Ekşisözlük Notlarım - İnançlara ve İnanışlara Dair
Böyle bir başlık açıyorum çünkü kendimizi
keşfetmek ve daha iyiye evrilmek elbet hayatımızın amacı fakat belki burada da
insanlar okur, güzel yönde fayda sağlar ve iyi işler yapmalarına vesile olur. Yaradan’ın
iradesi yeryüzüne hâkim olsun diye... Bu başlık ben orada yazdıkça güncellenir.
Sıralama son girilenden ilke doğru olacak. İnanç - siyaset - insan olarak
üçe bölüp üç ayrı ana başlık hâline getiriyorum; yayınladığım üç kitaptaki üzere.
--- hz. hatice
tek kelimeyle açıklamak gerekirse: dişi muhammed'dir. hakk katındaki
makamının ne kadar yüksek olduğunu bilmiyorum, fakat haydar ali'nin veya
zahirde peygamber kızı olan, buna karşılık gökteki makamı çok daha yüce olan
zehra fatıma'nın makamına en azından denk olduğu inancındayım. hiçbir şey
olmadı, peygamber torunlarınınkinden daha yüksektir makamı, ona artık eminim.
yok, böyle değilse ve eğer hatice yaptığı onca fedakârlığa ve katlandığı
onca çileye rağmen hakk katında yüce bir makam sahibi olmamışsa, o zaman bir
aracı bulup ilk isyan eden melek arkadaşa gönderelim, cennete "siz nasıl
yersiniz bu müvekkilimin hakkını kaaardeeşiimmm" diye ihtişamlı bir geri
giriş yapsın.
neden avukat yaptım; çünkü bana bir meslek icra etse avukat olurmuş gibi
geldi. ya da türk tabipler birliği üyesi bir doktor olup hani o hastane
olayındaki kayıtlarda ortaya çıktığı üzere "bana türk bebek getirin"
diyor olabilirdi de; bilemedim.
peki ben neden onu seçerdim; çünkü belli ki bu karar adil bir karar değil
ve yine belli ki yukarıda bir isyan çıkarmayı benim bir tarafım yemiyor.
ortalık karışırken ben bir köşeden sinsi sinsi izlemeyi tercih ederim; fakat
içim de doğru bir şey yaptığıma duyduğum güvenle huzur dolu olur.
bugün bir kadın evleneceği erkekte en az ev, araba arar, kendi sosyal
statüsünden aşağı olana bakmaz bile. oysa hatice, kendi çalışanlarından birine
evlenme teklifi gönderiyor. üstelik, bu çalışan zengin falan değil, dahası
öksüz ve yetim. yetmiyor, evlendiklerinden sonra bir şeyler gördüğünü
söyleyerek geliyor ve yıllar boyu herkes tarafından alaya alınıyor. hani bugün
herkes hasan mezarcı ile nasıl alay ediyorsa o gün de herkes muhammed mustafa
ile birebir aynı şekilde alay ediyordu. bunu şaka sanmayın, gerçekten peygamber
ile birebir aynı şekilde alay ediyorlar. kuran'da yazar, "bu nasıl
peygamber, çarşı pazar geziyor" diye gülüyorlar, "allahla melekleri
karşımıza gelse ya" diyorlar, "meleklerin nerede reis" diye
youtube yorumlarda sordukları gibi sormaları da muhtemel. lan salaklığın da bir
sınırı var, karşındakini sınarsın da, eğer şu ihtimal gerçek olsa bile tüm
âlemi yoktan var eden varlık kendi varlığını kanıtlamak için bir kabile
arabının karşısına mı çıkıp gelmeli? belli ki orada "ne içiyorsunuz
birader siz kabilenizde" diye soran adam eksikliği hissediliyor.
neticede muhammed'e "mecnun" yani "deli" diyorlar;
çünkü o dönemde "şizofren" kelimesi henüz piyasaya sürülmemiş,
tutunacak bir dal lazım. o yüzden "büyü var" diyor, inanmak için
mucize istiyorlar. halk bu, inanmak için de inanmamak için de mucizelere
ihtiyaç duyar her nedense. mucizenin en büyüğünün kendileri, yani kendi
varlıkları, daha doğrusu bilinçleri olduğunu, zaten muhammed'in de onlara
onları öğretmek için orada bulunduğunu idrak edemiyorlar bir türlü.
işte hatice tüm o alay süreci boyunca muhammed'in yanında yer aldı, hiç
geri adım atmadı. acaba kendi çevresi hatice ile muhammed yüzünden ne kadar
alay etti; tarih kitaplarında geçmez orası. fakat insanları az çok tanıyorsak o
alayların hiç de hafif olmayacağını biliriz. muhammed ile alay ettilerse hatice
ile de çokça alay ettiler; ona hiç şüpheniz bulunmasın.
muhammed'i aşağıladılar, dışladılar, onurunu kırdılar. hatice yine yanında
kaldı, onu zayıf görüp yanından ayrılmadı. yetmedi, muhammed varlıklı biri olan
hatice'nin tüm servetini fakirler, öksüzler, yetimler, dullar için kullanarak
eritti. parası erirken de hatice yine muhammed'in yanındaydı. kabaca bir
tahminle 620'ye kadar hep yanındaydı; hiç ayrılmadı.
işte hatice böylesine ulvi bir insandır. bugün bir kadının yüz kere bırakıp
gitmesine sebep olacak onca iş hatice'de tek bir geri adıma sebep olmadı.
düşünüyorum da haydar ali'nin mi fedakârlığı daha büyük hatice'ninki mi diye,
açıkçası bir sonuca varamıyorum.
işte bu yüzdendir ki islam muhammed olduğu kadar hatice'dir aynı zamanda;
fakat hakkı teslim edilmez pek. anladınız sanıyorum, hatice'ye "dişi
muhammed" demiş olma sebebim budur. çünkü tam olarak öyle. bugün dünyayı
kaplayan milyarlarca erkekten çok daha erdir ve de başımızın tacıdır.
--- hz. hüseyin
tanım: peygamber muhammed mustafa'nın torunu... imparatorluk düzenine geçip
de hanedan olma çabasındaki ümeyyeoğullarından muaviye'nin oğlu yezid ile
arasındaki karşıtlık yüzünden kerbela olarak isimlendirilen mevkide vuku bulan
katliam sonucu hayatını yitiren ve böylece şöhreti dünyaya yayılan, bin yıldan
fazladır düzenli şekilde yası tutulup yas törenleri yapılan, fakat başından
geçenlerin nedenleri nasılları asla incelenmemiş insan...
kerbela konusunu, hüseyin'i, yezid'i ve bugüne etkilerini incelediğim
yazımı blog'a ekledim. link bırakıyorum, dileyen okusun. emin olun, daha önce
bu kadar objektif bir yazıya denk gelmediniz; bir daha da gelir misiniz
bilemem. "hüseyin ile benim aramdaki farklar" türünden bir şey değil,
gerçekten tamamen objektif şekilde bize anlatılan kerbela'yı ve bugüne olan
etkilerini anlamak isterseniz…
--- hz. ali
ali'nin çirkin, kel ve kısa boylu olduğuna dair iddialara daha önce başka
islamist bir kanalda denk gelmiştim açıkçası; o nedenle genel bir cevap
yazıyorum. haydar'ın bir temsili portresini koyalım önce, başlıkta var mı hiç
bakmadım. bence şu güzel:
https://i0.wp.com/…2017/12/ali-imam.jpg?w=801&ssl=1
belki bilir belki de bilmezsiniz, muaviye'nin etkisinin bulunduğu
topraklarda ali'ye yaşadığı dönemde ve vefatından sonra devam ederek yirmi beş
yıla yakın lanet okunmuş ve daha başka hakaretler edilmiştir. hatta ruhtaki
makamının yüceliğini kendisine yapılan bu haksızlığa bağlar. o nedenle kalkıp
ali'nin yüzüne çirkin, kel ve daha başka yüz türlü şey desen onda en fazla
sivrisinek vızıltısı etkisi yapar. fakat yanlışların yayılmasına izin vermemek
gerek.
