Ekşisözlük Notlarım - İnançlara ve İnanışlara Dair

Böyle bir başlık açıyorum çünkü kendimizi keşfetmek ve daha iyiye evrilmek elbet hayatımızın amacı fakat belki burada da insanlar okur, güzel yönde fayda sağlar ve iyi işler yapmalarına vesile olur. Yaradan’ın iradesi yeryüzüne hâkim olsun diye... Bu başlık ben orada yazdıkça güncellenir. Sıralama son girilenden ilke doğru olacak. İnanç - siyaset - insan olarak üçe bölüp üç ayrı ana başlık hâline getiriyorum; yayınladığım üç kitaptaki üzere.

 

--- hz. hatice

tek kelimeyle açıklamak gerekirse: dişi muhammed'dir. hakk katındaki makamının ne kadar yüksek olduğunu bilmiyorum, fakat haydar ali'nin veya zahirde peygamber kızı olan, buna karşılık gökteki makamı çok daha yüce olan zehra fatıma'nın makamına en azından denk olduğu inancındayım. hiçbir şey olmadı, peygamber torunlarınınkinden daha yüksektir makamı, ona artık eminim.

yok, böyle değilse ve eğer hatice yaptığı onca fedakârlığa ve katlandığı onca çileye rağmen hakk katında yüce bir makam sahibi olmamışsa, o zaman bir aracı bulup ilk isyan eden melek arkadaşa gönderelim, cennete "siz nasıl yersiniz bu müvekkilimin hakkını kaaardeeşiimmm" diye ihtişamlı bir geri giriş yapsın.

neden avukat yaptım; çünkü bana bir meslek icra etse avukat olurmuş gibi geldi. ya da türk tabipler birliği üyesi bir doktor olup hani o hastane olayındaki kayıtlarda ortaya çıktığı üzere "bana türk bebek getirin" diyor olabilirdi de; bilemedim.

peki ben neden onu seçerdim; çünkü belli ki bu karar adil bir karar değil ve yine belli ki yukarıda bir isyan çıkarmayı benim bir tarafım yemiyor. ortalık karışırken ben bir köşeden sinsi sinsi izlemeyi tercih ederim; fakat içim de doğru bir şey yaptığıma duyduğum güvenle huzur dolu olur.

bugün bir kadın evleneceği erkekte en az ev, araba arar, kendi sosyal statüsünden aşağı olana bakmaz bile. oysa hatice, kendi çalışanlarından birine evlenme teklifi gönderiyor. üstelik, bu çalışan zengin falan değil, dahası öksüz ve yetim. yetmiyor, evlendiklerinden sonra bir şeyler gördüğünü söyleyerek geliyor ve yıllar boyu herkes tarafından alaya alınıyor. hani bugün herkes hasan mezarcı ile nasıl alay ediyorsa o gün de herkes muhammed mustafa ile birebir aynı şekilde alay ediyordu. bunu şaka sanmayın, gerçekten peygamber ile birebir aynı şekilde alay ediyorlar. kuran'da yazar, "bu nasıl peygamber, çarşı pazar geziyor" diye gülüyorlar, "allahla melekleri karşımıza gelse ya" diyorlar, "meleklerin nerede reis" diye youtube yorumlarda sordukları gibi sormaları da muhtemel. lan salaklığın da bir sınırı var, karşındakini sınarsın da, eğer şu ihtimal gerçek olsa bile tüm âlemi yoktan var eden varlık kendi varlığını kanıtlamak için bir kabile arabının karşısına mı çıkıp gelmeli? belli ki orada "ne içiyorsunuz birader siz kabilenizde" diye soran adam eksikliği hissediliyor.

neticede muhammed'e "mecnun" yani "deli" diyorlar; çünkü o dönemde "şizofren" kelimesi henüz piyasaya sürülmemiş, tutunacak bir dal lazım. o yüzden "büyü var" diyor, inanmak için mucize istiyorlar. halk bu, inanmak için de inanmamak için de mucizelere ihtiyaç duyar her nedense. mucizenin en büyüğünün kendileri, yani kendi varlıkları, daha doğrusu bilinçleri olduğunu, zaten muhammed'in de onlara onları öğretmek için orada bulunduğunu idrak edemiyorlar bir türlü.

işte hatice tüm o alay süreci boyunca muhammed'in yanında yer aldı, hiç geri adım atmadı. acaba kendi çevresi hatice ile muhammed yüzünden ne kadar alay etti; tarih kitaplarında geçmez orası. fakat insanları az çok tanıyorsak o alayların hiç de hafif olmayacağını biliriz. muhammed ile alay ettilerse hatice ile de çokça alay ettiler; ona hiç şüpheniz bulunmasın.

muhammed'i aşağıladılar, dışladılar, onurunu kırdılar. hatice yine yanında kaldı, onu zayıf görüp yanından ayrılmadı. yetmedi, muhammed varlıklı biri olan hatice'nin tüm servetini fakirler, öksüzler, yetimler, dullar için kullanarak eritti. parası erirken de hatice yine muhammed'in yanındaydı. kabaca bir tahminle 620'ye kadar hep yanındaydı; hiç ayrılmadı.

işte hatice böylesine ulvi bir insandır. bugün bir kadının yüz kere bırakıp gitmesine sebep olacak onca iş hatice'de tek bir geri adıma sebep olmadı. düşünüyorum da haydar ali'nin mi fedakârlığı daha büyük hatice'ninki mi diye, açıkçası bir sonuca varamıyorum.

işte bu yüzdendir ki islam muhammed olduğu kadar hatice'dir aynı zamanda; fakat hakkı teslim edilmez pek. anladınız sanıyorum, hatice'ye "dişi muhammed" demiş olma sebebim budur. çünkü tam olarak öyle. bugün dünyayı kaplayan milyarlarca erkekten çok daha erdir ve de başımızın tacıdır.

 

--- hz. hüseyin

tanım: peygamber muhammed mustafa'nın torunu... imparatorluk düzenine geçip de hanedan olma çabasındaki ümeyyeoğullarından muaviye'nin oğlu yezid ile arasındaki karşıtlık yüzünden kerbela olarak isimlendirilen mevkide vuku bulan katliam sonucu hayatını yitiren ve böylece şöhreti dünyaya yayılan, bin yıldan fazladır düzenli şekilde yası tutulup yas törenleri yapılan, fakat başından geçenlerin nedenleri nasılları asla incelenmemiş insan...

kerbela konusunu, hüseyin'i, yezid'i ve bugüne etkilerini incelediğim yazımı blog'a ekledim. link bırakıyorum, dileyen okusun. emin olun, daha önce bu kadar objektif bir yazıya denk gelmediniz; bir daha da gelir misiniz bilemem. "hüseyin ile benim aramdaki farklar" türünden bir şey değil, gerçekten tamamen objektif şekilde bize anlatılan kerbela'yı ve bugüne olan etkilerini anlamak isterseniz…

 

--- hz. ali

ali'nin çirkin, kel ve kısa boylu olduğuna dair iddialara daha önce başka islamist bir kanalda denk gelmiştim açıkçası; o nedenle genel bir cevap yazıyorum. haydar'ın bir temsili portresini koyalım önce, başlıkta var mı hiç bakmadım. bence şu güzel:

https://i0.wp.com/…2017/12/ali-imam.jpg?w=801&ssl=1

belki bilir belki de bilmezsiniz, muaviye'nin etkisinin bulunduğu topraklarda ali'ye yaşadığı dönemde ve vefatından sonra devam ederek yirmi beş yıla yakın lanet okunmuş ve daha başka hakaretler edilmiştir. hatta ruhtaki makamının yüceliğini kendisine yapılan bu haksızlığa bağlar. o nedenle kalkıp ali'nin yüzüne çirkin, kel ve daha başka yüz türlü şey desen onda en fazla sivrisinek vızıltısı etkisi yapar. fakat yanlışların yayılmasına izin vermemek gerek.

varsayalım ki ali iddia ettikleri üzere ali kel, çirkin, kısa bir adam. kaynaklar böyle diyormuş. çirkinliği ve kelliği klasik islamist uydurmalarından biri de neyse. iyi de kardeşim bu bilgi size bize ne fayda sağlar; ruhta kendimize önder ve sonsuza dek beraber bulunacağımız dost mu arıyoruz, dünyada koynumuza sokmaya adam mı arıyoruz? bu ne saçma bilgi böyle.

bakın kardeşim, biz diyoruz ki haydar bir insanın varabileceği en yüksek makam olan ali makamı'na ulaşmış, beşerin hayal bile edemeyeceği bir konuma ulaşmıştır. böyle olmasaydı dahi, ruhta yalnızca tek bir insan şah-ı merdan, yani "mertler şahı" unvanı sahibi. aklınıza gelen ve gelecek hiç kimse değil, iki âlemin güneşi olan muhammed mustafa değil, ruhullah isa mesih değil, yeryüzünü boydan boya fethetmiş cengiz han da değil. yalnızca haydar ali, "mertlerin şahı". bu öylesine mezhepsel bilgi falan değil, doğrudan ruhtan, hakk'tan. mertlerin şahı, ali. bil bilme, kabul et etme, böyle.

fakat madem yeryüzünde birtakım insan tipe göre kendine dost, önder seçiyor, kimseyi küçümseyecek hâlimiz yok, böyle bir hakkımız da yok. eğer kısa boylu adamlar size göre değilse, siz de yusuf peygamber'i takip edebilirsiniz; yakışıklı adam diyorlar. peygamber torunu hasan da uzun boylu, yakışıklı adam, isterseniz onu da takip edebilirsiniz. böyle mutlu olacaksanız, böyle olsun, ne diyelim.

 

--- mucizelerin şimdi gerçekleşmeme sebebi

tarihte mutlaka birkaç doğaüstü mucize yaşanmıştır elbet, açık kapı bırakıyorum. fakat hiçbir zaman öyle sayfalarca mucize falan yaşanmış olamaz. bu dünyanın kurallarını bizzat yazıp belirleyen, neden birkaç kul daha kazanmak için onları esnetsin? bu durum zaten imtihan mantığına ters. beşikte bebeğin konuştuğu kişilerle böyle doğaüstü bir olayı görmeyenlerden aynı inancı beklemek adalet mi? marmara şöyle canlı yayında ikiye yarılsa, herkes adına süper olmaz mı? hem artık kameralar da var, herkes inanır.

fakat böyle olması değil, olmaması gerek. çünkü bu dünyanın varlık amacı age of mythology dünyasındaki gibi birtakım tanrılar var olup birbirlerine dalması değil. bu dünyanın varlık amacı kulların kendilerini öğrenmesi ve eve geri dönmesi. ve bunlar da mucizelerle olmuyor güzel arkadaşım. yani ay yarılsa, ölüler mezarlarından çıksa, denizlerin hepsi bir anda ikiye bölünse ve buna mukabil sen inansan... ne değişecek? kendini bilmiş mi olacaksın? eve geri dönmüş mü olacaksın? dediğimi yanlış anlama, mucize görmeden inanman da, eğer geri dönüş yoluna koyulmuyorsan, anlam ifade etmiyor. bu mesele inanıp inanmama meselesinden öte. senin benim allah'a inanıp inanmamamız allah açısından hiçbir şeyi değiştirmiyor, o işini görüyor her daim. yani öyle anlattıkları üzere yukarıda takılıp hani gandalf'ın hobbit çocuklara fişek gösterisi yaptığı gibi zaman zaman kullarına güç gösterisinde bulunan bir allah bekleme.

öyleyse neden bu kadar mucize anlatısı görüyoruz? birincisi bunlar ruhsal yolculukta hepimizin karşısına çıkabilecek olan safhalar. yani mucize anlatıları, özellikle kuran kökenli olanlar, ruhsal yolculukta karşılaşacaklarımızı tarif eder. yani ruhta gemiye bin de tufanda, selde yok olma; o sel geçmişte kalmadı, o deniz ruhta. işte ruhtan haberdar olmayanlar bu işleri maddede gerçekleşti zannettiler. belki de gerçekleşti, bilemiyorum. işin tarih kısmı bize önemli değil. denizin tarihte bir kerecik yarılmış olmasıyla hiç yarılmamış olması arasında bizim için fark eden hiçbir şey yok. fakat ruh tarafımızda bunlar önemli.

bir de peygamberlerin insanî yönü ağır basan takipçileri var elbette, ve bunlar da muhtemelen yönelen alayları ve daha ileri gidecek saldırıları ekarte etmek için türlü mucizeler ürettiler. gir bak incil'e isa mesih'in bin türlü hasta adamı iyi ettiği yazar; sanırsın köylerde sağlıklı adam kalmamış, nasıl dönemse. aynı şekilde muhammed mustafa için ayı yardığı, taşları konuşturduğu, hurma direğini ağlattığı söylendi, bizzat kuran'da ona mucize verilmediği yazmasına rağmen bunlara inandı insanlar.

yani şu sebeple: şimdi karşında bir inancın temsilcisi mevcut diyelim. eğer bu zat, tamamen senin gibi görünüyorsa, senden hiçbir farkını göremiyorsan, o zaman onu dinlemez, her türlü haddini aşarsın. fakat bir topluluk karşındakinin dağı oradan oraya yürüttüğünü söylüyorsa pek de deneme işlerine girmeden inanma yoluna gidersin; hele de o topluluk eli silahlı ve tehlikeliyse veya hızla büyüme potansiyeli gösteriyorsa. ne dediğimi anlıyorsunuz değil mi? bu sebep ego-nefs-benlik etkisiyle hareket eden halk adına önemlidir. onlar bunun için inanırlar; kâr etme güdüsüyle.

işte ruhta var olanlar ve ruhta gerçekleşen olaylar dışında, üretilmiş mucizeler tek sebepten var anlayacağınız: gözünü sıkı sıkı yummuş, gerçek mucize nedir görmek istemeyen halkı ikna etmek ve onlardan gelebilecek tehditleri aşmak için.

bu insanlar mucize kendileriydi bilemediler. hadi kendilerinde mucize görmediler, bari bıraksalar hakk katı görevlileri, örneğin muhammed ile isa onları ait oldukları yere, yuvaya döndürmek için oradaydı, onu da anlamadılar. onlar da anlamadıkları işlerle alay etme yolu tuttular, öğretmenleriyle alay eden anaokulu çocukları gibi. oysa gerçek mucize, alay ettikleri isa'nın, musa'nın ve muhammed'in kendisiydi. izin verselerdi, bu isimler onları esas mucizelerin var olduğu kata çıkaracaktı zaten. yani o cahillerin aslında kendi körlüklerine ve zihinsel ahmaklıklarına güldüklerinden haberleri de yoktu.

tekrar ediyorum, bakın, hiç olmadı demiyorum, allah dilediyse öyle bir iki doğaüstü olay göstermiştir halka. fakat şurası kesin, hakikati ne, neden dünyada, neden var, bu dünyanın ötesi var mı; sormak için mucize bekleyen ve mucize beklemeyip fakat kendi inanmasıyla yukarıdaki bir allah'ı yücelttiğini zannederek bununla yetinen, ve az önce sorduğumuz soruların peşine düşmeyen aynı bilincin iki farklı tarafıdır; yazı ve tura gibi.

yazının ana fikri şu: önemli olan inanmak, inanmamak değil; eve geri dönmek. ama biriyle ama kendi başına... dön de nasıl dönersen dön.

