Ekşisözlük Notlarım - Hayattan Konular ve Kendime Dair

Böyle bir başlık açıyorum çünkü kendimizi keşfetmek ve daha iyiye evrilmek elbet hayatımızın amacı fakat belki burada da insanlar okur, güzel yönde fayda sağlar ve iyi işler yapmalarına vesile olur. Yaradan’ın iradesi yeryüzüne hâkim olsun diye... Bu başlık ben orada yazdıkça güncellenir. Sıralama son girilenden ilke doğru olacak. İnanç - siyaset - insan olarak üçe bölüp üç ayrı ana başlık hâline getiriyorum; yayınladığım üç kitaptaki üzere.

 

--- ekşi sözlük

bu sözlükte ciddi bir saygı problemi mevcut. kimse eleştiriden muaf değil, tarihin büyük şahsiyetleri hakkında da eleştiri olması her zaman iyidir, yoksa elimizde bir avuç ne yaptığı sorgulanamayan ve onların adını kullanarak dilediğini yapan insan topluluğu kalır. fakat burada hangi büyük şahsiyetin başlığına girsen alay ve hakaret eden gereksizler görüyorsun. şimdilik aklıma gelen, hz. ali, hz. muhammed, hz. isa, mustafa kemal atatürk başlıkları; fakat şuna eminim, diğerleri de eksik değildir. bu iş hoşuma gitmiyor. eleştiriye her zaman eyvallah, fakat hakaret ve alaya eyvallah değil. eğer kendinize hakaret ettiriyorsanız, eyvallah, fakat yok, siz kendinize hakaret ettirmiyorsanız, bu şahıslara da hakaret ettiremezsiniz. böyle adalet olmaz.

adam kıçını yaya yaya atatürk'ün kurduğu ülkede otururken atatürk'e hakaret ediyor ve parasını bu ülkeden kazanan sözlük yönetimi buna sessiz kalıyor. ya da başkası yine kıçını yaya yaya milyar tane takipçisi bulunan muhammed'e hakaret edebiliyor ve bunun bir yaptırımı olmuyor. tekrar ediyorum, eleştiriye eyvallah, bu insanların hepsi de eleştirilmeli; fakat siz nasıl eleştiri kaldırıyorsanız o şekilde. daha ekstrem bir örnekle anlatıyorum, eğer birilerinin size yumurta atmasına izin vermiyorsanız tutup sizin de başkasına yumurta atma hakkınız yoktur. adalet dediğin budur.

sözlükte bunları yazanlara sormak gerek, birisi orada yazdıklarınızın eşdeğerlerini size yöneltse ağlayarak avukata koşar mısınız, gülerek kabul eder misiniz? gülerek alıyorsanız, o zaman tamam, adalettir. fakat buraya yeni katılmış olmama rağmen ben yıllardır bu sözlüğü takip ederim, nedense her seferinde herkesin birbirini avukatla tehdit ettiğini görüyorum. fakat tarihte yer almış büyük insanlara gelince dileyen alay ediyor, dileyen hakaret ediyor... böyle özgürlük olmaz.

burada o alay ve hakaretleri yazanlara hatırlatmak lazım: o kadar önemli değilsiniz lan. ananız sizi hiç fırtlatmayabilir veya sizin yerinize başka birini fırtlatabilirdi. insanlık açısından hiçbir şey değişmezdi. ama o hakaret ve alay ettiğiniz insanlar dünyayı iyi yönde değiştiren seçkin şahsiyetler. o yüzden haddinizi bilin.

bu son paragrafı onların diliyle yazdım ki anlayabilsinler.

edit: "burada yazanlara" yazmışım, sanki herkese söyler gibi. son paragraf yalnızca o hakaretleri yazan kitleye, yanlış anlaşılmalara mahal vermeyelim.

gerçi galiba her iki tarafta da bu türden yazılar yazarak karşıt tarafı sinirlendirmek için para alanlar var. bu adamlara ne yazsan boş; onuru paraya değişmişler çünkü.

 

--- hakk babaji

youtube'da önüme videosu düştü, unutmadan onun hakkında da girelim. kanalının adını hakkbabaji yapmadan önce atilla türker'di; herhalde adı bu olmalı. herhalde on- on beş videosunu dinlemişimdir. budizm'e yakın bir öğretisi var; zaten yanlış anımsamıyorsam ilk videolarından birinde hakk'ı bulmak ve birliğe erişmek için doğuya yolculuk ettiğini söylüyordu. kendisini dünyada görmüşlüğüm yok fakat ruhtan haberdar ve hakk ehli olduğunu biliyorum. söylediklerinin doğruluğuna güvenerek güvenle dinleyebilirsiniz; hakk'tandır.

yalnız, inziva günleri düzenliyor ve bunlar için para talep ediyormuş. ben buda'nın köy köy vaaz vermek üzere dolanırken kimseden para talep ettiğini sanmıyorum. gerçi bu dönem o dönem değil, içinde bulunduğumuz dönemde bir şekilde para kazanmamız zorunlu, faturalar başka türlü ödenmiyor. kendisinin de bir mesleği yoksa bir şekilde geçimini sağlamak zorunda. fakat, "ben üstünüm ya" anlayışıyla söylemiyorum, hakk'ın ilmini yaymak için para almanın benim içime sinmediğini söyleyebilirim. zaten o da youtube kanalında ücretsiz yayın yaparak üstüne düşeni yapıyor. bu yüzden kendisini eleştirsem mi eleştirmesem mi ikilemde kaldım.

benim tavsiyemi sormadınız ama, soracak olsanız, kendisini youtube'dan dinleyin, fakat harcayacak çok paranız yoksa inziva günlerine katılmayın derim. ekbette çok paranız varsa gidebilirsiniz, ne diyeyim, çok parası olanlara akıl vermiyorum. benim verdiğim akıl da bilgiler de fakirler için.