varsayalım ki ali iddia ettikleri üzere ali kel, çirkin, kısa bir adam.
kaynaklar böyle diyormuş. çirkinliği ve kelliği klasik islamist uydurmalarından
biri de neyse. iyi de kardeşim bu bilgi size bize ne fayda sağlar; ruhta
kendimize önder ve sonsuza dek beraber bulunacağımız dost mu arıyoruz, dünyada
koynumuza sokmaya adam mı arıyoruz? bu ne saçma bilgi böyle.
bakın kardeşim, biz diyoruz ki haydar bir insanın varabileceği en yüksek
makam olan ali makamı'na ulaşmış, beşerin hayal bile edemeyeceği bir konuma
ulaşmıştır. böyle olmasaydı dahi, ruhta yalnızca tek bir insan şah-ı merdan,
yani "mertler şahı" unvanı sahibi. aklınıza gelen ve gelecek hiç
kimse değil, iki âlemin güneşi olan muhammed mustafa değil, ruhullah isa mesih
değil, yeryüzünü boydan boya fethetmiş cengiz han da değil. yalnızca haydar
ali, "mertlerin şahı". bu öylesine mezhepsel bilgi falan değil,
doğrudan ruhtan, hakk'tan. mertlerin şahı, ali. bil bilme, kabul et etme,
böyle.
fakat madem yeryüzünde birtakım insan tipe göre kendine dost, önder
seçiyor, kimseyi küçümseyecek hâlimiz yok, böyle bir hakkımız da yok. eğer kısa
boylu adamlar size göre değilse, siz de yusuf peygamber'i takip edebilirsiniz;
yakışıklı adam diyorlar. peygamber torunu hasan da uzun boylu, yakışıklı adam,
isterseniz onu da takip edebilirsiniz. böyle mutlu olacaksanız, böyle olsun, ne
diyelim.
--- mucizelerin şimdi gerçekleşmeme sebebi
tarihte mutlaka birkaç doğaüstü mucize yaşanmıştır elbet, açık kapı
bırakıyorum. fakat hiçbir zaman öyle sayfalarca mucize falan yaşanmış olamaz.
bu dünyanın kurallarını bizzat yazıp belirleyen, neden birkaç kul daha kazanmak
için onları esnetsin? bu durum zaten imtihan mantığına ters. beşikte bebeğin
konuştuğu kişilerle böyle doğaüstü bir olayı görmeyenlerden aynı inancı
beklemek adalet mi? marmara şöyle canlı yayında ikiye yarılsa, herkes adına
süper olmaz mı? hem artık kameralar da var, herkes inanır.
fakat böyle olması değil, olmaması gerek. çünkü bu dünyanın varlık amacı
age of mythology dünyasındaki gibi birtakım tanrılar var olup birbirlerine
dalması değil. bu dünyanın varlık amacı kulların kendilerini öğrenmesi ve eve
geri dönmesi. ve bunlar da mucizelerle olmuyor güzel arkadaşım. yani ay
yarılsa, ölüler mezarlarından çıksa, denizlerin hepsi bir anda ikiye bölünse ve
buna mukabil sen inansan... ne değişecek? kendini bilmiş mi olacaksın? eve geri
dönmüş mü olacaksın? dediğimi yanlış anlama, mucize görmeden inanman da, eğer
geri dönüş yoluna koyulmuyorsan, anlam ifade etmiyor. bu mesele inanıp inanmama
meselesinden öte. senin benim allah'a inanıp inanmamamız allah açısından hiçbir
şeyi değiştirmiyor, o işini görüyor her daim. yani öyle anlattıkları üzere
yukarıda takılıp hani gandalf'ın hobbit çocuklara fişek gösterisi yaptığı gibi
zaman zaman kullarına güç gösterisinde bulunan bir allah bekleme.
öyleyse neden bu kadar mucize anlatısı görüyoruz? birincisi bunlar ruhsal
yolculukta hepimizin karşısına çıkabilecek olan safhalar. yani mucize
anlatıları, özellikle kuran kökenli olanlar, ruhsal yolculukta
karşılaşacaklarımızı tarif eder. yani ruhta gemiye bin de tufanda, selde yok
olma; o sel geçmişte kalmadı, o deniz ruhta. işte ruhtan haberdar olmayanlar bu
işleri maddede gerçekleşti zannettiler. belki de gerçekleşti, bilemiyorum. işin
tarih kısmı bize önemli değil. denizin tarihte bir kerecik yarılmış olmasıyla
hiç yarılmamış olması arasında bizim için fark eden hiçbir şey yok. fakat ruh
tarafımızda bunlar önemli.
bir de peygamberlerin insanî yönü ağır basan takipçileri var elbette, ve
bunlar da muhtemelen yönelen alayları ve daha ileri gidecek saldırıları ekarte
etmek için türlü mucizeler ürettiler. gir bak incil'e isa mesih'in bin türlü
hasta adamı iyi ettiği yazar; sanırsın köylerde sağlıklı adam kalmamış, nasıl
dönemse. aynı şekilde muhammed mustafa için ayı yardığı, taşları konuşturduğu,
hurma direğini ağlattığı söylendi, bizzat kuran'da ona mucize verilmediği
yazmasına rağmen bunlara inandı insanlar.
yani şu sebeple: şimdi karşında bir inancın temsilcisi mevcut diyelim. eğer
bu zat, tamamen senin gibi görünüyorsa, senden hiçbir farkını göremiyorsan, o
zaman onu dinlemez, her türlü haddini aşarsın. fakat bir topluluk karşındakinin
dağı oradan oraya yürüttüğünü söylüyorsa pek de deneme işlerine girmeden inanma
yoluna gidersin; hele de o topluluk eli silahlı ve tehlikeliyse veya hızla
büyüme potansiyeli gösteriyorsa. ne dediğimi anlıyorsunuz değil mi? bu sebep
ego-nefs-benlik etkisiyle hareket eden halk adına önemlidir. onlar bunun için
inanırlar; kâr etme güdüsüyle.
işte ruhta var olanlar ve ruhta gerçekleşen olaylar dışında, üretilmiş
mucizeler tek sebepten var anlayacağınız: gözünü sıkı sıkı yummuş, gerçek
mucize nedir görmek istemeyen halkı ikna etmek ve onlardan gelebilecek
tehditleri aşmak için.
bu insanlar mucize kendileriydi bilemediler. hadi kendilerinde mucize
görmediler, bari bıraksalar hakk katı görevlileri, örneğin muhammed ile isa
onları ait oldukları yere, yuvaya döndürmek için oradaydı, onu da anlamadılar.
onlar da anlamadıkları işlerle alay etme yolu tuttular, öğretmenleriyle alay
eden anaokulu çocukları gibi. oysa gerçek mucize, alay ettikleri isa'nın,
musa'nın ve muhammed'in kendisiydi. izin verselerdi, bu isimler onları esas
mucizelerin var olduğu kata çıkaracaktı zaten. yani o cahillerin aslında kendi
körlüklerine ve zihinsel ahmaklıklarına güldüklerinden haberleri de yoktu.
tekrar ediyorum, bakın, hiç olmadı demiyorum, allah dilediyse öyle bir iki
doğaüstü olay göstermiştir halka. fakat şurası kesin, hakikati ne, neden
dünyada, neden var, bu dünyanın ötesi var mı; sormak için mucize bekleyen ve
mucize beklemeyip fakat kendi inanmasıyla yukarıdaki bir allah'ı yücelttiğini
zannederek bununla yetinen, ve az önce sorduğumuz soruların peşine düşmeyen
aynı bilincin iki farklı tarafıdır; yazı ve tura gibi.
yazının ana fikri şu: önemli olan inanmak, inanmamak değil; eve geri
dönmek. ama biriyle ama kendi başına... dön de nasıl dönersen dön.
