Ekşisözlük Notlarım - Hayattan Konular ve Kendime Dair
Böyle bir başlık açıyorum çünkü kendimizi
keşfetmek ve daha iyiye evrilmek elbet hayatımızın amacı fakat belki burada da
insanlar okur, güzel yönde fayda sağlar ve iyi işler yapmalarına vesile olur.
Yaradan’ın iradesi yeryüzüne hâkim olsun diye... Bu başlık ben orada yazdıkça
güncellenir. Sıralama son girilenden ilke doğru olacak. İnanç - siyaset -
insan olarak üçe bölüp üç ayrı ana başlık hâline getiriyorum; yayınladığım üç
kitaptaki üzere.
--- ekşi sözlük
bu sözlükte ciddi bir saygı problemi mevcut. kimse eleştiriden muaf değil,
tarihin büyük şahsiyetleri hakkında da eleştiri olması her zaman iyidir, yoksa
elimizde bir avuç ne yaptığı sorgulanamayan ve onların adını kullanarak
dilediğini yapan insan topluluğu kalır. fakat burada hangi büyük şahsiyetin
başlığına girsen alay ve hakaret eden gereksizler görüyorsun. şimdilik aklıma
gelen, hz. ali, hz. muhammed, hz. isa, mustafa kemal atatürk başlıkları; fakat
şuna eminim, diğerleri de eksik değildir. bu iş hoşuma gitmiyor. eleştiriye her
zaman eyvallah, fakat hakaret ve alaya eyvallah değil. eğer kendinize hakaret
ettiriyorsanız, eyvallah, fakat yok, siz kendinize hakaret ettirmiyorsanız, bu
şahıslara da hakaret ettiremezsiniz. böyle adalet olmaz.
adam kıçını yaya yaya atatürk'ün kurduğu ülkede otururken atatürk'e hakaret
ediyor ve parasını bu ülkeden kazanan sözlük yönetimi buna sessiz kalıyor. ya
da başkası yine kıçını yaya yaya milyar tane takipçisi bulunan muhammed'e
hakaret edebiliyor ve bunun bir yaptırımı olmuyor. tekrar ediyorum, eleştiriye
eyvallah, bu insanların hepsi de eleştirilmeli; fakat siz nasıl eleştiri
kaldırıyorsanız o şekilde. daha ekstrem bir örnekle anlatıyorum, eğer
birilerinin size yumurta atmasına izin vermiyorsanız tutup sizin de başkasına
yumurta atma hakkınız yoktur. adalet dediğin budur.
sözlükte bunları yazanlara sormak gerek, birisi orada yazdıklarınızın
eşdeğerlerini size yöneltse ağlayarak avukata koşar mısınız, gülerek kabul eder
misiniz? gülerek alıyorsanız, o zaman tamam, adalettir. fakat buraya yeni
katılmış olmama rağmen ben yıllardır bu sözlüğü takip ederim, nedense her
seferinde herkesin birbirini avukatla tehdit ettiğini görüyorum. fakat tarihte
yer almış büyük insanlara gelince dileyen alay ediyor, dileyen hakaret
ediyor... böyle özgürlük olmaz.
burada o alay ve hakaretleri yazanlara hatırlatmak lazım: o kadar önemli
değilsiniz lan. ananız sizi hiç fırtlatmayabilir veya sizin yerinize başka
birini fırtlatabilirdi. insanlık açısından hiçbir şey değişmezdi. ama o hakaret
ve alay ettiğiniz insanlar dünyayı iyi yönde değiştiren seçkin şahsiyetler. o
yüzden haddinizi bilin.
bu son paragrafı onların diliyle yazdım ki anlayabilsinler.
edit: "burada yazanlara" yazmışım, sanki herkese söyler gibi. son
paragraf yalnızca o hakaretleri yazan kitleye, yanlış anlaşılmalara mahal vermeyelim.
gerçi galiba her iki tarafta da bu türden yazılar yazarak karşıt tarafı
sinirlendirmek için para alanlar var. bu adamlara ne yazsan boş; onuru paraya
değişmişler çünkü.
--- hakk babaji
youtube'da önüme videosu düştü, unutmadan onun hakkında da girelim.
kanalının adını hakkbabaji yapmadan önce atilla türker'di; herhalde adı bu
olmalı. herhalde on- on beş videosunu dinlemişimdir. budizm'e yakın bir
öğretisi var; zaten yanlış anımsamıyorsam ilk videolarından birinde hakk'ı
bulmak ve birliğe erişmek için doğuya yolculuk ettiğini söylüyordu. kendisini
dünyada görmüşlüğüm yok fakat ruhtan haberdar ve hakk ehli olduğunu biliyorum.
söylediklerinin doğruluğuna güvenerek güvenle dinleyebilirsiniz; hakk'tandır.
yalnız, inziva günleri düzenliyor ve bunlar için para talep ediyormuş. ben
buda'nın köy köy vaaz vermek üzere dolanırken kimseden para talep ettiğini
sanmıyorum. gerçi bu dönem o dönem değil, içinde bulunduğumuz dönemde bir
şekilde para kazanmamız zorunlu, faturalar başka türlü ödenmiyor. kendisinin de
bir mesleği yoksa bir şekilde geçimini sağlamak zorunda. fakat, "ben
üstünüm ya" anlayışıyla söylemiyorum, hakk'ın ilmini yaymak için para
almanın benim içime sinmediğini söyleyebilirim. zaten o da youtube kanalında
ücretsiz yayın yaparak üstüne düşeni yapıyor. bu yüzden kendisini eleştirsem mi
eleştirmesem mi ikilemde kaldım.
benim tavsiyemi sormadınız ama, soracak olsanız, kendisini youtube'dan
dinleyin, fakat harcayacak çok paranız yoksa inziva günlerine katılmayın derim.
ekbette çok paranız varsa gidebilirsiniz, ne diyeyim, çok parası olanlara akıl
vermiyorum. benim verdiğim akıl da bilgiler de fakirler için.
