaviye rakibi Ali’nin hakkını yedi mi? Kesinlikle. Yönetimi ele alması İslam açısından daha mı iyi oldu: Yüksek ihtimalle. Bu iki olayı birbirine karıştırmamak gerek. Ben liyakati temel alıyorum. Layıklık liyakatten gelir; bu sebeple ‘layıktı’ dedim. Bu durum doğada da aynı şekilde işler, bir türün lideri yine o türdendir, başka türden olmaz. Bir yaban eşeği sürüsünün lideri aslan olmayacağı gibi, bir aslan sürüsünün başında yaban eşeği bulunmaz. Her sürünün başına kendi türünden en güçlüsü geçer. Ali dürüsttü, adamların en dürüstü, zayıf halkı, esnafı, haklıyı koruyup gözetiyor, memurlarını hizada tutuyor, kamu gücüyle pazarlarda düzeni ve adaleti sağlıyordu; ancak belli ki o dönemde halkın aradığı bunlar değildi. O halk güce, güçlüye tapınıyor, güçlü kimse onun peşinden gidiyor, onun borusunu öttürüyordu. Hele başlarındaki yumuşakbaşlı biri olursa iyiliğine, adaletine falan bakmıyor, koparabilecekleri kadarını koparmak için sık sık isyan ediyorlardı.

Neden böyle davrandıkları tam anlaşılmamışsa: Düşük bilinç sahibiydiler, egosal zihnin ve bedenin esiri olarak dünyayı ölesiye arzuluyorlardı. Bu nedenle yumuşak başlı yöneticinin iyiliğini suiistimal etmeye çalışıyorlar, onlara zarar verebilecek olan kötülük potansiyelini taşıyanlara ise ya yaltaklanıyor ya da açık çatışmaya girmekten uzak duruyorlardı. Yani temelde acıdan kaçınma eğilimiyle hareket ediyorlardı. Bu eğilim kendini tamamen bedenden ibaret kabul eden, bu nedenle dünyaya tutunduğu kadar tutunma ve ondan alabildiği kadar zevk alma derdindeki kişinin psikolojisinden kaynaklı ortaya çıkar. Bakın, zayıfların zayıf olmasının temelinde hep korku yatar: İnançlı ise hesap sorar diye Yaradan’dan çekinir ki bunların sayısı gerçekten çok azdır, inancı sağlam değilse ona zarar verebilecek güçlüden çekinir ki dünya bu türden insanla dolup taşar. Bu nedenle çok az kişi hak savunmak adına tehlikeye atılmayı göze alır veya en azından bunu göze alabilen birini takip eder, üstelik söz konusu hak onun hakkı olsa bile hakkından vazgeçmeyi, onun hakkını savunmak için kendini öne atanın yanında durmaya tercih eder. Hep korkaklıktan yaparlar bunu. Yani Ali gibi adamlar dünyanın her çağında yalnız kalmaya mahkûmdur. Ali’nin, sözünü dinlemeyip kentlerinde rahatlığı seçen Kufelilere sayıp döktüğü veryansınları okuduğunuzda dediklerimin doğruluğuna gelmemeniz mümkün değil zaten. Buraya da iliştirirdim ama konumuzla alakalı değil.

Buna karşılık Muaviye, Makyavel’in on altıncı yüzyılda söylediklerini daha yüzyıllar öncesinden uyguluyordu bile. Kendisine sadık ve ne yolla olursa olsun elde edilecek dünyalığı paylaşmayı büyük hevesle bekleyen bir çevresi vardı. Hani filmlerde şöyle gösterirler, iyi adamlar birbirlerine ölesiye bağlıdırlar ama kötü adamlar ilk fırsatta birbirlerini satarlar. Oysa hayatta gerçek tam tersidir. İyi adamlar bir türlü birbirlerine bağlı kalamaz, her birinin ayrı değer yargıları vardır, kötü adamlar ise birbirlerine son anlara dek bağlı kalır. Nasyonel Sosyalist Parti üyelerinin yenilginin kesinleştiği ana dek birbirlerine bağlılığını düşünün; karşı-argüman olarak benzer bir iyi adam birliği sunabilir misiniz?

“Justice League var. Batman ,Superman ve daha nice süper kahramanlar…”

Yaşım yetiyor, dolayısıyla bu hayalî kahramanların bile çizgi romanlarda kaç kere birbirleriyle karşı karşıya geldiğini biliyorum. Çizgi romanlarda bile iyiler birbirleriyle kavga etmeden duramıyor, kötülerse hep birlik hâlinde saldırıyor. Peygamber örneği de sunmayın, kabul etmem, Son Peygamber çevresine akıttığı onca iyiliğe rağmen eline kılıç alıp kervan baskınlarına ve ganimet elde etmeye başlayıncaya dek çok sınırlı bir çevreyle devam etti yoluna. Klasik din öğretisi propagandalarını yutmayın, Muhammed’in çevresindekilerin çok azı gerçekten onu sevip ona inandığından yanında olduklarını daha vefat ettiği gün açığa vurdular. Aynı durum İsa Mesih’te de geçerli örneğin, konuşmalarını dinlemeye binlercesi gelirdi, çevresinde ise açık ve gizli havarileri düşünüldüğünde en fazla elli kişi falan olmuştur; yoktur bile o kadar. Garibim sonunda ona kesilen cezayı da tek başına göğüslemek zorunda kaldı. Neredeydi hani bu iyiler?    

Anlayacağınız tam da bu sebeplerden ötürü Muaviye o dönemdeki halkın yönetimine daha layıktı. Tıpkı Kaddafi ve diğer diktatörlerin bu dönem Araplarına müstahak olduğu gibi. Onları baştan indirdiğinizde olanları, yaşananları herkes gördü zaten ve görmeye de devam ediyoruz.

İşin gerçeği bu dünyada hem güçlü hem adil olan insan yok denecek kadar, bunun nedeni de insandaki ego-nefs-benlik dediğimiz yapı. Gücü eline geçirenin zalimleşmesi tam bu sebeple. Birisi emretme yetkisini eline aldığında elbette düşmanlar edinir, bu türden bir yetki elde etmek isteyenlerin elinden saldırılar başlar ve saldırılar arttıkça yetki sahibi, bölgesini savunan memelinin içgüdüleriyle, ele geçirdiğini korumak adına zor ve şiddet kullanımına başvurur ve yıllar geçtikçe zalimliği artar. Maalesef bu iş, doğanın kanunu olarak gerçekleşiyor.

“Diyelim Hüseyin’in ayaklanması başarıya ulaştı, halk da saltanat süresi boyunca kendisine koşulsuz şartsız uydu, takdire şayan bir hükümdarlık hayatı geçirdi ve muhteşem bir huzur dönemi yaşandı.”

Sonra ne olacaktı? Cevabını ben vereyim: Hüseyin’in dönemi geçmişe iç çekerek baktığımız güzel bir hatıra olarak tarih kitaplarında yer alırdı ama kendinden sonraki döneme bile yansımazdı. Kim çıkacaktı aynı düzeni sağlayacak? Yine bir boşluk dönemine düşülür, kaos ortamında güçlü kabileler birbirlerine girer, ortalık yine savaş alanına dönerdi. Hüseyin her şeyi derleyip toparlasa, geride saat gibi işleyen kusursuz bir düzen bıraksa, yine de sultanlık gibi tek adama dayalı idare biçiminde kurduğu her şeyin yıkılması yalnızca tek yanlış adamın başa geçmesine bakar. Gerçek böyle olmasaydı Marcus Aurelius sayesinde Roma İmparatorluğu hâlâ ayakta duruyor olurdu. Ortadoğu tarih boyunca Çin gibi durgun bir coğrafya değildi ki ondan miras kalacak bir öğreti Konfüçyüs’ün öğretisi gibi derinlere nüfuz etsin, yüzyıllar boyunca değişmeden kalsın. Ortadoğu ta ilk çağlardan başlayarak sürekli çatışmanın yurdu oldu. Yani Hüseyin’in başarısının etkileri fazla geçmeden silinecekti. Zaten işin aslı tarihte sonu gelmemiş hangi bolluk ve huzur dönemi olmuş ki? Dünyanın kaderinde var kaos.

Yalnız şöyle bir durumu belirteyim, bu sorumuzdaki şartlar emin olun gerçekçi değil. Çünkü Hüseyin’i ne kadar büyük bir kahraman olarak kabul ederseniz edin, asla Ali ayarında bir isim değil. Ali ömrü boyunca her neye inanmışsa onun arkasında durmuş, kimseye aldırmadan küçük yaştan itibaren her zaman inandığını savunmuştur. Üstelik genelde inancına kesin bir imanla bağlı olan kişilerin fanatikleşme gibi bir sorunu varken Ali ılımlılığından asla ve asla taviz vermemiştir. Ne sinmiş de geri adım atmış ne de kızgınlıkla zulüm tarafına doğru bir adım ilerlemiş, hep dağ gibi sabit, hep sabırlı ve hep güvenilir olmuştur. Gerçi haksız bir karşılaştırmada bulunduk, bu konularda kim Ali ile aşık atabilir?

Durun o zaman, daha tartışma çıkaracak olanı dile getireyim. Yukarıda da bahsettim, elbette yargılamak bana düşmez ama şahsi kanaatim odur ki Hüseyin Mustafa Kemal Atatürk kadar da büyük kahramanlık sergilememiştir. Mustafa Kemal ordu falan kalmamışken, herkes kendisine sırt dönmüşken yola koyulup yolunda sabit durdu. Bu yolda parasız kaldı, zindana çekilip dayak yedi, ölümle kaç kere burun buruna geldi. Sadece Çanakkale’de mermi yokken süngü takıp askerin önünde koşması bile büyük bir cesaret ve kahramanlık örneğidir. Peki, Hüseyin ne yaptı: Kufe’de onun ordusuna katılmayı bekleyen binlerce insanın hazır olduğu yönünde üç çuval mektubu geldiğinde yola çıktı. Peygamber torunu olduğundan saygı gördü ve takip edildi, yoksa kendi başına bir hareket başlatmadı, davasına inananları çeken de o olmadı. Hatta davası neydi ondan da o kadar emin değilim.

“Bu nasıl söz böyle? Elbette Hüseyin’in davası İslam’dı. Başka ne davası olacak?”

Bakın, Hüseyin Kerbela’ya yola çıktığında kaç yaşındaydı: 54. Hüseyin'in 54 yaşına kadar yerinde durup sonra isyana kalkışması bize iki şeyi gösterir: Pozitif anlamda derdinin tahtmış, iktidarmış olmadığını anlarız. Eğer bunların peşinde olsa 54 yaşına kadar beklemezdi. Negatif  anlamda ise esas derdinin o kadar da İslam olmadığını, bunun yerine daha çok muhtemelen ailesinin canını düşündüğünü anlayabiliriz. Madem derdi gerçekten İslam’dı da onca yıl dedesinin dini Emevilerin elinde günden güne bozulurken neden harekete geçmedi de sessiz kaldı? Madem davası İslam’dı, İslam zulüm altında inlerken neden onca yıl çevresine insanları toplayıp haksızlıklara karşı çıkmadı? Neden Kufe’de ordusu olmaya hazır olduklarını beyan eden çuvallarla mektup yollanıncaya dek bekledi? Gerçek dert hazır ordunun başına geçmek değil, o orduyu kendin bulmak, kendin kurmaktır. Tıpkı Muhammed Mustafa gibi, tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi, hatta Cengiz Han gibi.

Tarihte yazılı: Ne zaman Yezid başa geçip iktidarına tehdit gördüğünden Hüseyin’i ortadan kaldıracağı söylentileri yayılır, Hüseyin o zaman Mekke'den ayrılır. Kaynaklarda sıralama tam olarak bu yönde. Sizce burada İslam'la ilgili en ufak bir dert var mı? Yezid başa geçinceye, Kufeliler isyan edip başlarına geçmesi için çuval çuval mektuplar gönderinceye dek Hüseyin onca yıl boyunca İslam’ın günden güne bozulmasına göz mü yumdu; bize anlatıldığı üzere yola düştüğünde derdi İslam ise eğer? Sizce de sorulmaya değer bir soru değil mi bu? Madem derdi İslam, neden 54 yaşına kadar bekledi, onca yıl Emevilerin elinde bozulmasına göz yumdu? Lütfen bir yanıt bulun buna.

“Ben sana şöyle bir yanıtla geliyorum: Yezid’in valisi siyasi çekişmeler içinde Kufelilere zulmediyordu. Hüseyin’e de şikâyet mektupları geldi, geldi, birikti. Hüseyin, evet, Yezid’in canına kast edeceğini işitmişti ama canını önemseyecek biri değildi. Tamamen mektuplar sonucunda peygamber torunu olmanın getirdiği sorumluluk yüzünden bu görevin üstüne düştüğü inancıyla, kurulan ordunun başına geçmeye ve süregiden zalimliğe son vermek amacıyla yola çıktı.”