--- hz. isa
bir uygulama yoluyla isa mesih'in hayatının anlatıldığı the chosen dizinde
şöyle muhteşem bir sahne mevcut:
jesus gives the beatitudes
https://www.youtube.com/watch?v=o5onf3sg0cy
her zaman yaptığım üzere bildiğim kadarını uzun uzun açıklamak yerine bugün
biraz tembellik edip yapay zekâya soruyoruz. gemini bize diyor ki:
beatitudes, ingilizce bir kelime olup türkçe karşılığı "mutluluk
bildirileri" veya "kutsanmışlıklar" anlamına gelir. hristiyanlık
inancında, isa mesih'in dağdaki vaaz esnasında dile getirdiği, "ne
mutlu..." diye başlayan ve cennet krallığının ahlaki ilkelerini açıklayan
sekiz kutsamayı ifade eder. kelime kökeni olarak latince "mutlu" veya
"kutsanmış" anlamına gelen beati kelimesinden türetilmiştir.
dağdaki vaaz matta 5'ten başlar. onu da doğrudan alıntılıyorum:
1) isa kalabalıkları görünce dağa çıktı. oturunca öğrencileri yanına
geldi.
2) isa konuşmaya başlayıp onlara şunları öğretti:
3) “ne mutlu ruhta yoksul olanlara! çünkü göklerin egemenliği onlarındır.
4) ne mutlu yaslı olanlara! çünkü onlar teselli edilecekler.
5) ne mutlu yumuşak huylu olanlara! çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklar.
6) ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! çünkü onlar doyurulacaklar.
7) ne mutlu merhametli olanlara! çünkü onlar merhamet bulacaklar.
8) ne mutlu yüreği temiz olanlara! çünkü onlar tanrı'yı görecekler.
9) ne mutlu barışı sağlayanlara! çünkü onlara tanrı oğulları denecek.
10) ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! çünkü göklerin egemenliği onlarındır.
matta 5-6-7'yi hep sevdim, buraya bırakayım, başka insanlar da görsün,
faydalansın istedim. doğrudan hakk'tan, hakikatten gelme muhteşem pasajlar.
umarım burayı okuyanlar da güzelliğini görebilirler.
--- ayna
tuttum yüzüme ali göründü gözüme
işe bak...
daha yeni esma-i hüsna konusuna ilişkin bölüm yayınlamıştım, aklıma bu deyiş
düştü, başlığı açınca tam da beklediğim türden yorumlarla karşı karşıya geldim.
işin harika yanı, yazıda nesimi geçiyordu, bu başlık altında da doğrudan nesimi'nin
bahsi gözüme ilişti. gel de yaradan'ın olduğu yerde bu işe tesadüf de!
öncelikle
deyişi buraya bırakayım, dinlensin. hatice kıraç isimli bir hanımın yorumu...
youtube.com/watch?v=zcaxuqvu-tk&list=rdzcaxuqvu-tk&start_radio=1&pp=yguoagf0awnlıgvesxjhw6egbwe%3d
uçuk kaçık
eleştirilere de gerekli yanıtları verelim madem:
"bu
sözler şirktir."
arkadaşım
yanlış anlamayın da size kalsa her şey şirk; bir tek gökte oturan allah inancı
hariç. allah'ı her şeyden ayır, o'nun dışında sayısız canlı var say, sonra kalk
milleti şirkle suçla. tuhaf kaçıyor, bilesiniz.
"burada
bahsedilen ali yaratıcı olandır."
burada
bahsedilen ali, "ali" ismiyle bilinen haydar'ın ulaştığı makamdır.
esma-i hüsna'dan el-aliyy sıfatına bakarsanız, işte o ali'yi görürsünüz. burada
sorun esma-i hüsna'nın ayrıda bekleyen bir yaratıcı'ya ait isimler
zannedilmesidir. oysa "isim" zannedilen bu sıfatlar, ruhta elde
edebilecek hazineler ile ruhta ulaşabilecek makamlardır.
"sözlerde
de ali’nin evvel ve ahir olduğundan bahsedilir."
çünkü ali
makamı, hani kuran'da allah'ın iblise sorduğu sorudaki üzeredir. "ey
iblîs! buyurdu: o benim iki elimle yarattığıma secde etmene ne mani oldu sana?
kibirlenmek mi istedin? yoksa âlîlerden mi bulunuyorsun?" (sad 75)
sonda,
genelde "yücelerden" veya "üstün makam sahiplerinden" diye
çevrilen âliler var ya, işte evvelde ve ahirde kalacak olan makamı budur.
ayette de görebileceğiniz üzere âli makam sahipleri emrin üstündedir. çünkü
onlar hakk ile hakk olmuşlardır. gerçi burası batınî taraf, herkes kabul edemez;
fakat en azından âlilerin eğer dilerse âdem'e secde etmeyecek kadar emirden
üstün olduğunu ayetten anlayabilirsiniz. eğer buna da inanmadıysanız, yine şirk
karşı çıkışıyla gelecekseniz, artık açıklama beklerim, kimmiş bu âliler diye.
umarım islamiyet tarihinde bunu açıklamış birileri mevcuttur.
"tanrıya
ait özelliklerin insana veya evrendeki herhangi bir nesneye yansıması açık bir
panteizmdir."
allah
kendinden başka varlık yokken nerede var etti onca varlığı? eğer hiçbir şey
yokken o'ndan ayrı, başka varlık bulunuyorsa, esas o zaman bu şirk değil mi?
hem başka hiçbir varlık yokken kendi özelliklerinden başka ne üzerinden var
edecek canlıları? kuşta, kedide, ağaçta, meyvede, gördüğümüz ve görmediğimiz
her canlıda yaradan'a ait özelliklerden bir yansıma var elbette.
"islamiyet
tarihinde panteizme şiddetle karşı çıkılmış, panteistler kâfirlerden daha ağır
bir şekilde cezalandırılmıştır. geçmişe bakacak olursak panteizme inanan bazı
kişilerinin derilerinin yüzülerek öldürüldüğünü görebiliriz."
pek çok
peygamber'in de benzer şekillerde vahşice öldürüldüğünü görebiliriz. hatta
peygamber'in öz torunlarının da gayet şiddet kullanılarak öldürüldüğünü
görebiliriz. şimdi bu önermeyle ne kanıtlanmış oldu? islam sultanlarının
hakikatin tartışmasız ve tek sahibi olduğu mu? öyleyse islam sultanları allah
nedir ve nerededir o kadar iyi biliyorlar ki hepsine iman etmeliyiz? yani
güvendiğimiz hakk için derisini feda eden değil de gerekirse babaların
oğulları, gerekirse oğulların babaları öldürdüğü, hatta kundaktaki bebelere
kıyan taht ehli olmalı, öyle mi? allah'ı onlar mı öğretecek bize?
nesimi
muhteşem adamdır; inancını da derisini vererek kanıtlamıştır. bizim mezhep
falan gibi dertlerimiz yok, umarım bir gün siz de o çok inandığınızı ifade
ettiğiniz inancınız adına kendinizden büyük bir fedakârlıkta bulunursunuz, o
zaman size de saygı duyarız. fakat hepimizin gördüğü de o ki din ehli hiç
kendinden vermiyor; hep başkasından kapıyor. milleti cennete sokmak için ikna
etmeye çalışıp kendileri hiç söylediklerini yapmıyorlar. gerçekten inanıyorlar
mı, diye bir soru oluşuyor bundan dolayı bizlerin kafasında, bilin isterim.
bu arada
tarihe de girelim, o sultanlar elbette ki "kâfirleri" cezalandırmaz,
neden cezalandırsın? hristiyan demek vergi ve para demek. islam tarihini
okursanız, bazı emevi valilerinin hristiyan kesimden müslümanlığa geçişi
engellemek adına yaptığı göz yaşartıcı fedakârlıkları görebilirsiniz. benzer
olayların osmanlı döneminde de mültezimler eliyle yaşandığı bilinir. yani islam
sultanlarına bakarak hakikat nedir diye aranmaya kalkarsak işimiz yaş.