 

--- hz. isa

bir uygulama yoluyla isa mesih'in hayatının anlatıldığı the chosen dizinde şöyle muhteşem bir sahne mevcut:

jesus gives the beatitudes

https://www.youtube.com/watch?v=o5onf3sg0cy

her zaman yaptığım üzere bildiğim kadarını uzun uzun açıklamak yerine bugün biraz tembellik edip yapay zekâya soruyoruz. gemini bize diyor ki:

beatitudes, ingilizce bir kelime olup türkçe karşılığı "mutluluk bildirileri" veya "kutsanmışlıklar" anlamına gelir. hristiyanlık inancında, isa mesih'in dağdaki vaaz esnasında dile getirdiği, "ne mutlu..." diye başlayan ve cennet krallığının ahlaki ilkelerini açıklayan sekiz kutsamayı ifade eder. kelime kökeni olarak latince "mutlu" veya "kutsanmış" anlamına gelen beati kelimesinden türetilmiştir.

dağdaki vaaz matta 5'ten başlar. onu da doğrudan alıntılıyorum:

1) isa kalabalıkları görünce dağa çıktı. oturunca öğrencileri yanına geldi. 

2) isa konuşmaya başlayıp onlara şunları öğretti:

3) “ne mutlu ruhta yoksul olanlara! çünkü göklerin egemenliği onlarındır.

4) ne mutlu yaslı olanlara! çünkü onlar teselli edilecekler.

5) ne mutlu yumuşak huylu olanlara! çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklar.

6) ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! çünkü onlar doyurulacaklar.

7) ne mutlu merhametli olanlara! çünkü onlar merhamet bulacaklar.

8) ne mutlu yüreği temiz olanlara! çünkü onlar tanrı'yı görecekler.

9) ne mutlu barışı sağlayanlara! çünkü onlara tanrı oğulları denecek.

10) ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! çünkü göklerin egemenliği onlarındır.

matta 5-6-7'yi hep sevdim, buraya bırakayım, başka insanlar da görsün, faydalansın istedim. doğrudan hakk'tan, hakikatten gelme muhteşem pasajlar. umarım burayı okuyanlar da güzelliğini görebilirler.

 

--- ayna tuttum yüzüme ali göründü gözüme

işe bak... daha yeni esma-i hüsna konusuna ilişkin bölüm yayınlamıştım, aklıma bu deyiş düştü, başlığı açınca tam da beklediğim türden yorumlarla karşı karşıya geldim. işin harika yanı, yazıda nesimi geçiyordu, bu başlık altında da doğrudan nesimi'nin bahsi gözüme ilişti. gel de yaradan'ın olduğu yerde bu işe tesadüf de!

öncelikle deyişi buraya bırakayım, dinlensin. hatice kıraç isimli bir hanımın yorumu...

youtube.com/watch?v=zcaxuqvu-tk&list=rdzcaxuqvu-tk&start_radio=1&pp=yguoagf0awnlıgvesxjhw6egbwe%3d

uçuk kaçık eleştirilere de gerekli yanıtları verelim madem:

"bu sözler şirktir."

arkadaşım yanlış anlamayın da size kalsa her şey şirk; bir tek gökte oturan allah inancı hariç. allah'ı her şeyden ayır, o'nun dışında sayısız canlı var say, sonra kalk milleti şirkle suçla. tuhaf kaçıyor, bilesiniz.

"burada bahsedilen ali yaratıcı olandır."

burada bahsedilen ali, "ali" ismiyle bilinen haydar'ın ulaştığı makamdır. esma-i hüsna'dan el-aliyy sıfatına bakarsanız, işte o ali'yi görürsünüz. burada sorun esma-i hüsna'nın ayrıda bekleyen bir yaratıcı'ya ait isimler zannedilmesidir. oysa "isim" zannedilen bu sıfatlar, ruhta elde edebilecek hazineler ile ruhta ulaşabilecek makamlardır.

"sözlerde de ali’nin evvel ve ahir olduğundan bahsedilir."

çünkü ali makamı, hani kuran'da allah'ın iblise sorduğu sorudaki üzeredir. "ey iblîs! buyurdu: o benim iki elimle yarattığıma secde etmene ne mani oldu sana? kibirlenmek mi istedin? yoksa âlîlerden mi bulunuyorsun?" (sad 75)

sonda, genelde "yücelerden" veya "üstün makam sahiplerinden" diye çevrilen âliler var ya, işte evvelde ve ahirde kalacak olan makamı budur. ayette de görebileceğiniz üzere âli makam sahipleri emrin üstündedir. çünkü onlar hakk ile hakk olmuşlardır. gerçi burası batınî taraf, herkes kabul edemez; fakat en azından âlilerin eğer dilerse âdem'e secde etmeyecek kadar emirden üstün olduğunu ayetten anlayabilirsiniz. eğer buna da inanmadıysanız, yine şirk karşı çıkışıyla gelecekseniz, artık açıklama beklerim, kimmiş bu âliler diye. umarım islamiyet tarihinde bunu açıklamış birileri mevcuttur.

"tanrıya ait özelliklerin insana veya evrendeki herhangi bir nesneye yansıması açık bir panteizmdir."

allah kendinden başka varlık yokken nerede var etti onca varlığı? eğer hiçbir şey yokken o'ndan ayrı, başka varlık bulunuyorsa, esas o zaman bu şirk değil mi? hem başka hiçbir varlık yokken kendi özelliklerinden başka ne üzerinden var edecek canlıları? kuşta, kedide, ağaçta, meyvede, gördüğümüz ve görmediğimiz her canlıda yaradan'a ait özelliklerden bir yansıma var elbette.

"islamiyet tarihinde panteizme şiddetle karşı çıkılmış, panteistler kâfirlerden daha ağır bir şekilde cezalandırılmıştır. geçmişe bakacak olursak panteizme inanan bazı kişilerinin derilerinin yüzülerek öldürüldüğünü görebiliriz."

pek çok peygamber'in de benzer şekillerde vahşice öldürüldüğünü görebiliriz. hatta peygamber'in öz torunlarının da gayet şiddet kullanılarak öldürüldüğünü görebiliriz. şimdi bu önermeyle ne kanıtlanmış oldu? islam sultanlarının hakikatin tartışmasız ve tek sahibi olduğu mu? öyleyse islam sultanları allah nedir ve nerededir o kadar iyi biliyorlar ki hepsine iman etmeliyiz? yani güvendiğimiz hakk için derisini feda eden değil de gerekirse babaların oğulları, gerekirse oğulların babaları öldürdüğü, hatta kundaktaki bebelere kıyan taht ehli olmalı, öyle mi? allah'ı onlar mı öğretecek bize?

nesimi muhteşem adamdır; inancını da derisini vererek kanıtlamıştır. bizim mezhep falan gibi dertlerimiz yok, umarım bir gün siz de o çok inandığınızı ifade ettiğiniz inancınız adına kendinizden büyük bir fedakârlıkta bulunursunuz, o zaman size de saygı duyarız. fakat hepimizin gördüğü de o ki din ehli hiç kendinden vermiyor; hep başkasından kapıyor. milleti cennete sokmak için ikna etmeye çalışıp kendileri hiç söylediklerini yapmıyorlar. gerçekten inanıyorlar mı, diye bir soru oluşuyor bundan dolayı bizlerin kafasında, bilin isterim.

bu arada tarihe de girelim, o sultanlar elbette ki "kâfirleri" cezalandırmaz, neden cezalandırsın? hristiyan demek vergi ve para demek. islam tarihini okursanız, bazı emevi valilerinin hristiyan kesimden müslümanlığa geçişi engellemek adına yaptığı göz yaşartıcı fedakârlıkları görebilirsiniz. benzer olayların osmanlı döneminde de mültezimler eliyle yaşandığı bilinir. yani islam sultanlarına bakarak hakikat nedir diye aranmaya kalkarsak işimiz yaş.

"islamiyette yaratıcının varlığı tamamiyle evrenin dışındadır, o bütün kainatın dışında ve ona hükmedendir.

hani bir fıkra var, bilir misiniz; doğrudan alıntılıyorum: "bir gün camide hoca kürsüye çıkmış, cemaate allah’ın varlığını ve birliğini anlatıyormuş: "ey cemaat!" demiş hoca, "allah öyle yücedir ki ne yerdedir, ne göktedir. sağı yoktur, solu yoktur. arkası yoktur, önü yoktur. mekândan münezzehtir; ne içimizdedir, ne dışımızdadır..." hoca böylece sayıp dökerken, arka saflarda oturan bektaşi daha fazla dayanamayıp yanındakinin kulağına eğilmiş ve şöyle fısıldamış: "yahu şuna bak... 'allah yok' diyecek de dili varmıyor!"

valla bana da öyle geliyor ki bu dünyada çok ciddi oranda büyük bir topluluk 'allah yok' diyecekmiş de dili varmıyormuş gibi.

"anadolu aleviliğinin müslümanlıktan bağımsız olarak bakılması gereken bir inanç olduğunu belirtmek gerek."

bu, kafanızda nasıl bir müslümanlık olduğuna bağlı olarak değişir. eğer müslümanlık diye emevilerin işlerine diyorsanız, yani sonsuzluktan haberi bile olmayan, tek derdi bu dünyanın malı mülkü, parası, ganimeti olan bir ideolojiyi bize empoze etmeye kalkacaksanız... panteist olarak hakk'a, hakikate daha yakın olabiliriz.

dinlerin vaadi sonsuz kurtuluş sağlamak değil mi? eğer ruhta kurtuluş sağlamayacak ise neden bir inancı takip edelim? insanlar mezhepçilikten, dincilikten vazgeçip de kendini kurtarmaya bakmıyorlar. bir türlü şunu anlamadılar: esas önemli olan bir dinin koyu tutuculuğunu yapmak değil, ruh olan varlığının sonsuzda kurtuluşunu sağlamak. inançlar bunun için takip edilir, futbol kulübü gibi gurur verip kimlik sağladığından değil.

 


--- esma-i hüsna

halk kendisine yukarıda duran bir allah tasvir ettiği içindir ki esma-i hüsna, "allah'ın güzel isimleri" diye adlandırdıkları sıfatların, aslında insanın ruhta elde edebileceği hazineler ve ulaşabileceği makamlar olabileceğini akıllarına bile getirmemişler. gel gör ki her şey insan için, her şey insana yönelik.

 

--- hz. ali

tarihte bugün gerçekleşmiş olan sivas katliamına bakın, görüntüleri iyi izleyin. işte haydar ali olmasaydı islam tam olarak geneli böyle olan bir din olacaktı. maddeye tutsak, yayılmaktan, ganimet ve yağma elde etmekten başka hedefi bulunmayan, kendisi şiddet, inanırları öfke, nefret dolu, kendisinden olmayanları yok etmekten zevk alan bir din... bunu bilin.

abartıyorum gibi geldiğine eminim. öyle değil. yahudilere bak, ali'siz islam'ı gör.

birincisi, tüm tasavvufi öğretiler ali'den aktarılıp gelmiştir. bize "ali'den büyük" diye öğrettikleri kimselerden aktarılmış tek bir tasavvufi öğreti mevcut değildir. üstelik ruhtan haberdar birinin ali'den habersiz olmasına imkân yoktur; ruhta gezinmeye başlarsanız ne dediğimi bir yerde mutlaka anlarsınız. dolayısıyla işin ruh tarafı ali; eğer haydar ali olmasa muhammed'in dini maddeye tutsak, tek hedefi ganimet ve yağma olan bir yeryüzü dini olarak kalacaktı.

ikincisi, maddede gördüğü hizmet: dönemin dincileri olan hariciler, ali tarafından yok edilmiştir. aslında tarihe göre kendisi savaştan kaçınmaya çalışmış, fakat allah haricileri ali üstüne salarak kırdırmış. elbette dinciliğin ali eliyle yok edilmesi hiç de öylesine gerçekleşen bir olay değil, hikmetin gereğidir. aynı hikmet gereği ali ehli daima fundamentalist öğretilere taban tabana zıt durmuştur. işte eğer ali eliyle yılanın başı küçükken ezilmese, haricilik islam'ın ilk yayılma sürecinde büyük güç toplayacak, gittikçe güçlenecek, yayılacak ve muhtemelen bugün tüm islam âlemi vahabi-selefi karışımı bir öğretiye yakın olacaktı.

muhammed mustafa başımızın tacı; yeryüzünü adımlamış ruhlardan en yükseğe ulaşmış olanı, hiç kuşkusuz. fakat muhammed onca işi de tek başına başarmadı be kardeşim. herkes tüm başarıyı muhammed'e boca ediyor da isa mesih ve musa'nın onun kadar başarılı olamama sebeplerinden biri de yanlarında bir adet haydar ali bulunmayışıydı. musa işi kardeşi harun'a devrettiğinde olanlar tarihte yazılı. isa ise zaten talihsiz, bir havarisi onu ele veriyor, dinini üstüne kurmayı planladığı diğer bir havarisi onu almaya geldiklerinde "isa kim; hiç duymadım?" minvali konuşuyor.

buna karşılık muhammed gayet talihli. muhammed'in yerine ölüme giden, hakkı elinden alındığında kan dökülmesin diye susan, dinini hem maddede hem manada ayakta tutan ali'si var. fakat bırakın düzgün övgü almayı, görmezden gelmiş, yerine başka başka kimseleri yerleştirmeye çalışmış ve onu küçültmeye uğraşmışlar.