 

--- hasan mezarcı

edit: tanım yapmadığım aklıma geldi, girim silinmesin.

tanım: belli ki iyi bir fıkra anlatıcısı olmayan, fakat ruhta yetki sahibi olan, ruh deyince kendisine deli yaftası yapıştırılmış, gerçi cübbe de etkide bulunmadı değil de neyse, hatta bir zaman birlikte yol yürüdükleri tarafından kendisi hakkında "yaşayan şehit" gibi abidik gubidik bir tanımlama icat edilmiş şahıs. yaşayan şehit ne lan, yok başını vermeyen şehit anasını satayım.

birkaç gün önce hakkında yazdığım yazıda uzun uzun, bu adamın kesinlikle meczup olmadığını söylemiştim. fakat onca yazdıktan sonra hakk ehlinin nasıl tanınacağına dair insanların fikri olmadığından dolayı bu tür karşı çıkışların aslında gayet normal olduğunu fark etmiştim. bugün bu işe faydası olacak çalışmayı tamamladım.

 

--- hasan mezarcı

çaylakken hasan mezarcı'nın meczup olmadığıyla ve ruhta kendisinin makamını gördüğümle ilgili bir yazı yazıp kendisiyle alay etmenin sonuçları olacağı üstüne uyarıda bulunmuştum. o yazıyı dört sayfa öncede buldum, yazık ki arada girilmiş olan yorumların neredeyse tamamı alay ağırlıklı.

o nedenle bir kere daha uyarma ihtiyacı hissediyorum; bu adam meczup falan değil. öyle cübbeyle falan dolanıyor olması kimseyi aldatmasın, isa, musa olup olmaması da önemli değil; fakat ruhta yetkin, önemli olan burası.

işin aslı hasan mezarcı eskiden deliydi, saray islamcısı iken, hani öfkeyle ağzından tükürükler saçarak hilafet ister, atatürk'e saydırırken, o zamanlar deliydi. ortalama bir deli düşünün, ne yapar: bazen bağırır çağırır, bazen kendi kendine haykırır, güler, bazen ağlar, bazen sağa sola saldırır, neden, ne zaman, ne yapar bilemezsin. kendi üstünde kesinlikle kontrolü yoktur, değil mi? işte ruhta deliliğin hükmü de budur, kendi üstünde kontrol sahibi olmamak. milleti öfkeye, kine, bölünmeye sevk eden ruhta deli hükmündedir. felsefe parçalamıyorum, gerçekten ruhta onlara "deliler" diye hitap edilir.

işin aslı sizin burada bakıp da akıllı zannettiğiniz pek çok adam aslında ruhta deli hükmündedir. ben sivas katliamını canlı tv'de izlemiş nesildenim aslanlar, deli ne, delilik ne, iyi bilirim. hasan mezarcı da deli bir siyasetçilerden biriydi o zamanlarda. fakat bir de cezaevinden çıktıktan sonraki konuşma biçimine, hareketlerine, hâline tavrına bakın. asalet akıyor adamdan. yıllardır akıllıların en akıllısı; en akıllıca açıklamaları yapıyor. çünkü ruhta ezeli ve ebedi güneşe kavuştu, aydınlandı. artık ondan kimseye zarar gelmez. eski hâlini boş verin, silin onu, o zamanlar deliydi. şimdilerde o hakk katının seçkin bir mensubu.

hadi ruhtan haberiniz yok. herkesin ruhtan haberdar olması da gerekli değil, belki bu dünyada insan olarak ilk yaşamınız, yaşamanız gereken yaşamlar, aşmanız gereken basamaklar var. olabilir. fakat insan olarak dünyaya geldiniz, dolayısıyla belli bir miktarda akla sahipsiniz. onu kullanın.

profilime girip baksanız göreceksiniz ki karşınızda ruh ağırlıklı yazılar yazan, saray islamı karşıtı ve atatürk yanlısı, kültürel türk milliyetçisi, haydar ali aşığı bir alevi bulunuyor. kendisini de şahsi olarak tanımıyorum. böyle bir adam hasan mezarcı gibi bir zaman ağzından tükürükler saçarak halifelik istemiş birine neden şahitlik etsin? biraz akledin yahu. ne kazanç elde edeceğim? üstelik kendi zararıma şahitlik ediyorum, çünkü hasan mezarcı gibi toplumun geneli tarafından "deli" kabul edilen birinin aslında öyle olmadığını söyleyerek kendi yazdıklarıma gölge düşürme riskini göze alıyorum. fakat hakk işi bu; din işine benzemez.

bir yandan size de hak veriyorum bu arada. ruhtan haberdar olduğunu bildiğim bir tanıdığıma bu adamla ilgili "onun ruhta yetkisi var, biliyorum, gördüm." dedim, "ben de biliyorum ama tutup da her şeyi söyleyemeyiz. akıllı olmak gerek." dedi. fakat işte hakk meselesi olunca ben aklı, planları, insanların yargılarını bir köşeye koyup doğru olan neyse onu söylemek gibi baş belası bir huya sahibim. o yüzden de otuzlarımın ortalarına kadar sosyal medya hesabı falan uğraşmadım. onca eğitim, onca bilgiyle söyleyecek tonla şeyim vardı da cahil takımı pek uğraşılacak gibi değil, en iyisi kendi hâline bırakmak.

hasan mezarcı ile benim arasındaki temel fark şu: bana gelip deseniz ki "madem bu madde dünyanın ötesi var, bana da göster, beni gezdir." ben bunu yapamam. çünkü ruhta her şey yetkiyledir, benim buna yetkim veya böyle bir ilmim yok. anca kendim dolaşır, gezinirim. oradan edindiğim bir iki haberi de ölmeden önce yazıp yaymaya karar verdim ki belki uyananlar olur da böylece hakk hizmeti görmüş oluruz. yoksa bu vakte kadar olduğu üzere susmaya devam ederdim, kimse de benden o âleme dair bir haber, bir koku alamazdı.

fakat bu adam işte o işi yapabilir. ruhta dilerse gelip size görünebilir, başka âlemlere götürebilir. yanına gitmeye falan gerek yok, maddeye değil ruha ilişkin bu iş. birkaç gece uyumadan önce odaklan da çağır, rüya dediğin âlemde gelecek mi veya seni çekecek mi gör. tarikat yok, para vermek yok, tespihler, ritüeller yok. hiçbir kaybın yok. sadece biraz ısrarcı olman gerek.

onca söze kanıta rağmen inanmayanın da paşa gönlü bilir. dünya rüyası sona erince kendi yolunuzu da bulursunuz artık. hiçbir şey bilmeden her haltı biliyorsunuz ne de olsa. gerçi ruhun yolunun başlangıcı nere, hakikat nereden başlıyor, bilen yok; çok da kızmamak gerek. milleti kandırdılar hep uydurma öğretilerle.