"islamiyette
yaratıcının varlığı tamamiyle evrenin dışındadır, o bütün kainatın dışında ve
ona hükmedendir.
hani bir
fıkra var, bilir misiniz; doğrudan alıntılıyorum: "bir gün camide hoca
kürsüye çıkmış, cemaate allah’ın varlığını ve birliğini anlatıyormuş: "ey
cemaat!" demiş hoca, "allah öyle yücedir ki ne yerdedir, ne göktedir.
sağı yoktur, solu yoktur. arkası yoktur, önü yoktur. mekândan münezzehtir; ne
içimizdedir, ne dışımızdadır..." hoca böylece sayıp dökerken, arka
saflarda oturan bektaşi daha fazla dayanamayıp yanındakinin kulağına eğilmiş ve
şöyle fısıldamış: "yahu şuna bak... 'allah yok' diyecek de dili
varmıyor!"
valla bana
da öyle geliyor ki bu dünyada çok ciddi oranda büyük bir topluluk 'allah yok'
diyecekmiş de dili varmıyormuş gibi.
"anadolu
aleviliğinin müslümanlıktan bağımsız olarak bakılması gereken bir inanç
olduğunu belirtmek gerek."
bu, kafanızda
nasıl bir müslümanlık olduğuna bağlı olarak değişir. eğer müslümanlık diye
emevilerin işlerine diyorsanız, yani sonsuzluktan haberi bile olmayan, tek
derdi bu dünyanın malı mülkü, parası, ganimeti olan bir ideolojiyi bize empoze
etmeye kalkacaksanız... panteist olarak hakk'a, hakikate daha yakın olabiliriz.
dinlerin
vaadi sonsuz kurtuluş sağlamak değil mi? eğer ruhta kurtuluş sağlamayacak ise
neden bir inancı takip edelim? insanlar mezhepçilikten, dincilikten vazgeçip de
kendini kurtarmaya bakmıyorlar. bir türlü şunu anlamadılar: esas önemli olan
bir dinin koyu tutuculuğunu yapmak değil, ruh olan varlığının sonsuzda
kurtuluşunu sağlamak. inançlar bunun için takip edilir, futbol kulübü gibi
gurur verip kimlik sağladığından değil.
--- esma-i hüsna
halk kendisine yukarıda duran bir allah tasvir ettiği içindir ki esma-i
hüsna, "allah'ın güzel isimleri" diye adlandırdıkları sıfatların,
aslında insanın ruhta elde edebileceği hazineler ve ulaşabileceği makamlar
olabileceğini akıllarına bile getirmemişler. gel gör ki her şey insan için, her
şey insana yönelik.
--- hz. ali
tarihte
bugün gerçekleşmiş olan sivas katliamına bakın, görüntüleri iyi izleyin. işte
haydar ali olmasaydı islam tam olarak geneli böyle olan bir din olacaktı.
maddeye tutsak, yayılmaktan, ganimet ve yağma elde etmekten başka hedefi
bulunmayan, kendisi şiddet, inanırları öfke, nefret dolu, kendisinden
olmayanları yok etmekten zevk alan bir din... bunu bilin.
abartıyorum
gibi geldiğine eminim. öyle değil. yahudilere bak, ali'siz islam'ı gör.
birincisi,
tüm tasavvufi öğretiler ali'den aktarılıp gelmiştir. bize "ali'den
büyük" diye öğrettikleri kimselerden aktarılmış tek bir tasavvufi öğreti
mevcut değildir. üstelik ruhtan haberdar birinin ali'den habersiz olmasına
imkân yoktur; ruhta gezinmeye başlarsanız ne dediğimi bir yerde mutlaka
anlarsınız. dolayısıyla işin ruh tarafı ali; eğer haydar ali olmasa muhammed'in
dini maddeye tutsak, tek hedefi ganimet ve yağma olan bir yeryüzü dini olarak
kalacaktı.
ikincisi,
maddede gördüğü hizmet: dönemin dincileri olan hariciler, ali tarafından yok
edilmiştir. aslında tarihe göre kendisi savaştan kaçınmaya çalışmış, fakat
allah haricileri ali üstüne salarak kırdırmış. elbette dinciliğin ali eliyle
yok edilmesi hiç de öylesine gerçekleşen bir olay değil, hikmetin gereğidir.
aynı hikmet gereği ali ehli daima fundamentalist öğretilere taban tabana zıt
durmuştur. işte eğer ali eliyle yılanın başı küçükken ezilmese, haricilik
islam'ın ilk yayılma sürecinde büyük güç toplayacak, gittikçe güçlenecek,
yayılacak ve muhtemelen bugün tüm islam âlemi vahabi-selefi karışımı bir
öğretiye yakın olacaktı.
muhammed
mustafa başımızın tacı; yeryüzünü adımlamış ruhlardan en yükseğe ulaşmış olanı,
hiç kuşkusuz. fakat muhammed onca işi de tek başına başarmadı be kardeşim.
herkes tüm başarıyı muhammed'e boca ediyor da isa mesih ve musa'nın onun kadar
başarılı olamama sebeplerinden biri de yanlarında bir adet haydar ali
bulunmayışıydı. musa işi kardeşi harun'a devrettiğinde olanlar tarihte yazılı.
isa ise zaten talihsiz, bir havarisi onu ele veriyor, dinini üstüne kurmayı
planladığı diğer bir havarisi onu almaya geldiklerinde "isa kim; hiç
duymadım?" minvali konuşuyor.
buna
karşılık muhammed gayet talihli. muhammed'in yerine ölüme giden, hakkı elinden
alındığında kan dökülmesin diye susan, dinini hem maddede hem manada ayakta
tutan ali'si var. fakat bırakın düzgün övgü almayı, görmezden gelmiş, yerine
başka başka kimseleri yerleştirmeye çalışmış ve onu küçültmeye uğraşmışlar.
şunu
anlamıyorlar: ali bir mezhep meselesi değil, ali islam'ın öz meselesi. nasıl ki
muhammed olmaksızın islam olmayacaksa ali olmaksızın da islam'ın olacağı en
fazla yahudilik idi, fazlası değil.
--- kuran-ı kerim
kuran-ı kerim dediğimiz mushaf, incelendiğinde görülür ki peygamber'in
zahirî ve batınî yolculuğunda şahit olduklarını ve bunlar yoluyla
öğrendiklerini içermekte, gündelik hayatında kendisine sorulan sorulara
cevaplar taşımakta ve döneminin ahlak anlayışına ait birtakım hukuksal kurallar
içermektedir.
fakat elimizdeki mushafa şöyle bir bakış açısı var: cebrail elinde bir
kitapla gökten aşağı inmiş ve bunu teslim edip gitmiş, bilmediğimiz yerlerden
gelen, dokununca ruhu tertemiz eden inanılmaz kutsal bir nesne. hatta bu
anlayışa ait çok güzel bir hikâye anlatılır, güya osman gazi kuran olan bir
yerde saygıdan dolayı sabaha dek uyumayınca ona altı yüz yıl sürecek devleti
verilmiş. elbette binlerce atlı akıncısı olduğundan da o devlet kurulmuş
olabilir. fakat yok, çünkü biliyorsunuz, kim il sung da aynı şekilde kuran olan
odada uyumadığından kuzey kore'yi elde etmişti; yerseniz. benim odamda da kuran
mevcut, bakalım bir gün saygıdan sabaha dek uyumaz isem belediye başkanı
olabiliyor miyim, dener görürüz. olursam bir hafta uyumam, abd'nin başına
geçerim, yol açık ne de olsa.
kuran peygamber'in gündelik hayatından izler taşımaktadır; o yüzden pek çok
ayet "de ki" diye başlar. çünkü doğal olarak, insanlar yeni peygamber
olduğunu işittikleri için toplanıp gelirler ve muhammed'e sorular sorarlar; o
da hakk katından bunlara ait cevapları alıp verir. bu noktada aslında
"alan muhammed, veren muhammed, arada kimse yok." sırrı mevcuttur,
fakat o sonra, başka zamanın konusu.