Fakat bu en iyi, en nahif ihtimalde bile yine bize bellettikleri üzere İslam'ı kurtarmak için gidiyor değil; gerçekten bunu fark edemiyor musunuz? Yani Hüseyin dinsel amaçlı değil de siyasî amaçlı yola çıkmış oluyor. Davası dinsel bir dava değil de siyasî bir dava.  

“Zulmedilenlere yardım kutsal ve dinsel bir iş değil mi? Hele de bir peygamber torunundan yardım istemişlerse geri çevirir miydi?”

Söylediğiniz doğru. Fakat Hüseyin’in yaşını tekrar hatırlayalım: 54. Bu yaş meselesi çok önemli, göz ardı etmeyin bunu. Artık yaşlanıncaya dek harekete geçmemiş. Kufe’den mektuplar öyle düşündüğünüz gibi bir anda gelmiyor, bir zaman boyunca gelmeye devam ediyor, belli aralıklarla gelip birikiyor o mektuplar, yoksa hepsi ortak bir yerde toplanıp bir gün içinde üç çuval dolusu mektup yazmıyor. Gelen mektuplar ne zamana dek birikiyor; Yezid başa geçinceye ve iktidarına tehdit gördüğü peygamber torununu ortadan kaldırtacağı söylentisi Hüseyin’in kulağına ulaşıncaya dek. Ne zaman bu söylenti Hüseyin’in kulağına ulaştı, çuvalları dolduran çağrı mektuplarına karşılık verme kararı alıp Mekke’yi terk ediyor.

Olay tüm yönleriyle ele alındığında sanki yolculuğun başlangıcı öyle muazzam bir “Bir zalimler bir de zulmedilenler. Koşup zulme uğrayanlara yardım etmem gerek.” hikâyesi gibi durmuyor; ne dersiniz?

“Tamam da biz bunları niye sorgulayıp duruyoruz?”

Çünkü dediklerim tam olarak şu anlamlara gelir: Eğer kayıptan, acıdan, ölümden korkmadan insanlara mutluluk, huzur, adalet getirmek üzere yola çıkmışsanız, hadi diyelim belki bir Hüseyin olamazsınız ama siz de “özel” olursunuz. Özgür Özel gibi bir özel değil, gerçekten, Hakk katında özel. Dedenizin, babanızın kim olduğu zerrece önem arz etmez. Ne yani; sizce hakikat âleminde bir tek Peygamber ile onun soyundan gelenler mi dolaşıyor? Hiç alakası yok. Fakat öyle olsaydı bile yine aynı şeyleri sorgulamak iyi olurdu; çünkü o zaman bulundukları yerde sayıları epey az olur ve muhtemelen yalnızlık çeker, sıkılırlar; sonunda mutlaka aralarına birilerini almak isterlerdi. Şimdi buna inananlar bile bugün çalışmaya başlasa, sonuna kadar ısrarla, sebatla devam etse, belki aralarına kabul edilirler. İşte önemli olan da bu değil mi zaten? Hepimiz bunun için uğraşmıyor muyuz?

Şöyle veya böyle hep aynı sonuca varıyoruz: Şikâyet etmeyi, ağlayıp sızlanmayı, uzak geçmişlere yas tutmaları bırakalım, çalışalım çabalayalım, güzel işler yapalım.

“Ama din onların dini? Dedelerinin dini.”

Kardeşim saçmalamayalım lütfen, hakikatte aile dini diye bir şey mi olur? Allah insanları kurtuluşa ulaştırmak için özel insanları seçip de onlara vazife mi veriyor, yoksa Ramazan kolisi yardımı yapar gibi aile aile din dağıtımı mı yapıyor; hangisine inanıyorsunuz? Sizin hak anlayışınız sahiden bir tuhaf, dini dedesinin getirmiş olması Hüseyin’i otomatikman peygamberlik üstünde hak sahibi mi kılar yani? İçinizde adalet namına bir parça olsun bir kavrayış varsa, işin böyle işlemeyeceğini anlamanız gerekir.

Hadi, sizin güzel hatrınıza bu varsayımı doğru kabul edelim. Durumun absürtlüğünü sahne kurarak tarif edeyim: Alternatif bir gerçekliktesiniz, dedeniz peygamber. Şimdi lise zamanlarınız kafanızda canlansın. Okula gidiyorsun, “Peygamberin torunu geldi.” deyip etrafında toplaşıyorlar hemen. Epey popülersin, sanki arada sana da vahiy iniyormuşçasına dinsel konularda soru üstüne soru yöneltiyorlar. Herkes etrafında pervane, okulda büyük statün var, bunun için de bir gram çaba sarf etmen gerekmemiş. Nefsinin nasıl hoşuna giderdi değil mi? Çok absürt olduğunun farkındayım ama aile dini diye bir şey olursa bunlar da olur işte. Şu hâlde bu güzel ayrıcalık elinizden gitmesin diye cansiperane savunmaz mıydınız? Peki o zaman din adına mı savaşmış olurdun yoksa ayrıcalıklar elinden gitmesin diye, nefsin adına mı? Eğer din onların aile diniyse, ikinci seçenek geçerli olur bu durumda.

Yanlış anlamaya mahal vermemek adına açıklamasını da yapayım: Ne diyorum yani, Hüseyin okulun popüler çocuğuydu da popülerlik elinden gitmesin diye mi yola çıktı? Elbette söylediğim bu değil, liseyi işin içine katarak benzetme yaptım, teşbih o kısım, orayı doğrudan almayacaksınız. Anlatmak istediğim şu: Ortada böyle statüsel ayrıcalıkların kazanıldığı bir durum varsa “benim dedemin dini” aslında “benim statüm” demektir. Yani kişi o dinden öte kendi çıkarı için, ayrıcalıkları elden gitmesin diye savaşıyordur. Ve üstelik, böyle olmasa, herhangi bir ayrıcalık sağlamasa bile herhalde dedesine din inmiş her kişi bir zahmet o dini savunur. Benim dedeme din inse ben de canım pahasına savunurum. Sonuçta bu din benim aileme, yani benim kimliğime ait bir şey olacak. Zaten hepimiz dedemizin dinini devam ettirmiyor muyuz? Aramızda dedesininkinden farklı din seçmiş kaç kişi var? Ama o zaman bu iş kutsal olmaz, kimlik savaşı olur. Şimdi anlıyor musunuz ne demek istediğimi?

Oysa hakikatte asıl kıymeti veren, insanın menfaatinin bulunmadığı bir şeyi inancı uğruna savunmasıdır. Hatta bu uğurda kendisine gelebilecek zararları göze alabilmişse bu kıymet katlanarak artar. Menfaatini her ego-nefs-benlik savunur zaten; savunmayan var mı? Yanlışlıkla bir ekmek parası fazla alınınca insanlar ortalığı ayağa kaldırıyor. Dolayısıyla Hüseyin’i haklı çıkaracak olan dinin dedesine inmiş olması değildir, Allah’a ait bir din uğruna zarar görmeyi göze almasıdır. Elbette bu durumda İsa’ya inen din ile dedesine inen din gözünde birbirine yakın kıymet ifade ediyor olmalı çünkü her ikisi de Allah’ın dini. Allah için yapıyorsa durum böyledir.

Oysa Kerbela vaizleri işin bu kısmını es geçer ve sırf dedesi peygamber diye Hüseyin’in haklı çıkarırlar. Böylesine bir anlayış yanlıştır; hem hakça değil hem de hakikatten bihaber olduklarını ve işin özünü kaçırdıklarını gösterir. Sıkıntı burada işte. Dini geçmişe ve belli başlı şahıslara hapsettiler, ruhun yolunu kapattılar. Bense istiyorum ki insanlar gözlerini dışarı değil içe çevirsinler, kendileriyle uğraşsınlar; çünkü yol bu.

“Sen Ali’yi bu kadar seviyorsun, nasıl Ali’nin oğluna laf ediyorsun?”

Birincisi bu hakikat meselesi, doğru nedir, yanlış nedir araştırıyoruz. İkincisi Ali yanlısı olmak, Hüseyin yanlısı olmak zorunluluğu getirmez. Haydar Ali’yi sevdik diye oğlunu, torununu, torununun torununu baş bellemek zorunluluğu yok ortada. Ali’nin vefat eden eşi Fatıma’dan sonra pek çok oğlu oldu, eminim varlıklarından haberiniz yok, çünkü şöhretli olan yalnızca ilk ikisidir. Oysa o ikisi asla Ali’nin dengi değiller; olamazlar. Ali yüce ve üstündür. Adı bile aslında yüceliğini yansıtır, en yüce olan Âli makamını ad olarak almış, millet hâlâ Ali’yi isim zanneder. Hüseyin ise ‘küçük güzel adam’ anlamına gelir. Bir tarafta en yüce makamdaki ruh dururken sırf güzeldir diye küçük bir adamı tercih etmek akıl kârı değildir. Benim kitabımda Hüseyin en fazla politik bir isimdir, eğer dinle ilgili, kurtarıcı bir isim aranıyorsa Hüseyin’in önünde epey isim gelir. Hatta konu mertlikse Mustafa Kemal Atatürk, Hüseyin’den daha merttir, ortada zorunluluk yokken kendini ateşe atmıştır. Zaten herhalde Yezid’in en büyük şansı da karşısında Mustafa Kemal gibi birisi yerine Hüseyin gibi birini bulmaktır. Eğer Yezid, Mustafa Kemal gibi kararlı, hem askerlikten hem siyasetten muazzam derecede anlayan bir adamla karşılaşsaydı öyle istediği gibi at koşturamaz; İslam daha iyi korunmuş olurdu. Nazarımca Ali oğulları yönüyle o kadar da şanslı değildir. Gerçi onlara da çok laf edemem, çünkü Ali gibi adamın oğlu olmak zor olsa gerek; bu iş Cristiano Ronaldo’nun oğlundan futbolda ona denk olmasının beklenmesi gibi bir şey. Herkes aynı kapasiteye sahip değildir.  

Dolayısıyla baştan beri tekrar ediyorum, bize öğretilenler doğru değil, önemli olan işin hakikati. Bizim gözümüzde bir imaj mevcut, fakat o imajın bir de gerisi, özü var. Benim derdim öğretilerle değil, hakikatle. Bir öğreti içinde bulunduğumuz zamanı dışlıyor da geçmişe hapsediyorsa, hakikate uygun olamaz. Tasavvufta “Dem bu demdir, dem bu dem.” mottosu boşuna değil. Zen Budistlerinin “An var, tek önemli olan an.” demesi boşuna değil. Hikâyeleri geçelim, kendimize bakalım. Elbette bu, geçmişten tamamen kopacağımız anlamına gelmiyor. Geçmişi göz önünde tuta alacağımızı alıp, yolumuza devam edeceğimiz anlamına geliyor. Tarihteki bu durumu bileceğiz ve hep hatırımızda tutacağız, böylelikle de Muaviye gibilerin kurnazlıklarına ve Yezid gibi zorbaların gücü ele almasına karşı dikkatli olacağız. Ancak geçmişe takılıp da kalmayacağız, günümüzü geçmişe hapsetmeyeceğiz. Hakikat bizden ayrı değil.  

“Kardeşim, ben de Alevi’yim, tüm bildiklerimi sarsıldı.”

Sarsılmalı zaten. Onca yazdığımın amacı bu; bu yüzden ücretsiz yayınlıyorum. Nesnelerde, tarihte ve mucizelerde aranan kutsallık algısını yerle bir edip dikkatinizi kendimize ve bulunduğumuz an’a çekme uğraşısındayım. Önümüzdeki en büyük engel de klasik dinsel öğreti tarafından bize kutsal diye yutturulan tarihsel hikâyeler ve birtakım nesneler. Geride kalan diğer olaylara da burada Kerbela’ya baktığımız gibi bakabilirsek ‘insan’ dışında kutsal bir şey bulunmadığını göreceğiz.

Üstelik daha da sarsacağım o bilgileri, çünkü ortada çok trajik bir ihtimal var: Hüseyin kendisine gelen haber sonucunda Kufe yoluna çıkıyor ya… Ya ona ulaştırılan bilgi doğru değilse? Ya Yezid babasının ona ölmeden önceki öğüdü üzere peygamber torununun canına kast etme niyeti gütmüyordu ise; en azından açıktan, çünkü babası hiç açıktan saldırıda bulunmamıştı? Ya biri bir nedenden çıkıp ortalığı karıştırmış ise?

Gelin bu ihtimali es geçmeyelim, derinine inceleyelim: Yezid sarayında oturmuş, içkisinde eğlencesinde takılıyor, bu sırada birisi Hüseyin’e gidip Yezid’in onu öldürteceğini söylüyor, kim bilir hangi nedenle. Fakat Yezid’in dünyadan haberi yok, herif âlemlerden başını kaldırmıyor, din de umuru değil dünya da. Buna karşılık Hüseyin aldığı bilgiyle tüm sülaleyi toplayarak Kufe’ye doğru yola koyuluyor ve Hüseyin’in isyan eden Kufelilere komutanlık etmek üzere yola çıktığı bilgisi Yezid’e ulaşıyor. Yezid de hâliyle daha büyük bir orduya karşı savaş vermemek için valisine Hüseyin Kufe’ye ulaşmadan önce engellenmesi talimatı veriyor. Buradan sonra olaylar tarihte bildiğimiz hâli alıyor. Durum böyle ise Yezid olaydaki en az suçlu karakterlerden biri olup çıkıyor.