 

--- rüya

iki gün önce gördüğüm: bir lunaparktayım. bana deniyor ki “insanlar birkaç ay içinde lunaparklarda ne işe yaradıklarını bilmedikleri eşyalar bulacak.” teknolojik bir şeye benzeyen gri bir küre görüyorum, bir futbol topu büyüklüğünde. döne döne geliyor ve bana çarpıyor.

gerçi rüyanı kimseye söylememen daha iyidir, fakat ben bir üst bilinç boyutundan gelen haberlerden biri olduğunu hiç zannetmiyorum bunun. bilincin daha açık olur, ruhta rehberin olur, en azından uyanırsın, "rüyadayım" dersin, gerçekleri öyle alırsın. ruhta bazen yükseliyorsun, bazen alçalıyorsun, her zaman her şeyi çözmek mümkün olmuyor. bunda sadece temiz bir görüntü vardı; fakat daha çok zihnin işi gibiydi. yine de buraya yazayım istedim; çünkü olur da tutarsa, ortamlarda "evliyayım" diye gezip millete suda batmayan kefen satmanın yolu açılır bana. neden suda batmayan, çünkü ateşte yanmayanı zaten yapıldı, yeni, inovatif işlere ihtiyacımız var. her ihtimale karşı şimdiden sakal uzatmaya başlasam iyi olur, birkaç aya kendini anca toplar.

işin şakasını bir yana koyalım, rüyaların dilinden az çok anlamayan biri muhtemelen buraya gelir ve heyecan içinde “birkaç ay sonra lunaparklarda değişik, teknolojik nesneler bulunmaya başlayacak” diye yaygara kopartırdı. hani şu medyumların, kâhinlerin sık sık yaptığı üzere. zaten insanlar sıkıcı hayatlarında boğuluyor, böyle heyecanlara ihtiyaçları var. gelgelelim ben böyle bir işin gerçekleşme olasılığının az olduğunun bilincindeyim, çünkü genel olarak rüyalar öyle işlemiyor.

rüyalarda insanın ne gördüğü hem bilincinin gelişkinliğine, hem de uyanıklığına bağlı olarak değişiyor. muazzam sırlara erişebilirsin, saçma sapan görüntülere de, her şeyi de görebilirsin, hiçbir anlam ifade etmeyen şeyler de... bunu ayırt edebilecek bilinç gerekir. fakat rüyada görülen yerler nadiren dünyadakilerden haber verir. kesinlikle vermez, demiyorum, dikkat edin, fakat verme oranı düşüktür. çünkü rüyalar farklı gerçekliklerin -gerçekliğin değil- yansımasıdır ve oraya ait bir dilde konuşur. üstelik insana kendinden haber vermek gibi bir misyon üstlenir.

aslında insanlar bilmiyor, rüyalar bu dünyanın en önemli parçası, ama aynı zamanda en önemsizi de... tamamen ruha ve bilince bağlı önemliliği ve önemsizliği... fakat bu konuya girsek, ayrı ölüm oluşturmak lazım, ona da vaktim yok. işin aslı vakit bulunur da içimde nedense bir istek yok.

sadece şu kadarını yazıp bırakayım: rüyada uyanmak hakikat açısından önemlidir, o nedenle rüyada olduğunu hatırlamak ve uyanmak üzere çalışmalar yapmak da iyidir.

inşallah zamanı gelince, içimde bir istek belirir, onu da yazarım uzun uzadıya.

 

--- tefekkür

dün gece tefekkürümde bir şey fark ettim ve çok üzüldüm. insanlara kendilerinin ruh yönü bulunduğunu anlatmak ve "kardeşim bak, sen bedenden ibaret değilsin, biraz otur düşün, farkına varacaksın" temalı onca işle, kendilerini ruh yönüne yöneltmek üzere onca çabanın ardından, daha henüz fark ediyorum bunu.

beşerin ruhtan bahseden insanı alaya alma sebebi gerçekten ruh yönünün olduğuna inanmamasından öte, özünde buna inanmak istemiyor, o yüzden inat ediyor oluşu. bu insanlar dünya oyununu, burada olmayı, buranın kurallarını seviyorlar. ruhtan değil, egonun işlerinden hazzediyorlar. sınırsız cinsel ilişki, patlayasıya yemek, didişmek ve kavga etmek, başkalarını ezmek ve böylece üstün hissetmek, onları çekiyor. savaşlardan yakınmaları hikâye, tüm dertleri savaşta kazanan tarafta yer almak, yoksa kan dökülmesi, diğerlerinin felaketi üstünden kârlar elde etmek hiç umurlarında değil. kazanan adına da kaybeden adına da durum böyle. inandıkları tanrı yahut tanrılar dahi onların egolarının hizmetçisinden başka bir şey konumu taşımıyor. hayvanlık tarafları, beşeriyet için bir zevk ve büyüklenme vesilesi, bunu kaybetmek istemiyorlar. çamurda oynamaktan keyif alıyorlar.

yani o alay saçma bir şey işitince buna şaka yollu ama rahat bir ruhla verilen karşılık değil esasında, hoşuna giden bir rüyadan uyandırılmak istemeyenlerin korkuyla dolu inkârı. kendilerinin ruh yönünü görüp bilmekten ve sebeple dünyayı yitirmekten korkuyorlar. çünkü bu dünya sahip oldukları her şey. sahip oldukları her şey dünya olunca, bu dünyanın gerçekliği dışında bir şeyin varlığı onları korkutuyor. bu durum, örneğin kapitalizmde gayet iyi bir konumda bulunan birinin sistemin yıkılmasından duyduğu korkuyla aynı stresi içeriyor. çünkü sistem yıkılırsa sahip olduğu konumu kaybeder, dolayısıyla bundan müthiş korkuyor.

peygamberlere, velilere ve ağzını açan ruh ehline "şizofren", "deli", "aklını yitirmiş" yakıştırması yapmaları, bin yıllardır da hep aynı şeyleri geveliyor olmaları, gerçekle yüzleşmekten kaçış yolları aslında. altta, bunu dedirten esas sebep yatıyor: tensel ve egosal zevkleri bırakmak istememeleri. egosal zevk derken, anlaşılır olması gerek, kibir, açgözlülük, doyumsuzluk, nefret, şiddet, kin gibi akla gelebilecek karanlık ne zevk varsa, o işte. bunları terk etmek istemiyorlar.