işte bize burada bir soru sorma hakkı doğar: madem kuran, muhammed
mustafa'ya sorulan sorulan cevaplarını içeriyor, karşısındaki soru soranları
değiştirsek cevap da değişiklik gösterir mi?
cevap genel konular ve ruhta geçerli işler için hayır, günü ve dönemi baz
alanlarda ise evettir. örneğin bugün peygamber'in evinde kaç dakika oturduğumuz
önemli olmayacağı için, bu konuyu içeren ayet de bizi zerrece ilgilendirmez.
fakat kuran'a 'gökten tek parça hâlinde inen kutsal kitap' gözüyle bakıldığı
için bunu söylediğiniz an tepkiyle karşılaşmak olasıdır.
kuran'ın bir kısmı kendi gününün hukuki olayları temel alır, bugünü
ilgilendirmez. islam dünyasının geri kalmasında işte bu kısma büyük anlam ve
önem atfetmesi hatası yatar. durmadan değişen ve dönüşen, coğrafyadan
coğrafyaya ahlak tanımı değişen bir dünyada değişmez bir ahlak yasası koyduğunu
iddia edemezsiniz; bu durum dünyanın var oluş amacına ters düşer en başta.
değişmez olan tek yasa tüm ruhların ezelde üzerinde anlaşmış olduğu, gökte ve
her mekânda geçerli olan kutsal yasa'dır. isa mesih bunu şöyle ifade eder matta
5:17'de: "size doğrusunu söyleyeyim, yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey
gerçekleşmeden, kutsal yasa'dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok
olmayacak."
anlayacağınız değişmez olan elimizdeki mushaf değildir, isa'nın da
söylediği üzere o gökteki yasadır işte. ve kuran ise peygamber'in o yasadan
aldığı ve uyguladığıdır. o yüzden deriz ki "tek bir din mevcut."
çünkü yasa kutsal ve tek, her din ise kutsal yasa üstüne kurulu. şimdi modern
kesim beni recmedecek, siz sevseniz de sevmeseniz de kutsal yasa'da zina yasak
kılındığı için cezaya tâbidir. fakat namaz kılıp kılmamanız sizinle herhalde
peygamberiniz arasındadır, orasını bilmiyorum, gökte buna yönelik bir ceza
bilmiyorum ben. ruhu ibadetsiz de temizleyebiliyorsan, hiç ibadet etmek zorunda
değilsin; kimse de sana sormaz "niye şunu yapmıyorsun?" diye. fakat
eğer kendini temizleyemiyorsan, şer üretir konumdaysan, kendini temizleyecek
bir yol şarttır. anlaşılması gereken şu; esas amaç ruhta temizlik. ruhun
karanlığını ateşle temizlerler çünkü.
kuran'ın bir diğer kısmı peygamber'in ruhta yolculuğunu ele alır. tamamen
madde ile ilişkili ve her şey zahirde olup bitiyor zannındaki beşeriyet
tarafından bu kısım düzgün anlaşılmaz, hatta bazen de onları yanlışa sürükler.
fakat bu durum elbette mushafın suçu değildir; görmediği, bilmediği, anlamadığı
işleri açıklamak için hikâyeler uyduran ve halkı bunlara inandıranların
suçudur. blog'u okuyan varsa, orada bildiğim ve elimden geldiği kadarıyla
hepsinin ruhtaki yönünü ve bizim ne işimize yarayacağını açıklıyorum zaten .
elimizdeki mushafın kesinlikle değişmediği söyleniyor. maalesef ben bunun
doğru olmadığına inanıyorum. tarihte halife osman'ın bazı kayıtları yaktırdığı,
sonra yine osman'a "sen kuran'ı bıraktın da kendine yeni bir kitap
uydurdun." dedikleri, hatta duruma karşı çıkan ali'ye "kitabını al da
git." dedikleri ve ali'nin de karşılık olarak "vallahi siz bu kitabı
bir daha görmeyeceksiniz." dediği yazılı zaten.
bu nedenle bazı ayetler arasında çelişkiler mevcut. fakat şöyle bir durum
var, altı bin iki yüz ayetten iki yüz tanesi bile sıkıntılı olsa, geri kalanın
hakk'tan olmadığına kanıt olmaz bu. fakat altın bin ayetin doğruluğu da
sıkıntılı olan iki yüzünün doğruluğuna kanıt olmaz. o yüzden yukarıda yer alan
birbirine zıt yüzlerce yorumun ve yaklaşık iki yüz sayfadır sürüp giden
didişmenin aslında hiçbir tutarlılığı yok.
peki bu durumda ne yaparız; nasıl bir sepette yüz elmadan bir ikisi yenilir
olmaktan çıkmışsa tüm sepeti alıp atmıyorsak, aynı şekilde iki yüz ayeti es
geçeriz, geri kalan altı bin ayeti alır, dünyada ve ruhta yoluna rehber olarak
kullanırız.
mushafın değiştiğine dair ruhta edindiğim kesin bilgi yok, fakat
değiştiğine benim inanmama sebep olan iki ayeti örnek olarak sunuyorum:
enfal 65: "ey peygamber, müminleri savaşa teşvik et. eğer sizden
sabreden yirmi kişi olursa, iki yüz(kafir)i yenerler. sizden yüz kişi olursa,
kafirlerden bin kişiyi yenerler. çünkü kafirler, anlamaz bir topluluktur."
enfal 66: "şimdi allah sizden hafifletti, sizde zayıflık bulunduğunu
bildi. bundan böyle sizden sabreden yüz kişi olsa, iki yüz(kafir)i yenerler. ve
eğer sizden bin kişi olsa allah'ın izniyle iki bin(kafir)i yenerler. allah,
sabredenlerle beraberdir."
yani bu iki ayetin gerçekten yeri, göğü ve daha görmediğiniz onca âlemi
kusursuz şekilde var edenden geldiğine inananlara ne desek boş. yaradan'ın
yaratım kudreti adına imanım öylesine katı ve sağlam ki bizzat bedenlenip
karşıma çıksa ve "kulum orada bir hatadır yapmışım, olur o kadarcık."
dese, bizzat o'na bile inanmam, şakam yok bu konuda.
birinci sıkıntı şurada: allah olmak demek, bir şeyi olmadan önce bilmek
demek değil midir? burada iş olup bitiyor ve allah sonuca göre karar
değiştiriyor, yani koca allah işini deneme yanılma yöntemiyle yapıyor!
pers-roma savaşıyla ilgili ayeti allah'tan kabul ediyorsak bu iki ayet
kesinlikle allah'a ait olamaz. üstelik sapma oranı o kadar yüksek ki; 1'e
10'dan, 1'e 2'ye düşülüyor bir ayet sonra. yahu fatih terim'i koy savaş
meydanına, kaç adamın kaç adama denk geleceğini daha küçük sapmayla tahmin
edebilir, "bu taraftan şöyle elli-altmış kişi toplansa, karşıdan iki yüz
kişiyi yenebilir." diye tahmin yürütür muhtemelen. ve siz beni bu iki
ayetin allah'tan geldiğine ikna etmeye çalışıyorsunuz? kusura bakmayın.
alın size her şeyi kusursuz var edenden ayet örneği, mülk 3-4: "o,
yedi göğü, birbiri üzerinde tabaka, tabaka yarattı, rahman'ın yaratmasında bir
aykırılık, uygunsuzluk görmezsin. gözü(nü) döndür de bak, bir bozukluk görüyor
musun?" "sonra gözü(nü) iki kez daha döndür (bak). göz (aradığı
bozukluğu bulmaktan) umudu keserek hor ve bitkin bir halde sana döner."