şunu anlamıyorlar: ali bir mezhep meselesi değil, ali islam'ın öz meselesi. nasıl ki muhammed olmaksızın islam olmayacaksa ali olmaksızın da islam'ın olacağı en fazla yahudilik idi, fazlası değil.

 

--- kuran-ı kerim

kuran-ı kerim dediğimiz mushaf, incelendiğinde görülür ki peygamber'in zahirî ve batınî yolculuğunda şahit olduklarını ve bunlar yoluyla öğrendiklerini içermekte, gündelik hayatında kendisine sorulan sorulara cevaplar taşımakta ve döneminin ahlak anlayışına ait birtakım hukuksal kurallar içermektedir.

fakat elimizdeki mushafa şöyle bir bakış açısı var: cebrail elinde bir kitapla gökten aşağı inmiş ve bunu teslim edip gitmiş, bilmediğimiz yerlerden gelen, dokununca ruhu tertemiz eden inanılmaz kutsal bir nesne. hatta bu anlayışa ait çok güzel bir hikâye anlatılır, güya osman gazi kuran olan bir yerde saygıdan dolayı sabaha dek uyumayınca ona altı yüz yıl sürecek devleti verilmiş. elbette binlerce atlı akıncısı olduğundan da o devlet kurulmuş olabilir. fakat yok, çünkü biliyorsunuz, kim il sung da aynı şekilde kuran olan odada uyumadığından kuzey kore'yi elde etmişti; yerseniz. benim odamda da kuran mevcut, bakalım bir gün saygıdan sabaha dek uyumaz isem belediye başkanı olabiliyor miyim, dener görürüz. olursam bir hafta uyumam, abd'nin başına geçerim, yol açık ne de olsa.

kuran peygamber'in gündelik hayatından izler taşımaktadır; o yüzden pek çok ayet "de ki" diye başlar. çünkü doğal olarak, insanlar yeni peygamber olduğunu işittikleri için toplanıp gelirler ve muhammed'e sorular sorarlar; o da hakk katından bunlara ait cevapları alıp verir. bu noktada aslında "alan muhammed, veren muhammed, arada kimse yok." sırrı mevcuttur, fakat o sonra, başka zamanın konusu.

işte bize burada bir soru sorma hakkı doğar: madem kuran, muhammed mustafa'ya sorulan sorulan cevaplarını içeriyor, karşısındaki soru soranları değiştirsek cevap da değişiklik gösterir mi?

cevap genel konular ve ruhta geçerli işler için hayır, günü ve dönemi baz alanlarda ise evettir. örneğin bugün peygamber'in evinde kaç dakika oturduğumuz önemli olmayacağı için, bu konuyu içeren ayet de bizi zerrece ilgilendirmez. fakat kuran'a 'gökten tek parça hâlinde inen kutsal kitap' gözüyle bakıldığı için bunu söylediğiniz an tepkiyle karşılaşmak olasıdır.

kuran'ın bir kısmı kendi gününün hukuki olayları temel alır, bugünü ilgilendirmez. islam dünyasının geri kalmasında işte bu kısma büyük anlam ve önem atfetmesi hatası yatar. durmadan değişen ve dönüşen, coğrafyadan coğrafyaya ahlak tanımı değişen bir dünyada değişmez bir ahlak yasası koyduğunu iddia edemezsiniz; bu durum dünyanın var oluş amacına ters düşer en başta. değişmez olan tek yasa tüm ruhların ezelde üzerinde anlaşmış olduğu, gökte ve her mekânda geçerli olan kutsal yasa'dır. isa mesih bunu şöyle ifade eder matta 5:17'de: "size doğrusunu söyleyeyim, yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, kutsal yasa'dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak."

anlayacağınız değişmez olan elimizdeki mushaf değildir, isa'nın da söylediği üzere o gökteki yasadır işte. ve kuran ise peygamber'in o yasadan aldığı ve uyguladığıdır. o yüzden deriz ki "tek bir din mevcut." çünkü yasa kutsal ve tek, her din ise kutsal yasa üstüne kurulu. şimdi modern kesim beni recmedecek, siz sevseniz de sevmeseniz de kutsal yasa'da zina yasak kılındığı için cezaya tâbidir. fakat namaz kılıp kılmamanız sizinle herhalde peygamberiniz arasındadır, orasını bilmiyorum, gökte buna yönelik bir ceza bilmiyorum ben. ruhu ibadetsiz de temizleyebiliyorsan, hiç ibadet etmek zorunda değilsin; kimse de sana sormaz "niye şunu yapmıyorsun?" diye. fakat eğer kendini temizleyemiyorsan, şer üretir konumdaysan, kendini temizleyecek bir yol şarttır. anlaşılması gereken şu; esas amaç ruhta temizlik. ruhun karanlığını ateşle temizlerler çünkü.

kuran'ın bir diğer kısmı peygamber'in ruhta yolculuğunu ele alır. tamamen madde ile ilişkili ve her şey zahirde olup bitiyor zannındaki beşeriyet tarafından bu kısım düzgün anlaşılmaz, hatta bazen de onları yanlışa sürükler. fakat bu durum elbette mushafın suçu değildir; görmediği, bilmediği, anlamadığı işleri açıklamak için hikâyeler uyduran ve halkı bunlara inandıranların suçudur. blog'u okuyan varsa, orada bildiğim ve elimden geldiği kadarıyla hepsinin ruhtaki yönünü ve bizim ne işimize yarayacağını açıklıyorum zaten .

elimizdeki mushafın kesinlikle değişmediği söyleniyor. maalesef ben bunun doğru olmadığına inanıyorum. tarihte halife osman'ın bazı kayıtları yaktırdığı, sonra yine osman'a "sen kuran'ı bıraktın da kendine yeni bir kitap uydurdun." dedikleri, hatta duruma karşı çıkan ali'ye "kitabını al da git." dedikleri ve ali'nin de karşılık olarak "vallahi siz bu kitabı bir daha görmeyeceksiniz." dediği yazılı zaten.

bu nedenle bazı ayetler arasında çelişkiler mevcut. fakat şöyle bir durum var, altı bin iki yüz ayetten iki yüz tanesi bile sıkıntılı olsa, geri kalanın hakk'tan olmadığına kanıt olmaz bu. fakat altın bin ayetin doğruluğu da sıkıntılı olan iki yüzünün doğruluğuna kanıt olmaz. o yüzden yukarıda yer alan birbirine zıt yüzlerce yorumun ve yaklaşık iki yüz sayfadır sürüp giden didişmenin aslında hiçbir tutarlılığı yok.

peki bu durumda ne yaparız; nasıl bir sepette yüz elmadan bir ikisi yenilir olmaktan çıkmışsa tüm sepeti alıp atmıyorsak, aynı şekilde iki yüz ayeti es geçeriz, geri kalan altı bin ayeti alır, dünyada ve ruhta yoluna rehber olarak kullanırız.

mushafın değiştiğine dair ruhta edindiğim kesin bilgi yok, fakat değiştiğine benim inanmama sebep olan iki ayeti örnek olarak sunuyorum:

enfal 65: "ey peygamber, müminleri savaşa teşvik et. eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa, iki yüz(kafir)i yenerler. sizden yüz kişi olursa, kafirlerden bin kişiyi yenerler. çünkü kafirler, anlamaz bir topluluktur."

enfal 66: "şimdi allah sizden hafifletti, sizde zayıflık bulunduğunu bildi. bundan böyle sizden sabreden yüz kişi olsa, iki yüz(kafir)i yenerler. ve eğer sizden bin kişi olsa allah'ın izniyle iki bin(kafir)i yenerler. allah, sabredenlerle beraberdir."

yani bu iki ayetin gerçekten yeri, göğü ve daha görmediğiniz onca âlemi kusursuz şekilde var edenden geldiğine inananlara ne desek boş. yaradan'ın yaratım kudreti adına imanım öylesine katı ve sağlam ki bizzat bedenlenip karşıma çıksa ve "kulum orada bir hatadır yapmışım, olur o kadarcık." dese, bizzat o'na bile inanmam, şakam yok bu konuda.

birinci sıkıntı şurada: allah olmak demek, bir şeyi olmadan önce bilmek demek değil midir? burada iş olup bitiyor ve allah sonuca göre karar değiştiriyor, yani koca allah işini deneme yanılma yöntemiyle yapıyor! pers-roma savaşıyla ilgili ayeti allah'tan kabul ediyorsak bu iki ayet kesinlikle allah'a ait olamaz. üstelik sapma oranı o kadar yüksek ki; 1'e 10'dan, 1'e 2'ye düşülüyor bir ayet sonra. yahu fatih terim'i koy savaş meydanına, kaç adamın kaç adama denk geleceğini daha küçük sapmayla tahmin edebilir, "bu taraftan şöyle elli-altmış kişi toplansa, karşıdan iki yüz kişiyi yenebilir." diye tahmin yürütür muhtemelen. ve siz beni bu iki ayetin allah'tan geldiğine ikna etmeye çalışıyorsunuz? kusura bakmayın.

alın size her şeyi kusursuz var edenden ayet örneği, mülk 3-4: "o, yedi göğü, birbiri üzerinde tabaka, tabaka yarattı, rahman'ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin. gözü(nü) döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun?" "sonra gözü(nü) iki kez daha döndür (bak). göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) umudu keserek hor ve bitkin bir halde sana döner."

siz bakmayın gözü yalnız bu dünyayı gören tek gözlü ateistin "gök yedi kat değil yea" diye çırpınmasına, gök kat kattır ruhta. ve bu ayet her şeyi var edenden başka yerden gelmiş olamaz. kardeşim bir kere madde dünyaya açgözlülükle, ihtirasla, düşmanlık ve kinle, menfaatle, "şunu nasıl kullanırım", "şundan ne elde ederim" diye ego-nefs-benlik bakış açısıyla bakmayı bırak da yaradılışa merak ile bak. göreceksin ki biz bir mucize dünyasının içindeyiz. bu dünyada var olan hiçbir şey normal değil ve olması da gerekmiyor; her şey bir mucize.

yağmur yağınca sarığını açıp altında ıslanan muhammed'i anlıyorum ve seviyorum. aynı şekilde, lotus çiçeğine bakıp kendinden geçen buda'yı anlıyorum ve seviyorum. çevrene tıpkı bir çocuk gibi bakarsan, içinde bulunduğumuz mucizeyi görürsün. o yüzden isa mesih "size doğrusunu söyleyeyim, yolunuzdan dönüp küçük çocuklar gibi olmazsanız, göklerin egemenliği'ne asla giremezsiniz." dedi.

beşeriyetin mushaflara bakış açısı doğru değil. onlar bölüşmek ve ayrışmak üzere kullanıyor bu kitapları. o ona diyor, "senin kitabın bozuk.", diğeri ona diyor, "senin kitabın bozuk." bozuk olan kalbiniz olmasın sakın?

peygamberler aynı kaynaktan alıyor yasalarını, mushaflar aynı köke dayanıyor. eğer oturur bunları okursanız, ortak noktaların ne çok olduğunu görür, şaşarsınız. işte o zaman mushafların hangi tarafları ruha dayanıyor, gökten, hangi tarafları yere ait, dönemsel, hangi tarafları doğru olsun yanlış olsun bizi ilgilendirmiyor açığa çıkar zaten.

 

--- müslümanlık

müslümanlık bugün batıda ve afrika'da hristiyanlarla, güneyde yahudilerle, doğuda ise hindularla, budistlerle savaş hâlinde; hatta japonya'yı da karıştırmaya başlayıp şintoistlerle bir çatışmanın eşiğine geldiler. ateistlerle zaten dünyanın her yerinde kavga hâlindeler. ortadoğu'da ise birbirleriyle durmaksızın savaşıyorlar. ve suçlu... hep başkaları.

temel ile ilgili güzel bir fıkra var. ingilizce öğrenmiş, ingiltere'ye taşınmış, hemen bir araba almış. sonra radyoyu açmış, uyarı geçiyor: "dikkat dikkat. otoyolda ters şeritte giden bir araba var." bunu duyunca gülmüş, "ne biri be! hepsi, hepsi." diye gevrek gevrek söylenmiş.

fıkranın ana fikri şu: eğer ki tüm arabalar üstüne geliyorsa ters şeritte giden yalnızca sensindir. evet, olduğun her yer kargaşaya düşüyorsa sıkıntı sensindir.

muhammed mustafa'nın hakikat âlemindeki üstün makamına karşılık, ümmetinin yeryüzünün en düşük kaliteye sahip topluluklarından biri olduğu su götürmez. hayır, bunu yalnızca dönem adına iddia etmiyorum, bir kul olduğu için muhammed'in de hataları vardı ve bu hataları ümmetinin yoğun nüfuslu fakat kalitesiz bir topluluk olmasında rol oynadı, diyorum. henüz ilk dönemde sarpa sarmaya başladı işler.