vallahi bunu yeni fark ettim. tek bir tefekkürde ümidim kırılır gibi oldu. fakat onca çabamın sebebi vardı. birincisi, verdiğim söz, o kısım bana özel. ikincisi ise, manevi tarafı. herhalde bir on yıl kadar önceydi, ben ruhta gördüklerimi, şahit olduklarımı ve fark ettiklerimi not almayı aynı şekilde sürdürüyor, üstüne yazmış olduğum konular neyse aynı şekilde çevremdeki insanlarla sohbet edip kendi hâlimde takılıyordum. konuştuğum arkadaşlardan biri bir gün ruhtayken gelip beni buldu, minnet dolu bir sesle "sen olmasan uyanamazdım." dedi. bir şey demedim. aslında uyanası gelmiş, ben sadece vesile olmuşun, ben olmasam da bir yerlerden bir şeyler işitir kalkardı. fakat o minnet dolu ses var ya, insana öyle bir manevi bir mutluluk sağlıyor ki tutup dünyayı ayağına serseler aynısını bulamazsın. ruhani bir şevk bu. sadece "eyvallah" diyebiliyorsun, yani "ben değil, o".

fakat dünkü tefekkürüm beni derin bir hayal kırıklığına düşürdü. bu türlü sitelerden bir süre el etek çekmek, insanları ikna etmeye çalışmayı bırakmak kendi faydama olacak. yaradan için üstüme düşeni hizmeti zaten tamamladığıma inanıyorum, blog orada, üç kitap dolusu konu mevcut. okuyup düşünen, belki kendine fayda sağlar; yoksa bunlardan hiçbir dünyevi kârım yok, menfaatim yahut çıkarım da söz konusu değil. dileyen açıp okusa, sonra "sahiden ben bu dünyada ne arıyorum yahu?" diye odasında tek başına biraz oturup kendini dinlese elbet kendinde değişiklik hisseder. dünya için ölüp öldürecek olanlaraysa yapacak bir şey yok. onlar daha bir zaman çarkta çevrilip duracak, yanıp yakılacak, dünyadan iyice bunalıp kendi varlığından usanınca ruhsal yön cazip gelecek ve ancak öyle bu konulara eğilim gösterecek. her meyve vaktini bekliyor neticede.

 

--- bakamayacaksanız beni niye yaptınız diyen evlat

bunu diyen çocuk pinokyo, çemkirilen kişi de gepetto usta ise dibine kadar haklıdır. çocuğu hem ağaçtan yap, hem de yalan söyleyince uzayan burun ver. iyi de bu çocuk geçimini sağlamak için hangi işe girecek? siyasete atılsa olmaz, ticarete girse olmaz, devlete memur olarak girse olmaz, din anlatarak para kazanmaya çalışsa olmaz, yahu cami önüne oturup avuç açsa dahi eli boş kalır burundan dolayı. gepetto usta çocuk hevesi alacak diye niye bu garibe ömür boyu eziyet hak olsun?

kendisi yalan olan dünyada, garibim pinokyonun payına da yalan söyleyince uzayan burun düşmüş. iki çıkış yolu var: ya veli-aziz olacak ya da yalan söyleyince utanma duygusunu silecek. bak o zaman siyasette iyi iş yapar.

 

--- yazar olmak

kayıt düşmek adına buraya girelim, bulunsun, 24 haziran itibariyle, zannederim üç yıla yakın bir çaylak süresi ardından, "bir şekilde yazar oldun" bildirimi eşliğinde yazar olmuşum. yaradan hayra uğura vesile kılsın, ne diyelim.

sevgili kardeşlerime de açıklama olsun, insanlara fayda sağlayabilecek, seviyeyi yukarı çekecek giriler yazar olma şansını hızlandırıyor muhtemelen. ben kabul almadan önce 84 entry yazmışım. çaylakken yazılan giriler yazar olunca doğrudan ekleniyor. o nedenle yazmaktan korkmayın.

 

--- cristiano ronaldo

futbol başlıklarına giri girmem, fakat siteye girince baktım solda üç yüz giri, ne olmuş bakayım dedim, kötü oynamış diye adamla sayfalarca dalga geçilmiş. hele bir iki linke tıkladım, portekizliler bile alay etmiş; ama zekice etmişler, gülmedim desem yalan.

tamam antipatik, tamam bencil, belki de biraz narsist ama, bu adam dünyanın gelmiş geçmiş en iyi beşlisi arasında. dünyanın en iyi futbolcusuna zamanında kafa tutmuş, ronaldinho onun gelmediği realin içinden geçiyordu benim futbolu hâlâ takip ettiğim zamanlarda. 2012 dolayları olacak messi ile ronaldo çıktı ve biz yine ntvspor'da ikisi arasındaki kapışmayı hazır bekledik. insanüstü messi'ye başka kim kafa tutabilirdi? messi ronaldo'yu, ronaldo messi'yi geliştirdi. ha messi, daha iyi olduğunu kanıtladı, orası ayrı. bugünlerde ise takımı baltalayan adammış ronaldo, orası da doğrudur, uzun zamandır futbol takip etmiyorum. 1000 gol rekoruna fazla takmış olabilir kafayı.

fakat ben başka yere geleceğim. çünkü bu başlıktan çıkacak dersler var. beşeriyet ne diye tanımak isterseniz buraya bakabilirsiniz.

birincisi nankörlük huyu: ronaldo portekiz'i parlatan adamdır. ronaldo'dan önce bir tek eusebio vardı, ona da yaşımız yetmez. ronalde gelene dek portekiz pes'te falan seçilmezdi, takmazdı kimse. nuno gomes falan iyiydi gerçi ama ben alana hiç denk gelmedim yine de. ronaldo portekiz'e tek başına getirdi avrupa kupasını; ispanya maçını hatırlayın. ve şimdi portekizliler onunla alay ediyorlar. belki biraz haklılardır, ama yüksek oranda ayıp ediyor olmalılar. fakat beşeriyet geçmişte kalan iyilikleri çabuk unutuyor işte.