“Böyle bir şeyin yaşanmış olma ihtimali var mı Allah aşkına ya?”

Olmaz olmaz demeyin, âdemoğullarını biraz olsun tanıdıysanız bilirsiniz ki her dönemde ortalığın karışmasından zevk duyacak binlercesi vardır. Hüseyin’e onca mektubu yazıp çağıran, sonra bilmezden gelip sırtını dönenler yerin altından mı çıkmışlardı? İnsan değil miydi onlar; demonlar mıydı, şeytanlar mıydı? Normal, sıradan âdemoğulları değil miydi Kufe’nin yerli halkı? Demek ki gayet de sıradan görünen bir kişi gerçek olmayan bir bilgiyi sadece ortalığın karışmasından elde edeceği menfaat, hatta duyacağı zevk için bile ortaya atmış olabilir.

İnsanlar şahit olmadıkları, tüm yönleriyle bilmedikleri olaylar üstüne atıp tutmaya pek alışkınlar ama işlerin doğrusunu, bilinenleri bilinmeyenleri, tüm hareketleri ve hareketlerin arkasındaki motivasyonları, gizlenen-açığa serilen niyetleri ancak Yaradan bilir. Dolayısıyla asıl adaleti sağlayacak olan da yalnız O olabilir. Bizim en iyi adaletimiz bile eksiktir, kusurludur. Bunun hakkında konuştuk Adalet Üzerine bölümünde. 

“Adalet konusunu konuşacak bölümü de tam buldun!”

Evet, aslında adalet konusunun konuşabileceği en iyi bölümlerden biridir bu bölüm. Kuran’daYunus Suresi 44. ayette şöyle denir: “Allah insanlara zulmetmez, fakat insanlar kendi kendilerine zulmediyor.” Öyleyse Allah Hüseyin’e zulmetmedi, Hüseyin kendine zulmetti. Başına gelen iş, geçmiş veya gelecek hayatlarından birinde yaptığı zulmün karşılığıydı. Şunu bilin ki kimin ayağına taş takılsa, bu kötü bir işinin karşılığıdır, yoksa Allah kimseye hak etmediği şekilde davranmaz. Veya bir ihsanda bulunmak için de olabilir; çünkü ruhta her şey ancak bedel ödenerek elde edilebilir. Ancak bu hakikati anlamak pek zor, azın da azı kimse bu gerçeği anlayabilecek irfana ulaşabilir. Geri kalanlarsa hep ‘kurban’ bilinci içinde algılar dünyayı.    

Zaten insanlar adaletin ne olduğunu tam olarak anlamıyorlar da. Adalet anlayışında ortada %100’lük bir oran bulunmaz, yani biri %70 haklı, diğeri %30 demek abesle iştigaldir. Oysa olaya her ikisinin gözlerinden ayrı ayrı bakılırsa örneğin biri % 70 haklıyken, diğeri de %70 haklı olabilir. Nasreddin Hoca bu nedenle her iki davalısının da haklı olduğuna hükmetmişti. Onun hem davalıya hem davacıya “Haklısın.” dediğini gören karısı, her iki tarafın da nasıl olup haklı olabileceğini sorguladığında Nasreddin Hoca bir de onun gözlerinden bakmış ve onu da haklı bulmuştu. Yani Nasreddin Hoca tek bir olaya üç ayrı çift gözün arkasından bakmasını bilmişti. Zaten zannettikleri aksine komik, yaşlı bir ihtiyardan ötesidir Nasreddin, hikmet sahibi bir velidir esasında. Etrafındaki topluluk hikmet sahibi olmadığından onu anlamamış, hareketlerini tuhaf ve gülünç bulmuş, ne yazık ki böylelikle de ruhtaki cehaletlerini açığa sermişlerdir. Cahil topluluklar hep aynı zaten, başlarında durup onlara bir şeyler öğretme çabasındaki öğretmenin taklidini yapan, alay eden çocuk güruhu gibi. Tüm peygamberlerle alay edildi, hepsine gülündü, deli denildi. Ta ki son peygambere kadar. Muhammed’e de güldüler, alay ettiler ama Muhammed öncekiler gibi çıkmadı, dişliydi, eline kılıç alıp etrafını saran çocuk kalabalığını anladıkları dilden konuşarak, zor yoluyla terbiye etti. Öyle yapmasaydı onun üstüne daha da peygamberler gelir gelir giderdi. Muhammed kadar merhametli birine de kılıç çektirdiler ya bu beşere diyecek laf yok.    

Madem adalet meselesine girdik, şunu iyi anlamak gerek: Adalete ancak ve ancak her iki taraf, ikisi birden anlaşıldığında ulaşılır. Her durum adına geçerlidir bu iş; yoksa tek tarafın dinlenip tek tarafa söz hakkının verilmediği adalet olmaz, öylesi olsa olsa yargısız infaz olur. Bugüne dek Yezid’e yapılan buydu. Bugüne dek Kerbela hep Hüseyin özelinde, Hüseyin’in gözlerinden bakılarak irdelendi, Yezid özelinde hiç incelenmedi. Oysa adalet için bu konuya bir de Yezid’in gözleriyle bakmak gerekmez mi?

Tekrar baştan ele alalım: Yezid kimdir? Yezid en yakın akrabaları hep Peygamber’in takipçileri tarafından öldürülmüş olan, buna duyduğu hınç ve kinle Peygamber’in amcası Hamza’nın ciğerini dişleyecek kadar ileri giden Hind Bint Utbe’nin torunudur. Bu bilgiye dayanarak Yezid’in daha çocukluktan itibaren beyninin, belki de sabahtan akşama, ailesine karşı işlenen suçlarla doldurulduğunu kesin saymak gerekir. Göçebe toplumların temel kodlarından olan kan davalarını hatırlayın, dolayısıyla onurun, şerefin zihin dünyalarındaki yerinin üstünlüğü üzerine biraz düşünün, intikam almanın önemini, intikam alamayanların (veya almayanların, ikisi arasındaki fark göçebe toplum açısından önemli değildir) ne kadar zayıf göründüğünü anlayın. Hiçbir şey olmadı, açın kan davasıyla ilgili eski Türk filmlerinden birini izleyin, özellikle doğuyu anlatan bir tanesi olabilir. İşte o filmde izleyeceğiniz veya izlediğiniz dünya algılayışı göçebe toplumlarda daha şiddetli olmak kaydıyla binyıllar boyu sürüp gitti. Modernlik değiştirdi o algıyı, hani yeri geldiğince benim de çokça eleştirdiğim o modern dünya sayesinde değişti bu algılayış. Ve biz dünyadaki insanların en iyi ihtimalde bile %90 kadarının ailesinin öğrettiği değer yargılarıyla hareket ettiğini kesinlikle biliyoruz. Şimdi düşünün bakalım, o aile içinde doğan birinin bu şartlar altında kötü insan olmama ihtimali ne kadar?

“Belki yok değildi ama yine de vardı bence. Ben onun yerinde olsam hiç de öyle kötü biri olmazdım, Peygamber ailesine kin tutmaz, saygı ve sevgi ile davranır, tacımı tahtımı da bırakırdım.”  

Söz ile dağıtmanın ne kolay olduğunu bir yerde konuşmuştuk değil mi? Üstelik köylerde falan bununla ilgili çok güzel bir atasözü sarf edilir: “Nenemin yumurtalıkları olsa dedem olurdu.” Atalarımız her zaman edep çerçevesi içinde sözler sarf etmemiş, ama burada mesele bu değil. Söyleyin bakalım, siz şimdiki yaşamda ailenizin bebeklikten başlayarak kafanıza ektiği değer yargılarından tamamen azade olup kendi yolunuzu buldunuz mu veya çizdiniz mi? Yani şöyle oturup sizi bir laboratuvarda incelesek anne-babanızın kötü huylarına veya onların ektikleri kötü tohumlardan meyve vermiş kötü huylara rast gelmeyeceğiz öyle mi? Öyle olsa ruhta bir makama erişir, velilerden olurdunuz. Nedense hiç zannetmiyorum öyle olduğunu.

“Ne sandın ya! Ben kötü yanlarını tanıdım, karanlık tarafımla yüzleştim, aydınlığa ulaştım. Kendimin efendisi oldum, kâinata padişah oldum. Ruh âleminde başımda kavukla geziyorum. Yüce bir ruhum ben, veliyim.”

Ne mutlu size! İş şimdi tamam oldu! Şöyle bir toparlanayım önce, bir sarılayım da duanızı alayım; duasız bırakmam vallahi. Gerçi sizinki artık dua değil ‘emir’ olur, madem ruhta padişah oldunuz. Fakat yalan yok değil mi bu sözlerde? Sonra Üçkağıtçı’daki kız babası gibi yatakta bulmayalım sizi? Bu sözler büyük iddia; kanıt ister. Kanıtlanamazsa iş kötü. Önden uyarayım, bilmediğinizden şaka zannetmeyin, oyun olmaz bu işlerle. 

“Yok yav, ne gezer bende velilik. Sen öyle sorunca gaza geldim bir an. Şimdi öyle deyince korktum.”

Lütfen yürüyün gidin! Öyleyse Yezid’den çok da farklı değilsiniz demektir. Hakikatlerin pek çok kanaldan açık açık söylendiği bu dönemde kendini düzeltemeyen, kendi üstünde hâkimiyet kurmayı başaramayan kişi, insanların hakikatleri dile getirmekten korktuğu, bu nedenle dilini tutup gizlediği o dönemin şartlarında hem bunları araştırma azmi hem dinleme cesareti hem de kabullenme basireti gösterecek, üstelik nefse kulak asmadan, nice zorlu çabalara girip tamamen ruh yönetiminde hareket etmeyi başaracaktı, öyle mi? Resmen boş iddia. Bu işlerde söz değersizdir, kanıt gerekir. Ne zaman nefsinizi aşar gelirseniz o zaman sözünüze kulak veririm. O duruma geçinceye dek, nefsini bilmeyen her âdemoğlu potansiyel Yezid’dir. 

Eskiden ben de Kerbela için çok ağladım, çok dua ettim ama şimdilerde bakınca bu Yezid nefreti acayip abartılı geliyor. Mesela Emir Timur, bilirsiniz, Yezid’in mezarını buldurur ve askerlerine sıra sıra işetir. Peki, askerlerini Yezid’in mezarına işeten zatı-ı şahaneleri hükümdarlığı süresince neler yapmıştır: Örneğin girdiği yerlerde kellelerden kuleler diktirtmesi vardır ki bildiğim kadarıyla bu Yezid’in bile başvurduğu türden bir vahşilik değildir. Yezid’e söven klasik din öğretisi taraftarlarının bu vahşilikle övündüğünü kolaylıkla görebilirsiniz. Bu tip kimseler şu soruyu kendilerine sormazlar: Peygamber torunlarından biri Emir Timur’a İslam’ı düzgün yaşamadığı için ayaklanacak olsa Timur onu haklı bulup tahtı bırakır mıydı yoksa ona Yezid’den daha beter şeyler mi yapardı? Bu konuda ortak bir cevaba ulaşırız gibi. Neticede İbrahim Ethem dışında ailesi dışında birine kendi eliyle saltanatını veren bir tane Allah kulu yok bu dünyada. Zaten İbrahim Ethem’in de bildiğim kadarıyla tarihte yer alan gerçek bir kişilik olduğu kanıtlı değil, yani gerçekten var oldu mu yoksa Buda’yı duyan eğitimli bir Müslüman bir ihtimal ondan etkilenip de böyle bir karakter mi yarattı, orası meçhul. Bir de 2. Murat var, ama o da tahtı oğlu Mehmet’e devretti, aile dışından birine değil. Yine de adını geçireyim istedim, sevdiğim bir padişah, Allah rahmet eylesin.

Şimdi bambaşka bir olasılık inceleyeceğiz. Çoğunuza acayip gelecek, ama hakikate uygun, önemli bir olasılık.

Varsayalım bebeklikte Hüseyin’i ruhen aldık Yezid bedenine koyduk, Yezid’i de aldık Hüseyin bedenine koyduk. Bu iki ruhun aileleri değişecek ve doğumdan itibaren aldığı eğitimin tam tersini alacaklar. Yani Peygamber’in dizleri dibinde yetişen, Hüseyin adıyla bildiğimiz ruh kininden ciğer dişleyen kadının torunu olacak ve o ailede eğitim alacak; kininden ciğer dişleyen kadının torunu, Yezid adıyla bildiğimiz ruh da Peygamber’in dizleri dibinde, onun tarafından yetiştirilecek. Ayrıca Hind’in genleri Hüseyin ismiyle bildiğimiz ruhun bedeninde yer alacak, Muhammed’in genleri ise Yezid diye bildiğimiz ruhun bedeninde yer alacak. Yani bedenler, şartlar tamamen aynı kaldı; fakat biz sadece ruhların yerlerini değiştirdik.  