siz bakmayın gözü yalnız bu dünyayı gören tek gözlü ateistin "gök yedi
kat değil yea" diye çırpınmasına, gök kat kattır ruhta. ve bu ayet her
şeyi var edenden başka yerden gelmiş olamaz. kardeşim bir kere madde dünyaya
açgözlülükle, ihtirasla, düşmanlık ve kinle, menfaatle, "şunu nasıl
kullanırım", "şundan ne elde ederim" diye ego-nefs-benlik bakış
açısıyla bakmayı bırak da yaradılışa merak ile bak. göreceksin ki biz bir
mucize dünyasının içindeyiz. bu dünyada var olan hiçbir şey normal değil ve
olması da gerekmiyor; her şey bir mucize.
yağmur yağınca sarığını açıp altında ıslanan muhammed'i anlıyorum ve
seviyorum. aynı şekilde, lotus çiçeğine bakıp kendinden geçen buda'yı anlıyorum
ve seviyorum. çevrene tıpkı bir çocuk gibi bakarsan, içinde bulunduğumuz mucizeyi
görürsün. o yüzden isa mesih "size doğrusunu söyleyeyim, yolunuzdan dönüp
küçük çocuklar gibi olmazsanız, göklerin egemenliği'ne asla giremezsiniz."
dedi.
beşeriyetin mushaflara bakış açısı doğru değil. onlar bölüşmek ve ayrışmak
üzere kullanıyor bu kitapları. o ona diyor, "senin kitabın bozuk.",
diğeri ona diyor, "senin kitabın bozuk." bozuk olan kalbiniz olmasın
sakın?
peygamberler aynı kaynaktan alıyor yasalarını, mushaflar aynı köke
dayanıyor. eğer oturur bunları okursanız, ortak noktaların ne çok olduğunu
görür, şaşarsınız. işte o zaman mushafların hangi tarafları ruha dayanıyor,
gökten, hangi tarafları yere ait, dönemsel, hangi tarafları doğru olsun yanlış
olsun bizi ilgilendirmiyor açığa çıkar zaten.
--- müslümanlık
müslümanlık bugün batıda ve afrika'da hristiyanlarla, güneyde yahudilerle,
doğuda ise hindularla, budistlerle savaş hâlinde; hatta japonya'yı da
karıştırmaya başlayıp şintoistlerle bir çatışmanın eşiğine geldiler.
ateistlerle zaten dünyanın her yerinde kavga hâlindeler. ortadoğu'da ise
birbirleriyle durmaksızın savaşıyorlar. ve suçlu... hep başkaları.
temel ile ilgili güzel bir fıkra var. ingilizce öğrenmiş, ingiltere'ye
taşınmış, hemen bir araba almış. sonra radyoyu açmış, uyarı geçiyor:
"dikkat dikkat. otoyolda ters şeritte giden bir araba var." bunu
duyunca gülmüş, "ne biri be! hepsi, hepsi." diye gevrek gevrek
söylenmiş.
fıkranın ana fikri şu: eğer ki tüm arabalar üstüne geliyorsa ters şeritte
giden yalnızca sensindir. evet, olduğun her yer kargaşaya düşüyorsa sıkıntı
sensindir.
muhammed mustafa'nın hakikat âlemindeki üstün makamına karşılık, ümmetinin
yeryüzünün en düşük kaliteye sahip topluluklarından biri olduğu su götürmez.
hayır, bunu yalnızca dönem adına iddia etmiyorum, bir kul olduğu için
muhammed'in de hataları vardı ve bu hataları ümmetinin yoğun nüfuslu fakat
kalitesiz bir topluluk olmasında rol oynadı, diyorum. henüz ilk dönemde sarpa
sarmaya başladı işler.
önce, "ben kimim mevlası isem ali de onun mevlasıdır." diyerek
yetki verdiği adamı yönetime yaklaştırmadılar bile. hatta peygamber son
anlarında "kalem kâğıt getirin, bir şeyler yazdıracağım." dediğinde
ömer'in "sayıklıyor." diyerek izin vermediği ve peygamber'in buna
kızarak onları odadan çıkarttığı hadislerde mevcut. sonra peygamber'in vaktiyle
sürmüş olduğu adamları geri getirdiler ve bu adamlardan bazıları büyük
günahlara imza attı. araştırın bakalım, peygamber kimi "timsah"
diyerek sürmüş ve kim karşı-devrimci gibi çalışarak onu geri getirmiş.
bulduğunuz bilgiye epey şaşıracaksınız. sonra torunlarını öldürdüler. evet,
öldürdüler diyorum; neden: yezid'i günah keçisi yapıp şeytan ilan ederek
kerbela'yı sadece onun üstüne yıkıyorlar da hüseyin'in etrafında kendi
sülalesindekilerden başka kim vardı? hani neredeydi ganimet savaşı olunca koşan
peygamber âşıkları? sonra da tümden din yağma ve ganimet için yıllık akın
bahanesi hâline dönüştü zaten. işte bize bugün de din diye öğrettikleri o
dindir ve muhammed'in anlattığı hakikatin çarpılmış hâlinden fazlası değildir.
kısacası arapların çoğunluğu muhammed'i sevmedi. siz bakmayın her cümleye
"anam babam sana feda olsun ya muhammed" diye başlayışlarına. feda
olma zamanı gelince ortada anca ali'yi buluyorsun. "ali savaş var,
yetiş." "ali suikast var, yetiş." fakat kârlar hep başkalarına.
ali'nin sesi de çıkmamış garibimin. vallahi hakk katından biriyle parkta koşuya
çıkacak olsam düşünmeden ali'yi seçerdim, nasıl olsa her yere koşuyor zaten.
araplar neyi sevdi peki; muhammed'in getirdiği birleştirici ideali sevdi.
böylece o ideal etrafında birleştiler ve muhammed olmasa kurmalarına imkân
bulunmayan devletler kurdular. gerçi biz türkler için de durum çok farklı değil
ha, ganimet izni olmasa orta çağ'da halkımızın çoğu geçmezdi bu dine, kimse
birbirini kandırmasın. fakat en azından türkler devlet kurmaya alışık bir
millettir, islam olmasa da kurarız biz devleti. on gerçek türk'ü bir araya
topla, -bugünküleri değil- devlet kurar sana. yine de ganimet izni bizim millet
açısından kaçırılmayacak bir fırsat.
peki ama madem muhammed mustafa yeryüzünü adımlamış en üstün ruh, nasıl
oluyor da onu takip eden topluluklar hem geçmişte birbirine bu kadar düştü hem
de bugün insanî gelişmişlik bazında hep en aşağılarda yer alıyor?
biraz tuhaf gelecek ve kimilerini rahatsız edecek ama, bunun nedeni
muhammed'in belki de haddinden fazla merhamet ve şefkat taşıyor olması. örneğin
isa mesih açık ve seçik şekilde, 'baba'nın arzunu yerine getirmeyen kimselerin,
mucizeler bile gösterse, cennete alınmayacağını dile getirir. buna karşılık
muhammed en düşük bilinçlerin bile cennete girmeye çalıştığı bir öğreti
oluşturma çabası içine girdi... bunu bize 'islam'ın şartları' diye
öğrettikleri, bedeviye yaptığı tekliften anlamak mümkün. "sadece şu beş
şarta uy, ben de cennete girmene kefil olayım." diyor, isa mesih gibi
belli bir standart aramıyor. çünkü kurtarabileceği kadar ruhu kurtarma
derdinde. bu derdini birinci elden biliyorum.
evet, muhammed fazlasıyla merhamet ve şefkat sahibi... ne var ki sonuç
ortada işte... bugün islam dünyası tüm derdi üremek olan, tek hayat amacı bir
yerleri ele geçirmek olan, doluştukları yerleri mahveden, sonra oradan da kaçıp
yeni yerleri doldurup çürüten ve bunların hepsinin dinlerine uygun ve dinleri
için olduğunu iddia ederek yapan bir topluluk.
bugün müslümanlar da dâhil herkes müslümanlardan uzaklaşma ve kaçınma derdi
içinde. siyonistler de bunun farkında, o yüzden milleti goylaştırmak için
iltica akını yarattılar tüm dünya üzerinde. en büyük silahları asla düzgün
medeniyet kurmamış topluluklar ile müslüman toplulukları sağa sola doluşturmak.
düşün, öyle bir topluluksun ki en büyük düşmanın seni kullanıyor kendi
politikasını egemen kılmak için. ve bugün gizli saklı yerlerde bebekleri
demonlara adak olarak sunduğu açığa çıkan satanist globalist elitler ile bu
ritüellere son vermek için ateşe kendi adım atan muhammed'in ümmetini yönetenler
çıkar ortaklığı yapıyor.
bu ümmetin muhammed'i hak ettiğini düşünmüyorum. hakikati açığa çıkaran yeni
bir anlayış doğması şart 'ümmet-i muhammed' içinde.