ikincisi haset. bu kadar adam, dünyanın en başarılı sayılı adamlarından biriyle alay etmek üzere toplanmışsa bu hasettendir arkadaşım. kim demişti hatırlamıyorum, "halk süper kahramanların kazandığını görmek istemez, kaybettiğini görmek ister." diye. işte onun halk dediği 'beşer' ego-nefs-benlik ehlidir, kendinden yukarıda olana haset eder, çekemez. 'insan' ise ruh ehlidir, kendinden yukarıda olanı takdir ve tebrik etmeyi bilir. işte beşerle insan arasındaki fark "helal olsun, bu insan neler başardı" demekte yatar biraz da.

fakat yine de tüm suç beşerde değil elbette, ronaldo da çok seveni yoksa, neden diye kendisine sorsun, biraz da kusuru kendisinde arasın. messi'nin kendi takımında el üstünde gezdirilip onun sevilmemesinde de bir sebep vardır elbette. dünyada her şey başarıya endeksli değil, her zaman en iyiyi sevmek zorunda da değiliz. şahsen ben hâlâ ronaldinho'nun prime zamanlarını özlüyorum. ne oyuncuydu be. bir de milan'da kaka leite vardı, muhteşemdi yahu. man. utd'nin üç savunmacısını birbirine çarpıştırıp attığı gol hâlâ aklında.

cristiano ekşisözlük'te yazarsan bir ses ver, durduk yere bana ne uzun giri döşettin lan.


--- geceye bir şiir bırak

bu şiirimi tüm şair olmak isteyen arkadaşlara ithaf ediyorum:

baktım millet yine ne şiirler döktürmüş
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
edebi sanatlarla sözlere diz çöktürmüş
dedim ben de şiir yazayım şair olayım

şiirler yazayım, geçmesin vakit boşa
güzel şeyler karalasam da gitse hoşa
yeni word belgesini açtım coşa coşa
dedim ben de şiir yazayım şair olayım

fakat anlatacak hiçbir şey bulamıyorum
farklı sözler bulup yerine koyamıyorum
ne yazsam diye kimselere soramıyorum
dedim ben de şiir yazayım şair olayım

istemem mi romantik mısralar dökeyim
çiçeklere bakınca sevdiceğimi göreyim
ama biraz öküzüm herhalde, ne edeyim
dedim ben de şiir yazayım şair olayım

voltamı attım odada bir ileri bir geri
uğraştım biraz, sıraladım dörtlükleri
oldu mu söyleyin, ey şiirin efendileri
dedim ben de şiir yazayım şair olayım

şiirim oldu tamam, uyaklarım zengin
cahit sıtkı tarancı olur mu dengin
doksanlarda iyi şarkı yazardı rengin
dedim ben de şiir yazayım şair olayım

şiir kapısı kalabalıkmış, takılanı çok
anladım, bize buradan ekmek yok
tünelin ucu bir yere çıktı bombok
dedim ben de şiir yazayım şair olayım

sevgili can’ım ego dedikleri karanlık
neşeyle, gülmelerle aydınlansın artık
hayatı fazla ciddiye alıp da etme yazık
dedim ben de şiir yazayım şair olayım


--- hakk

aşağıdaki yazdığımı buraya bir kere yazmıştım, sonra yüreğimde huzursuzluk hissedince birkaç saat sonra silmiştim. bugün bilgisayarı açınca bir kenara not aldığımı gördüm, içimden tekrar yayınlamak geldi. elbet vardır bir hikmeti...

işte büyük tartışma yaşıyorum, yerime adam bulmalarını söyleyip rest çekiyorum. kararlıyım, kesin çıkacağım. iş zaten yoruyor, işe giderken yol yoruyor, üstüne bir zamandır binen dertler daha çok yoruyor. tartışmayla ipler koptu bende. çıktım oturuyorum ofis önünde öyle vazgeçmiş şekilde. hayatım boyunca benden çalınanlar var, öyle ki burada açacak olsam, ‘onca şeye nasıl sabrettin sen’ diye sorarlar. onlar üstüne düşünüp duruyorum. bir saat ya geçiyor ya geçmiyor, sevdiğim bir abim var, ortak bir tanıdık, ofise ziyarete geliyor. oğlu var, zekâ geriliğinden mustarip, o da onunla beraber. ben oturuyorum, yan tarafıma oturuyor, oradan buradan çok alakasız sorular soruyor. kafam bulanık, aklım karışık; ama çocukcağız kırılmasın diye her soruyu kibarca bir cevapla savuşturuyorum. az sonra içeri giriyoruz, geçen bir konuşma üstüne "bakın, esas yakışıklı burada" diye sarılıyorum çocuğa. o da bana sarılıyor. sonra kafayı kaldırıyor ve diyor ki "nefret iyi değil. nefret etme, kirletir." evet, tam olarak bu kelimelerle, aynısını söylüyor. şöylece bir duruluyorum, o zaman fark ediyorum benden çalınan hayat yüzünden nefrete sapmış olduğumu. "söz ver bana, tamam mı?" diye ısrar ediyor iki kere, "tamam." diyorum, "senin için nefret etmeyeceğim."

şaştım kaldım orada. benim fark etmediğimi fark edip dile getiren de kim? bana konuşan kim? karşımdaki zekâ geriliğinden mustarip çocuk mu konuşan, yoksa perde arkasında konuşan başkası mı, onun dilinden?

cevap açık. o konuşur öyle. tüm ağızlar o'nun zaten. kullarıyla konuşur o da kulları dinlemez, anlamaz genelde. bazen zekâ geriliğinden mustarip bir çocukcağızın dilinden ses verir, bazen bir serçeyi güvercini kullanarak der diyeceğini, bazen bir tv kanalından seslenir insana. mutlaka konuşur ama. kullarını terk etmiş değildir. aksine, dinlemeyi bilmeyen kulları onu kulak ardı eder, farkında bile olmazlar. yine de yol gösterir kullarına, dünyanın merhametsizliğine bırakmaz onları. onlar anlasın anlamasın, bilsin bilmesin.

tanrı bir dinin şeriatına sığmaz. tanrı her tür şeriatın ve inancın üstündedir. kulağı açık olan zaten o'nu işitir de kulağı mühürlü olanı da başıboş bırakmaz.

bu dediğimi de ne dindar anlar ne dinsiz. dinleyen anlar ancak.

allah eyvallah.