--- hasan mezarcı
edit: tanım yapmadığım aklıma geldi, girim silinmesin.
tanım: belli ki iyi bir fıkra anlatıcısı olmayan, fakat ruhta yetki sahibi
olan, ruh deyince kendisine deli yaftası yapıştırılmış, gerçi cübbe de etkide
bulunmadı değil de neyse, hatta bir zaman birlikte yol yürüdükleri tarafından
kendisi hakkında "yaşayan şehit" gibi abidik gubidik bir tanımlama
icat edilmiş şahıs. yaşayan şehit ne lan, yok başını vermeyen şehit anasını
satayım.
birkaç gün önce hakkında yazdığım yazıda uzun uzun, bu adamın kesinlikle
meczup olmadığını söylemiştim. fakat onca yazdıktan sonra hakk ehlinin nasıl
tanınacağına dair insanların fikri olmadığından dolayı bu tür karşı çıkışların
aslında gayet normal olduğunu fark etmiştim. bugün bu işe faydası olacak
çalışmayı tamamladım.
--- hasan mezarcı
çaylakken hasan mezarcı'nın meczup olmadığıyla ve ruhta kendisinin makamını
gördüğümle ilgili bir yazı yazıp kendisiyle alay etmenin sonuçları olacağı
üstüne uyarıda bulunmuştum. o yazıyı dört sayfa öncede buldum, yazık ki arada
girilmiş olan yorumların neredeyse tamamı alay ağırlıklı.
o nedenle bir kere daha uyarma ihtiyacı hissediyorum; bu adam meczup falan
değil. öyle cübbeyle falan dolanıyor olması kimseyi aldatmasın, isa, musa olup
olmaması da önemli değil; fakat ruhta yetkin, önemli olan burası.
işin aslı hasan mezarcı eskiden deliydi, saray islamcısı iken, hani öfkeyle
ağzından tükürükler saçarak hilafet ister, atatürk'e saydırırken, o zamanlar
deliydi. ortalama bir deli düşünün, ne yapar: bazen bağırır çağırır, bazen
kendi kendine haykırır, güler, bazen ağlar, bazen sağa sola saldırır, neden, ne
zaman, ne yapar bilemezsin. kendi üstünde kesinlikle kontrolü yoktur, değil mi?
işte ruhta deliliğin hükmü de budur, kendi üstünde kontrol sahibi olmamak.
milleti öfkeye, kine, bölünmeye sevk eden ruhta deli hükmündedir. felsefe
parçalamıyorum, gerçekten ruhta onlara "deliler" diye hitap edilir.
işin aslı sizin burada bakıp da akıllı zannettiğiniz pek çok adam aslında
ruhta deli hükmündedir. ben sivas katliamını canlı tv'de izlemiş nesildenim
aslanlar, deli ne, delilik ne, iyi bilirim. hasan mezarcı da deli bir
siyasetçilerden biriydi o zamanlarda. fakat bir de cezaevinden çıktıktan
sonraki konuşma biçimine, hareketlerine, hâline tavrına bakın. asalet akıyor
adamdan. yıllardır akıllıların en akıllısı; en akıllıca açıklamaları yapıyor.
çünkü ruhta ezeli ve ebedi güneşe kavuştu, aydınlandı. artık ondan kimseye
zarar gelmez. eski hâlini boş verin, silin onu, o zamanlar deliydi. şimdilerde
o hakk katının seçkin bir mensubu.
hadi ruhtan haberiniz yok. herkesin ruhtan haberdar olması da gerekli
değil, belki bu dünyada insan olarak ilk yaşamınız, yaşamanız gereken yaşamlar,
aşmanız gereken basamaklar var. olabilir. fakat insan olarak dünyaya geldiniz,
dolayısıyla belli bir miktarda akla sahipsiniz. onu kullanın.
profilime girip baksanız göreceksiniz ki karşınızda ruh ağırlıklı yazılar
yazan, saray islamı karşıtı ve atatürk yanlısı, kültürel türk milliyetçisi,
haydar ali aşığı bir alevi bulunuyor. kendisini de şahsi olarak tanımıyorum.
böyle bir adam hasan mezarcı gibi bir zaman ağzından tükürükler saçarak
halifelik istemiş birine neden şahitlik etsin? biraz akledin yahu. ne kazanç
elde edeceğim? üstelik kendi zararıma şahitlik ediyorum, çünkü hasan mezarcı
gibi toplumun geneli tarafından "deli" kabul edilen birinin aslında
öyle olmadığını söyleyerek kendi yazdıklarıma gölge düşürme riskini göze
alıyorum. fakat hakk işi bu; din işine benzemez.
bir yandan size de hak veriyorum bu arada. ruhtan haberdar olduğunu
bildiğim bir tanıdığıma bu adamla ilgili "onun ruhta yetkisi var,
biliyorum, gördüm." dedim, "ben de biliyorum ama tutup da her şeyi
söyleyemeyiz. akıllı olmak gerek." dedi. fakat işte hakk meselesi olunca
ben aklı, planları, insanların yargılarını bir köşeye koyup doğru olan neyse
onu söylemek gibi baş belası bir huya sahibim. o yüzden de otuzlarımın
ortalarına kadar sosyal medya hesabı falan uğraşmadım. onca eğitim, onca
bilgiyle söyleyecek tonla şeyim vardı da cahil takımı pek uğraşılacak gibi
değil, en iyisi kendi hâline bırakmak.
hasan mezarcı ile benim arasındaki temel fark şu: bana gelip deseniz ki
"madem bu madde dünyanın ötesi var, bana da göster, beni gezdir." ben
bunu yapamam. çünkü ruhta her şey yetkiyledir, benim buna yetkim veya böyle bir
ilmim yok. anca kendim dolaşır, gezinirim. oradan edindiğim bir iki haberi de
ölmeden önce yazıp yaymaya karar verdim ki belki uyananlar olur da böylece hakk
hizmeti görmüş oluruz. yoksa bu vakte kadar olduğu üzere susmaya devam ederdim,
kimse de benden o âleme dair bir haber, bir koku alamazdı.
fakat bu adam işte o işi yapabilir. ruhta dilerse gelip size görünebilir,
başka âlemlere götürebilir. yanına gitmeye falan gerek yok, maddeye değil ruha
ilişkin bu iş. birkaç gece uyumadan önce odaklan da çağır, rüya dediğin âlemde
gelecek mi veya seni çekecek mi gör. tarikat yok, para vermek yok, tespihler,
ritüeller yok. hiçbir kaybın yok. sadece biraz ısrarcı olman gerek.
onca söze kanıta rağmen inanmayanın da paşa gönlü bilir. dünya rüyası sona
erince kendi yolunuzu da bulursunuz artık. hiçbir şey bilmeden her haltı
biliyorsunuz ne de olsa. gerçi ruhun yolunun başlangıcı nere, hakikat nereden
başlıyor, bilen yok; çok da kızmamak gerek. milleti kandırdılar hep uydurma
öğretilerle.