Durumu ele alalım: Hüseyin’in ruhuna çocukluktan beri ailesi tarafından Peygamber’in ve taraftarlarının bildiği, tanıdığı akrabalarını öldürdükleri, başka yaşadığı kayıplar ve alınması gereken intikam başına vurula vurula belletilecekti. Yezid diye bildiğimiz ruh ise bunun aksine Peygamber’in yanında yumuşaklık, iyilik, hoşgörü görerek, öğrenerek, bunların iyi olduğunu bilerek büyüyecekti. İyi olması yönünde yetiştirilecek, kutsal bir evde büyüdüğü için bebeklikten beri kendisinin de kutsal biri olması gerektiği zihnine kazınacaktı.

Bunların hepsini göz önünde bulundurun ve Allah aşkına dürüstçe dile getirin: İşler değişir miydi? Hiç değişmez miydi; değişirse ne kadar değişirdi? Artık adı Yezid olacak olan Hüseyin ilk durumdaki gibi cesur olup doğru yola yönelir, tahtı terk eder miydi? Artık adı Hüseyin olacak olan Yezid Peygamber’in torunu olmasına rağmen diğer bedendeki gibi kötü biri mi olup çıkar mıydı? Bu kişiliklerin ne kadarı içten, ne kadarı dış koşullardan kaynaklı? Yezid’in Yezid olmaktan başka şansı var mıydı?

Bu durumu değerlendirirken peygamberlerin kişiliklerinin ve onlara inenlerin bile onların yaşadıklarıyla şekillendiğini göz önüne alın. Örneğin Kuran’da şöyle bir ayet vardır: “Ve Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anaya, babaya iyilik etmenizi hükmetmiştir; onlardan biri, yahut her ikisi, senin hayatında ihtiyarlık çağına ererse onlara üf bile deme, azarlama onları ve onlara güzel ve iyi söz söyle.” (İsra / 23) Fakat buna benzer bir koşul neden Peygamber’in iki öncülü olan İsa ve Musa’da bulunmaz? Nazarımca bunun nedeni Muhammed’in hem annesini hem babasını çok küçük yaşta kaybetmiş olması ve onlara büyük bir özlem çekiyor olmasıdır; dolayısıyla Allah da onun kişiliği doğrultusunda, ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde seslenmiştir ona. Bu nedenle Musa’da daha kızgın, İsa’da daha sevgi dolu görünür; değişen Allah değil, peygamberlerin yaşadıkları ve sonucunda şekillenişleridir.  

Bu inceleme çok çok önemli başka bir çıkarıma ulaşmamızı sağladı: Eğer âlemleri yaratan eşsiz varlığın farklı bir seçme kıstası yoksa, O’nu senaryo yazarı gibi görebiliriz. Çünkü ortaya çıkıyor ki senaryo yazarı gibi istediği ruhu istediği role atıyor. Bunu da hayat içinde dilediği ruhu dilediği olaylar yoluyla dilediği yönde yetiştirerek ve ortaya dilediği sonucun çıkmasını sağlayarak yapıyor. Bu iş yalnızca peygamberler adına değil, insan olan hepimiz için geçerli. En iyi olanlarımızı da en kötü olanlarımızı da olduğu hâle getiren birtakım sebepler, travmalar, şartlanmışlıklar, şartlandırılmışlıklar değil mi? Suç atmak gibi olmasın da demek ki işler iyi olsun kötü olsun yalnızca O’nun dilediği şekilde ilerler.

Durum böyleyse eğer, onun yerinde kim olsa aynısını yapacaksa, Yezid’in iyilik-kötülük ortaya çıksın diye atanmış bir ruh olduğunu anlayabiliriz. Bu durumda onu kurban saymak bile mümkün. O bunu bilmese veya öyle hissetmese de böyle. Kim var O’nun yazdığından yakasını kurtarabilecek olan? Eğer O her dilediğini Yezid yapabilecek ise biz nasıl ve ne hakla Yezid olanı eleştirebiliriz? Yezid olarak seçilmedik diye şükretmemiz gerekmez mi? Belli ki ortada oynanması gereken bir oyun vardı, iyi ve kötü taraf olacaktı, Hüseyin adlı ruha iyi taraf atandı, Yezid adlı ruha ise kötü taraf. Gerçi bunun da bir nedeni vardır bence bizim bilmediğimiz.

 Suç atmak gibi olmasın, sözünü öylesine söylemedim. Gerçekten tüm kötülüklerin suçunu O’na atmış gibi olmayı elbet istemem. Sadece hakikat açısından konuşuyoruz, doğru nedir bilmek maksatlı. Merak ettiğimden soruyorum: O’nun dilediği, bize çizdiği yol haricinde ilerleyebilecek olan var mı? Yok, değil mi Gel gör ki İblis benzer bir söz sarf etti, “Beni azdırmana karşılık” dedi, fakat onun bu sözü neden yanlış kabul edildi? Bu konuyu bize yanlış şekilde anlatan din adamlarından daha doğru biliyordu belki de; durumun gerçekliğini dile getiriyordu? Kimi arifler İblis’in söylediğinin doğru olduğunu ancak edebinin eksikliği yüzünden kovulduğunu söyler. Onlar da her işi yaptıranın perde arkasında Allah olduğunu ve Âdem’in aslında kendi iradesiyle bir suç işlemediğini dile getirir, yalnızca Âdem’in suçu üstlenişinden ve yakarıp tövbe edişinden Allah’ın hoşnut olduğunu söyler. İblis’in ise buna karşılık ipleri tutan eli gördüğünü ve bunu açık şekilde dile getirdiğini, ancak kendine suç payı biçmediğinden Allah’ın rahmetinden kovulduğunu söyler. Bana kalırsa İblis’in kovulması dünya denen sahnenin varlığı adına zorunluydu da ondan kovuldu, edep eksikliği de işin perdesi. Fakat buna emin değilim; hiçbir günahı aklamıyorum, haberiniz olsun. İblis olarak belli bir meleğin seçilme sebebi de vardır elbet.   

Cüzî de olsa bir irademiz var mı? Varsa işin neresinde; düşünce kısmında mı? Bana öyle geliyor ki, evet. Düşüncelerimiz dışındaki tüm kısımlar açık ki genle, belletilenlerle, başımıza gelenlerle belirleniyor; adeta bir yolculuk rotası çiziliyor ve biz eğlence parkındaki bir trene binmişiz gibi bu hayat yolculuğuna oturtuluyoruz. Dolayısıyla da bu varsayım doğruysa bizler bu dünyada güzel veya kötü düşünceler, yani zaten sürmekte olduğumuz yolculuğa getirdiğimiz yorumlar dışında hiçbir şey var edemiyor oluyoruz.

Öyleyse bizler yaratıcımız hakkında yalnızca iyi düşünceler üretmeye mecburuz. Zaten kâinatı yaratan gücün durduk yere bize düşman olduğunu neden düşünelim? İblis galiba bu noktada yanıldı. Esas kusurlu olan düşünce o varlığın durduk yere kendi kullarına düşmanlık hissedeceği düşüncesi değil midir? Düşmanlığın temeli ayrıma, karşıdakinin farklılıklarına, birinde kendinden eksik veya fazla taraflar görmeye dayanır; insan karşısında eksik-fazla görmezse, karşısındakini kendi olarak görürse kimseye düşmanlık da beslemez, İsa Mesih gibi olur çıkar. Farklılık görülse bile sevgi faktörü algılayışı değiştirir, kim kalkar da kendi evindeki hayvanlara birbirlerinden farklıdır diye düşmanlık besler? Zaten öyle olması gerekiyor; kuştan kedilik, kediden kuşluk beklemeyiz. Eksiği, kusuru ne olursa olsun, özelliklerinin tam da türüne uygun olduğunu, olması gerektiği gibi olduklarını biliriz. İşte bizler de aynı şekilde eksiklerimiz ve kusurlarımızla tam olmamız gerektiği gibiyizdir belki de. Diğer türlüsü Yaradan’ın yaratımında bir kusur olduğu sonucuna kadar çıkarabilir insanı. Fakat çok kimseler bu durumu kavrayacak hikmete sahip olmadıklarından insanları kendi değer yargılarıyla yargılamaya ve sınırlamaya kalkar. Aslında insan olarak sırf bu sebeple bile sığınılacak tek limanımız bizi yaratan varlıktır; bizi olduğumuz hâlimizle başka kim kabul edebilir?

Şunu fark ettim ki Allah’ın anlayışsız âdemoğullarıyla dolu bu hayatı var etmesinin bir nedeni de tam olarak bu olabilir; yalnızca O’na sığınalım diye. İblis’in davranışı aksine, hatta sanki biraz da İblis’e ders olarak.  

Birçok insanın düşünebileceğinin aksine bu bölüm ne kutsal kabul edilen birine laf ederek insanların sinir uçlarına dokunmak içindi ne de geçmişte kalmış ama her dönem yeniden yaşanan zulümleri aklamak için. Bu soruları sordum çünkü cevapları bizi şu sonuca çıkaracak: Özellikle inançlıların gelenek hâline getirdiği lanetleme seansları daima ya bir kişiyi ya da küçük bir zümreyi hedef alagelmiştir. Fakat kaçırılan nokta şu ki asıl lanetlenmesi, yani ruhtan uzaklaştırılması gereken o karanlık her insanın içindedir. Yani ego-nefs-benlik sahibi, yeryüzünü adımlayan her etten beden sahibi, sözün özü tüm insanlar potansiyel bir Yezid adayıdır.

Bu gerçeği yaşadıkça anlarsınız. Birinin emri altında bulunanlara, güçsüze, muhtaca, çaresize, *karşılık veremeyecek olana nasıl davrandığına bakın. Eşine, çocuğuna, çırağına, hayvanına, hatta börtü böceğe, karıncaya davranışı onu ele verir. Kendisinden güçsüz olana eziyet etmeye alışmışsa, bunu normal görüyorsa eline güç geçmemiş Yezid’dir, bundan bir parça dahi olsa keyif alıyorsa kesinlikle Yezid’dir. Zaten Yezid de eline kontrolsüz güç geçtiğinden öyle bir adamdır, eğer onu dengeleyen kurumlar, yapılar, kişiler olsaydı, demokrasi gibi dengelere dayanan bir sistemde yönetici olsaydı aynı kişi olması pek de mümkün değildi. Maddede lehine görünen durum aslında hakikatte aleyhine olmuştur. Bu yüzden hiçbir zorba hak-hukuk gözetmez, dengelere dayanan insancıl sistemleri sevmez çünkü her Yezid güç yalnızca onun elinde olsun ister, yoksa içindeki Yezid ortaya çıkma imkânı bulamaz.

Dediğimi tam olarak kavrayabildiniz mi? O gücü arzu ve talep eden kişinin kendisi yani ruhu değildir, ego-nefs-benliği yani daha yalın bir dille anlatmak gerekirse içindeki firavundur, içindeki Nemrut’tur, içindeki Yezid’dir. Zaten dikkat ederseniz firavunluk yönetimi ile Yezid’in babası Muaviye’nin yerleştirdiği, bugün de hâlâ çokça arzulayanın bulunduğu halifelik yönetimi sistemsel açıdan çok benzerdir, aralarında çok az fark vardır. Buradan ortaya çıkar ki tek kişinin yönetimine dayanan her sistem Kuran jargonu ile ‘batıl’dır, bozulup yozlaşması da pek çabuk olur. Ancak şurası da kesin, bir coğrafyada halk insanlıktan uzaksa, konuşup anlaşmak yerine hayvanlar gibi tepişme yolunu benimsemişse, başta oranın ve onların iyiliği adına böyle zorbalığa dayanan bir sistem şarttır. Zaten bu yüzden şura metodu İslam’ın yayıldığı dönemde Arap kabileleri arasında tutmadı, yerine Muaviye’nin demir yumruğu iş gördü. Çünkü vahşi insanlar ancak zordan anlar. Muhafazakâr Müslüman propagandası aksine o dönemler kesinlikle bir “asr-ı saadet”, “mutluluk çağı” değildi. Düşünün ki dört halifenin üçü suikastla öldürülmüş; kan gövdeyi götürmüş, kavgalar, suikastlar, savaşlar gırla gitmiş. Nasıl mutluluk çağı bu?  Devleti yönetenlere bile art arda suikastların düzenlendiği bir dönemi mutluluk çağı olarak adlandırıyorsanız şiddet konusunda öyle dibe batmışsınızdır ki nasıl insanlar olduğunuzun hükmüne varmak için diğer dönemler hakkında kimsenin soru sormasına gerek kalmaz.    