 

--- hasan mezarcı

bu adam gandalf gibi cübbeyle, entariyle gezdiğinden çok ciddiye alınmıyor ancak şunu bilin ki meczup değil. söylediklerinin detayına bir şey diyemem, isası musası da çok önemli değil, fakat ruh âleminde ezeli ve ebedi güneş ile ilişkisini kendim gördüm. ruhtan haberi olmayan halk bu adamla alay ederek ne yaptığını bilmiyor. yine inanmayın, fakat alay etmeyin, kendi başınıza bela getirirsiniz. mevlana mesnevi'de fil ve yavrusu diye bir hikâye anlatır, hikâye sonunda allah "velilerim benim garip kullarımdır, onların intikamını ben alırım." der. işte gerçekten ruha erişmiş, o yana geçmiş insanların artık intikamını alacak olan, zat'tır.

insaniyet namına uyarımı yazıp buraya bırakıyorum, dileyen inanır, dileyen inanmaz. ben uyarımı yapıyorum, sonra başınız bitten, arkanız itten kurtulmayınca, bu nedendir diye sormayın. dünyada başımıza gelen her iş aslında kontrollüdür, tesadüf yoktur. gel gör ki bu hakikati ne materyalist ne de onlarla aynı türden olan dinci takımı kolayca sindirebilir.

--- eckhart tolle

tatlı sözlü, güleç yüzlü güzel insan. depresyona düşen bünyelerin yardımına koşan bir süper kahraman olsaydı, bu eckhart tolle olurdu. zen budizmi'ni alan watts, krishnamurti ve osho ile birlikte dünyaya yayan sayılı birkaç insandandır. şimdi'nin gücü, var oluşun gücü, dinginliğin gücü gibi üç harika kitabı vardır. ilk kitabını çıkarmadan önce garibimin iki yıllık bir evsizlik süreci olmuş, parklarda yatıp kalkmıştır. yani mal mülk içinde boğulup ruhsal öğretmenlik taslayanlardan değildir; sevgili osho öte yandan bu satırları okuyorsan sana laf sokmadığımı bilmeni isterim, sen de iyisin, sen de hoşsun. fakat gel anlaşalım, eckhart daha sakin, daha kendi işinde gücünde, hiç masraflı bir adam da değil, tam bu toprakların adamı. özellikle var oluşun gücü başucu kitabımdır, tavsiye ederim, altı veya yedi kere baştan sona bitirmeme ve sesli kitabını parça parça pek çok kereler dinlemiş olmama rağmen doymadım, doyamadım.

 

--- one of us

joan osborne'un nakaratında 'ya tanrı bizden biri ise / bizim gibi kılıksız biri ise / otobüste evine gitmeye çalışan bir yabancı ise' diye sorduğu muazzam derecede hoş ve güzel şarkı... mateyalizmin ve madde aşkının yayıldığı bir çağda böylesi bir şarkıya imza atmak hayranlık uyandırıcı... elbette daha hayranlık uyandırıcısı bu şarkıyı orta çağ'da kilise egemenken yazıp söylemek olurdu ki giordano bruno'nun kaderi düşünüldüğünde joan osborne'un sonunun ne olacağı da açıktır bu durumda.

 

--- anakin skywalker

kendisi hakkında bir iki satır karalamak istediğim, star wars evreni'nin evil karakteri gibi görünse de başta kendisi bir kurban olan garibim chosen one'ı. çocukluğunda köle olarak görmezden gelinmişken sonradan kendisini büyük bir ilginin ortasında bulmuş, annesini acı şekilde kaybetmiş ve en sonunda sevdiği kadını kaybetmemek uğruna karanlığa sapmıştır. buna karşılık sith'lerin lordu burunlarının dibindeyken onu sezemeyen, insan psikolojisiyle uzaktan yakından alakası bulunmayan jedi konseyi ise tüm bu süreci "geçen skywalker'ın içinde kargaşa seziyorum." diye diye izleyip geçirerek anakin'in düşüşüne en büyük katkıyı sağlamış, sonra da mağdur ve kurban rolüne bürünmüştür.

şimdi şurada biz bizeyiz açık konuşalım: aydınlığın temsili olan, ışığın güçlerini kullanan jedi konseyi öyle rahata, konfora alışmış, force'tan ayrı düşmüş, insanların acılarına sırt çevirmiş bir yapıdır ki anakin olmasaydı bile düşüşleri kesindi. çünkü böyledir, rahatlık ve konfor insanı içten çürütür, hamlaştırır, yozlaştırır. jedi konseyi de yozlaşmış bir yapıydı. anakin annesinin hâlini düşünüp kâbuslar görürken ona en fazla söyledikleri "bağımlılıklardan kurtul" cümlesidir, başka da bir şey yapmazlar. o kıymetli ellerini asla taşın altına sokmazlar. oysa yalnızca tek bir davranışla, annesini kurtarıp güvenli bir yer sağlayarak anakin'in düşüşüne engel olabilir, pek çok acının önüne önden geçmeyi tercih edebilirlerdi. bunun yerine kurallarının ezberlerini tekrar etmeyi seçtiler. işte buradan çıkarılacak ders şudur ki öncelikli olan insandır, kurallar insan içindir. söz konusu insanların iyiliği ise kurallar her zaman bir miktar esnetilebilir.

şu yönden düşünelim bir de, kendi tarikatındaki insanların acısını bile önemsemeyenler diğer insanlar için ne yaparlar? bu sorgulamayla jedi konseyi altında işlerin hiç iyi gitmediğini çözeriz. insanlar açlıkla, kölelikle, kıtlıkla, fakirlikle boğuşurken bunların tek derdinin kendi yapıları olduğunu kolaylıkla anlarız. jedi konseyi, insanları açlığın pençesindeyken kendine saray yaptıran çavuşesku'dan çok da farklı değildir esasında. oysa dark side'a geçen anakin daha darth vader olmadan önce söylediğine göre tüm imparatorluğa düzen getirmiştir.

hele o yoda'ya çok kuruldum. 'bağlılıklar acıya giden yoldur'muş. hırboya bak hele. insanlar sizin uyduruk tarikatınıza hizmet edeceğiz diye makinelere mi dönsün, sevmesin mi kimseyi? bu gayet de dark side'ın mottosu olabilecek bir söz üstelik.

"efendi yoda yetiş, insanları kırbaçlıyorlar."