--- rüya
iki gün önce gördüğüm: bir lunaparktayım. bana deniyor ki “insanlar birkaç
ay içinde lunaparklarda ne işe yaradıklarını bilmedikleri eşyalar bulacak.”
teknolojik bir şeye benzeyen gri bir küre görüyorum, bir futbol topu
büyüklüğünde. döne döne geliyor ve bana çarpıyor.
gerçi rüyanı kimseye söylememen daha iyidir, fakat ben bir üst bilinç
boyutundan gelen haberlerden biri olduğunu hiç zannetmiyorum bunun. bilincin
daha açık olur, ruhta rehberin olur, en azından uyanırsın,
"rüyadayım" dersin, gerçekleri öyle alırsın. ruhta bazen
yükseliyorsun, bazen alçalıyorsun, her zaman her şeyi çözmek mümkün olmuyor.
bunda sadece temiz bir görüntü vardı; fakat daha çok zihnin işi gibiydi. yine
de buraya yazayım istedim; çünkü olur da tutarsa, ortamlarda
"evliyayım" diye gezip millete suda batmayan kefen satmanın yolu
açılır bana. neden suda batmayan, çünkü ateşte yanmayanı zaten yapıldı, yeni,
inovatif işlere ihtiyacımız var. her ihtimale karşı şimdiden sakal uzatmaya
başlasam iyi olur, birkaç aya kendini anca toplar.
işin şakasını bir yana koyalım, rüyaların dilinden az çok anlamayan biri
muhtemelen buraya gelir ve heyecan içinde “birkaç ay sonra lunaparklarda
değişik, teknolojik nesneler bulunmaya başlayacak” diye yaygara kopartırdı.
hani şu medyumların, kâhinlerin sık sık yaptığı üzere. zaten insanlar sıkıcı
hayatlarında boğuluyor, böyle heyecanlara ihtiyaçları var. gelgelelim ben böyle
bir işin gerçekleşme olasılığının az olduğunun bilincindeyim, çünkü genel
olarak rüyalar öyle işlemiyor.
rüyalarda insanın ne gördüğü hem bilincinin gelişkinliğine, hem de
uyanıklığına bağlı olarak değişiyor. muazzam sırlara erişebilirsin, saçma sapan
görüntülere de, her şeyi de görebilirsin, hiçbir anlam ifade etmeyen şeyler
de... bunu ayırt edebilecek bilinç gerekir. fakat rüyada görülen yerler nadiren
dünyadakilerden haber verir. kesinlikle vermez, demiyorum, dikkat edin, fakat
verme oranı düşüktür. çünkü rüyalar farklı gerçekliklerin -gerçekliğin değil-
yansımasıdır ve oraya ait bir dilde konuşur. üstelik insana kendinden haber
vermek gibi bir misyon üstlenir.
aslında insanlar bilmiyor, rüyalar bu dünyanın en önemli parçası, ama aynı
zamanda en önemsizi de... tamamen ruha ve bilince bağlı önemliliği ve
önemsizliği... fakat bu konuya girsek, ayrı ölüm oluşturmak lazım, ona da
vaktim yok. işin aslı vakit bulunur da içimde nedense bir istek yok.
sadece şu kadarını yazıp bırakayım: rüyada uyanmak hakikat açısından
önemlidir, o nedenle rüyada olduğunu hatırlamak ve uyanmak üzere çalışmalar
yapmak da iyidir.
inşallah zamanı gelince, içimde bir istek belirir, onu da yazarım uzun
uzadıya.
--- tefekkür
dün gece tefekkürümde bir şey fark ettim ve çok üzüldüm. insanlara
kendilerinin ruh yönü bulunduğunu anlatmak ve "kardeşim bak, sen bedenden
ibaret değilsin, biraz otur düşün, farkına varacaksın" temalı onca işle,
kendilerini ruh yönüne yöneltmek üzere onca çabanın ardından, daha henüz fark
ediyorum bunu.
beşerin ruhtan bahseden insanı alaya alma sebebi gerçekten ruh yönünün
olduğuna inanmamasından öte, özünde buna inanmak istemiyor, o yüzden inat
ediyor oluşu. bu insanlar dünya oyununu, burada olmayı, buranın kurallarını
seviyorlar. ruhtan değil, egonun işlerinden hazzediyorlar. sınırsız cinsel
ilişki, patlayasıya yemek, didişmek ve kavga etmek, başkalarını ezmek ve
böylece üstün hissetmek, onları çekiyor. savaşlardan yakınmaları hikâye, tüm
dertleri savaşta kazanan tarafta yer almak, yoksa kan dökülmesi, diğerlerinin
felaketi üstünden kârlar elde etmek hiç umurlarında değil. kazanan adına da
kaybeden adına da durum böyle. inandıkları tanrı yahut tanrılar dahi onların
egolarının hizmetçisinden başka bir şey konumu taşımıyor. hayvanlık tarafları,
beşeriyet için bir zevk ve büyüklenme vesilesi, bunu kaybetmek istemiyorlar.
çamurda oynamaktan keyif alıyorlar.
yani o alay saçma bir şey işitince buna şaka yollu ama rahat bir ruhla
verilen karşılık değil esasında, hoşuna giden bir rüyadan uyandırılmak
istemeyenlerin korkuyla dolu inkârı. kendilerinin ruh yönünü görüp bilmekten ve
sebeple dünyayı yitirmekten korkuyorlar. çünkü bu dünya sahip oldukları her
şey. sahip oldukları her şey dünya olunca, bu dünyanın gerçekliği dışında bir
şeyin varlığı onları korkutuyor. bu durum, örneğin kapitalizmde gayet iyi bir
konumda bulunan birinin sistemin yıkılmasından duyduğu korkuyla aynı stresi
içeriyor. çünkü sistem yıkılırsa sahip olduğu konumu kaybeder, dolayısıyla
bundan müthiş korkuyor.
peygamberlere, velilere ve ağzını açan ruh ehline "şizofren",
"deli", "aklını yitirmiş" yakıştırması yapmaları, bin
yıllardır da hep aynı şeyleri geveliyor olmaları, gerçekle yüzleşmekten kaçış
yolları aslında. altta, bunu dedirten esas sebep yatıyor: tensel ve egosal
zevkleri bırakmak istememeleri. egosal zevk derken, anlaşılır olması gerek,
kibir, açgözlülük, doyumsuzluk, nefret, şiddet, kin gibi akla gelebilecek
karanlık ne zevk varsa, o işte. bunları terk etmek istemiyorlar.