önce, "ben kimim mevlası isem ali de onun mevlasıdır." diyerek yetki verdiği adamı yönetime yaklaştırmadılar bile. hatta peygamber son anlarında "kalem kâğıt getirin, bir şeyler yazdıracağım." dediğinde ömer'in "sayıklıyor." diyerek izin vermediği ve peygamber'in buna kızarak onları odadan çıkarttığı hadislerde mevcut. sonra peygamber'in vaktiyle sürmüş olduğu adamları geri getirdiler ve bu adamlardan bazıları büyük günahlara imza attı. araştırın bakalım, peygamber kimi "timsah" diyerek sürmüş ve kim karşı-devrimci gibi çalışarak onu geri getirmiş. bulduğunuz bilgiye epey şaşıracaksınız. sonra torunlarını öldürdüler. evet, öldürdüler diyorum; neden: yezid'i günah keçisi yapıp şeytan ilan ederek kerbela'yı sadece onun üstüne yıkıyorlar da hüseyin'in etrafında kendi sülalesindekilerden başka kim vardı? hani neredeydi ganimet savaşı olunca koşan peygamber âşıkları? sonra da tümden din yağma ve ganimet için yıllık akın bahanesi hâline dönüştü zaten. işte bize bugün de din diye öğrettikleri o dindir ve muhammed'in anlattığı hakikatin çarpılmış hâlinden fazlası değildir.

kısacası arapların çoğunluğu muhammed'i sevmedi. siz bakmayın her cümleye "anam babam sana feda olsun ya muhammed" diye başlayışlarına. feda olma zamanı gelince ortada anca ali'yi buluyorsun. "ali savaş var, yetiş." "ali suikast var, yetiş." fakat kârlar hep başkalarına. ali'nin sesi de çıkmamış garibimin. vallahi hakk katından biriyle parkta koşuya çıkacak olsam düşünmeden ali'yi seçerdim, nasıl olsa her yere koşuyor zaten.

araplar neyi sevdi peki; muhammed'in getirdiği birleştirici ideali sevdi. böylece o ideal etrafında birleştiler ve muhammed olmasa kurmalarına imkân bulunmayan devletler kurdular. gerçi biz türkler için de durum çok farklı değil ha, ganimet izni olmasa orta çağ'da halkımızın çoğu geçmezdi bu dine, kimse birbirini kandırmasın. fakat en azından türkler devlet kurmaya alışık bir millettir, islam olmasa da kurarız biz devleti. on gerçek türk'ü bir araya topla, -bugünküleri değil- devlet kurar sana. yine de ganimet izni bizim millet açısından kaçırılmayacak bir fırsat.

peki ama madem muhammed mustafa yeryüzünü adımlamış en üstün ruh, nasıl oluyor da onu takip eden topluluklar hem geçmişte birbirine bu kadar düştü hem de bugün insanî gelişmişlik bazında hep en aşağılarda yer alıyor?

biraz tuhaf gelecek ve kimilerini rahatsız edecek ama, bunun nedeni muhammed'in belki de haddinden fazla merhamet ve şefkat taşıyor olması. örneğin isa mesih açık ve seçik şekilde, 'baba'nın arzunu yerine getirmeyen kimselerin, mucizeler bile gösterse, cennete alınmayacağını dile getirir. buna karşılık muhammed en düşük bilinçlerin bile cennete girmeye çalıştığı bir öğreti oluşturma çabası içine girdi... bunu bize 'islam'ın şartları' diye öğrettikleri, bedeviye yaptığı tekliften anlamak mümkün. "sadece şu beş şarta uy, ben de cennete girmene kefil olayım." diyor, isa mesih gibi belli bir standart aramıyor. çünkü kurtarabileceği kadar ruhu kurtarma derdinde. bu derdini birinci elden biliyorum.

evet, muhammed fazlasıyla merhamet ve şefkat sahibi... ne var ki sonuç ortada işte... bugün islam dünyası tüm derdi üremek olan, tek hayat amacı bir yerleri ele geçirmek olan, doluştukları yerleri mahveden, sonra oradan da kaçıp yeni yerleri doldurup çürüten ve bunların hepsinin dinlerine uygun ve dinleri için olduğunu iddia ederek yapan bir topluluk.

bugün müslümanlar da dâhil herkes müslümanlardan uzaklaşma ve kaçınma derdi içinde. siyonistler de bunun farkında, o yüzden milleti goylaştırmak için iltica akını yarattılar tüm dünya üzerinde. en büyük silahları asla düzgün medeniyet kurmamış topluluklar ile müslüman toplulukları sağa sola doluşturmak.

düşün, öyle bir topluluksun ki en büyük düşmanın seni kullanıyor kendi politikasını egemen kılmak için. ve bugün gizli saklı yerlerde bebekleri demonlara adak olarak sunduğu açığa çıkan satanist globalist elitler ile bu ritüellere son vermek için ateşe kendi adım atan muhammed'in ümmetini yönetenler çıkar ortaklığı yapıyor.

bu ümmetin muhammed'i hak ettiğini düşünmüyorum. hakikati açığa çıkaran yeni bir anlayış doğması şart 'ümmet-i muhammed' içinde.

 

--- hz. hasan

muhammed mustafa'nın büyük torunudur ve şiiler ve on iki imam anlayışına sahip alevilerce ikinci imam olarak kabul edilir. yumuşakbaşlıdır, başkaca da dile gelecek bir özelliğini, niteliğini, vasfını bilmiyorum. zaten kendisi hakkında bugüne değin yazılanların iki sayfa bile tutmuyor oluşu da buna istemeksizin bir kanıttır.

muhammed eşi hatice'nin tüm malvarlığını yaradan için dağıtır, haydar ali yaradan için soğukta kalır, tir tir titrer, zırhını satar. buna karşılık hasan muaviye'ye halifeliği beş milyon dinar -veya dirhem- ile koca bir bölgenin geliri karşılığında devretmiştir; ne güzel dünya.

haksızlık etmeyelim, elbette dünya malı mülkü için savaştan el etek çekip böylece kan dökülmesine engel olmak güzel bir vasıftır ve buna herkes sahip olamaz. zaten bir hadise göre de hasan'ın cennete kabul edilme sebebi bu olarak gösterilir. fakat hasan'dan yumuşakbaşlılık dışında bir ders öğrenilemez.

gerçekten bahsedilen eş sayısı gerçek midir bilmiyorum, emeviler ve abbasiler pek çok şeyi çarpıtarak bize aktardılar; insanların din diye doğru bildiği yüzlerce yanlış mevcut. bu iddialar bir propagandanın sonucunda yayılmış olabilir, kendisine iftira atılıyor da olabilir. veya belki de eş olarak ruhtaki makamına aldığı ruhlardan da bahsediliyor olabilir. çünkü ruhta da eşler, oğullar mevcuttur. isa mesih için bekar kalan rahip ve rahibeler bu gerçeğe belli ki müslümanlardan daha vâkıf, fakat onlar da ruhta var olan bir işi maddede gerçekleşecek zannederek hataya düşmüşler. yoksa isa gökten inip de yüz bin kadınla evlenecek, sonra onları göğe çıkartacak değil. o inanış çarpık ve hatalı.

gelgelelim eğer ki söylendiği üzere gerçekten maddede onca kadını almışsa ve onları boşayıp boşayıp kendine yeni kadınlar alıyordu ise, bir kadın eliyle zehirlenmesi hiç de sürpriz değil. dedenin, babanın ruhtaki makamına güvenip zulmedersen, onca kadını yarı yolda bırakır, onca ah alırsan, elbet günü gelir birisi de harekete geçer. fakat bu gerçek mi değil mi yargılamak bize kalmadı. hasan iftiraya uğramışsa ve gerçekten haksız yere zehirlendiyse hesabı görülürken büyük ödül alır, ona o işi yapanlarsa bedelini ağır şekilde öder; öyle ki dünyaya hiç gelmemiş olmayı dilerler. yok, eğer anlatılanlar tam da bize anlatıldığı üzereyse zannetmem ki pek bir şey elde etsin. sonuçta kadın çok da haksız olmuyor o zaman.

şöyle veya böyle... neticede hasan artısıyla eksisiyle, günahıyla sevabıyla hepimiz gibi bir insan. fakat şahsıma kalırsa hasan, içinde yaşadığı rezil düzeni değiştirmek adına kendini ateşe atan muhammed mustafa veya ruhta hüküm sahibi olan ve tek imam kabul edilmesi gerektiğine iman ettiğim haydar ali yanında esamesi okunacak birisi olduğunu düşünmüyorum.

kendisine de çok yüklenmeyelim. dedesi ve babası adlarını tarihe kazımış kimseler, onların yanında yükselmek de kolay iş değildi.

geç gelen edit: yukarıdaki yazının ilk hâline hiç dokunmuyorum, araştırmadan olaya dalıp saçma bir yorum yazmışım. "gerçekten maddede onca kadını almışsa ve onları boşayıp boşayıp kendine yeni kadınlar alıyordu ise..." "onca kadını yarı yolda bırakır, onca ah alırsan..." hayır, almıyormuş. hatamı düzeltiyorum.

söylentilere bakılırsa hasan'ın 70-90-100, hatta 200 eşe sahip olduğu söylenir; bunun abartı olduğuna emindim fakat ben de 30-40 aralığında biliyordum, ona göre bu yazıyı yazmıştım. ne var ki en fazla isimlendirilen eş sayısı 13. hani o 70 eşli diyen raviler var ya, daha fazla isim vermemiş her nedense. en güvenilir kaynak olan ibn-i sa'd ise altı eşe sahip olduğunu rivayet etmiş. öyleyse hangisi daha mantıklı diye çocuk sayısına bakıyoruz; en az 12, en en fazla 24 olarak verilmiş. eskiden insanların tek eşten rahat 5-6 çocuğu olurdu, hasan tek eşten iki çocuk bile yapmamış mı yani? çocuk sayısına bakarsan, hasan'ın on üç eşi olduğunu bile zannetmem. bana ibn-i sa'd daha mantıklı gibi geldi ama belki de 6-13 arasında bir yerdedir eş sayısı. her halükârda bahsedilen rakamlar iyi niyetli değil.

bugün genele yayılmış olan hasan'ın eş sayısı bilgisi bu adama atılan büyük bir iftira öyleyse. burayı okuyanlara, iftiraya ortak olmamalarını, o saçma iddiaları duydukları yerde düzeltmelerini tavsiye ederim.

yine de hasan, yanında hüseyin ile birlikte dahi asla bir ali etmedi, etmeyecek. yazının o kısmı sağlam, oraya itimat edebilirsiniz.

 

--- hz. muhammed

insanların aklında haklı olarak allah'ın bir peygamberinin neden siyasete bulaştığına ve kan döktüğüne dair kuşkular var. geçmişte bir ara bende de belirmişti ancak uzun sürmedi, çünkü daha üniversiteye başlamadan önce, muhammed'in siyasî yönünü sol görüşe yakın şekilde ele alan ali şeriati'nin pek çok kitabını bitirmiştim bile.

açıklamak gerekir: peygamber'in eline kılıç alması her ne kadar sonradan ganimet için akın eden toplulukların ortaya çıkmasına sebebiyet verdiyse de kendi döneminde tam olarak gerekli, ortak iyiye hizmet eder bir davranıştı. o dönem çocukların demonlara kurban edildiği bir zaman dilimi, bugün dahi hâlâ sürdüğü epstein belgeleriyle kesin olarak ortaya çıkan karanlık ritüller o günlerde açıktan yapılıyor. ortada merhamet veya vicdan namına bir şey yok, her şey statüko üzerinden yürüyor. ortada bir düzen var ve belki de islamistlerin çizdiği kadar kötü bir düzen değil, neticede onlar da kendi ideolojilerini empoze etmek amaçlı o kadar kötülüyorlar, ancak bu düzen ruhtan tamamen uzak, insanları karanlıkta bırakan türden. yani bugün hindistan'da kargaşanın, karışıklığın, cahilliğin egemen olduğu, ruhla ilişkilidir diye yaptıklarına güldüğünüz düzeni aklınıza getirin, aşağı yukarı o türden. gerçi çok uzaklaşmaya da gerek yok, başınızı camdan çıkarsanız da yetebilir, nerede yaşadığınıza bağlı olarak.

işte tüm kötülüğün normal karşılandığı ve düzene entegre olduğu böyle bir düzende, annesiz babasız büyümüş, sonradan zengin bir kadınla evlenerek artık rahata ermiş bir tüccar çıkıyor, durduk yere, öylesine bir günde milleti topluyor, yaptıklarının ve düzenlerinin yanlış olduğunu söylemeye başlıyor.

neden yapıyor bunu, derdi ne? neyin peşinde? gördüğümüz kadarıyla para istemiyor, hem eşi zaten zengin, teklif edildiğinde yöneticilik de kabul etmiyor, sonradan pek çok kadın alacak ama ilk eşi vefat edinceye kadar başka birini de almıyor. ne teklif edersen et, aynı şeyleri tekrar edip duruyor. baktı satın alamıyorlar, bu sefer eziyet etmeye başlıyorlar, sövüyorlar, dövüyorlar, kovuyorlar, en son da öldürme planı yapıyorlar.