"padavanım, insanlara bağlanma, bağlılıklar acıya giden yoldur."

bırak kırbaçlasınlar, he mi? oldu mu böyle? olmadı değil mi? hayır, sen bağlılıklara tutunmadın da ne oldu, evliye çelebi gibi oradan oraya gezip seyahatname mi yazdın? tapınağın civarında bin yıl göt büyüttün yahu. ona rağmen yeşil götüne tıklattıkları ana dek dark side'ı sezemedin. keşke anakin'in eline değnek alıp sabah akşam bu gremlin'i dövdüğü bir film daha çekselerdi şu son üçleme faciası yerine. hem anakin'in içi soğurdu hem bizim.

 

--- geceye bir şiir bırak

bu şiirimi tüm şair olmak isteyen arkadaşlara ithaf ediyorum:

baktım millet yine ne şiirler döktürmüş
şiirler yazayım, geçmesin vakit boşa
fakat anlatacak hiçbir şey bulamıyorum
istemem mi romantik mısralar dökeyim
voltamı attım odada bir ileri bir geri
şiirim oldu tamam, uyaklarım zengin
şiir kapısı kalabalıkmış, takılanı çok
sevgili can’ım ego dedikleri karanlık

 

--- heroes of might and magic iii

çocukluğum desem yeri... 99 yılıydı, bir internet kafeye gittik, duvarda bir poster, bir melek tüm azametiyle şeytana kılıç çalıyordu. o postere bakakaldım, orada durup inceledim her detayını. aylar sonra oyun cd'leri değiştiren bir dükkana girdim, şimdiki nesil bilmez, o zamanlar öyle alınıyordu oyunlar, baktım orada heroes 3 yazan bir oyun... fakat bu oyunun benim posterine bakakaldığım oyun olduğuna dair en ufak bir fikrim yok, çünkü cd kabına farklı resim basmışlar, bilenler bilir, tepede bir champion'ın şaha kalktığı, okçuların ok atışı yaptığı, giant'lerin onlara saldırdığı bir resim... öylesine onu tercih ettim. sonra eve gelince yükledim, ana menü bir açıldı, hayranlık verici bir müzik eşliğinde karşımda o melek... girdim oyunu yavaş yavaş öğrendim, tek tek yaratıkları inceledim, artılarına eksilerine dair notlar aldım, her şey öyle mükemmel geliyordu ki bu oyuna dair. iki arkadaşım vardı, onlarla hot seat modunda günler, haftalar geçirdik; resource'a ihtiyacım olduğunda çocuk aklıyla onları tehdit ediyordum, göndermezsen sana savaş açarım diye. allah affetsin, abd gibiymişim küçükken. yıllar boyunca bu oyunu oynadık. lisede de yine kendim gibi bu oyunu oynayan üç arkadaş buldum, okuldan kaçtığımız bazı zamanlar age of 2 atmazsak bunu oynuyorduk, bir oyunda tüm cafenin bizi izlediğini hatırlıyorum. hatta o oyunu iyi hatırlarım, karşıdaki iki rakip beni tehdit olarak gördüklerinden bir olmuş ikisi üstüme gelirken gücünü saklayan arkadaşım kalelerine saldırıp tek tek indirmişti. koca cafe bildiğin toplanmış iki bilgisayar başına, haykırışlar, çığrışlar, kahkahalar, alaylar... internet kafeci azarlayınca susuldu tabii... satranç gibi oyundur bu. online oyun oynarken öyle bir takıma denk gelmiştim ki arkadaşım max adında doğu avrupalı 15 yaşında bir çocuktu, rakiplerimiz ise biri kırklarında, nereden olduğunu hatırlamadığım bir adam ve diğeri altmışında, ingiltere'den başka bir adamdı. hatta altmışındaki rakibimizin torununu okuldan almak için gitmesi gerekince oyunu kesmek zorunda kalmıştık. dünya barışını getirse getirse bu oyun getirir herhalde. ya da dünya savaşı çıkarabilir, bilemedim.

oyunun artı yanlarına gelelim: heroes 3 olması. satranç gibi oyun, daha ne olacak?

oyunun eksi yanlarına gelelim: bence oyunun en büyük eksisi, oyundaki exploit'leri saymıyorum, town'lar heroes 5'teki gibi fantastik ırklar üstünden yapılsa daha iyi olurdu. centaur gibi doğuya ait bir figür ile orta dünya fantazyasında düşman olan dwarflar ile elflerin üçünün tek kalede birleşmesi biraz acayip olmuş. rampart yalnızca elflere ait olsa, dwarflar kendilerine ait kaleye sahip olsa ve centaur barbar kalesi stronghold'da bulunsa daha iyi olurdu. üstelik yedinci seviyede çeşitlilik çok az, hep dragon dolu. necropolis yedinci seviye wraith olsa, rampart yedinci seviye entler yani triantlar veya doğaya ait başka türden güçlü bir canlı olsa, üstüne de stronghold'da yedinci seviye behemoth yerine cyclops olsa daha iyi olurdu. dragonlar yalnızca dungeon'a yani kara elflere özgü olurdu. tabii bu benim kendi kişisel görüşüm, kimseyi bağlamaz, hele hele 3do'yu hiç bağlamaz, onlar isterse rampart'ı greenpeace üyelerine özgü kılar, yedinci seviyeyi kendini demirlere zincirlemiş greenpeace aktivisti yaparlar, adamların kendi oyunu neticede.

oynayan her kardeşimi selamlıyorum, isterim ki her archangel aldığınızda aklınıza masum çocukluğunuz gelsin, archdevillara, titanlara, behemothlara, hydralara, dragonlara saldığınız vakit geçmişte sizi mutlu etmiş olan iyi insanlara dua edin.

 

--- emrah safa gürkan

alanında epey bilgili, kültür düzeyi yüksek, siyaset bilimi konularında bazı hataları olduğunu düşünsem de pek çok tarihçinin düştüğü hataya düşmeyerek işleri ve olayları dönemine göre okuyabilen saygıdeğer kişilik. kendisiyle oturup bir sohbet çevirmeyi isterdim açıkçası, hatta boş bir zamanımızda karşılıklı pc oyunu atabilirdik bile. gelgelelim, gördüğüm kadarıyla o bir civilization oyuncusu imiş ben ise heroes oyuncusu; ayrı dünyaların adamıyız.

 

--- kişinin gözünde değerini git gide yitiren şeyler

dünya...