vallahi bunu yeni fark ettim. tek bir tefekkürde ümidim kırılır gibi oldu.
fakat onca çabamın sebebi vardı. birincisi, verdiğim söz, o kısım bana özel.
ikincisi ise, manevi tarafı. herhalde bir on yıl kadar önceydi, ben ruhta
gördüklerimi, şahit olduklarımı ve fark ettiklerimi not almayı aynı şekilde
sürdürüyor, üstüne yazmış olduğum konular neyse aynı şekilde çevremdeki
insanlarla sohbet edip kendi hâlimde takılıyordum. konuştuğum arkadaşlardan
biri bir gün ruhtayken gelip beni buldu, minnet dolu bir sesle "sen olmasan
uyanamazdım." dedi. bir şey demedim. aslında uyanası gelmiş, ben sadece
vesile olmuşun, ben olmasam da bir yerlerden bir şeyler işitir kalkardı. fakat
o minnet dolu ses var ya, insana öyle bir manevi bir mutluluk sağlıyor ki tutup
dünyayı ayağına serseler aynısını bulamazsın. ruhani bir şevk bu. sadece
"eyvallah" diyebiliyorsun, yani "ben değil, o".
fakat dünkü tefekkürüm beni derin bir hayal kırıklığına düşürdü. bu türlü
sitelerden bir süre el etek çekmek, insanları ikna etmeye çalışmayı bırakmak
kendi faydama olacak. yaradan için üstüme düşeni hizmeti zaten tamamladığıma
inanıyorum, blog orada, üç kitap dolusu konu mevcut. okuyup düşünen, belki
kendine fayda sağlar; yoksa bunlardan hiçbir dünyevi kârım yok, menfaatim yahut
çıkarım da söz konusu değil. dileyen açıp okusa, sonra "sahiden ben bu
dünyada ne arıyorum yahu?" diye odasında tek başına biraz oturup kendini
dinlese elbet kendinde değişiklik hisseder. dünya için ölüp öldürecek
olanlaraysa yapacak bir şey yok. onlar daha bir zaman çarkta çevrilip duracak,
yanıp yakılacak, dünyadan iyice bunalıp kendi varlığından usanınca ruhsal yön
cazip gelecek ve ancak öyle bu konulara eğilim gösterecek. her meyve vaktini
bekliyor neticede.
--- bakamayacaksanız beni niye yaptınız diyen evlat
bunu diyen çocuk pinokyo, çemkirilen kişi de gepetto usta ise dibine kadar
haklıdır. çocuğu hem ağaçtan yap, hem de yalan söyleyince uzayan burun ver. iyi
de bu çocuk geçimini sağlamak için hangi işe girecek? siyasete atılsa olmaz,
ticarete girse olmaz, devlete memur olarak girse olmaz, din anlatarak para
kazanmaya çalışsa olmaz, yahu cami önüne oturup avuç açsa dahi eli boş kalır
burundan dolayı. gepetto usta çocuk hevesi alacak diye niye bu garibe ömür boyu
eziyet hak olsun?
kendisi yalan olan dünyada, garibim pinokyonun payına da yalan söyleyince
uzayan burun düşmüş. iki çıkış yolu var: ya veli-aziz olacak ya da yalan
söyleyince utanma duygusunu silecek. bak o zaman siyasette iyi iş yapar.
--- yazar olmak
kayıt düşmek adına buraya girelim, bulunsun, 24 haziran itibariyle, zannederim
üç yıla yakın bir çaylak süresi ardından, "bir şekilde yazar oldun"
bildirimi eşliğinde yazar olmuşum. yaradan hayra uğura vesile kılsın, ne
diyelim.
sevgili kardeşlerime de açıklama olsun, insanlara fayda sağlayabilecek,
seviyeyi yukarı çekecek giriler yazar olma şansını hızlandırıyor muhtemelen.
ben kabul almadan önce 84 entry yazmışım. çaylakken yazılan giriler yazar
olunca doğrudan ekleniyor. o nedenle yazmaktan korkmayın.
--- cristiano ronaldo
futbol başlıklarına giri girmem, fakat siteye girince baktım solda üç yüz
giri, ne olmuş bakayım dedim, kötü oynamış diye adamla sayfalarca dalga
geçilmiş. hele bir iki linke tıkladım, portekizliler bile alay etmiş; ama
zekice etmişler, gülmedim desem yalan.
tamam antipatik, tamam bencil, belki de biraz narsist ama, bu adam dünyanın
gelmiş geçmiş en iyi beşlisi arasında. dünyanın en iyi futbolcusuna zamanında
kafa tutmuş, ronaldinho onun gelmediği realin içinden geçiyordu benim futbolu
hâlâ takip ettiğim zamanlarda. 2012 dolayları olacak messi ile ronaldo çıktı ve
biz yine ntvspor'da ikisi arasındaki kapışmayı hazır bekledik. insanüstü
messi'ye başka kim kafa tutabilirdi? messi ronaldo'yu, ronaldo messi'yi
geliştirdi. ha messi, daha iyi olduğunu kanıtladı, orası ayrı. bugünlerde ise
takımı baltalayan adammış ronaldo, orası da doğrudur, uzun zamandır futbol
takip etmiyorum. 1000 gol rekoruna fazla takmış olabilir kafayı.
fakat ben başka yere geleceğim. çünkü bu başlıktan çıkacak dersler var.
beşeriyet ne diye tanımak isterseniz buraya bakabilirsiniz.
birincisi nankörlük huyu: ronaldo portekiz'i parlatan adamdır. ronaldo'dan
önce bir tek eusebio vardı, ona da yaşımız yetmez. ronalde gelene dek portekiz
pes'te falan seçilmezdi, takmazdı kimse. nuno gomes falan iyiydi gerçi ama ben
alana hiç denk gelmedim yine de. ronaldo portekiz'e tek başına getirdi avrupa
kupasını; ispanya maçını hatırlayın. ve şimdi portekizliler onunla alay
ediyorlar. belki biraz haklılardır, ama yüksek oranda ayıp ediyor olmalılar.
fakat beşeriyet geçmişte kalan iyilikleri çabuk unutuyor işte.