iyi de derdi ne? rahat rahat yaşayıp gidecek bir tüccar neden kendi rahatını bozuyor, tüm eziyetlere ve tehditlere göğüs geriyor, canını tehlikeye atıyor -ve karşılığında da uzun bir zaman hiçbir şey almıyor? hatta her şeyi elde ettiğinde bile lüks olan hiçbir şey almamış. o zaman derdi ne?

işte arkadaşlar, ruhta 'dert' diye makam vardır, alevi-bektaşi tasavvuf edebiyatında da sıkça geçer, fakat beşeriyet bunu bilmez. dert nedir? dert senin kendi benliğinden kurtulmana sebebiyet veren şeydir. tanrı'ya kavuşmak isteyebilirsin, bu dünyanın kötülüklerinden kurtulmak isteyebilirsin, kendinden ayrı gördüğün varlıkların, insan olur, kuş olur, kedi köpek olur, sıkıntılarını kendine dert edinirsin, onların tasalarını alır yüklenirsin ve dert sahibi olursun. işte o dert insanı ruha çeker, aydınlığa çıkarır. bu derdin ne olduğu fark etmez, muhammed'inki gibi allah derdi olur, buda'nınki gibi varlık derdi olur, mustafa kemal'inki gibi vatan derdi olur, hatta sokağınızda yaşayıp parasını kedileri beslemeye ayıran teyzenin derdi olur. fark etmez.

dert insanı ruha çeker.

muhammed dertli arkadaşım, muhammed dertli. burayı iyi anla. dertli olduğu için düzenli olarak insanlardan kaçınıyor, inzivalara çekiliyor. insanların kötü yaşamını, kendi kendilerine çektirdikleri acıları sıkıntıları gördüğü için dertleniyor ve kendini ortaya atıyor. dertli olduğu için öksüz yetim evlatlık alıyor. dertli olduğu için zengin eşi hatice'nin malvarlığını fakire yoksula dağıtarak bitiriyor. dertli olduğu için eline kılıç alıyor, savaş meydanına çıkıyor. yoksa mala mülke ulaşmış, hayatını gayet rahat geçirebilecek bir tüccar neden kendi hayatını dağıtsın? dert işte.

bugünün insanının muhammed'i anlaması zor. çünkü uğruna yaşamlarını adatacak, benlikten kurtaracak bir dert sahibi değiller. keyif ve zevk içinde yaşamayı marifet sayıyorlar. soğukta donarak ölen insanlar var, geri kalansa sırtını dönüyor, yeter ki keyfi zevki bozulmasın. yanlış anlaşılmasın, asla suçlamıyorum, sokakta donanı da yanlarına alsalar, onun da yapacağı aynı olacak, keyif ve zevke dalıp dertten uzak bir yaşam sürme telaşıyla ömür tüketecek. mesele kişiler değil, mesele algılayış.

şah hatayi "bir derdim var, bin dermana değişmem" diyerek muazzam söylemiş. bir derdiniz olsun kardeşler ki o dert sizi ruha çeksin. yoksa bu dünya bataklığında çevril dur, zor iş.

 

--- cahiliye devri

cahiliye devri yani cehalet devri orta çağ gibi geçmişte kalmış bir devir değildir, bu geçmişte kalmış ve geçmişte yaşayan dinsel anlayışın yanlış kabulüdür. muhammed mustafa, döneminde halkına kendilerinin bir de ruh yönü bulunduğunu, aslında tam olarak o yönden müteşekkil olduklarını öğrettikten sonra, muhtemelen önceki içinde bulundukları hâle bu ismi takmışlardı. yani cahiliye devri muhammed geldiğinde ancak küçük bir azınlık için son buldu, bugün insanların çoğunluğu hâlâ kendilerini yalnızca bedenden ibaret kabul ederek ve bedenin dürtülerinin esiri olarak cahiliye devri içinde yaşamlarını sürdürme gayreti içindelerdir.

'cahiliye devri' sokrates tarafından da mağara alegorisi dedikleri anlatıyla tarif edilmişti. sokrates'in anlattığı o mağara, beden, daha doğrusu zihindir. yani sokrates'in anlatısı bir alegori, bir metafor değildi, hakikatin ta kendisiydi. zaten ruh âlemini de idealar âlemi olarak tarif eden yine sokrates'ten başkası değildi. zira yüksek ihtimalle sokrates de bir peygamberdi zaten. işte insan biraz yüzünü bu dünyadan çevirip ruha yöneltse, allah'ın peygamberlerinin farklı kelimelerle tarif ettiklerinin aynı şeyler olduğunu anlayabilir.

 

--- hz. ali

"arap iç savaşı'nı oğullarıyla beraber kaybetmiş" değildir, ona verilen haktan kendi isteğiyle vazgeçmiş, kendi deyimiyle "hakkının yağmalanmasını gözünde diken, boğazında kemik varcasına" izlemiştir. üstelik kimse ali'nin yasını tutmaz, çünkü ali mağdur edilebilir adam değildir, o yüzden de arkadan vurmuşlardır. oğlu hüseyin'e aittir o yas törenleri. tek bir taraf doğru, tarihin bir aşamasında arap hanedanlığının kimin eline geçtiği bırakalım türk'ü bugünkü arap'ı da ilgilendirmez esasında. zaten ali'nin önemli tarafı da madde tarafı değildir, her insan gibi birkaç on yıl yaşamış ve çekilmiş tarih sahnesinden, ali'nin önemli tarafı ruhtaki makamıdır. ali ruhta öyle muhammed'in arkadaşı, akrabası veya bir arap halifesi değil, bunun çok ötesidir.

 

--- yahuda iskariot

bu garibim de yeryüzünün en büyük günah keçisidir herhalde... dünyayı kana bulayan hristiyan güruh bu adamı gizlenmeyen, tapınaklarda vaaz veren, ortalıkta istediği gibi takılan isa'nın yerini söyledi diye dünyanın en büyük haini ilan etmiştir. bunu hain ilan eden güruh da 4. haçlı seferi'nde kostantinopol'de isyan çıktığı haberi gelince dümeni daha denizde kırıp şehri baştan ayağa yağmalayan haçlı topluluğu ha. kimsenin isa'yı takip etmediği dönemde kendi işini gücünü bırakarak peşinden giden adamı hainlikle suçlayan güruh, dünya malı için dünyanın en rezil eylemlerine imza atmıştır.

günah keçileri bu dünyanın bir ihtiyacıdır. yahuda, yezid, ebu cehil, firavun, en son da hitler... kimse de demez ki ulan bunların olmadığı dönemde dünya daha beter hâller almış, madem tüm kötülük bu adamlardan kaynaklı, onların olmadığı dönemlerde dünya neden bu kadar rezil. sormazlar çünkü cevaplar tüm toplumu ilgilendirir ve hiç de hoş değildir.

 

--- hz. isa vs hz. muhammed

öncelikle, bu başlığın alay amaçlı açılmadığını ümit ediyorum. alay eden arkadaşlar varsa, kendilerine tavsiyem kendi iyilikleri adına ölmeden önce bundan dolayı tövbe etmeleridir. çünkü ruhta bana öğretilen, bir peygamberle alay etmenin zinadan daha ağır suç olduğuydu. başka bir gezintimde de bana zinanın en zor affedilen suçlardan olduğu öğretilmişti. eğer kendinizi kendi elinizle uçurumdan aşağı atmak istiyorsanız gidip zina yapmak daha iyidir, en azından bedensel hazzı var, peygamberlerle alay edeceksin de eline ne geçecek?

ciddi bir karşılaştırma için söylemek gerekir ki elbette peygamberlerin birbirlerinden belli farklılıkları var, birbirlerine göre üstün ve eksik taraflara da sahipler. neticede bunlar insan, birbirlerinin karbon kopyası da değiller, öylesi çok tekdüze ve sıkıcı olurdu.

isa mesih ile muhammed mustafa'yı kabaca karşılaştırırsak, aksi geçerli gibi görünse de muhammed mustafa halka karşı epeyce şefkatli, merhametlidir ve isa mesih o ayarda değildir. üstelik muhammed mustafa isa mesih'ten daha alçakgönüllüdür, hep halk içindedir, isa mesih halktan bir miktar kaçınır, bu dünyada öyle, o âlemde de öyle olacak. muhammed mustafa daha fazla günahı tolere edebilir, anlayışlıdır, isa mesih herhalde melekî yapısından olsa gerek günahları tolere etmez, hoşlanmaz.

gelgelelim isa mesih siyasete karışmamış, kan dökmemiştir, o nedenle de beyaz güvercin olarak tasvir edilir. üstelik çarmıha gerilmeye kendi ayağıyla gidecek kadar fedakâr ve merttir, bu yolda hakk sevgisini kanıtlamıştır.

ayrıca bu ikiliye musa'yı da eklemek gerekir; çünkü bu üçü ayrı zannedilse de öyle değildir, ruhta birbirinin ardılıdır. sonuç olarak her üçü de başımızın tacıdır.

 

--- riyazet

eskilerde 40 gün tutulan, fakat dönemin şartları dolayısıyla şimdilerde en sağlam derviş ve pirlerin bile 12 günle sınırladığı açlık orucudur. gerçi açlık orucu tuhaf bir tabir, oruç zaten açlığa işaret eder, fakat riyazette farklı olan gün boyunca tamamen aç kalmak, iftarı yalnızca yaşamaya yetecek kadarıyla yapmaktır. birkaç zeytin ile bir iki dilim ekmek günün tek yemeği; 40 gün boyunca... ankara'nın erenlerinden hüseyin gazi için bu kadarına bile tamah etmemiş, bir mağaraya girmiş, 40 gün yalnızca orada akan sudan az bir şey faydalanmış, hiçbir şey yemeden tamamlamış derler. ankara'ya yolu düşen her kişi hüseyin gazi'nin inizivaya çekilip riyazetini tamamladığı mağarayı hüseyingazi semtinde ziyaret edebilir. hatta isterse hüseyin gazi gibi riyazete girebilir de, hüseyingazi'de hüseyin gazi gibi riyazete girmeyi engelleyen hiçbir kural yok, ama bana oradaki insanlar birkaç gün geçince zorla yemek verirler veya polis çağırırlar gibi geliyor. yani riyazete girmek için bile zamanı doğru tutturmak şart, yoksa birkaç yüzyıl önce normal karşılananlar birkaç yüzyıl sonra halk içinde panik yaratabiliyor.

edit: en önemlisini yazmayı eksik bıraktım. riyazet ve inziva kesinlikle dışarıdan sızma bir inanış değildir, bilakis kökenleri peygamberlere dayanır. musa peygamber'in sık inzivaya çekilip halktan kaçındığı bilinir, hatta halkının başına kardeşi harun'u sırf bu nedenle tayin etmişti. hakeza isa mesih'e kırk günlük oruç sonrası şeytanın "eğer tanrı oğluysan söyle de şu taşlar ekmek olsun" diyerek ayartmaya çalıştığı incil'de yazar. son olarak, muhammed mustafa da hira'ya kendi içine çekilmeye çıkardı, ilk vahiy geldiğinde de riyazet ve inzivadaydı. riyazet ve inziva tüm inanış ve kültürlerde var, evet, ama anlaması zor değil, bu durum yanlışlığına değil doğruluğuna işarettir.

 

--- hacı bektaş veli

hacı bektaş veli, pek dile getirilmez, kendini kontrol yolunun üstadıdır. dergâhına giderseniz delikli taşı ve çilehanesini görürsünüz zaten. kırk defa kırka çekildiği söylenir. kırka çekilmek, inzivaya girmek ve günde en fazla birkaç zeytinle, yarım ekmek yemekle yetinmek demektir. eğer gerçekse hacı bektaş veli ömrü boyunca yaklaşık 4,5 yıl aç kalmış demektir. bu uygulamayı muhammed mustafa da hira mağarasına çekilerek uygulardı, yani öyle gökten bedava elçilik tahsis edilmedi kimseye. fakat bu yol artık kayboldu, bizzat tanıdığım gerçek dervişler ve pirler bile dönemin şartlarından olsa gerek en fazla 12 gün olarak tutuyorlar. en yaygın yapılan uygulama da 3 gün tutmaktır. bugün klasik derviş orucu 3-12 gün inziva aralığında uygulanmaktadır. eğer hâlâ kırka giren yiğitler bulunuyorsa, allah kendilerinin yâri ve yardımcısı, haydar ali rehberleri, hacı bektaş veli dedeleri ola.

 

--- mehdi

sözlüğe girdiğimde "mehdinin geleceği ortamı hazırlamayız" başlığının gündemde olduğunu görünce ne kadar yanlış anlaşıldığını, daha doğrusu anlaşılmadığını gördüğümden buraya işin hakikatini yazıyorum.

sevgili arkadaşlar, yeryüzü dediğimiz sinema perdesinde belirli bir 'mehdi' ortaya çıkacak mıdır bilmiyorum, ancak bugüne kadar her zaman felaket ortamlarında bir kurtarıcı beklentisi olmuştur, onca tarih bilgimden bunu biliyorum. gerçi tarih bilgisi de gereksiz, 'biri gelse de bizi kurtarsa' konulu bin türlü film var izleyebileceğiniz.

gelin işin hakikatini öğrenin: mehdi, allah'ın hadi yani 'kurtaran' isminden türemiştir ve kısaca 'kurtarıcı' anlamına gelir. her ne kadar özel isim olarak algılanıyorsa da aslında ruhta bir makamdır, tıpkı 'ali' gibi, tıpkı 'muhammed' gibi... ve hakk katında insanları bu âlemden kurtarma yetkisi verilen her kul 'mehdi' olmuştur. isa mehdidir örneğin, ahmet peygamber mehdidir, haydar ali mehdidir... bu insanların hepsi de şefaat etme ve ruhları bu gerçeklikten kurtarma yetkisine sahiptir. ve bugün de ismi bilinsin bilinmesin, aynı yetkiye sahip birçok ruhsal rehber mehdilik vasfıyla şu anda halk içindedir ve ruhları bu gerçekliğin esaretinden kurtarmaktadır. eğer samimi olur, yeterince çabalar ve sonunda hakk katını ikna etmeyi başarırsanız, sizin de mehdi yetkisi elde etmeniz önünde hiçbir engel yoktur. bu yetkiler sadece belli kişilere özel değildir, allah'ın tüm kullarına açıktır.