--- kitap yazmak

daha önce ben buraya şöyle bir mesaj yazmıştım, daha doğrusu sırf bu mesajı yazmak için burada hesap açmıştım.

"merhabalar... uzun zamandır çalışmasını sürdürdüğüm bir kitabı tamamlamış bulunuyorum. dile kolay, 14 yıl olmuş. bir deneme kitabı, içinde bir ömrün sorgulamaları, fark edişleri ve az miktarda da olsa hakikat âleminden haberler mevcut. fakat ben bu kitabı bastırmak istemiyorum, para kazanmak niyetinde değilim. insanlar istifade edebilsin diye ücretsiz şekilde yayınlamak istiyorum, ancak hak sahibi belli olsun ve içeriği değiştirilemesin. bu şekilde yayına açabileceğim bir platform mevcut mudur? yardım edebilecek olan çıkarsa gayet sevinirim, burada da paylaşıma açarım. sevgilerimle..."

bütün bir hâlde okunsun diye google play’e koymaya kalktım fakat onca uğraşıya, kanıta rağmen yazara ait olduğu kanıtlanamamıştır diyerek reddetti. kitabını yayınlamak isteyenler varsa aklında bulunsun, meğerse google kendisinin güven listesinde bulunan bir yayınevinden çıkmadığı sürece kitap falan yayınlamıyormuş. internette bu konuda pek çok ingilizce şikâyet de mevcut, araştırınca gördüm, bize has bir durum değil yani. benim gibi insanlar varsa yoktan yere uğraşmasın, ben yandım eller yanmasın diye buraya yazma ihtiyacı hissettim. ben de ne yaptım; blog sitesi açtım, kitabı bölüm bölüm attım, bu şekilde insanlara ulaşacağını umuyorum.

peki, hiç kâr elde etmeyeceğim bir kitap için neden yıllardır ısrarla emek sarf ettim, şimdi de insanlar okusun diye ısrarla uğraşıyorum, ne var bu kitabın içinde? bu kitabın içinde hem bu âlemden hem de ruhtan tüm ömrüm boyunca öğrendiklerimin, çekip çıkardıklarımın bir kısmı var. yeri geldikçe hakikat âleminden, hakk katından haberler ve bilgiler var, parça parça ekledim. hani şeyh galip kendi eseri hakkında der ya: “esrarını mesnevi’den aldım / çaldım veli miri malı çaldım.” diye. bu öyle değil. elbette mesnevi’den de velilerden de hikâyeler ve bilgiler bulacaksınız ancak kitapta okuyacağınız haberler bizzat bu ruha yaradan’ın bahşettikleri, lütfettikleridir. doğrudan haberler bunlar, kaynağından.

iyi de nasıl öğrenilir hakikât âleminden bilgiler? hakk yaradan öğretmeyi diler, öğrenilir. geçerli tek cevap bu. fakat bir yolu var mıdır diye sorarsanız, surette ibadet olarak riyazet ile inziva, yani günlerce veya başarılabilirse haftalarca susmak ve yiyip içmekten uzaklaşmak denenebilir. gerçi çok daha azını veya fazlasını yaparak da ruhta pek çok şey elde etmek mümkündür çünkü son karar her zaman yaradan’a aittir. o kime neyi, ne kadar vermek isterse o kadar verir. bundan başka bir şey diyemem.

madem bu bilgiler böyle çilelerle elde ediliyor da neden bedava dağıtıyorum, hiç mi bir şey beklentisi içinde değilim? hayır, hiçbir şey maddî menfaat beklentisi taşımıyorum. yıllarımı bu uğraşılara verdim çünkü kedileri, kuşları, bitkilerle ağaçları, börtü böceği var eden beni sevmiyorsa sevsin, seviyorsa daha çok sevsin istedim. yalnızca bu amaç doğrultusunda, uzun uğraşılar ve çilelerle elde ettiğim bilgileri paylaşıyorum. yani içinizden gelmiyorsa like atmak, comment yapmak, “allah razı olsun.” veya “ışıklar içinde uyu.” demek gerekliliği falan yok, hatta “abim bizle onca şey paylaşıyorsun. cennette ayağını ana de armas yıkasın, havlunu miranda kerr tutsun, palmiye yaprağını emilia clark sallasın.” diye dualar bile etmek zorunda hissetmesin kimse kendini. zaten ayağımı neden ana de armas yıkasın, benim onun ayağını yıkamam daha yerli yerinde olur, ne de olsa cennet ana’ların ayakları altında.

“bir hadis ancak bu kadar yanlış anlaşılabilir yahu.” diyerek okumayı kesmeyin lütfen, orası işin şaka kısmıydı. o şakayı telafi etmek için de hakikatten bir tanecik haber vereyim madem. böyle dualar etmek zaten yersiz, çünkü hakikatte bir ruhun hem eril hem dişil görüntüsü vardır. bu âlemde erkek görünenin içinde dişil, dişil görünenin içinde erkek gizlidir. ve her insan kendi ruhtaki görüntüsünü dünyada inşa eder. güzel huylar, davranışlarla erkek kendi içindeki kadını hiçbir hollywood aktrisinin yaklaşamayacağı derecede güzelleştirebilir ve kadın kendi içindeki erkeği hiçbir hollywood aktörünün yaklaşamayacağı derecede yakışıklılaştırabilir. yani kişinin ruhtaki görüntüsü kendi elindedir. burada gayet çirkin görünümlü bir insan orada âlemi peşinden koşturan bir afeti devran olarak görünebilir. bunun için gereken istemek, bu uğurda çalışmak ve kendine doğru aynadan bakmaktır. ve eğer yaradan lütfederse bu görüntüsüyle sonsuza dek genç kalır. hadi çirkinler ve kendini çirkin hissedenler olarak yine iyiyiz.

işte kitap tam olarak okuduğunuz bu paragraf gibi. goygoyla hakikatin bir karışımı. okumazsanız the ring’deki gibi ekrandan bir hayalet sırılsıklam çıkıp sizi öldürmeye kalkmayacak elbette ama okursanız kendiniz adına faydalar sağlaması muhtemel. ben zaten sevdiğim her kuşta, her kedide yaptığım işlerin karşılığını tekrar tekrar aldığımı hissediyorum, şu âlemi var eden güzel varlık sağ olsun. 

Yorumlar