Her ego-nefs-benlik, kısaca her kişi kendini kusursuz görmeye bayılır. Bu yüzden bu sefer soracağım kendimizle ilgili olacak. Neredeyse tamamımız kendimizi iyi insanlar olarak görürüz, kötü olanlar hep başkalarıdır; değil mi? Gerçekten iyi miyiz peki? Yoksa sadece henüz bizi yoldan çıkaracak olaylarla mı karşılaşmadık? Yani Yezid’in yerinde olsak, ailemiz ve çevremizdekiler tarafından her dakika hep aynı propagandaya maruz kalsak ne kadar farklı olabilirdik? Bazen düşünüyorum, kader varsa şayet, kaderi belirleyen kimilerine takmış, kimilerine torpil geçen bir öğretmen gibi olmuyor mu? Yani iyiymişiz gibi takılmamızı sağlayan aslında Yaratıcı’nın lütfu değil mi? İyi bir ailede doğduk, iyi yaşam şartlarına sahibiz, ailemizin kan davası güttüğü kimse yok. Bu durumda iyi olmak değil kötü olmak zor olan. Fakat birinin rolüne Yezid’lik diğerinin rolüne Hüseyin’lik düşüyor desek, bu hakiki bir sınav olur mu? Kaderin yazıcısı, dilediğini pek zor durumlar içine atıp adeta tek bir yönde gitmesini sağlayabiliyor nasıl olsa. Irmağa akışına kapılan adamın suçu o ırmağa girmektir de; sonrası onun suçu mudur? Akıntı alır, sürükler. Fakat ben şimdi böyle diyerek kendi suçlarımızı üstümüzden atarak basitlik göstermiş gibi olmak da istemem. Bu konu hakkında emin olmadığımı, hatta belki de kafamın allak bullak olduğu önden söylemem lazım. Çünkü Yaradan kaderi zaten kendi belirliyorsa, Ömer Hayyam’ın da sorduğu üzere, iyilik-kötülük ne anlam ifade ediyor olabilir O’na?

Beni özene bezene yaratan kim? Sen!

Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.

Demek günah işleten de sensin bana:

Öyleyse nedir o cennet cehennem?

“E yaptıran sensin, benim senin iraden karşısında ne gücüm olabilir?” diye sorsak, “Beni azdırmana karşılık…” diyerek suçu Yaradan’ın üstüne atan İblis’e benzemiş olur muyuz? Yok, desek ki “Yaptığım bütün iyilikler de kötülükler de bana aittir, benim fiilim.” Yaradan’ın yarattığı hiçbir şeye karışmadığını ima etmiş olarak kendimizi güç sahibi ayrı bir varlık olarak görmüş, dolayısıyla şirke düşmüş olur muyuz? Bu durumda “Her şey O’ndan.” tezi de geçerliliğini yitirmiş olur zaten, bir bütün, bir vücut yerine kargaşanın varlığı kabul etmek gerekir.  

Gerçekten özgür irademiz var mıdır? Yoksa O’nun iradesi iradelerin tamamını yönetir de evrende hâkim olan ve düzeni sağlayan yalnız O’nun iradesi midir? Biz, olduğumuz kişilikler miyiz, belirlediğimiz kişilikler miyiz, oldurulduğumuz kişilikler miyiz, yoksa belirlendiğimiz kişilikler miyiz?

“Ben bir şey merak ettim. Neden bu konuya taktın? Anlatacaklarını neden sanki Yezid’i savunur gibi ele alarak anlattın? Yoksa sen, estağfurullah, Yezidsporlu musun?”

Elbette hayır; ben bu meselede takım tutmuyorum. Sadece yaşamalarının üzerinden bin yıldan fazla geçmiş iki adamın taht kavgası neden beni onca zaman alakadar etti, onca ağıtlar yaktım, oruçlar tuttum, tesbihler çektim, bilemiyorum. Şöyle örnek vereyim, mesela Galatasaraylılar takımları Şampiyonlar Ligi’ne çeyrek finalde veda etti diye yıllık törenler düzenleyip kendilerini zincirlerle dövse ne düşünürdünüz? İşte ben de bu iş hakkında bir zamandır buna benzer şeyler düşünüyorum. Nasıl ki İslam’a düşman kitle çıkıp “Ah, Kâbe yollarında öldü Yezid gibi yiğit.” diye hüzünle şarap bardağı tokuşturmuyorsa, çünkü böyle bir iş saçmalık üzeri saçmalık olacaksa, “Bugün matem günü geldi. Ah Hasanım vah Hüseynim.” diye haftalık-aylık-yıllık ağlamak da o kadar saçma geliyor bana artık.

Hadi Hüseyin’i yine anladık, fakat aynı ağıtta ayrıca Hasan’a da yer veriliyor; neden yer veriliyor, belli değil. Taraftarları savaşmaya gönüllü olmadığından Hasan Muaviye ile anlaşıp halifeliği kendisi devretti, üstelik bunun için beş milyon dinar (veya dirhem) aldığı söylenir, doğru mudur sonradan yerleştirilmiş bir Emevi propagandası mı, orasından emin değilim. Fakat neticede Hasan’ın öyle ümmeti kurtarmak için bir çabası, hareketi, yola çıkmışlığı yok. Vefatı da Muaviye ile anlaştığı söylenen karısının kendisini zehirlenmesi sonucu gerçekleşiyor. Peki onun arkasından ağıt niye, eş seçimi iyi olmadığından mı? Öyleyse, halihazırda evli erkekler arasından epey şişkin bir liste çıkarıp ağıda dahil edebiliriz.

Kabaca şöyle tasvir edeyim, ama bu olaydaki kahraman Hüseyin olmasın. Geçmiş dönemde bir soylu, adaletsiz bir adam olan hükümdardan tahtı almak üzere yola koyuluyor. Düşman kuvvetler tarafından bir noktada kıstırılıyor, taraftarları hainlik yapıp onu yarı yolda bırakıyor ve orada katlediliyor. Oradan bin yıl sonraya ışınlanıyoruz ve görüyoruz ki kitleler bu olayı anmayı ve ağıt yakmayı inanç hâline getirmişler; haftalık-aylık-yıllık şekilde düzenli olarak törenler düzenliyorlar. Kendi dönemlerinde hüküm süren adaletsizlik bin beter fakat bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar; yalnızca geçmişe ağlamaya devam ediyorlar. Ne hissederdiniz? İşte ben de bunu hissediyorum.   

Irak’ta bile aynısı söyleniyor: “Bugün matem günü geldi.” Matem günü ABD askeri yurdunu evini bombaladığındaydı kardeşim, çocuğunla eşin enkaz altında kaldığındaydı. Bin yıl önceyi boş ver sen, senin çocuğun Hüseyin’in çocuklarından daha mı az masumdu? Bin yıl öncenin olaylarıyla kandırılma, dikkatin bu günde olsun, çevreni saran haksızlıklara, adaletsizliklere, katliamlara bak; bunlar için bir şey yap. Geçmiş için ağlamayı bırak.

İnanç dediğimizin insanın yaşadığı günü ele alması gerekmez mi? Bize bugün için bir şey sunmayan bir inanç kime, ne fayda sağlayabilir ki? Hiçbir şekilde anlam yükleyemiyorum eskiden resmen tapıcısı olduğum bu inancın mantığına artık. Yaradan’a şükürler ediyorum Zen Budizmi ile tanıştığım ve asıl olanın an olduğunu öğrendiğim için. Tamam, fazla empatik olmak iyi değil ama yine de bazı olaylarda her türlü insanı ve olayı objektif şekilde, dışarıdan gözle inceleyip anlamak insana ciddi aydınlanmalar yaşatabilir.   

Bir tane adam şeytan ilan edilmiş, bin yıldan fazladır histerik şekilde arkasından sayılıp dökülüyor, kimse de kalkıp bu nedir, biz ne yapıyoruz, diye kendine sormuyor. Cemevlerinde her hafta tekrarlanan bir deyiş var; sözleri şöyle: “Şah Hüseyin attan düştü / Yezid gelip kanın içti.” Çöldeki mesele esnasında Yezid sarayında, muhtemelen âlem yapıyordur, Kerbela’ya gittiği falan yok. Şarap içmeyi sevdiğini biliyoruz, ancak, kan içtiğine, vampir olduğuna dair bilgi yok elimizde; belki şarap içerken kırmızı kırmızı görünce kan sanmışlardır, bilemem. Fakat Yezid kan içmiyorsa adamın arkasından söylenen bu sözler bildiğin iftiradır. Zaten Yezid gerçekten düzenli olarak kan içiyor olsaydı bile güneydeki sarayından kalkıp ta kuzeydeki Kerbela’ya o kadar kısa sürede uçup gelemezdi, çünkü gökte güneş parlıyordu ve vampirler güneşe karşı zayıftır. Güneyin güneşini bilen bilir, değil vampiri normal adamı eritir.

Gerçi bu deyişi birinci anlamıyla ele almak ayıp olacak, mecaz yapılmış, iftira değil; fakat o hâlde dahi yine ortada bir hakaret var. Yezid belli ki kendi elindekileri korumaya çalışan ve bunun için de epey ama epey günaha girmiş bir adam. Fakat her hafta ibadethanelerde bin yıl önce ölmüş bir adama düzenli olarak lanet edip ne elde edebilirsin? Yalnızca cemevlerinde mi, camilerde de var, zaten camilerde başladı bu iş. Muaviye’nin etkin olduğu topraklarda önce Ali’ye de sayılıp döküldü; Sünni kesime anlatmazlar, Ali’ye camilerde yirmi beş yıl lanet okundu, hakaretler edildi, bu geleneği Ömer bin Abdulaziz kaldırdı. Belki de Ömer bin Abdulaziz bu lanetlenesi işi kaldırmasa Ehl-i Sünnet bugün hâlâ Ali’nin ruhtakini makamını bilmeden her hafta ona sayıp döküyor olabilirdi. İşte düşünün mezhepçilik ne kadar hakikate düşman; sırf bin yıl önce gözünü hırs bürümüş bir herif arzu ettiği dünya menfaati önünde durana delleniyor ve bu iş bin yıl sonrakilerin kendilerini kendi dilleriyle cehenneme sürüklemesine sebep olabiliyor. Çünkü Ali hakikatin en yüce makamında, bunu konuştuk. Ali Makamı’na hakaretin cezası ağır olur; kimseyi imalar yoluyla korkutmak istemiyorum, fakat ruhta Ali Makamı ne imiş bilseydiniz korkmanız gerekirdi. İnşallah terk-i diyar etmeden o sırrı da ardımda bırakmayı planlıyorum. İnsanlar Allah’ın hakikatini bilmeli.

İşte bu işi yüzden bana kalırsa Muaviye açıkça oğlu Yezid’den daha beter. Yezid kaba saba bir zorba, Muaviye ise bin yıl sonra yaşayacak olanların yaşamını bile kötüye çekebilme ‘başarısı’ gösterebilecek birisi.Yezid sadece kendi dönemine kötülük yaymış ve tarih sahnesinden çekilmiş; fakat Muaviye’nin kötülükleri yüzlerce yıl sonrasını bile etkiliyor. Kendisi zaten yaşarken de filmlerdeki ‘evil mastermind’ konumunda takılmış. Gel gör ki zamanında propaganda alanında öylesine bir başarı sağlanmış ki Ehl-i Sünnet’in bir kısmı ona hiç ilişmez, diğer kısmıysa ‘hazret’lik atfetmeye kadar ilerletir işi. Neyse ki kimse Yezid’e ‘hazret’ demiyor, demesin zaten. Oysa Ali’nin karşısına Muaviye yerine Yezid çıksaydı keşke, zorbaydı ama en azından babası gibi biri değildi. Yezid’in ne olduğu, ne yapacağı belliydi en azından. Bir savaş meydanında karşılaşırlardı, kazanan kazanır, kaybeden kaybederdi. Muaviye’nin çevirdiği fırıldaklar, milleti zehirletmesi falan… Hatta döneminde önüne çıkanı zehirlettiğinden onun için şöyle deniyor: “Muaviye’nin baldan askerleri vardır.” Allah düşmanın bile mertini nasip etsin, ne diyelim.     

“Muaviye’yi belli ki hiç sevmiyorsun. Peki, ona her hafta lanet okunuyor olsaydı yine karşı çıkacak mıydın bu işe?”

Elbette çıkardım. Söylemiştim aslında, Ali hakikat âlemindeki yüksek makamını ona okutulan lanetlemelere bağlar, “Benim Hakk katındaki makamım bu sebepten yüksek olacaktır.” diye kendisi söyler. Ona reva görülen haksızlıklar Ali’nin göğün en tepesinin de tepesine çıkmasına yardımcı oldu. Yani Ali ona yapılan tüm kötülükleri, kendi adına iyiliğe çevirdi. Fakat durum böyle olmasaydı bile karşı çıkardım. Her hafta veya her yıl Muaviye’yi lanetlesek ne elde edeceğiz? Muaviye’ye durup durup lanet okumaktansa haksızlık ettiği Ali’ye dua ederim; böylesi daha mantıklı.