--- hz. hasan
muhammed mustafa'nın büyük torunudur ve şiiler ve on iki imam anlayışına
sahip alevilerce ikinci imam olarak kabul edilir. yumuşakbaşlıdır, başkaca da
dile gelecek bir özelliğini, niteliğini, vasfını bilmiyorum. zaten kendisi
hakkında bugüne değin yazılanların iki sayfa bile tutmuyor oluşu da buna
istemeksizin bir kanıttır.
muhammed eşi hatice'nin tüm malvarlığını yaradan için dağıtır, haydar ali
yaradan için soğukta kalır, tir tir titrer, zırhını satar. buna karşılık hasan
muaviye'ye halifeliği beş milyon dinar -veya dirhem- ile koca bir bölgenin
geliri karşılığında devretmiştir; ne güzel dünya.
haksızlık etmeyelim, elbette dünya malı mülkü için savaştan el etek çekip
böylece kan dökülmesine engel olmak güzel bir vasıftır ve buna herkes sahip
olamaz. zaten bir hadise göre de hasan'ın cennete kabul edilme sebebi bu olarak
gösterilir. fakat hasan'dan yumuşakbaşlılık dışında bir ders öğrenilemez.
gerçekten bahsedilen eş sayısı gerçek midir bilmiyorum, emeviler ve
abbasiler pek çok şeyi çarpıtarak bize aktardılar; insanların din diye doğru
bildiği yüzlerce yanlış mevcut. bu iddialar bir propagandanın sonucunda
yayılmış olabilir, kendisine iftira atılıyor da olabilir. veya belki de eş
olarak ruhtaki makamına aldığı ruhlardan da bahsediliyor olabilir. çünkü ruhta
da eşler, oğullar mevcuttur. isa mesih için bekar kalan rahip ve rahibeler bu
gerçeğe belli ki müslümanlardan daha vâkıf, fakat onlar da ruhta var olan bir
işi maddede gerçekleşecek zannederek hataya düşmüşler. yoksa isa gökten inip de
yüz bin kadınla evlenecek, sonra onları göğe çıkartacak değil. o inanış çarpık
ve hatalı.
gelgelelim eğer ki söylendiği üzere gerçekten maddede onca kadını almışsa
ve onları boşayıp boşayıp kendine yeni kadınlar alıyordu ise, bir kadın eliyle
zehirlenmesi hiç de sürpriz değil. dedenin, babanın ruhtaki makamına güvenip
zulmedersen, onca kadını yarı yolda bırakır, onca ah alırsan, elbet günü gelir
birisi de harekete geçer. fakat bu gerçek mi değil mi yargılamak bize kalmadı.
hasan iftiraya uğramışsa ve gerçekten haksız yere zehirlendiyse hesabı
görülürken büyük ödül alır, ona o işi yapanlarsa bedelini ağır şekilde öder;
öyle ki dünyaya hiç gelmemiş olmayı dilerler. yok, eğer anlatılanlar tam da
bize anlatıldığı üzereyse zannetmem ki pek bir şey elde etsin. sonuçta kadın
çok da haksız olmuyor o zaman.
şöyle veya böyle... neticede hasan artısıyla eksisiyle, günahıyla sevabıyla
hepimiz gibi bir insan. fakat şahsıma kalırsa hasan, içinde yaşadığı rezil
düzeni değiştirmek adına kendini ateşe atan muhammed mustafa veya ruhta hüküm
sahibi olan ve tek imam kabul edilmesi gerektiğine iman ettiğim haydar ali
yanında esamesi okunacak birisi olduğunu düşünmüyorum.
kendisine de çok yüklenmeyelim. dedesi ve babası adlarını tarihe kazımış
kimseler, onların yanında yükselmek de kolay iş değildi.
geç gelen edit: yukarıdaki yazının ilk hâline hiç dokunmuyorum,
araştırmadan olaya dalıp saçma bir yorum yazmışım. "gerçekten maddede onca
kadını almışsa ve onları boşayıp boşayıp kendine yeni kadınlar alıyordu
ise..." "onca kadını yarı yolda bırakır, onca ah alırsan..."
hayır, almıyormuş. hatamı düzeltiyorum.
söylentilere bakılırsa hasan'ın 70-90-100, hatta 200 eşe sahip olduğu
söylenir; bunun abartı olduğuna emindim fakat ben de 30-40 aralığında
biliyordum, ona göre bu yazıyı yazmıştım. ne var ki en fazla isimlendirilen eş
sayısı 13. hani o 70 eşli diyen raviler var ya, daha fazla isim vermemiş her
nedense. en güvenilir kaynak olan ibn-i sa'd ise altı eşe sahip olduğunu
rivayet etmiş. öyleyse hangisi daha mantıklı diye çocuk sayısına bakıyoruz; en
az 12, en en fazla 24 olarak verilmiş. eskiden insanların tek eşten rahat 5-6
çocuğu olurdu, hasan tek eşten iki çocuk bile yapmamış mı yani? çocuk sayısına
bakarsan, hasan'ın on üç eşi olduğunu bile zannetmem. bana ibn-i sa'd daha
mantıklı gibi geldi ama belki de 6-13 arasında bir yerdedir eş sayısı. her
halükârda bahsedilen rakamlar iyi niyetli değil.
bugün genele yayılmış olan hasan'ın eş sayısı bilgisi bu adama atılan büyük
bir iftira öyleyse. burayı okuyanlara, iftiraya ortak olmamalarını, o saçma
iddiaları duydukları yerde düzeltmelerini tavsiye ederim.
yine de hasan, yanında hüseyin ile birlikte dahi asla bir ali etmedi,
etmeyecek. yazının o kısmı sağlam, oraya itimat edebilirsiniz.
--- hz. muhammed
insanların aklında haklı olarak allah'ın bir peygamberinin neden siyasete
bulaştığına ve kan döktüğüne dair kuşkular var. geçmişte bir ara bende de
belirmişti ancak uzun sürmedi, çünkü daha üniversiteye başlamadan önce,
muhammed'in siyasî yönünü sol görüşe yakın şekilde ele alan ali şeriati'nin pek
çok kitabını bitirmiştim bile.
açıklamak gerekir: peygamber'in eline kılıç alması her ne kadar sonradan
ganimet için akın eden toplulukların ortaya çıkmasına sebebiyet verdiyse de
kendi döneminde tam olarak gerekli, ortak iyiye hizmet eder bir davranıştı. o
dönem çocukların demonlara kurban edildiği bir zaman dilimi, bugün dahi hâlâ
sürdüğü epstein belgeleriyle kesin olarak ortaya çıkan karanlık ritüller o
günlerde açıktan yapılıyor. ortada merhamet veya vicdan namına bir şey yok, her
şey statüko üzerinden yürüyor. ortada bir düzen var ve belki de islamistlerin
çizdiği kadar kötü bir düzen değil, neticede onlar da kendi ideolojilerini
empoze etmek amaçlı o kadar kötülüyorlar, ancak bu düzen ruhtan tamamen uzak,
insanları karanlıkta bırakan türden. yani bugün hindistan'da kargaşanın,
karışıklığın, cahilliğin egemen olduğu, ruhla ilişkilidir diye yaptıklarına
güldüğünüz düzeni aklınıza getirin, aşağı yukarı o türden. gerçi çok
uzaklaşmaya da gerek yok, başınızı camdan çıkarsanız da yetebilir, nerede
yaşadığınıza bağlı olarak.