örnekle daha iyi anlaşılır, matrix'teki morpheus bir mehdi alegorisi iken neo ise işte çoğunluk tarafından beklenen 'the mehdi' temsilidir. neo gerçekten gelecek midir bilemem, ancak morpheuslar etrafta dolanıyorken, hatta belki de kaldırabileceksen kendin çabalayıp uğraşıp bir morpheus olabilecekken, günün birinde neo gelecek diye bekleyerek ömrü çarçur etmenin hiç gereği yok.

 

--- muhammed

571'de doğan ahmet peygamber'in ulaştığı yüksek makam... burada dikkat edilmesi gereken şudur ki peygamberin adı ahmet -veya ahmed, makamı ise muhammed'dir. ahmet beşeri varlığını silip muhammed olarak 'en övülesi, övülmeye layık olan' olmuş ve insanlığı allah'ın isimleri, esma-ül hüsna, diye bilinen hazinelere yönelten ruhsal rehberlerin, öğretmenlerin ilki olmuştur. kapıyı o aralamış, diğerlerini o çağırmıştır, insanlığı ışığa taşıyan rehberlerin eğitildiği dershanede en üst rütbeye sahip olarak muhtemelen kendisi gibi binlercesini yetiştirmiştir.

artık muhammed olmuş ahmed peygamber'i dünyevi güç peşindeki birisi sanmak veya döneminin arap adetlerini yayan, taklit edilecek birisi olarak görmek yalnızca ruhtaki cahilliğin dışa vurumudur. muhammed bundan çok, çok üstündür. o, hayatı var eden ezeli ve ebedi güneşin ta kendisidir.

 

--- hz. ali

alaycı biçimde "reis varsa bir iki füze at" diyen olmuş. bu arkadaşlara hak vermeli, ona anlatanlar ali makamı'nı anlamamış ki ona anlatabilsin. gerçekten var, merak etme, ama bugün de dünyayı döndüren haydar ali değil makam-ı ali'dir, haydar o makama gelen ilk zat olduğundan değer üstüne değer sahibidir. yani israil'e füze atacak olan haydar değil ali'dir. daha önceleri, haydar henüz yeryüzünde değil iken yahudileri topraklarından süren de yine ali'den başkası değildi. asur, babil, roma ancak işin zahiri, yani görüntüsü.

olacağına emin olabilirsin, merak etme. yalnız nasıl ki dünyada her iş için bedel var, hakikat âleminde de iş öyledir. cezayı hak ettirecek günah işlenmeden, ceza hak olmaz, dolayısıyla o günah işlenmek zorundadır. sen merak etme arkadaşım, israil için son yakındır, dünyadaki yahudiler işledikleri her günahta ancak kendi mezarlarını kazmakta; fakat kendilerini seçilmiş, çoktan cennete girmiş kimseler olarak gördükleri için bunun farkında değiller. tıpkı dinci müslüman tayfa ve hristiyan tayfa gibi. dincilik hakikatin düşmanıdır, bu yüzden ona saplanan topluluk mahvolur. yalnız yahudiler pek beter, bunlarda dinciliğe ek olarak ırkçılık da mevcut. bugün dünyanın yalnızca %0.2'sini oluşturmalarına rağmen bugün dünyanın sorunlarının çoğunluğu onların ellerinden çıkma. bunun elbet bir karşılığı olacak. ali katından ilahi gazap indiğinde artık önünde duracak bulunmaz. vakti de yakın, sen merak etme hiç.

başka bir arkadaş da haydar ali'nin on eşi olduğunu yazmış. ekini ben yapayım, ayrıca on beş çocuğu vardır, bunlardan biri de manevi oğlu olan muhammed bin ebubekir'dir. kimdir muhammed bin ebubekir; tahmin edebileceğiniz üzere halife ebubekir'in oğludur, ali'nin de manevi oğludur. çünkü dönemin arap toplumunda kadınlar ve çocuklar kim daha varlıklı, kim onları doyurabilecek ise onlar tarafından hanesine alınıyordu. bu işi cinsel olarak düşünürseniz ancak bu dönemin şartlarıyla düşünmüş ve yanılmış olursunuz. bizzat haydar ali'nin kendisi ebu talip'in oğlu iken muhammed mustafa tarafından yetiştirilmiştir. işleri döneme ve şartlara bakarak anlamayı öğrenirsek bilgeleşiriz aksi türlü malumatfuruş yani bilgiçlik taslayan biri olur çıkarız. bilge olmak gerek, kurtuluş bu yönde.

 

--- hz. ali

21 mart, bugün, genel kabule göre haydar'ın doğum günü. kutlamak üzere burada kendisi hakkındaki hakikat bilgisini burada haber vereyim istedim.

haydar adı, ali makamıdır. gökte en yüce kattadır. sünni kesim kandırıldı, kendilerine övülen, hatta 'onlar makamca ali'den büyük, ali dördüncüdür' diye yalan uydurulan üç halife belki dünyada daha büyük olmuşlardır ancak ali makamına ulaşabilmiş, onun katına çıkabilmiş değillerdir. ne dediğimi iyi anlayın; cennette var olabilirler; ancak o katta değil. yani ne ebubekir ne ömer ne de osman, dördüncü halife olan haydar gibi 'ali',dir. aleviler de ali'yi doğru biliyor değil, kusura bakmayın, haydar ali'nin iki oğlu asla ve asla onun dengi değildir. futboldan örnekle daha iyi anlaşılır, wesley sneijder de futbolcuydu, epey de iyi futbolcuydu ancak cristiano ronaldo'ya denktir diye inat ederseniz adama gülerler. aynı şekilde alevilerin haydar ali'ye denk tuttuğu küçük oğlu, ali'nin aşağısındadır. gerçi adamın da 'ben babama dengim' diye bir iddiası olmamış, oğlunun adını bile 'ali ekber', yani 'ali en büyük' koymuş; ama işte siyasi saiklerle hüseyin sevgisi haydar ali'nin önüne geçirilmiş. bu doğru bir iş değildir. elbette dileyen dilediğini sevebilir, ülkede bir başkan var ama bakanlar da var, müsteşarlar da var, başka yüksek rütbeli bürokratlar da var. herkes başkanı sevecek diye bir kaide yok, karakterine hangisi uygunsa onu sevmek özgürlüğün. ancak kalkıp da başkanı küçültmeye çalışma gözünü seveyim. bizim derdimiz bu.

haydar susmuş, haydar makamını gizlemiş; ruhtan habersizler de hakkında bilgisi olmadıkları şeyleri söylemiş, yerleştirmiş. halk da yüzyıllar boyunca kendilerinden öncekilerin bilgisizce attıklarına inanmış, bağlanmış. anlayacağınız alevilik-sünnilik hikâye dolu, işin hakikati ise bu.

sevgili haydar'ın doğum günü tüm sevenlerine kutlu ola. ali içinse mevlana söyleye:

cihan var oldukça ali var olur
cihan var olurken de ali var idi.

 

--- kuran'ın ilk emrinin oku olmaması

öncelikle "muhammed isminde bir bedevi var, aklî sorunları var." tarzında yazan bazı insanlar, saygısızlıklarını kendilerine saklasınlar yahut da kendilerini daha iyi ifade etmeyi öğrensinler, diyelim. daha sonra oku'nun manasını açalım:

evet, fark ettiğiniz çok güzel, mağarada kitap yok parşömen yok, kuran'da hep 'kitap' deniyor ama kitap olarak inmedi ki kuran, sonradan kitaplaştırıldı. öyleyse cebrail neye oku diyor? oysa muhammed mustafa 'neyi okuyayım?' diye sormuyor da. yoksa cebrail onca yoldan elinde kalem defter inip 'bak bir şeyler karaladım, sen de bir göz atıver' tarzında mı 'oku' diyor? böyle düşünüce kulağa bir tuhaf geldiği kesin, ama yüzyıllardır böyle söylediler, böyle öğrettiler, değil mi? oysa vahiy getiren meleğin 'dinle' demesi gerekmez mi, niye tutmuş da 'oku' demiş?

sevgili kardeşler, cebrail "oku" emrini getiriyor ve bilgim dâhilinde bu üç manada:

birincisi, "kendi kitabını oku". her yaşam her ruhun kendi kitabıdır, hatta geçmiş yaşamlara dair kitaplarımız da bir yerde durmaktadır. buna ezoterik ilimde 'akaşik kayıtlar' deniyor diye biliyorum. ne denirse densin, geçmiş yaşamlarda yapıp ettiklerimiz kitaplar hâlinde kendi içimizde durmaktadır. bunları 'oku', kim olduğunu öğren manasında....

ikincisi ise her yaşam bir kitap olduğu içindir ki aslında bu yaşamlarımız da bizlerin kitaplarıdır. yani 'hayatı oku', 'kâinatı oku' diyor.

üçüncüsü ise ilk ikisini de içine alıyor: 'kendini oku'. işte arkadaşım, tasavvufun özü budur. 'kendini oku'. 'kendini bil'. her tür ruhsal öğreti bu amaç üstüne kurulmuştur.

ilim ilim ilmektir
ilim kendini bilmektir
sen kendin bilmezsen
bu nice okumaktır

bak burada da yunus emre aslında aynı şeyi diyor: 'oku', yani 'kendini bil'. boş boş kitapları okuma, kendini bil.

yani neymiş aslında muhammed mustafa'ya gelen ilk emir: 'kendini bil'

okuyanlara selam olsun.

 

--- hz. ali

sözlüğe girmişken kendisi adına girdi girmeden çıkasımın gelmediği mertler şahı. mehmet ali hilmi dedebaba'nın "ali göründü gözüme" deyişinde geçer ki:

"ali candır, ali canan
ali dindir, ali iman
ali rahim ali rahman
ali göründü gözüme"

bu sözler boşa dökülmemiştir. ali 'en yüce' anlamına gelir ve allah'ın adlarındandır. her ne kadar din müfessirleri bilmese de ali makamı, insan tarafından ulaşılabilecek en yüce makamdır. aliyyül âlâ da haydar ali'dir. candır, canandır.

 

--- mucize

peygamberlerin mucizeleri zannedildiği üzere madde âlemde gerçekleşmemiştir. bize anlatılan yalnızca işin hikâye kısmıdır. işin özü farklı. bunlar ruhsal âlemde ve ruhsal yolculukta gerçekleşen işlerdir.

 

--- hz. ali

makam-ı âli'nin, yani yüce makamın baştacı.... hani kuran'da iblis'e allah sorar, "niye secde etmedin? yoksa yücelerden mi oldun?" diye. işte o yüce makam, makam-ı âli'dir ve baştacı da mertler şahı ali'dir. ben bu adamı ne kadar takdir ettiğimi kelimelere dökmek isterdim ama bunu anlatmak için gerekli kelimeler henüz hiçbir dilde icat edilmiş değil. öksüz-yetim babası olarak bilinir kendisi. ola ki görmek istersiniz, öksüzlere, yetimlere bol bol yardım etmek gerektiği söylenir.

 

--- pir sultan abdal

çok büyük adam çok. hakikat âleminden nice nice sırlar taşımış vermiş. milletin ağzında, söyleyip duruyorlar fakat müzik diye; hakikatin ta kendisi olduğunun farkında değiller. isa mesih der ki, "incilerinizi köpeklere ve domuzlara vermeyin, yoksa onları ayaklarıyla ezip size saldırabilirler." bahsettiği inciler işte pir sultan abdal'ın dizelere döktüğü türden hakksal sözlerdir. pir sultan abdal o incileri öyle bir dizmiş ve dağıtmış ki nesillerdir apaçık şekilde söylenip taşınagelmiş. öyle güzel de dizgilenmiş ki fundementalist koyu dinciler hariç saldırı aldığı olmamış. haber alan ruhuna, gönlüne, saz çalan ellerine, sazına, söyleyen diline sağlık, dert görmeye.