Yahu bunlar ne saçma işler, gerçekten kimse farkında değil mi?! Şunu kafanızda canlandırın: Hristiyanlar Yahuda’ya her hafta lanetler okuyup İsa’nın çarmıha gerildiği günde kendilerini kırbaçlamaya başlıyorlar. Sahiden Hristiyanlar eğer böyle işler yapıyor, Müslümanlar yapmıyor olsa Müslüman dünyanın ağzında sakız olur, izleyip izleyip güler, kınarlardı; hani İsa’nın Tanrı sayılmasıyla alay ettikleri şekilde. Gel gör ki kendileri bu türden acayipliklere imza attığında ‘kutsal’ oluyor, İslam âleminde de bu tip işlere karşı gelme cüreti gösterenlerin sonu hep ölüm olduğundan kimse gerçekleri dile getirmeye cesaret de edemiyor. Bu yüzden Müslümanlık histerik bir hâle bürünmüş, dünyadan, gerçekten, hakikatten, andan tamamen kopmuş hâlde yoluna devam ediyor. Kabul edilsin edilmesin, bugün dünyanın en tehlikeli dini İslam. Her yerde ve herkesle kavga ve savaş içinde. Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde; dünyanın dört yanında. Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler, hiçbir tanrıya tapmayanlar ve birden çok tanrıya tapınanlar düşmanları… Gerçi bu son seçenek Allah’ın emri, Müslümanlık doğuşundan beri birden fazla tanrıya tapınanları lanetliyor, hiçbirini sağ bırakmamak konusunda da ısrarcı görünüyor. Ancak Müslümanlar bu yaptıklarının yakın zamanda dünyada çok ters bir reaksiyona yol açacaklarını fark edemiyorlar. Veya belki de ediyorlar, fakat ruh yerine ego-nefs-benliğin karanlık etkisinde yaşadıklarından eskiden olduğu üzere din savaşı özlemi çekiyorlar; bilemiyorum. 

Bakın eğer inancınız size birilerini hedef gösteriyor, birilerine hakaret ettiriyorsa o en iyi olasılıkta bile artık inançtan öte siyasi bir hareket hâline gelmiştir. İnancın yukarı çekmesi lazım. Bunu yalnızca Kerbela, Yezid, Alevilik olarak ele almayın. Ebu Leheb konusunu konuştuk, ne olduğunu okuyanlar biliyor; ama onu bir adam olarak düşünüp kutsal kitapta yeri olduğu inancıyla namazlarında lanet edenler de var ve öyle az sayıda falan da değiller. Düşünün ki koca koca kitleler öleli bin yıldan fazla geçmiş adamlarla her gün tekrar tekrar kavga ediyor. Sizce de bu işte acayiplik yok mu?! Gerçekten mi garip gelmiyor, anlamıyorum.

Müslümanlığın en kötü yanı bu olsa gerek. Müslümanlıkta inanç ve dönemin siyasetiyle ilgili konular o kadar birbiri içine girmiş, birbirine karışmış ki birbirlerinden ayıramıyorsun. Dinin yarısı inançsa yarısı siyaset, karman çorman olmuş. Hâliyle böyle olunca, inanç bugüne seslenmekte yetersiz kalıyor, bugün için geçerliliğini neredeyse yitirmiş hikâyeler bütününden başka bir şey olamıyor. İslam’ın sorunlarından en temelindeki bu; bugüne seslenemiyor. Hatta bugünle alakası yok, desek yeri. İslam geçmişte yaşıyor.

Bugüne mi dönmek istiyoruz? O zaman önce bu geçmişte yaşanmış hadiselerle kafalara yerleştirilen o çocuksu iyi-kötü algısından kurtulmamız, işlerin özüne bakmayı öğrenmemiz gerek. Şurası bir gerçek ki hiçbir taht kavgasında ordu toplamaya teşebbüs eden adamı serbest bırakmazlar. Osmanoğulları töresinde sadece şüphe yüzünden padişahlar kundaktaki bebekleri boğdurdu kaç yüzyıl, hem de bunlar kardeşleriydi. Zaten Osmanlı taraftarı olup Yezid’e laf eden ağır ikiyüzlüdür bu arada. Yezid, Hüseyin’in ailesine Osmanoğullarının kendi kardeşlerinin ailesine davrandığından daha iyi muamele etmiştir. Kerbela’da Hüseyin’in ailesinden tek sağ kalan erkek olan oğlu Zeynelabidin’e yüksek bir makam teklif etmiştir. Zeynelabidin ola ki Osmanlı döneminde yaşasaydı, Osmanoğlu soyundan olsaydo İstanbul’daki saraya, sultanın karşısına çıkacak kadar bile sağ bırakmazlardı; hadi bıraktılar diyelim, saraydan sağ çıkarmazlardı. Bana inanmıyorsanız Şehzade Mustafa’ya sorun. Hüseyin’in kızkardeşi Zeynep sarayında Yezid’e bağırmış, azarlamıştır. Birinin Şah İsmail’e veya Yavuz Selim’e sarayında bağırdığını bir hayal edin bakalım. Hele ki Yavuz’a. Tahayyül edemezsiniz.

Gerçek şu ki, Yezid bize aksettirildiği üzere İblis falan değil, şarabını içmek, av peşinde koşmak isteyen zevk, safahat düşkünü alelade bir adam, ortalama bir Ortadoğu diktatörü. Sefa düşkünlüğü dönem Araplarının gözüne batmış, ama bunun dindarlıktan olduğunu da zannetmeyin, kendileri o dünya nimetlerini elde edemedikleri için yüksek ihtimalle, sonra “Ümmetin başına Yezid gibi biri geçmişse İslam bitmiştir.” diyen peygamber torununu fişeklemişler, can tatlı gelince onu da ortada koyup kaçmışlar. Objektif olarak bakıldığında tüm olay bundan ibaret. Tarafsız bir gözle okununca sanki Yezid bu hikâyede o kadar da kötü adam gibi durmuyor; tek sorunu zevk ve sefa düşkünü olması ki ondan da Hüseyin’e ne, neden onu alakadar etmiş, belli değil. Sonuçta hadis yok mu, “Yöneticiniz kâfir olmadığı sürece isyan etmeyin.” diye? Ya Hüseyin dedesinin öğüdüne uymuyor ya da Müslüman hükümdarlar sahte bir hadisle yüzyıllarca halkı kandırdı; her ikisi de İslam adına eşit derecede ayıptır.      

Madem her tahta geçen aşağı yukarı aynı davranacak, elindekini korumaya çalışacak, yüzyıllar boyu yalnızca bir kişiyi hedef göstermenin anlamı nedir? Bir adamı şeytan ilan et, onun yoluyla her olay ve her kişi temize çıksın. Suçu üzerinden atma taktiği, insanlık tarihi kadar eski. Kabahat altın kürk olmuş da kimse giymemiş, derler. Gerçekten lanet edilecek bir şey varsa bu tek bir adam olmamalı, iktidar hırsı, baş olma hevesi, isteklere takıntı ve istediklerine ulaşmada azgınlık gösterme huyları olmalı. Bunları taşıyan her adam Yezid olma potansiyelini içinde barındırır. Yalnızca elinde yeterli imkân bulunmamaktadır. Madem her insan içinde Yezid olma potansiyelini bulunduruyor, öyleyse her insan kendine sanki Yezid’miş gibi muamele etmeli, kendi kusurlarını, kendi hatalarını görmeli ve düzeltmeli. Yoksa Kerbela gider, başka katliamlar gelir. Coğrafya değişir, kişiler değişir, olaylar aynı kalır. İşte esas okunması, ders çıkarılması gereken de budur. 

Zaten Hüseyin de her ne kadar bize öyle aksettirilse bile bir ‘süper kahraman’ figürü değil, öyle telefon kulübelerine girip kıyafet değiştirerek pelerinle kötü adam dövmüyor. Kufeliler tarafından yarı yolda bırakıldığını gördüğünde ‘Ben İslam için yola çıktım. Ölürüm de dönmem.’ demiyor, “Bizi bırakın, Hindistan civarlarına gidip orada yaşayalım.” diyor. Yani süper kahraman olsaydı bile kötü adamları dövmek yerine tercihi Hindistan civarlarına uçup gitmek olabilirdi, onları çöle götüren askerlere teklif ettiği üzere. Şahsen bana kalsa ben de cumhurbaşkanlığı gibi zırva bir şey için kavga edip kan dökmek veya kanımı döktürmektense yurt dışında, güzel bir yerde huzur içinde yaşamayı tercih ederdim.

“Kaç sayfa oldu, yoruldum. Yok mu bu yazının bir sonu ya?”

Değil mi ya? Fazlaca uzadı bu konu. Sona gelelim artık. Ama önce şunları tekrar cevaplayayım: Benim derdim neydi? Neden Kerbela? Neden Hüseyin?

1) Geçmişin işleriyle ilgili: Dünya bin yıl önce taht ele geçirmek üzere yola çıkmış ama başaramayınca kahraman mertebesine yükselmiş/yükseltilmiş birinin sürekli yasını tutarak, ardından ağlayarak geçirmek için çok kısa… Sen o yası boş ver de kendine faydası olacak bir şeyler yap hâlâ hayatta iken. Yoksa yası tutulması gereken sen olursun. Hüseyin de koşup yardımına gelmez o vakit, emin ol.

2) Kendimizle ilgili: Bir insanı Allah nasıl olur da yalnızca ağlayıcı olarak yaratmış olabilir? Yani sizce Allah her şeyi yarattığında şöyle demiş olabilir mi: “Hüseyin. Sana iki el, iki ayak verdim bununla güzel işler yap.” Ve Kerbela ağlayıcısı sordu: “Ben ne yapayım Allahım?” “Sen de onun ardından ağla.” Böyle bir konuşma geçmiş olabilir mi yahu? Ağlama demiyorum, içinden geliyorsa yine ağla; ama işi yalnızca ağlamada bırakma. Sende de iki el, iki ayak var; sen de güzel bir iş yap. Kerbela kadar olmasa bile bir tane güzel işin olsun şu hayatta. Ağaç dikememişsen çiçek ek, bir tane çiçeğin olsun.

3) Halkla ilgili: Birilerini şeytan ilân etme taktiği tarihin başından beridir insanların kendilerini aklamaları, temize çıkarmaları için en sık başvurdukları yöntem olmuş. Bu iş geçmişte dinlerde, bu dönemde ise öykülerde, romanlarda, film ve dizilerde çok yoğun ve sık şekilde kullanıldı. Bir tane adamı şeytan belirleyeceksiniz -ki adam anlattıkları kadar suçlu bile değil, sonra hepiniz kendinizi onun üzerinden temize çıkaracaksınız. Müslüman dünya bugün çamur içerisinde yüzüyor, ümit ışığı yok. Yöneticilerden dolayı mı; başta toplum kötü. Kötülüklerini gittikleri her yere de saçıyorlar. Müslümanların doluştuğu her yerde çatışma var, oluk oluk kan akıyor. Doğuda Budist ve Hindularla, Batı ülkelerinde ve Afrika’da Hristiyanlarla, Kudüs’te Yahudilerle münakaşa, kavga ve savaş hâlindeler. Suç onların değil hep karşı tarafta desen, yalnızca kendilerinin bulunduğu Ortadoğu’nun durumu daha berbat, diyemiyorsun. Yüzyıllardır aynı durum. Yezid gitti, Muaviye gitti, Ebu Cehil gitti, Ebu Leheb gitti, kavga edecek, şeytan ilan edecek kimse kalmadı. Peki kim işliyor bunca günahı? Sorunca emperyalizmi yani Batılıları suçlu çıkarıyorlar Müslümanların günahlarından, öyle konuşuyorlar. Bakalım Batılılar güç kaybedince yeni suçlu kim olacak? Herhalde o zaman da Çinliler falan olur. Şurası kesin Müslüman suçlu olmayacak; Müslüman hiç günahlarından sorumlu tutulmayacak. Müslüman anayasası, madde bir şunu diyor olmalı: “Müslüman suç işliyorsa bu başkasının suçudur. Bu anlayış değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.”

Üzgünüm, bu anlayış değişmek zorunda. Müslüman dünya değiştirmezse Allah değiştirir; ama o da hoş şekilde olmaz. Kendinizi aklamak üzere kullandığınız Allah vakti gelip şiddetiniz yeterli kotayı doldurduğunda birini çıkarır, bir zamanlar Cengiz Han’ı yükselttiği gibi, siler süpürür koca koca coğrafyaları. Hakk’ın gazap tokadı çetindir. Gel gör ki Müslümanlar O’nun kendi saflarında olduğu hayali taşıdıklarından bu işi çok hafife alıyorlar. Bu arada bu durum her topluluk adına geçerli. Tanrı sizin safınızda değil, hakikatin safında. O’nun safı hiç değişmez. Bunu asla unutmayın.    