ikincisi haset. bu kadar adam, dünyanın en başarılı sayılı adamlarından
biriyle alay etmek üzere toplanmışsa bu hasettendir arkadaşım. kim demişti
hatırlamıyorum, "halk süper kahramanların kazandığını görmek istemez,
kaybettiğini görmek ister." diye. işte onun halk dediği 'beşer'
ego-nefs-benlik ehlidir, kendinden yukarıda olana haset eder, çekemez. 'insan'
ise ruh ehlidir, kendinden yukarıda olanı takdir ve tebrik etmeyi bilir. işte
beşerle insan arasındaki fark "helal olsun, bu insan neler başardı"
demekte yatar biraz da.
fakat yine de tüm suç beşerde değil elbette, ronaldo da çok seveni yoksa,
neden diye kendisine sorsun, biraz da kusuru kendisinde arasın. messi'nin kendi
takımında el üstünde gezdirilip onun sevilmemesinde de bir sebep vardır
elbette. dünyada her şey başarıya endeksli değil, her zaman en iyiyi sevmek
zorunda da değiliz. şahsen ben hâlâ ronaldinho'nun prime zamanlarını özlüyorum.
ne oyuncuydu be. bir de milan'da kaka leite vardı, muhteşemdi yahu. man.
utd'nin üç savunmacısını birbirine çarpıştırıp attığı gol hâlâ aklında.
cristiano ekşisözlük'te yazarsan bir ses ver, durduk yere bana ne uzun giri döşettin lan.
--- geceye bir şiir bırak
bu şiirimi
tüm şair olmak isteyen arkadaşlara ithaf ediyorum:
baktım millet
yine ne şiirler döktürmüş
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
edebi sanatlarla sözlere diz çöktürmüş
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
şiirler
yazayım, geçmesin vakit boşa
güzel şeyler karalasam da gitse hoşa
yeni word belgesini açtım coşa coşa
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
fakat anlatacak
hiçbir şey bulamıyorum
farklı sözler bulup yerine koyamıyorum
ne yazsam diye kimselere soramıyorum
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
istemem mi
romantik mısralar dökeyim
çiçeklere bakınca sevdiceğimi göreyim
ama biraz öküzüm herhalde, ne edeyim
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
voltamı
attım odada bir ileri bir geri
uğraştım biraz, sıraladım dörtlükleri
oldu mu söyleyin, ey şiirin efendileri
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
şiirim oldu
tamam, uyaklarım zengin
cahit sıtkı tarancı olur mu dengin
doksanlarda iyi şarkı yazardı rengin
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
şiir kapısı
kalabalıkmış, takılanı çok
anladım, bize buradan ekmek yok
tünelin ucu bir yere çıktı bombok
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
sevgili
can’ım ego dedikleri karanlık
neşeyle, gülmelerle aydınlansın artık
hayatı fazla ciddiye alıp da etme yazık
dedim ben de şiir yazayım şair olayım
--- hakk
aşağıdaki yazdığımı buraya bir kere yazmıştım, sonra yüreğimde huzursuzluk
hissedince birkaç saat sonra silmiştim. bugün bilgisayarı açınca bir kenara not
aldığımı gördüm, içimden tekrar yayınlamak geldi. elbet vardır bir hikmeti...
işte büyük tartışma yaşıyorum, yerime adam bulmalarını söyleyip rest
çekiyorum. kararlıyım, kesin çıkacağım. iş zaten yoruyor, işe giderken yol
yoruyor, üstüne bir zamandır binen dertler daha çok yoruyor. tartışmayla ipler
koptu bende. çıktım oturuyorum ofis önünde öyle vazgeçmiş şekilde. hayatım
boyunca benden çalınanlar var, öyle ki burada açacak olsam, ‘onca şeye nasıl
sabrettin sen’ diye sorarlar. onlar üstüne düşünüp duruyorum. bir saat ya
geçiyor ya geçmiyor, sevdiğim bir abim var, ortak bir tanıdık, ofise ziyarete
geliyor. oğlu var, zekâ geriliğinden mustarip, o da onunla beraber. ben
oturuyorum, yan tarafıma oturuyor, oradan buradan çok alakasız sorular soruyor.
kafam bulanık, aklım karışık; ama çocukcağız kırılmasın diye her soruyu kibarca
bir cevapla savuşturuyorum. az sonra içeri giriyoruz, geçen bir konuşma üstüne
"bakın, esas yakışıklı burada" diye sarılıyorum çocuğa. o da bana
sarılıyor. sonra kafayı kaldırıyor ve diyor ki "nefret iyi değil. nefret
etme, kirletir." evet, tam olarak bu kelimelerle, aynısını söylüyor.
şöylece bir duruluyorum, o zaman fark ediyorum benden çalınan hayat yüzünden
nefrete sapmış olduğumu. "söz ver bana, tamam mı?" diye ısrar ediyor
iki kere, "tamam." diyorum, "senin için nefret etmeyeceğim."
şaştım kaldım orada. benim fark etmediğimi fark edip dile getiren de kim?
bana konuşan kim? karşımdaki zekâ geriliğinden mustarip çocuk mu konuşan, yoksa
perde arkasında konuşan başkası mı, onun dilinden?
cevap açık. o konuşur öyle. tüm ağızlar o'nun zaten. kullarıyla konuşur o
da kulları dinlemez, anlamaz genelde. bazen zekâ geriliğinden mustarip bir
çocukcağızın dilinden ses verir, bazen bir serçeyi güvercini kullanarak der
diyeceğini, bazen bir tv kanalından seslenir insana. mutlaka konuşur ama.
kullarını terk etmiş değildir. aksine, dinlemeyi bilmeyen kulları onu kulak
ardı eder, farkında bile olmazlar. yine de yol gösterir kullarına, dünyanın
merhametsizliğine bırakmaz onları. onlar anlasın anlamasın, bilsin bilmesin.
tanrı bir dinin şeriatına sığmaz. tanrı her tür şeriatın ve inancın
üstündedir. kulağı açık olan zaten o'nu işitir de kulağı mühürlü olanı da
başıboş bırakmaz.
bu dediğimi de ne dindar anlar ne dinsiz. dinleyen anlar ancak.
allah eyvallah.