 

--- hz. hüseyin

uzun zamandır katılmıyordum, bu hafta cemevinde bir ibadete katıldım. biz ali için gittik, karşımıza hüseyin ağıtları, kerbela çıktı yine. gittiğime gideceğime pişman oldum gerçekten. gereksiz derecede abartılmış ağıt, öleli bin üç yüz yıl geçmiş bir emevi hükümdarına durmaksız lanet... tüm işleri geçmişe devredip kendini aklama sanatı. arap emperyalizminin milletin ruhsal bilincine attığı çok büyük bir kazıktır bu uydurulmuş kahramanlık hikâyesi. dahası bu kerbela hikâyesi altında süregiden siyasi kavga arap emperyalizminin türklük bilincine ve türk milletine attığı en büyük ikinci kazıktır. akıllı ve zeki insanlarsınız, arap emperyalizminin bize attığı en büyük kazığı elbette biliyorsunuz, onu dile getirmeye gerek yok zaten. fakat ben beklerdim ki en azından aleviler ruhsal bilinç ve milli bilinç konusunda daha yetkin olmalılardı. fakat değiller, üzgünüm. o nedenle bu yazıyı yazmaya karar verdim.

size doğrudan konuşacağım, hiç eğip bükmeden. sonucu en baştan söyleyeceğim. şunu iyi bilin ki uğruna ağladığınız, dövündüğünüz şahıs aşırı derecede abartılmıştır ve asla babasının dengi değildir. ali merttir, ali yüreklidir, ali on dört yaşından başlayarak yüzlerce sefer ölümle karşı karşıya gelmiştir, ali geri adım atmaz. tekrar ediyorum, ali mertliğin tam karşılığıdır. ali'yi övmek ve ali makamını açıklamak üzere de bir bölüm yazmıştım, ancak orada bile yeterli derecede açıklayamadığımı fark ettim, yaradanın izniyle bir gün onu da tekrar elden geçiririm. hüseyin ise kerbela yoluna çıktığında elli dört yaşındadır. başkaca da bir mertliği, delikanlılığı yoktur. kerbela'ya da öyle anlattıkları gibi coşkun akan seller misali çıkmamıştır, ne zaman yezid'in onu ortadan kaldıracağı dedikoduları yayıldı, o zaman hareket etmek aklına gelmiştir. herkesin peygamber ile bugün hasan mezarcı ile alay ettikleri gibi alay ettiği sıralarda, tüm dünyası olan kalabalığa meydan okuyarak "kimse sana inanmasa da ben inanıyorum" diyen, peygamber'in yerine yatağa ölmeye yatan, her tehlikede öne atılan ali nerede, elli dört yaşına kadar öylece takılan oğlu nerede. bunların ikisi nasıl eşit olur, allah aşkına adaletli olun biraz.

size hakikat âleminden haber veriyorum, iyi işitin: ali ile muhammed, ruhta ikisi birdir, ne biri birinin astı ne biri birinin üstüdür. bunu iyi idrak edin. fakat ruh âleminden habersiz aleviler de sünniler gibi ali'yi göz ardı ettiler, yerlerine başka başka adamları ikame etmeye kalktılar. neden yaptılar bunu, kötücül bir art niyet ile mi? hayır, bilinç dışı bir şekilde. yaptılar çünkü ali'yi sevmek zordur. çünkü yaradılışın kanunu olarak seven sevdiğine benzer, benzemek zorundadır, kanun böyle. ali'yi seversen mert olacaksın, dürüst olacaksın, yiğit olacaksın, kendine hâkim olacaksın, az yiyecek az içeceksin, dünyaya meyletmeyeceksin, zayıfa güçsüze, imkânı senden az olana kol kanat gereceksin, bin kere mazlum olsan bir kere zalim olmayacaksın. buna hangi can dayanır?

fakat hüseyin'i seversen ne yaparsın; ağıt yakarsın, bu kadar. ağıdını yakarsın, yezid'e haftalık lanet okursun, yaşamına olduğu hâliyle devam edersin. ne de olsa kötü adam vardır bir tane, o da yezid. sanki yezid ölünce dünyadaki tüm kötülük onunla gitmiş gibi davranırsın. iyi de yezid öleli olmuş en az bin iki yüz sene, dünyada bunca kötülüğü kim işliyor? bu umrunda olmaz. bundan bin yıl önce bir olay yaşanmış, tüm kötülüğü ona at, kurtul. fakat ali öyle mi? ali savaşıydı, suikast denemesiydi derken en az yüz kere ölümle yüz yüze gelmiştir, yine de arkasından ağıt yakılmaz. çünkü ali mağdur edilebilir biri değildir, ali'yi öldürürsün ama ona diz çöktüremezsin. ali asla "beni bırakın gideyim." dememiştir. ölüm her seferinde üstüne geldiğinde ali de ölümün üstüne yürümüştür. hatta ölüm üstüne gelmezken de ali ölümün üstüne gitmiş, herhalde en çok muhatap olduğu melektir ölüm meleği.

ali'yi seversen her demde dik durmak zorundasın, onun huyu böyle, tutup da sağı solu suçlayan bir tavır içine giremezsin. buna karşılık hüseyin'i seversen tek bir adama lanet edip gözyaşı akıtman yeterlidir. tüm kötülük kerbela'dadır, kerbela öyle bir yerdir ki cehennemin ta kendisidir. oysa tarihe bak, tarihte ne beter vahşet hikâyeleri var. bir gün vaktimiz olursa anlatayım. kerbela bunlardan yalnızca biri.

anladınız mı neden alevi de sünni de ali'ye hak ettiği değeri vermiyor? isteseler de yapamazlar bunu; çünkü buna güçleri yetmez. ali'yi seviyorsan ona çekilirsin, hem güçlü hem adil hem de merhametli olmaya doğru kaçınılmaz şekilde meyledeceğin anlamına gelir. bu da çokça sınanmak demektir. bu yüzden ali demiştir ki "beni bir dağ bile sevse musibetlerden kaçamaz." çünkü musibetler, belalar sınanmanın ta kendisidir.

son paragrafta açık şekilde dile getireceğim: konu mertlik olduğunda oğulları babası ali'nin kılıcını, yani emir kılıcı zülfikâr'ın, hakikatini açıklamıştım bir yazımda, ondan bahsediyorum, sancağını kaldırabilecek biri midir diye sormak gerekir. ali'yi sev, sevme; önemli değil. o merttir. bunu düşmanı olsan kabul etmek zorunda kalırsın. yerine geçirmeye çalıştıkları oğlu ise şişirilmiştir. tavsiyem odur ki insanlar kendi iyilikleri için ya ali'yi sevmelidir ya muhammed'i. ruhullah olan isa'yı da sevebilirsiniz elbet. ruh âleminde üstün olan, el uzatacak, yetişecek olan tercih edilmeli. bu sözlerimden hasan, hüseyin hiçbir iş başarmamış, gibilerden sonuç çıkarılmamalı elbette, onların yerinde koyacaklarımızın en az %90'ı onların başardıklarını başaramazdı. fakat ruhta elimizden tutacak, yetişecek nice pirler, üstatlar var. gökyüzünde sofralar var, ruh âleminde güneşler var. bugün de dünya üzerinde varlar. bu dile getirdiğimiz iki ismin halk içinde bunca yüceltiliyor olma sebebi dedelerinin peygamber olmasından kaynaklı. halkın algılayışı işte, bir türlü soydan soptan kurtaramıyorlar akıllarını. ama bedende kimden doğduğun ruhta önem arz etmiyor.

 

--- cengiz han'ın alevi olması

cengiz han elbette alevi falan değildir; ancak neden ali'ye ve oğullarına saygı göstermiştir, hiç üstüne düşündünüz mü gerçekten? bu hareketi siyasi bir hareket midir sizce? güldürmeyin adamı, cengiz hiçbir zaman politik oyunlarla bir yer fethetmedi, vurdu geçti her seferinde, o çağda da alevi'yi sünni'nin, sünni'yi alevi'nin omuzlarına çıkartıp kesiyordu. fakat neden, tuttu da özellikle ali'ye saygı gösterdi?

çünkü belli ki bizim şeriatçı islamcı kesim ve materyalist batıcı kesim aksine ruhsal âlemden haberdardı cengiz. zaten öyle olmasa tüm dünyayı atlarının ayakları altında çiğneyemezdi. çünkü tüm başarı da tüm yetki de yukarıdan gelir. düşünün ki iblis'in bilinen çiziminden bile mevlevi dervişi gibi bir eli yukarıyı diğer eli aşağıyı işaret eder. bu da herhalde tıpkı mevlevi dervişleri gibi demek olsa gerektir ki o bile gökyüzünden alır ve aşağıdakilere saçar. çünkü "rızık allah'tadır."

şurası bilinmeli ki o küçümsenen ali aslında tüm âlemler üstünde hüküm sahibidir. bunu da çok az kişi bilir. sevinin, artık siz de biliyorsunuz. fakat kabul edebilir misiniz orasını bilemem.

 

--- iblis

islamcıların hakkında ve üzerinden edebiyat parçalayıp durduğu ex-melek... iki sayfa okudum, sanki lisede tekrar edebiyat derslerine girmişim, öyle betimlemeler, benzetmeler, çıkarımlar... gerçek şu ki iblis nedir bilmiyorlar, bilselerdi iblisin gittiği yoldan gitmezlerdi. bu melek huzurdan neden kovuldu da iblis adını aldı? çünkü adem'e secde etmedi. peki bugün hangi dinin dindarı adem'e secde ediyor? kutsaldır diye taşlara secde edenler, adem'e secde etmedi diye kovulanı gömüyor. e sen de adem'e secde etmiyorsun ki taşa ediyorsun; nasıl olacak?

kutsal olan insandır, insan; bunu bir kenara yazın. fakat her gördüğünüz iki ayaklı insan değil, bunu da bir kenara yazın.

tutup da iblis ile aynı hataya düşmeyelim.

 

--- hz. isa

islamî literatürde isa'nın çarmıha gerilmediği, bunu yerine onun yerini ispiyonlayan yahuda'nın onun suretine büründürülüp onun çarmıha gerildiği, isa'nın doğrudan göğe yükseltildiği gibi yanlış yoruma dayalı bir inanış mevcut. fakat bu inanış yanlış olmak zorundadır, çünkü hakk katında hakk için ne feda edersen o kadarına sahip olursun, o kadar yükselirsin. eğer inancı için, allah için çarmıha gerilen isa değilse, isa değerini kaybeder; isa'yı esas değerli kılan onun 'baba' dediği yaradan adına yaptığı fedakârlık. eğer fedakârlık yoksa isa da o isa olamaz. hatta şöyle diyeyim, eğer çarmıha gerilen yahuda ise, yahuda artık isa'dan üstün olmalıdır, çünkü dünyada cezasına katlanıp temizlenmiş, paklanmıştır; oysa isa hiçbir fedakârlık yapmadan doğrudan göğe çıkmıştır. yani bu inanış aslında isa'yı istemeden küçülten, yahuda'yı büyüten bir inanıştır; fakat buna inanışı öne sürenler bu gerçeği fark etmezler.

matta 16:24 "sonra isa, öğrencilerine şunları söyledi: “ardımdan gelmek isteyen kendini inkâr etsin, çarmıhını yüklenip beni izlesin."

gelin de çarmıhımızı yüklenelim canlar. çünkü bu dünya zevk-ü sefa içinde götü göbeği salıp yaşamamız için yaratılmadı, bedel ödeme vakti gelince fıyt diye göğe kaçacağımız bir yer de değil burası. burası kendimizi kanıtlama dünyası. gelin, hâlâ vakit varken yaradan dost adına bir şeyler yapalım.

 

--- hz. ali

gerçi hiç gönlümden düşmüyor ama oturduğum yerde yine gönlüme geldi, ali'nin gerçeği üzerine bir iki satır yazayım, insanlar nasiplensin istedim. halk ali'yi tanımadı. eğer onun ruhtaki makamını, yüceliği bilselerdi sırtlarında taşırlardı, tutup da ona savaş ilan ettiler de ayakları altında ezmeye çalıştılar. ali'yi nasıl ezeceksin? bedenini ezersin de ruhta ali, senin gördüğün o küçük adam değil ki, nasıl ona karşı çıkacaksın? mertler şahı ali halkın ona değil de hâlâ taşa toprağa yücelik yüklediğini görünce "kâbe'de doğan tek insan benim" dedi, ona saygı göstersinler diye dedi muhtemelen de. yoksa ali ruhta öyle bir makamdadır ki dilerse yüz bin tane kâbe'yi aynı anda yok eder de dünya dediğimiz noktanın yüz bin farklı yerinde yeni kâbeler var eder. halk muhammed'i anlamadı ki ali'yi anlasın, ali'yi anlamadı ki muhammed'i anlasın. öyle işte...

 

--- kadere kanaat göstermek

peki ya kader öyle yukarıda takılan bir allah'ın yazdığı bir şey değil de senin geçmiş ve/veya gelecek dediğin zaman diliminde yaptıklarınla, düşündüklerinle kendi başına getirdiklerinse? ya zaman öyle ilerleyen bir şey değil de bir bütünse, gelecek geçmişi etkileyebiliyor ise? ya müslümanlar kader konusu hakkında gerçekte bir şey bilmiyorsa da biliyormuş gibi takılıp seni yanıltıyorsa? yine böyle bir başlık açar mıydın?

 

--- isa mesih

insan dediğimiz varlığın tam karşılığı olan ender ademoğullarındandır. muhteşem biridir, dünyayı tek başına değiştirmiştir. makamı muhammed mustafa'dan elbette daha yüksek değildir ancak dünya yaşantısı itibarıyla muhammed mustafa'dan da fazla öne çıkan bazı özelliklere sahiptir. tek bir damla kan dökmemiş, dünyaya ışık ve sevgi getirmiştir. makamı yüce olsun.