4) Menfaatçilikle ilgili: Ahirette sırf Hüseyin’den bir şeyler elde ederim ümidiyle onu haklı bulan insan, işin özüne bakıldığında dünyalığını temin için sorgulamadan Yezid’in askerliğini yapan insanla aynı işi icra etmektedir; aralarında zerrece fark yoktur. İkisi de soya bakar, birisi dönemin en güçlü kabilesinin başı olan Muaviye’nin oğlundan menfaat gütmektedir, diğeri ruhta, peygamberin torunu diye Hüseyin’den. Fark şu ki, birisinin beklentisi, menfaati bu dünya üzerinedir, diğerinin beklentisi, menfaati ruh âlemi üzerine. Yani birisi menfaatini çabuk görmeyi tercih eder, diğeri sonraya saklar; fakat aralarında karakter yapısı itibariyle fark yoktur, doğrunun ne olduğu ikisinin de umurunda değildir. Bu tip kişiler nazarında İmam Hüseyin aslında Iban Hüseyin’dir; menfaatlerini gerçekleştirmek için onu kullanmak istemektedirler ama bunu açıktan da dile getirmezler.

Bakın, mert olmak istiyorsanız, Ali gibi, karakter sahibi olup hiç kimseden hiçbir menfaat gözetmeden haklıya haklı, haksıza haksız diyebileceksiniz. Ben bu nedenle söylüyorum Hüseyin’in asla Ali ayarında bir isim olmadığını ve olamayacağını. Dünya bize kendimizi kanıtlamamız için verilmiş fırsattır, nimettir. Eğer dünyada kendimizin ne olduğunu kanıtlamayacaksak nerede kanıtlayacağız? 

Adaletle bakarsak şunu dememiz gerekir: Müslümanların onca günahlara utanmadan çekinmeden imza atarken tutup kendilerinin dışında bir günah keçisi bulup onu şeytan ilan etmeleri müthiş insafsızca bir eylemdir. Bu dünyada her kişi tutacak şeytanı kendi içinde arayacak, çünkü üzgünüm ama herkes ayrı Yezid olmasa bugün dünya bu hâlde olmazdı. Dünya Yezid’in var olmadığı binlerce yılda, onun olduğu kısacık zaman diliminde olduğu gibi, hatta daha da beter, hep rezalet içinde. Müslüman ülkeler yaşanılası yerler değil. Fırsatı olan, en başta da dindar olanlar, Müslüman ülkelerden kaçıp gidiyor, geride kalanlara da aslında kendisinden kaçtıkları inançlarını dayatmaktan utanmıyor. Dünya öylesine mide bulandırıcı bir ikiyüzlülükle dolu ki o Yezid veya çok sövdükleri Adolf Hitler, bana en azından sinsi olmadıklarından dolayı düşman olmaya layık kimseler olarak görünüyor. Benim mottom her zaman şu; mert ol, hatta düşmanın bile mert olsun.  

“Müslümanlar bu dönemde, kişilik açısından büyük kusurlara sahip olabilir, çok günahlara imza atıyor da olabilir. Fakat peygamber torunlarının canına kast etmedik en azından. İşlenen hiçbir günah peygamber torunlarının canına kast etmekle karşılaştırılamaz.”

Elbette tanıyıp bildiğiniz Müslümanlar bir peygamberin veya akrabalarının canına kast etmedi; çünkü karşılarına bir tanesi çıkmadı hiç. Zaten kısa bir aralık dışında Müslüman dünyadan kaç kişi sınandı ki böyle bir sınavla? Sınandıkları vakit yaptıkları da tarihte yer alıyor, dileyen açsın okusun. Yezid o kadar kötüyse Hüseyin’in peşinden gitmeyip onu yalnız bırakan sahabeler ve akrabaları neden iyiydi? 

Nesimi’nin derisinin yüzülmesi Müslüman dünyanın hakikat karşısındaki konumunu bildirmeye tek başına yeterli bir olay. Sahiden merak ediyorum, bugün peygamber soyuna mensup biri çıksa, “Allah’ın emirlerini okumadınız mı? Malınızı mülkünüzü paylaşacaksınız.” deyip insanların ‘benim, benim’ diye koala gibi sarıldıklarını silah zoruyla ellerinden alarak fakirlere dağıtmaya başlasa… Nasıl davranırlardı sizce? Aslında öyle fazlaca da meraka gerek yok, bir Müslüman’ın cebinden fazladan bir iki yüzlük almaya kalkış bakalım nasıl ölümüne kavga veriyor, gör. Müslüman bin dört yüz yıl boyunca ganimet için ölmüş, öldürmüş; ama Yezid koca imparatorluğu öylece bırakacak, öyle mi? Ne güzel adaletmiş bu.  

Kusura bakmayın, tüm suçu bir adam üzerine yıkıp kendinizi temize çekemezsiniz. Bugün ortalarda Yezid yok; yine Müslüman dünyanın hâli ortada. Neden böyle? Çünkü mala mülke, dünyaya tapınan her kişi bir Yezid’dir, o da günahına işte bu sebepten meyletmişti zaten. Ve doğruyu söylemek gerekirse Müslüman dünya Yezid’den geçilmiyor. Hatta işin tuhaf yanı şu ki gözlemlediğim kadarıyla dindarlaşma oranı yükseldikçe mala mülke düşkünlük de artıyor; yani Yezidlik seviyesi yükseliyor ne hikmetse. Gerçi geneli inançsız ‘eşitlikçi’ arkadaşları da es geçmeyelim, parayı bulduklarında azılı kapitalistlere taş çıkarıyorlar, maşallah. Ve işin tuhafı bu ülkede onlar da Hüseyin’i pek seviyor. “Devrimci Hüseyin” icat etmişler, yersen. Hüseyin de bu arada, şarap içiyor, at yarıştırıyor diye Yezid’i eleştiriyor. İktidara geldiğinde binlerce solcuyu asan mollalar İran’da yönetimde, hepsi de İmam Hüseyin diye ölüyor, öldürüyor. Onlara bak da anla işte devrimci Hüseyin’i. Hakk katında ortaya çıkar, acaba Yezid mi daha zalimdi yoksa İran’daki mollalar mı; görürüz.   

“Yezid’i savunacaksın da ne elde edeceksin be kardeşim? Zorba herifin tekiydi, geberip gitti işte.”

Evet, Yezid zorba bir herifmiş ve evet, geberdi gitti. Aynen öyle; ben savunmuyorum zaten. Keşke tüm zorbalar geberip gitse. Buraya kadar okuduğunu Yezid savunusu sanan varsa, okuduğunu bir gram anlamamış demektir yahu. Ben işin Yezid’inde, Hüseyin’inde değilim. Ben işin bugünündeyim. Yoksa Allah ister Yezid’i cehennemine atsın isterse cennetine alıp baş köşeye oturtsun, beni ne ilgilendirir? Yarın bir gün Yezid’i cennette görürse “Aaaa… Bunu da mı almışlar cennete? Ben bunun olduğu yere girmem! Buranın yöneticisini çağırın bana!” diye olay çıkaracak babayiğit çıkar mı bu satırları okuyanlar arasından bilemem ama ben Allah’ın oraya kimi alıp kimi almayacağına karışma hakkını kendimde görmüyorum. İster Yezid’i alır, ister Nemrut’u, ister firavunu… Benim için tek önemli olan beni içeri alması; başka kimi aldığı inanın beni alakadar etmiyor. Fakat anlamanız gereken şu ki burada meselemiz şahıslardan öte. İşin aslı benim yazdığım yazıların tamamında mesele şahıslardan öte; şahıslarla değil hakikatle ilişkili yazılar yazıyorum genel olarak.

Benim söylediğim şu: Halk yollarını kötülük üzere çizmiş, her türlü kötülüğü yapıp etmeye devam etmekte, kalkmış dünyanın tüm suçunu da ölüp gitmiş birtakım kimseler üzerine yıkmayı ve böylece kendilerini temiz göstermeyi adet edinmişler. Kusura bakmasın kimse, yemezler. İnsanları tanıdıkça bırakın Yezid’i, açıkçası ben İblis’e suç bulmaya utanır oldum. Âdemoğullarını bugünkü hâlleriyle ele alırsak secde etmeyi bırak selam verilecek karaktere sahipler mi diye soruyoruz zaman zaman hepimiz kendimize. Hepimiz yapıyoruz bunu; ben hiç böyle düşünmedim diyen ya evliyadır ya şeytandır ya da yalan söylüyordur. Peki, koca melek niye böylesi kötücül bir varlığa secde edecek? Ki en başta diğer melekler de soruyor zaten, “Biz dururken kan dökücü bir varlık mı yaratacaksın?” diye. Üstelik Allah da yarattığına güven duymuyor zaten, sonradan İblis denilerek kovuşturmaya uğrayacak melek “Hepsini saptıracağım.” deyince “Ben de hepinizi cehenneme dolduracağım.” diyor, ‘Benim yaratımım yapmaz öyle şey, sana uymaz.’ demiyor. Üstelik Kuran’da ‘insanların çoğu cehennem için yaratılmıştır.’ diyor; yani son gelen kutsal kitaba göre O da İblis’in büyük oranda haklı olduğunu kabul edip çoğunluğun secde edilmeyecek varlıklar olduğunu söylüyor zaten. Fakat işin ironisine bakın, Azazil isyan edip İblis adını almasa, bu gerçek açığa çıkmayacak. Yani işin hakikatinde İblis aslında oyuna getirildi, fakat bunun farkına varmayarak insan hayatı denen oyunun en önemli taşlarından biri, hatta belki de birincisi hâline geldi. O olmasa bu oyun oynanmayacak; öyleyse ruhta gelişim olmayacak, ruhta gelişim olmasa ‘halife’ olmayacak. Dediğimi anlıyorsunuz değil mi? Bunları İblis ve Şeytan Üzerine bölümünde konuştuk ama zaten.

“Ne anlatırsan anlat, Yezid zorba, Hüseyin kahraman, Kerbela da büyük bir yastır. Ben bunu bilir, bunu söylerim.”

Madem geçmişe ait bu olay sizi çok etkiliyor, ne diyelim, saygı duyarız. Kimse kimsenin neyi sevip neyi sevmeyeceğini söyleme hakkına sahip değil zaten. Ben de bir zaman sizin gibiydim; şimdi o günlerim boşa geçti diye yanıyorum. Çünkü objektif gözle inceleyince bana öyle geliyor ki bu adamların her ikisi de yeryüzünün en çok şişirilmiş adamlarından olmalılar. Ne Hüseyin dünyanın süpermeniydi ne de Yezid The Exorcist’teki kız gibi sarayın tavanlarına tırmanıp kafasını 360 derece döndürme gücüne sahipti. Her ikisi de başına anormal bir zaman gelmiş normal adamlardı işte; fazlası değillerdi. Ha, birisinin dedesi peygamber, bu detayı atlamayalım. Çünkü benim dedem peygamber olsaydı bu detayı asla atlamazdım, en alakasız yerlerde bile doktorların ve avukatların mesleklerini bildirdiği hızda dile getirirdim. Hatta belki de yakalık yaptırırdım Pygmbr. Trn. yazılı.

Fakat bari şunu anlatın, nasıl oldu da Hüseyin’in yolculuğu matem öyküsüne dönüştü? Çölde, son andaki davranışı insanlara dik duruşunun ve kararlılığının kanıtı olarak sunulsa ve Kerbela inandığı yoldan geri dönmemeyi özendirecek bir öykü olarak anlatılsa da insanları yasa değil de mertliğe teşvik etse daha iyi değil miydi? İran’da kendini zincirlerle dövmeye varan abartılı yas törenleri nereden çıktı? Oysa bir insan yaşayacaksa bu şekilde yaşamalı, ölecekse bu şekilde ölmeli değil mi zaten? İnandığı uğruna. Kerbela bir fedakârlık öyküsü olarak anlatılsın, Hüseyin’in öyküsü bu değil aslında ya, neyse buna tamamım. Diğer türlüsü bir acayip.

Ben bu yas işine anlam veremiyorum. Birkaç günlük dünya menfaati için hayatta birbirlerinin kuyusunu kazan, ezen-ezilen, üç-beş kuruş ve uyduruk materyaller için bütün ömürlerini iş yerlerinde çürüten insanlar oturmuş Hüseyin’e ağıt yakıyor. Açın gözlerinizi de bakın; ağlanması gereken sizlersiniz. Ağlanması gereken bu özü çamur olan dünyada kalmış âdemoğulları, yani bütün insanlık. Fırsatçılıklarıyla, gıybetçilikleriyle, hasetleriyle, kinleriyle, nefretleriyle, azgın şehvetleriyle ağlanması gereken bu insanlık. Şu küçücük dünyanın çıkarları uğruna birbirlerini sırtlarından vuran insanlık… Hüseyin en azından son günlerinde de olsa böyle bir insanlık arasında dostlarını doğru seçtiğine şahitlik etmiş. Neticede boyun eğmemiş, diz çökmemiş, son anında inandığı yoldan vazgeçmeyeceğini bildirmiş. Nazarımca bu anlamlı ve gayet güzel bir yaşamdır. İnsan yaşayacaksa böyle yaşayacak; bugün bize empoze edilen tarzda değil.   