--- hasan mezarcı
bu adam gandalf gibi cübbeyle, entariyle gezdiğinden çok ciddiye alınmıyor
ancak şunu bilin ki meczup değil. söylediklerinin detayına bir şey diyemem,
isası musası da çok önemli değil, fakat ruh âleminde ezeli ve ebedi güneş ile
ilişkisini kendim gördüm. ruhtan haberi olmayan halk bu adamla alay ederek ne
yaptığını bilmiyor. yine inanmayın, fakat alay etmeyin, kendi başınıza bela
getirirsiniz. mevlana mesnevi'de fil ve yavrusu diye bir hikâye anlatır, hikâye
sonunda allah "velilerim benim garip kullarımdır, onların intikamını ben
alırım." der. işte gerçekten ruha erişmiş, o yana geçmiş insanların artık
intikamını alacak olan, zat'tır.
insaniyet namına uyarımı yazıp buraya bırakıyorum, dileyen inanır, dileyen
inanmaz. ben uyarımı yapıyorum, sonra başınız bitten, arkanız itten
kurtulmayınca, bu nedendir diye sormayın. dünyada başımıza gelen her iş aslında
kontrollüdür, tesadüf yoktur. gel gör ki bu hakikati ne materyalist ne de
onlarla aynı türden olan dinci takımı kolayca sindirebilir.
--- eckhart tolle
tatlı sözlü, güleç yüzlü güzel insan. depresyona düşen bünyelerin yardımına
koşan bir süper kahraman olsaydı, bu eckhart tolle olurdu. zen budizmi'ni alan
watts, krishnamurti ve osho ile birlikte dünyaya yayan sayılı birkaç
insandandır. şimdi'nin gücü, var oluşun gücü, dinginliğin gücü gibi üç harika
kitabı vardır. ilk kitabını çıkarmadan önce garibimin iki yıllık bir evsizlik
süreci olmuş, parklarda yatıp kalkmıştır. yani mal mülk içinde boğulup ruhsal
öğretmenlik taslayanlardan değildir; sevgili osho öte yandan bu satırları
okuyorsan sana laf sokmadığımı bilmeni isterim, sen de iyisin, sen de hoşsun.
fakat gel anlaşalım, eckhart daha sakin, daha kendi işinde gücünde, hiç
masraflı bir adam da değil, tam bu toprakların adamı. özellikle var oluşun gücü
başucu kitabımdır, tavsiye ederim, altı veya yedi kere baştan sona bitirmeme ve
sesli kitabını parça parça pek çok kereler dinlemiş olmama rağmen doymadım,
doyamadım.
--- one of us
joan osborne'un nakaratında 'ya tanrı bizden biri ise / bizim gibi kılıksız
biri ise / otobüste evine gitmeye çalışan bir yabancı ise' diye sorduğu muazzam
derecede hoş ve güzel şarkı... mateyalizmin ve madde aşkının yayıldığı bir
çağda böylesi bir şarkıya imza atmak hayranlık uyandırıcı... elbette daha
hayranlık uyandırıcısı bu şarkıyı orta çağ'da kilise egemenken yazıp söylemek
olurdu ki giordano bruno'nun kaderi düşünüldüğünde joan osborne'un sonunun ne
olacağı da açıktır bu durumda.
--- anakin skywalker
kendisi hakkında bir iki satır karalamak istediğim, star wars evreni'nin
evil karakteri gibi görünse de başta kendisi bir kurban olan garibim chosen
one'ı. çocukluğunda köle olarak görmezden gelinmişken sonradan kendisini büyük
bir ilginin ortasında bulmuş, annesini acı şekilde kaybetmiş ve en sonunda
sevdiği kadını kaybetmemek uğruna karanlığa sapmıştır. buna karşılık sith'lerin
lordu burunlarının dibindeyken onu sezemeyen, insan psikolojisiyle uzaktan
yakından alakası bulunmayan jedi konseyi ise tüm bu süreci "geçen
skywalker'ın içinde kargaşa seziyorum." diye diye izleyip geçirerek anakin'in
düşüşüne en büyük katkıyı sağlamış, sonra da mağdur ve kurban rolüne
bürünmüştür.
şimdi şurada biz bizeyiz açık konuşalım: aydınlığın temsili olan, ışığın
güçlerini kullanan jedi konseyi öyle rahata, konfora alışmış, force'tan ayrı
düşmüş, insanların acılarına sırt çevirmiş bir yapıdır ki anakin olmasaydı bile
düşüşleri kesindi. çünkü böyledir, rahatlık ve konfor insanı içten çürütür,
hamlaştırır, yozlaştırır. jedi konseyi de yozlaşmış bir yapıydı. anakin
annesinin hâlini düşünüp kâbuslar görürken ona en fazla söyledikleri
"bağımlılıklardan kurtul" cümlesidir, başka da bir şey yapmazlar. o
kıymetli ellerini asla taşın altına sokmazlar. oysa yalnızca tek bir
davranışla, annesini kurtarıp güvenli bir yer sağlayarak anakin'in düşüşüne
engel olabilir, pek çok acının önüne önden geçmeyi tercih edebilirlerdi. bunun
yerine kurallarının ezberlerini tekrar etmeyi seçtiler. işte buradan
çıkarılacak ders şudur ki öncelikli olan insandır, kurallar insan içindir. söz
konusu insanların iyiliği ise kurallar her zaman bir miktar esnetilebilir.
şu yönden düşünelim bir de, kendi tarikatındaki insanların acısını bile
önemsemeyenler diğer insanlar için ne yaparlar? bu sorgulamayla jedi konseyi
altında işlerin hiç iyi gitmediğini çözeriz. insanlar açlıkla, kölelikle, kıtlıkla,
fakirlikle boğuşurken bunların tek derdinin kendi yapıları olduğunu kolaylıkla
anlarız. jedi konseyi, insanları açlığın pençesindeyken kendine saray yaptıran
çavuşesku'dan çok da farklı değildir esasında. oysa dark side'a geçen anakin
daha darth vader olmadan önce söylediğine göre tüm imparatorluğa düzen
getirmiştir.
hele o yoda'ya çok kuruldum. 'bağlılıklar acıya giden yoldur'muş. hırboya
bak hele. insanlar sizin uyduruk tarikatınıza hizmet edeceğiz diye makinelere
mi dönsün, sevmesin mi kimseyi? bu gayet de dark side'ın mottosu olabilecek bir
söz üstelik.
"efendi yoda yetiş, insanları kırbaçlıyorlar."