 

--- buda

buda bir isim değildir, aydınlanmış kişi anlamına gelir. 'the' buda diyebileceğimiz ilk buda sidarta gotama'dır. çokları sidarta'nın bir prens olduğunu söyler -ki benim okuduğum kitaplarda hep böyle geçiyordu. kimileri ise bir kabile beyinin oğlu olduğunu... her ne olursa olsun babasının soylu takımına mensup olduğu kesin gibidir. anlatıya göre sidarta'nın babası daha çocuk doğduğunda bir kehanet alır: bu kehanete göre sidarta ya büyük bir yönetici olacaktır ya da büyük bir bilge... onun acı çekmesini istemeyen babası bu nedenle sarayında ölüme dair hiçbir şey bulunmayan, yaşlıların bile giremediği sahte bir hayat yaratır. yanlış anımsamıyorsam yirmilerine kadar bu sahte hayatın içinde rahatça yaşar sidarta. ancak bir gün bir yerden dönüş yaparlarken yol kenarında kayıpları arından ağıtlar yakan kadınlara denk gelir. ölümle ilk karşılaşması orada olmuştur. insanları çektiği acı onun yüreğini dağlar ve ruhunda büyük bir sarsıntıya sebep olur. sarayı bırakır, kaçar; dünyanın anlamını aramaya başlar. bu nedenle budizm genel olarak insanların çektiği acı ve bu acıdan nasıl kurtulunur, onun üstüne yoğunlaşmıştır.

tarihsel bilgi bu kadar... gerçek açıklamaya gelirsek, bu benim kendi görüşlerimdir, eğer insan olmayı futbol oyunuyla özdeşleştirirsek nazarımca sidarta gotama bu oyunda maradona'dır. o derece özel ve nevi şahsına münhasır bir kişilik. sarayını terk edip de ruhsal yolculuğa çıkan iki isim var, biri sidarta ikincisi ibrahim ethem. fakat ibrahim ethem gerçek mi yoksa mevlana'dan aksetmiş bir karakter mi orası kesin değilken sidarta kesin. insanların tarih boyunca para, mal mülk, makam mevki, şan şeref için birbirlerini doğradığını hatırlayınca yaptığının büyüklüğü bir kere daha ortaya çıkıyor.

öğretisi neden önemli: şöyle diyeyim, anksiyete ve/veya depresyondan mustarip olan insanlar için özellikle zen budizmi öğretileri ilaçtır. buda onca yeri gezmiş, onca yol denemiş ve ortaya insanların acılarını dindirmede çok etkili bir öğreti çıkarmış. başka hiçbir din veya öğreti depresyona ve anksiyeteye karşı buda'nın öğretisi kadar etkili değildir. bunu ancak yaşayan ve acıdan kurtulmak için yol arayanlar bilir. sidarta kendini yakmış, duygu durum bozukluğu diye tabir edilen sorunlardan mustarip insanlara o yarayı dağlayan ateş olmuş çıkmış.

modern tıp duygu durum bozukluğu diye adlandırdığı sorunun aslında kaynağını bile bilmez, bırakın ki çözsün, bunun yerine bu sorunu ilaç satmak maksatlı kullanır. elbette hiç etkisi yoktur demiyorum, ancak bu ilaçlar yanında yan etki dedikleri bedelleriyle birlikte gelir. yani bir tarafı yapar, diğer tarafı bozar. sonra hasta tekrar o bozukluk için başka ilaç alır. bu sayede trilyon dolarlık bir sektör oluşturulmuştur. yoksa onca ilaca ihtiyacımız yok bizim. buda'nın öğretisinin güzel yanı da bu ya: yani etkisi yok, kimse sizi aşama aşama söğüşleyemez. en fazla çok oturmaktan tembel görünürsünüz, o da şu kapitalist düzenin insanları eşek gibi çalıştırmaya ikna etmek için empoze ettiği sözde ahlak değerlerinden ötürü.

ne diyelim, sevgili sidarta gotama'nın ve kendisinden fayda gördüğüm takipçilerini adına dilerim ki yaradan makamını yüce kılsın, ruhtaki mevkisini yükseltsin ve öğretisini ihtiyaç duyanlar faydalanabilsin diye yaysın.

 

--- ebu leheb

tarihte düşünüldüğü şekilde var olmayan şahsın lakabı. 'alevlerin babası' anlamına gelir. böyle bir kişi var olduysa bile ayet indikten sonra kabilede kötü bir adama yakıştırılmıştır, yoksa bir kişi hakkında öyle yere gömücü ayetler indiğini, koca allah'ın tutup kendi kuluyla kavgaya tutuşacağını düşünmeyin. gerçi sevgili dindar kesim buna bin yıldan fazladır inanıyor, bin yılın kavgalarını her gün sürdürmekte pek ısrarcılar. ebu leheb ile ilgili olan biteni anlamadılar, çünkü bin yıldır ruhtan uzak bir dinsel algılayış yerleştirilmiş durumda. üstelik onlar da buradaki tuhaflığın farkında, koca allah'ın bir tane kabile adamıyla neden kavgaya tutuşacağı, her kelamı emir olan koca allah'ın neden tutup beddua edeceği doğal olarak onların da akıllarına yatmadığı için, klasik dinsel öğretideki açığı mucize uydurarak gidermeye çalıştılar. dolayısıyla eski açıklamaya inanıp birazdan ebu leheb neymiş öğrenecek olanlar artık isterse "ne kadınlar sevdim zaten yoktular" diyen atilla ilhan'a atıfla "ne adamlara sövdüm zaten yoktular." diye beyit seslendirebilir; çünkü ebu leheb, yani alevlerin babası kafalarındaki o arap kabile adamı değil.

öncelikle ebu leheb’in ne olduğunu hiç uzatmadan doğrudan söyleyeyim; ebu leheb yani ‘alevlerin babası’ ego-nefs-benlik dediğimiz yapıdır. nedenleriyle ve kanıtlarıyla açıklamasını yaptım, insanlar görsün diye de bu başlık altına bırakıyorum. bu paragraftan sonrası tamamen blog'dan alıntı olacak, yalnızca ebu leheb ile ilgili kısmı alıntıladım, yeniden uzun uzun yazma işine girmeye gerek görmedim. isteyenler devamını ve öncesini orada okuyabilirler. benim bu açıklamayı ayrıca buraya koyma amacım daha fazla insanın görmesi adına; belki aralarından birkaçı aklını geçmişin hikâyelerinden kurtarır da dikkatini kendine ve bugüne döndürür.

 

--- tasavvuf

ibn-i arabi, hallac mansur gibi muhteşem insanların büyük katkısı olduğu hâlde asıl olarak türk'ün inanç yolu desek yeridir. henüz tasavvuf yokken bile türkler şamanlar olarak gök katlarını geziyordu zaten, tasavvuf ruhu daha yücelere çekti. tarikatları falan boş geç, onlar artık hikâye, tasavvuf kültürü ve ruhsal uygulamalar asıl olan. en yaygın olduğu dönemde bile mevlana insanları sahte şeyhlere karşı uyarıyordu, şimdi doğru şeyh ara ki bulasın. herhalde bugünün sözde pirleri, şeyhleri mesnevi gibi bir kitap yazabilseydi bu sefer onlar insanları doğru pirlere karşı uyarırdı. gel gör ki bu türden bir iş asla olmayacak, çünkü asla mesnevi kabilinde bir kitap yazamayacaklar, anca geçmişin sözlerini tekrar eder onlar, çünkü ruhtan haberleri yok, ayak yapıyorlar.

bugün tasavvuf öğretisinin bozulmuş durumda olduğu da spiritüalizmin hikâyeleriyle harmanlanıp karıştığı da ortada; fakat asıl olan bozuk kısımları budayıp tasavvufu tekrar ruha çeken ve dünyayı da öğreten düzenli bir öğreti hâline getirmek. çünkü türk kültürü adına tasavvuf öğretisi vazgeçilmez, şahsi kanaatim bu yönde.

 

--- zen hikayeleri

ingilizce bilenler şuraya bir baksın lütfen, hikâyenin hasını bulacaklar.

https://www.youtube.com/watch?v=pd6lyzrkeqq

nedir bu? eckhart tolle'yi okuyunca aniden aydınlanası gelen jim carrey'nin golden globe ödüllerinde yaptığı konuşma. jim carrey sahneye çıkarken 'iki golden globe ödüllü jim carrey' diye anons edilince bunu ince ince alaya alıyor. kabaca, aklımdan çeviriyorum, diyor ki, "evet, sunan ben, iki golden globe ödüllü jim carrey. ve ben uyumaya gittiğimde, öyle herkes gibi gitmem, iki golden globe ödüllü jim carrey olarak giderim. ve ben uyduğumda öyle sıradan rüyalar görmem, üç golden globe ödüllü jim carrey olduğumu görürüm. çünkü belki o zaman kendimi yeterli görürüm, tamamlanmış hissederim."

zen budizmi'nde hikâyelere o kadar da gerek yok, işte özü de tüm hikâyesi de budur. ana temel, zihnini fark et, o olmadığını bil, an'da kal. jim carrey'nin söylediği ise ikinci sac ayağı, ego sen değilsin, kendini dış dünya ile tanımlama, tanımladıkları sen, sen değilsin. görüntün, sıfatların, senin hakkındaki betimlemeler, kazandıkların kaybettiklerin, hiçbiri sen değilsin. dolayısıyla tam da olman gerektiği gibisin, eksik değilsin, kendini tamamlamak üzere giriştiğin her çaba boş bir çabadan ibarettir. sonunda ne elde edersen et ego onu yine tüketecek ve sen yeni bir arayışa gireceksin.

yalnızca an'da kal, olduğun yerde tam anlamıyla bulun, dış koşullardan bağımsız olarak mutlu olmayı bil, hatta mutsuz olmayı da bil. yeter ki şu hayatı kendine zehir etme.

işte böyle diyor zen. hikâyelerinin özü bu.

 

--- allah

buda lotus çiçeğine şöyle bir bakmış da kendinden geçmiş
sen o muhteşem çiçeksin bense hayranlığa düşmüş derviş

sarhoş olmak için içkiye ne gerek, işte hayallerinle anladım
muhammed’in kucağında uyuyan kediydim, eteğinde ağladım

davut’un ördüğü zırhtan farksızdı kalbim, kapalı ve soğuk
sensiz akıp giden her an ölesiye sıkıcı, karanlık ve boğuk

inan seni senle seyretmek, ben olmanın en sevdiğim yanı
isa’nın lazarus’u dirilttiği gibi diriltsen bu tende bu canı

öyle tatlı tatlı yakarsın içimi… yanar tüterim, sönmem belki
ibrahim’in ortasına daldığı ateş bunun ancak zahiridir sanki

güzelliğin deli bir girdap, aklımı, bilincimi hepten alıp giden,
hem nuh’un gemisindeyim hem özümdü sulara kapılıp yiten

her şeyden el etek çektirdin, dünyadayım ya kansız, cansız
salih’in garip devesi olup çıktım, nehir kenarında savunmasız

kâlû belâdan beri, kaç kere bedenden soyunup kıydım canlara
musa’nın rabbi’nin nil’i boyadığından beter boyandım kanlara

kıyıp da içinden çıkamadığım, gönüllü dolaşıp durduğum çölsün
;ismail'e inen koç boynunu alsın gelsin, kurbanlığı bende görsün

yeter! ciğerim yandı, ufalandım parçalandım, kaldı mı benliğim
ali’nin hayber’de kopardığı kapıyım, elini uzatsana ey sevdiğim

binlerce yıllar geldi geçti, hâlâ bekletirsin, acı, merhamet et!
eyüp’ün sabrı kararını bekleme, mezara sokacak beni bu dert

sevdiğine bakarken dururmuş zaman, durulurmuş insanın zihni
oysa tüm yüzlerin sahibi sensin, bilmem hangisine vurulayım ki

pek şiir yazan biri de değilim ama içimden yukarıdaki şiir dökülmüştü bir zaman. fakat şiir bazı yerlerde sanki bir insana yazılmış gibi değil mi? neden acaba?

 

--- muhammed

hakikat âlemi, hakk katı, ruh, işte her ne diyorsanız, orada güneş formunda bulunan zat. yeryüzündeki ruhlardan en üstünü. her ne kadar tarih okuyana öyle görünmese de halka şefkat ve merhamet bakımından isa mesih dahi onun üstüne çıkamamıştır. eğer muhammed olmasaydı insanlığın işi yamandı. zamanı geldiğinde en çok ruhu kurtaran zat olduğunu herkes açıkça görecek.

 

--- hz. ali

insanlar ali'nin ne olduğunu bilmiyorlar. ismini bile doğru bilmiyorlar. insanlar ali'yi isim sanıyor, oysa ali isim değil, makamıdır. ali'nin dünyadaki adı haydar'dır, kendi divanında söyler yahu, "cesaretimden ötürü annem bana haydar (aslan) ismi taktı." diye. hz. ali dediğimiz zatın adı haydar'dır, bilinen ismi olan ali ruhtaki makamıdır.

peki bu neden önemli: eğer esma-ül hüsna'ya ali ne imiş diye bakarsan el-aliyy ismini görürsün. allah'ın adlarındandır ve 'en yücede olan' anlamına gelir. yani haydar, ruhta en yücelere ulaştığında artık kendi küçük benliğinden bir şey kalmadığı için adını silmiş ve 'ali' olmuştur.

ulan bu araplar... saçma kabile kavgaları güderek en yüceye çıkmış ruhu küçültmeye kalkıştılar, güç yeter mi? yetmedi muhammed'in hakiki dinini kendi dar algılarıyla yeryüzüne uyarlayıp gerçekte olmayan bir kutsallık anlayışı ürettiler. yani arap'ın müslümanlığı roma'nın hristiyanlığı gibidir, hakiki olan din, ruhtan koparılmış ver yeryüzüne hizmet amaçlı kullanılmıştır.

 

--- kutsiyet

âdemoğulları bir tuhaf. kutsallığı göğe atfetti, taşa atfetti, toprağa atfetti de kendi öz varlıklarında olabileceği akıllarına gelmedi bir tek. oysa 'iblis' yani kovulmuş olan, taşa toprağa veya başka bir nesneye secde etmedi diye değil âdem'e secde etmedi diye sürülmüştü. insandan başka şeyde kutsallık arayıp da geri dönmeye çalışma çabası acayip değil mi sizce de?

 

 

 

Yorumlar