Hüseyin’in yaşamı gayet güzel geçmiş bu arada; 54 yaşına dek gayet iyi yaşamış. Hasan ile Hüseyin’in halifelik konusu açığa çıkıncaya dek en büyük sınavı 7 yaş civarında annelerini kaybetmeleri olmuştur; sonrasında ise babaları gibi gerçekten en ağır şekillerde sınanmış değillerdir. Ali’nin aksine ne ölüme koşmuşluğu var Hüseyin’in ne kendisine ağır gelecek bir haksızlığı sindirmek zorunda kalmışlığı. Hele ikincisi ölüme koşmaktan daha zordur, sözüme güvenin. Geçimlerini sağlamak için çalışması bile gerekmemiş galiba; ben hiç Hüseyin’in dünyalığını temin için hangi işler iştigal ettiğini söyleyene denk gelmedim. Oysa Ali elinden alınan halifelik hakkını kast ederek şöyle söyler: “Mirasımın yağmalandığını görüyordum. Gördüm ki sabretmek akla daha yatkın, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik.” Hüseyin bu duyguyu bir tek annesini kaybettiği gün tattı, bir de Kerbela’da on iki günde. Haşa, küçümsenecek bir iş değil, annesizlik zor, hele ki o yaşlarda tecrübe edilirse adamın tüm hayatının içinden geçer. Ben bu sınavla sınanmadım bile, kimim ki küçümseyeyim. Fakat Hüseyin’in yüceltilme sebebi de çok erken yaşta öksüz kalması değil zaten; yoksa tüm öksüzlere Hüseyin’e gösterilen saygının gösterilmesi gerekmez miydi?  

Ben yas törenlerini reddediyorum. İnsanların Kerbela’yı bir yas törenine dönüştürmüş olmasını reddediyorum. Hakikat uğruna kan dökmeden, hakka girmeden yaşamak muazzam bir iş, bence yaşamın temel amacı bu zaten. Ve bize bugün ‘konforlu’ diye sundukları yaşamdan çok daha özel, çok daha güzel bu yaşam. Farkında değilsiniz, bizim yaptığımız yaşamak değil, hayatta kalmak. Ne yaşamın tadını biliyoruz, ne keyiften ne mutluluktan haberimiz var. Köleden farksızız sermaye sahiplerine. Hüseyin on iki gün tattı Kerbela’yı, bugünkü âdemoğulları hele bir çalışmayı kessin, hayatının geri kalanı boyunca tadar. Kapitalizm yere batsın, böyle bir düzen yaratıldı. Bu rezil düzen hepimizi esir etmiş durumda, günlerimiz değirmene koşulan eşek gibi günde on iki saat çalışarak, anlamsızca geçip gitmekte. Yaşıyor muyuz yaşamıyor muyuz anlamıyoruz bile. Budistler gibi biraz oturalım da Allah’ın var ettiği doğayı izleyip huzur bulalım desek ortalıkta ne yeşillik var ne de oturup bakacak zaman. Robotlara çevirdiler hepimizi, işlerimizin köleleriyiz; başkaca da bir şey değiliz. Öldüğümüzde gerçekten yaşamadan, sadece kapitalist sisteme ‘değer’ üretmiş olarak dünyaya veda edeceğiz. Veda ettiğimizde hiç gerçekten yaşamamış olacak baskın çoğunluk. Esas trajedi budur.

Şunu diyorum size: Ölülerden farksız bir topluluğun hayatı inandığı üzere yaşayan, sonunu kendi elleriyle hazırlama cesareti gösteren bir adama ağlaması ne acayip iştir! Ağlanacak hayat mı arıyorlar; otursunlar kendi sefil hayatlarına ağlasınlar!

Tabii Kerbela inancın öyküsü olarak anlatılırken Hüseyin’in başta kimseye saldırmadığını, kendilerini çevreleyen ve oklayanlara günlerce seslenerek ikna etmeye çalıştığını, elinden geldiğince savaştan kaçındığını, yalnızca zorunlu kaldığı vakit kan döktüğünü insanların kafasına kazımak lazım ki Hakk’a, hakikate, iyiliğe sevk etmek isterken IŞİD, Taliban, Hizbullah militanlarının çoğalmasına katkı vermesin. Çünkü vicdan olmaksızın, merhamet olmaksızın, içsel bir adalet duygusu olmaksızın o azim ve kararlılık ancak bu yollara varır. Tüm mesele inançsa, üzerine bomba sarıp kendilerini patlatan militanlar Hüseyin’den daha az inançlı değillerdir. Ölümden, öldürmekten çekinmiyor, kaçınmıyorlar ya; onları da kahraman sayacak mıyız? Ölüme her koşan kahraman değildir, bunu iyice anlamak ve anlatmak gerek.   

Bu yazıyla anlatmak istediğim şuydu aslına bakılsa: Geçmişte yaşamış kişilere adeta tapınmaya, tuhaf matem törenleri düzenleyip kendini dövmeye hiç gerek yok; inancın için ölümü göze alarak yola çıkarsan zaten kendin Hüseyin olursun. Gerçi acıyı kutsayan ruhsal öğretiler de var, onları ayrı tutuyorum, böyle bir inanca sahipsen kendini sabahlara kadar kamçıla, ona lafım yok, en azından ruhunu baskın kılmak için yapıyor olursun. Ama böyle bir inanç taşımıyorsan, sanki böyleymiş gibi davranma.

Esas amacı kaçırma: Hüseyin tapıcısı olma, madem çok seviyorsun Hüseyin ol. Bugün canı ortaya koyup yola çıkacak bir durum yok, orası kesin. Sen de inancın uğruna bir şeyler feda etmeye hevesli olduğunu göstermek için parayla, malla başla, elindekilerden feda et. İki evin varsa birini bir yetime, öksüze veya sana dua edecek gerçek bir ihtiyaç sahibine tahsis et. Bir zaman devam et. Bak bakalım şu kadarı bile seni yüceltiyor mu yüceltmiyor mu hakikat âleminde, ruhen yükseliyor musun, yükselmiyor musun, görürsün. Gönüllü, için rahat veriyorsan önce rüyaların değişir, sonra bilinç boyutunda yükselirsin; madem çok seviyorsun Hüseyin’i, hakikat âleminde bulur, yüzüne sorarsın soracaklarını. Bak öte tarafa bırakmıyorum, bu tarafta göreceksin diyorum. Yeter ki korkuyu, şüpheyi bırak, kalpsel veya ruhsal bir iş için yolu adımlamaya başla. Şüphe duyma.

Şuraya kendim için de not bırakayım: Eski inancımı irdeledikçe iyi ki Zen Budizmi karşıma çıktı diyorum. Yaradan’ın sunduğu bir hediye olarak bakıyorum buna. İyi ki Eckhart Tolle başta olmak üzere doğu bilgeliğine sahip insanların eserleri bana gönderildi, onları okudum da önceden yaşadığım hayatın bazı yönlerinin ne acayip olduğunu fark ettim. Bunun için var olan her şeyi var eden varlığa şükürler ediyorum.

‘Ben de insan olarak yaratıldım, bin yıl önce yaşamış olan bu insanlar da. Kendi hayatımı yaşamak, an’da var olmak, mutlu olmak dururken neden bin yıl öncenin kavgasını ettim onca zaman?’ diye sorgulamak güzel iş. Hiç akıllıca olmadığı sonucuna varacaksınız. İnsan neden bugünü bırakır da üstünden bin yıl geçmiş meseleler için çatışır, kavga eder, hatta savaşır? Gerçekten akıl sır erdirmek mümkün değil. Ama konu din olduğunda akan sular duruyor her seferinde. Kutsal diye yerinde duran taşa secde edersin, hem de Allah kendi yarattığı insana secde etmedi diye meleğini cennetten sürüp çıkarmışken.   

Son açıklama olarak toparlayayım artık:

Hüseyin gerçekten cesur adam, bunu Kufe’ye yola çıkışından da çok önce, oğluna Ali Ekber ismini verebilmesinden anlıyoruz. Ne var ki inancı için her şeyi göze alan, ölmeye yatan babası Haydar Ali’nin veya yobaz Yahudi cemaati karşısına çıkarak fahişe bir kadını savunabilen ve zamanı geldiğinden kendi ayaklarıyla ölüme gitmesini bilen İsa Mesih’in mertliği yok onda. Hüseyin meşhur olduğu yola itilmiştir, kendi ayaklarıyla gitmemiştir o yola. Örneğin Mustafa Kemal, zorunda olmamasına rağmen hayatını vatanını işgal eden düşmanları atmaya adamış ve tehlikeden tehlikeye koşmuşken Hüseyin dedesinin dinini içten bozan ve çürüten düşmanlarıyla savaşmak şöyle dursun, 54 yaşına kadar yerinde oturmuş, galiba ekmek elden su gölden takılmış. Ekmek elden, su gölden deyimi asla haksızca değil, aksini iddia eden Hüseyin’in mesleğinin ne olduğuna dair kanıt getirsin, bu satırı çıkarayım. Oysa babası Haydar Ali onca savaşa katılması yetmez gibi barış zamanlarında da geçimini sağlamak için kazım işleriyle falan uğraşıyordu.

Bakın, durumlar böyleyken kalkıp da Hüseyin’in dünyanın en mert adamı olduğu gibi bir inanca kapılmak saflıktan öte değildir. Haydar Ali zaten mertler şahı, gelmiş geçmiş en mert adam ama Hüseyin’in Mustafa Kemal kadar da mert olduğuna ben inanmıyorum. Hatta ve hatta gecenin bir vakti kendi başına kışladan çıkarak Ermeni karakolu basan Mübariz İbrahimov bence Hüseyin’den daha atılgandır, daha mert midir bilemem ama; Allah yüz bin kere rahmet eylesin kendisine. Bize böyleleri gerek işte, Hüseyin gibiler değil. Hüseyin gibilerle savaş kazanamazsın; kazanmayı bırak, kazanmakta olduğun savaşı bile yitirirsin. Zaten Hüseyin kazandığı için değil yitirdiği için ünlendi; kazansa bu şöhrete sahip olamazdı.

İşte tam da bu yüzden söyledim daha girişte, Hüseyin kullanılarak yayılan ve insanları kurban bilincine iten ‘loser’ mentalitesi yerine Ali’nin her zorluk ve haksızlıkta ayaklarının üstünde duran, ölüme yürüyen ama aynı zamanda güçsüzü koruyan, haksızlık yapmaktan uzak ‘winner’ mentalitesi ikame edilmelidir.

Hüseyin’in halk nazarında bu derece değerli sayılma sebebi peygamber torunu olmasından ileri gelir. Oysa bana kalsa cesaretinden başka göze değer özelliği yok açıkçası. Şurası kesin, Hüseyin kesinlikle ama kesinlikle babası Haydar Ali’nin dengi değildir, babasının gölgesi bile sayamayız onu. Dahası, burası şahsi yorumum, eğer dünya çapında dünyanın en şişirilmiş adamı belirleniyor olsa da adaylar bizlerden istense kesinlikle onu ve düşmanı Yezid’i adaylar arasına yazardım.  

Hüseyin ile Haydar Ali’yi bir tutuyorlar. Yapmayın, etmeyin. Hüseyin nere, Haydar Ali nere. Tamam, Allah sevmiş, mutlaka Hüseyin’in de güzel yanları var. Ancak Haydar Ali çok üstündür. Bilmiyorum belki de mertlerin şahı olduğundan bu kadar seviyorum kendisini. Çünkü bence insan dediğin mert olacak. Hatta şeytan bile olsan İngilizler veya Yahudiler gibi sinsi yollarla hareket etmek yerine Adolf Hitler gibi mertinden olacaksın.  

O yüzden hep duam şudur, eğer kaldırabilirsek Allah Haydar Ali’nin dostluğunu nasip etsin. Hüseyin ise halkın sevgilisi; halk Hüseyin’i sever çünkü onlara yas törenleri ve kolaycılığa kaçma fırsatı veriyor. Acaba Hüseyin bugün dirilip gelse aşkından ölüp biten Müslüman dünya yanında yer alıp her şeylerini kaybetmeyi mi seçerdi yoksa Kufelilerin tuttuğu yolu mu tutardı sizce?

Hadi, bu son sorunun cevabı da belirsiz kalsın; herkes kendi cevabını kendisi versin.

Fakat bana kalırsa, kaybedeceksen bile Haydar Ali gibi kaybedeceksin. Her türlü mağdur etmişler, her tür zulmü reva görüp mazlum etmişler, ama arkasından ağlanacak biri edememişler. Yüzleşemedikleri için de sonunda arkadan vurup düşürmüşler anca. Onun yas törenleri yok; çünkü Ali’yi seversen yerinde sayamazsın. Düşsen bile ayağa kalkacaksın; her sefer daha güçlü.

O yüzdendir ki bu coğrafyanın kurtuluşu Hüseyin’in yas törenlerinde değil, Ali’nin azimli ve yılmaz zihniyetinde saklı.

Yorumlar