"padavanım, insanlara bağlanma, bağlılıklar acıya giden yoldur."
bırak kırbaçlasınlar, he mi? oldu mu böyle? olmadı değil mi? hayır, sen
bağlılıklara tutunmadın da ne oldu, evliye çelebi gibi oradan oraya gezip
seyahatname mi yazdın? tapınağın civarında bin yıl göt büyüttün yahu. ona
rağmen yeşil götüne tıklattıkları ana dek dark side'ı sezemedin. keşke
anakin'in eline değnek alıp sabah akşam bu gremlin'i dövdüğü bir film daha
çekselerdi şu son üçleme faciası yerine. hem anakin'in içi soğurdu hem bizim.
--- geceye bir şiir bırak
bu şiirimi tüm şair olmak isteyen arkadaşlara ithaf ediyorum:
baktım millet yine ne şiirler döktürmüş
şiirler yazayım, geçmesin vakit boşa
fakat anlatacak hiçbir şey bulamıyorum
istemem mi romantik mısralar dökeyim
voltamı attım odada bir ileri bir geri
şiirim oldu tamam, uyaklarım zengin
şiir kapısı kalabalıkmış, takılanı çok
sevgili can’ım ego dedikleri karanlık
--- heroes of might and magic iii
çocukluğum desem yeri... 99 yılıydı, bir internet kafeye gittik, duvarda
bir poster, bir melek tüm azametiyle şeytana kılıç çalıyordu. o postere
bakakaldım, orada durup inceledim her detayını. aylar sonra oyun cd'leri
değiştiren bir dükkana girdim, şimdiki nesil bilmez, o zamanlar öyle alınıyordu
oyunlar, baktım orada heroes 3 yazan bir oyun... fakat bu oyunun benim
posterine bakakaldığım oyun olduğuna dair en ufak bir fikrim yok, çünkü cd
kabına farklı resim basmışlar, bilenler bilir, tepede bir champion'ın şaha
kalktığı, okçuların ok atışı yaptığı, giant'lerin onlara saldırdığı bir
resim... öylesine onu tercih ettim. sonra eve gelince yükledim, ana menü bir
açıldı, hayranlık verici bir müzik eşliğinde karşımda o melek... girdim oyunu
yavaş yavaş öğrendim, tek tek yaratıkları inceledim, artılarına eksilerine dair
notlar aldım, her şey öyle mükemmel geliyordu ki bu oyuna dair. iki arkadaşım
vardı, onlarla hot seat modunda günler, haftalar geçirdik; resource'a ihtiyacım
olduğunda çocuk aklıyla onları tehdit ediyordum, göndermezsen sana savaş açarım
diye. allah affetsin, abd gibiymişim küçükken. yıllar boyunca bu oyunu oynadık.
lisede de yine kendim gibi bu oyunu oynayan üç arkadaş buldum, okuldan
kaçtığımız bazı zamanlar age of 2 atmazsak bunu oynuyorduk, bir oyunda tüm
cafenin bizi izlediğini hatırlıyorum. hatta o oyunu iyi hatırlarım, karşıdaki
iki rakip beni tehdit olarak gördüklerinden bir olmuş ikisi üstüme gelirken
gücünü saklayan arkadaşım kalelerine saldırıp tek tek indirmişti. koca cafe
bildiğin toplanmış iki bilgisayar başına, haykırışlar, çığrışlar, kahkahalar,
alaylar... internet kafeci azarlayınca susuldu tabii... satranç gibi oyundur
bu. online oyun oynarken öyle bir takıma denk gelmiştim ki arkadaşım max adında
doğu avrupalı 15 yaşında bir çocuktu, rakiplerimiz ise biri kırklarında,
nereden olduğunu hatırlamadığım bir adam ve diğeri altmışında, ingiltere'den
başka bir adamdı. hatta altmışındaki rakibimizin torununu okuldan almak için
gitmesi gerekince oyunu kesmek zorunda kalmıştık. dünya barışını getirse
getirse bu oyun getirir herhalde. ya da dünya savaşı çıkarabilir, bilemedim.
oyunun artı yanlarına gelelim: heroes 3 olması. satranç gibi oyun, daha ne
olacak?
oyunun eksi yanlarına gelelim: bence oyunun en büyük eksisi, oyundaki
exploit'leri saymıyorum, town'lar heroes 5'teki gibi fantastik ırklar üstünden
yapılsa daha iyi olurdu. centaur gibi doğuya ait bir figür ile orta dünya
fantazyasında düşman olan dwarflar ile elflerin üçünün tek kalede birleşmesi
biraz acayip olmuş. rampart yalnızca elflere ait olsa, dwarflar kendilerine ait
kaleye sahip olsa ve centaur barbar kalesi stronghold'da bulunsa daha iyi
olurdu. üstelik yedinci seviyede çeşitlilik çok az, hep dragon dolu. necropolis
yedinci seviye wraith olsa, rampart yedinci seviye entler yani triantlar veya
doğaya ait başka türden güçlü bir canlı olsa, üstüne de stronghold'da yedinci
seviye behemoth yerine cyclops olsa daha iyi olurdu. dragonlar yalnızca
dungeon'a yani kara elflere özgü olurdu. tabii bu benim kendi kişisel görüşüm,
kimseyi bağlamaz, hele hele 3do'yu hiç bağlamaz, onlar isterse rampart'ı
greenpeace üyelerine özgü kılar, yedinci seviyeyi kendini demirlere zincirlemiş
greenpeace aktivisti yaparlar, adamların kendi oyunu neticede.
oynayan her kardeşimi selamlıyorum, isterim ki her archangel aldığınızda
aklınıza masum çocukluğunuz gelsin, archdevillara, titanlara, behemothlara,
hydralara, dragonlara saldığınız vakit geçmişte sizi mutlu etmiş olan iyi
insanlara dua edin.
--- emrah safa gürkan
alanında epey bilgili, kültür düzeyi yüksek, siyaset bilimi konularında
bazı hataları olduğunu düşünsem de pek çok tarihçinin düştüğü hataya düşmeyerek
işleri ve olayları dönemine göre okuyabilen saygıdeğer kişilik. kendisiyle
oturup bir sohbet çevirmeyi isterdim açıkçası, hatta boş bir zamanımızda
karşılıklı pc oyunu atabilirdik bile. gelgelelim, gördüğüm kadarıyla o bir
civilization oyuncusu imiş ben ise heroes oyuncusu; ayrı dünyaların adamıyız.
--- kişinin gözünde değerini git gide yitiren şeyler
dünya...
--- kitap yazmak
daha önce ben buraya şöyle bir mesaj yazmıştım, daha doğrusu sırf bu mesajı
yazmak için burada hesap açmıştım.
"merhabalar... uzun zamandır çalışmasını sürdürdüğüm bir kitabı
tamamlamış bulunuyorum. dile kolay, 14 yıl olmuş. bir deneme kitabı, içinde bir
ömrün sorgulamaları, fark edişleri ve az miktarda da olsa hakikat âleminden
haberler mevcut. fakat ben bu kitabı bastırmak istemiyorum, para kazanmak
niyetinde değilim. insanlar istifade edebilsin diye ücretsiz şekilde yayınlamak
istiyorum, ancak hak sahibi belli olsun ve içeriği değiştirilemesin. bu şekilde
yayına açabileceğim bir platform mevcut mudur? yardım edebilecek olan çıkarsa
gayet sevinirim, burada da paylaşıma açarım. sevgilerimle..."
bütün bir hâlde okunsun diye google play’e koymaya kalktım fakat onca
uğraşıya, kanıta rağmen yazara ait olduğu kanıtlanamamıştır diyerek reddetti.
kitabını yayınlamak isteyenler varsa aklında bulunsun, meğerse google
kendisinin güven listesinde bulunan bir yayınevinden çıkmadığı sürece kitap
falan yayınlamıyormuş. internette bu konuda pek çok ingilizce şikâyet de
mevcut, araştırınca gördüm, bize has bir durum değil yani. benim gibi insanlar
varsa yoktan yere uğraşmasın, ben yandım eller yanmasın diye buraya yazma
ihtiyacı hissettim. ben de ne yaptım; blog sitesi açtım, kitabı bölüm bölüm
attım, bu şekilde insanlara ulaşacağını umuyorum.
peki, hiç kâr elde etmeyeceğim bir kitap için neden yıllardır ısrarla emek
sarf ettim, şimdi de insanlar okusun diye ısrarla uğraşıyorum, ne var bu
kitabın içinde? bu kitabın içinde hem bu âlemden hem de ruhtan tüm ömrüm
boyunca öğrendiklerimin, çekip çıkardıklarımın bir kısmı var. yeri geldikçe
hakikat âleminden, hakk katından haberler ve bilgiler var, parça parça ekledim.
hani şeyh galip kendi eseri hakkında der ya: “esrarını mesnevi’den aldım /
çaldım veli miri malı çaldım.” diye. bu öyle değil. elbette mesnevi’den de
velilerden de hikâyeler ve bilgiler bulacaksınız ancak kitapta okuyacağınız
haberler bizzat bu ruha yaradan’ın bahşettikleri, lütfettikleridir. doğrudan
haberler bunlar, kaynağından.
iyi de nasıl öğrenilir hakikât âleminden bilgiler? hakk yaradan öğretmeyi
diler, öğrenilir. geçerli tek cevap bu. fakat bir yolu var mıdır diye
sorarsanız, surette ibadet olarak riyazet ile inziva, yani günlerce veya
başarılabilirse haftalarca susmak ve yiyip içmekten uzaklaşmak denenebilir.
gerçi çok daha azını veya fazlasını yaparak da ruhta pek çok şey elde etmek
mümkündür çünkü son karar her zaman yaradan’a aittir. o kime neyi, ne kadar
vermek isterse o kadar verir. bundan başka bir şey diyemem.
madem bu bilgiler böyle çilelerle elde ediliyor da neden bedava
dağıtıyorum, hiç mi bir şey beklentisi içinde değilim? hayır, hiçbir şey maddî
menfaat beklentisi taşımıyorum. yıllarımı bu uğraşılara verdim çünkü kedileri,
kuşları, bitkilerle ağaçları, börtü böceği var eden beni sevmiyorsa sevsin,
seviyorsa daha çok sevsin istedim. yalnızca bu amaç doğrultusunda, uzun
uğraşılar ve çilelerle elde ettiğim bilgileri paylaşıyorum. yani içinizden
gelmiyorsa like atmak, comment yapmak, “allah razı olsun.” veya “ışıklar içinde
uyu.” demek gerekliliği falan yok, hatta “abim bizle onca şey paylaşıyorsun.
cennette ayağını ana de armas yıkasın, havlunu miranda kerr tutsun, palmiye
yaprağını emilia clark sallasın.” diye dualar bile etmek zorunda hissetmesin
kimse kendini. zaten ayağımı neden ana de armas yıkasın, benim onun ayağını
yıkamam daha yerli yerinde olur, ne de olsa cennet ana’ların ayakları altında.
“bir hadis ancak bu kadar yanlış anlaşılabilir yahu.” diyerek okumayı
kesmeyin lütfen, orası işin şaka kısmıydı. o şakayı telafi etmek için de
hakikatten bir tanecik haber vereyim madem. böyle dualar etmek zaten yersiz,
çünkü hakikatte bir ruhun hem eril hem dişil görüntüsü vardır. bu âlemde erkek
görünenin içinde dişil, dişil görünenin içinde erkek gizlidir. ve her insan kendi
ruhtaki görüntüsünü dünyada inşa eder. güzel huylar, davranışlarla erkek kendi
içindeki kadını hiçbir hollywood aktrisinin yaklaşamayacağı derecede
güzelleştirebilir ve kadın kendi içindeki erkeği hiçbir hollywood aktörünün
yaklaşamayacağı derecede yakışıklılaştırabilir. yani kişinin ruhtaki görüntüsü
kendi elindedir. burada gayet çirkin görünümlü bir insan orada âlemi peşinden
koşturan bir afeti devran olarak görünebilir. bunun için gereken istemek, bu
uğurda çalışmak ve kendine doğru aynadan bakmaktır. ve eğer yaradan lütfederse
bu görüntüsüyle sonsuza dek genç kalır. hadi çirkinler ve kendini çirkin
hissedenler olarak yine iyiyiz.
işte kitap tam olarak okuduğunuz bu paragraf gibi. goygoyla hakikatin bir karışımı. okumazsanız the ring’deki gibi ekrandan bir hayalet sırılsıklam çıkıp sizi öldürmeye kalkmayacak elbette ama okursanız kendiniz adına faydalar sağlaması muhtemel. ben zaten sevdiğim her kuşta, her kedide yaptığım işlerin karşılığını tekrar tekrar aldığımı hissediyorum, şu âlemi var eden güzel varlık sağ olsun.
Yorumlar
Yorum Gönder