işte tüm kötülüğün normal karşılandığı ve düzene entegre olduğu böyle bir
düzende, annesiz babasız büyümüş, sonradan zengin bir kadınla evlenerek artık
rahata ermiş bir tüccar çıkıyor, durduk yere, öylesine bir günde milleti
topluyor, yaptıklarının ve düzenlerinin yanlış olduğunu söylemeye başlıyor.
neden yapıyor bunu, derdi ne? neyin peşinde? gördüğümüz kadarıyla para
istemiyor, hem eşi zaten zengin, teklif edildiğinde yöneticilik de kabul
etmiyor, sonradan pek çok kadın alacak ama ilk eşi vefat edinceye kadar başka
birini de almıyor. ne teklif edersen et, aynı şeyleri tekrar edip duruyor.
baktı satın alamıyorlar, bu sefer eziyet etmeye başlıyorlar, sövüyorlar,
dövüyorlar, kovuyorlar, en son da öldürme planı yapıyorlar.
iyi de derdi ne? rahat rahat yaşayıp gidecek bir tüccar neden kendi
rahatını bozuyor, tüm eziyetlere ve tehditlere göğüs geriyor, canını tehlikeye
atıyor -ve karşılığında da uzun bir zaman hiçbir şey almıyor? hatta her şeyi
elde ettiğinde bile lüks olan hiçbir şey almamış. o zaman derdi ne?
işte arkadaşlar, ruhta 'dert' diye makam vardır, alevi-bektaşi tasavvuf
edebiyatında da sıkça geçer, fakat beşeriyet bunu bilmez. dert nedir? dert
senin kendi benliğinden kurtulmana sebebiyet veren şeydir. tanrı'ya kavuşmak
isteyebilirsin, bu dünyanın kötülüklerinden kurtulmak isteyebilirsin, kendinden
ayrı gördüğün varlıkların, insan olur, kuş olur, kedi köpek olur, sıkıntılarını
kendine dert edinirsin, onların tasalarını alır yüklenirsin ve dert sahibi
olursun. işte o dert insanı ruha çeker, aydınlığa çıkarır. bu derdin ne olduğu
fark etmez, muhammed'inki gibi allah derdi olur, buda'nınki gibi varlık derdi
olur, mustafa kemal'inki gibi vatan derdi olur, hatta sokağınızda yaşayıp
parasını kedileri beslemeye ayıran teyzenin derdi olur. fark etmez.
dert insanı ruha çeker.
muhammed dertli arkadaşım, muhammed dertli. burayı iyi anla. dertli olduğu
için düzenli olarak insanlardan kaçınıyor, inzivalara çekiliyor. insanların
kötü yaşamını, kendi kendilerine çektirdikleri acıları sıkıntıları gördüğü için
dertleniyor ve kendini ortaya atıyor. dertli olduğu için öksüz yetim evlatlık
alıyor. dertli olduğu için zengin eşi hatice'nin malvarlığını fakire yoksula
dağıtarak bitiriyor. dertli olduğu için eline kılıç alıyor, savaş meydanına
çıkıyor. yoksa mala mülke ulaşmış, hayatını gayet rahat geçirebilecek bir
tüccar neden kendi hayatını dağıtsın? dert işte.
bugünün insanının muhammed'i anlaması zor. çünkü uğruna yaşamlarını
adatacak, benlikten kurtaracak bir dert sahibi değiller. keyif ve zevk içinde
yaşamayı marifet sayıyorlar. soğukta donarak ölen insanlar var, geri kalansa
sırtını dönüyor, yeter ki keyfi zevki bozulmasın. yanlış anlaşılmasın, asla
suçlamıyorum, sokakta donanı da yanlarına alsalar, onun da yapacağı aynı
olacak, keyif ve zevke dalıp dertten uzak bir yaşam sürme telaşıyla ömür
tüketecek. mesele kişiler değil, mesele algılayış.
şah hatayi "bir derdim var, bin dermana değişmem" diyerek muazzam
söylemiş. bir derdiniz olsun kardeşler ki o dert sizi ruha çeksin. yoksa bu
dünya bataklığında çevril dur, zor iş.
--- cahiliye devri
cahiliye devri yani cehalet devri orta çağ gibi geçmişte kalmış bir devir
değildir, bu geçmişte kalmış ve geçmişte yaşayan dinsel anlayışın yanlış
kabulüdür. muhammed mustafa, döneminde halkına kendilerinin bir de ruh yönü
bulunduğunu, aslında tam olarak o yönden müteşekkil olduklarını öğrettikten
sonra, muhtemelen önceki içinde bulundukları hâle bu ismi takmışlardı. yani
cahiliye devri muhammed geldiğinde ancak küçük bir azınlık için son buldu,
bugün insanların çoğunluğu hâlâ kendilerini yalnızca bedenden ibaret kabul
ederek ve bedenin dürtülerinin esiri olarak cahiliye devri içinde yaşamlarını
sürdürme gayreti içindelerdir.
'cahiliye devri' sokrates tarafından da mağara alegorisi dedikleri
anlatıyla tarif edilmişti. sokrates'in anlattığı o mağara, beden, daha doğrusu
zihindir. yani sokrates'in anlatısı bir alegori, bir metafor değildi, hakikatin
ta kendisiydi. zaten ruh âlemini de idealar âlemi olarak tarif eden yine
sokrates'ten başkası değildi. zira yüksek ihtimalle sokrates de bir peygamberdi
zaten. işte insan biraz yüzünü bu dünyadan çevirip ruha yöneltse, allah'ın
peygamberlerinin farklı kelimelerle tarif ettiklerinin aynı şeyler olduğunu
anlayabilir.
--- hz. ali
"arap iç savaşı'nı oğullarıyla beraber kaybetmiş" değildir, ona
verilen haktan kendi isteğiyle vazgeçmiş, kendi deyimiyle "hakkının
yağmalanmasını gözünde diken, boğazında kemik varcasına" izlemiştir.
üstelik kimse ali'nin yasını tutmaz, çünkü ali mağdur edilebilir adam değildir,
o yüzden de arkadan vurmuşlardır. oğlu hüseyin'e aittir o yas törenleri. tek
bir taraf doğru, tarihin bir aşamasında arap hanedanlığının kimin eline geçtiği
bırakalım türk'ü bugünkü arap'ı da ilgilendirmez esasında. zaten ali'nin önemli
tarafı da madde tarafı değildir, her insan gibi birkaç on yıl yaşamış ve çekilmiş
tarih sahnesinden, ali'nin önemli tarafı ruhtaki makamıdır. ali ruhta öyle
muhammed'in arkadaşı, akrabası veya bir arap halifesi değil, bunun çok
ötesidir.
--- yahuda iskariot
bu garibim de yeryüzünün en büyük günah keçisidir herhalde... dünyayı kana
bulayan hristiyan güruh bu adamı gizlenmeyen, tapınaklarda vaaz veren,
ortalıkta istediği gibi takılan isa'nın yerini söyledi diye dünyanın en büyük
haini ilan etmiştir. bunu hain ilan eden güruh da 4. haçlı seferi'nde
kostantinopol'de isyan çıktığı haberi gelince dümeni daha denizde kırıp şehri
baştan ayağa yağmalayan haçlı topluluğu ha. kimsenin isa'yı takip etmediği
dönemde kendi işini gücünü bırakarak peşinden giden adamı hainlikle suçlayan
güruh, dünya malı için dünyanın en rezil eylemlerine imza atmıştır.
günah keçileri bu dünyanın bir ihtiyacıdır. yahuda, yezid, ebu cehil,
firavun, en son da hitler... kimse de demez ki ulan bunların olmadığı dönemde
dünya daha beter hâller almış, madem tüm kötülük bu adamlardan kaynaklı,
onların olmadığı dönemlerde dünya neden bu kadar rezil. sormazlar çünkü
cevaplar tüm toplumu ilgilendirir ve hiç de hoş değildir.
--- hz. isa vs hz. muhammed
öncelikle, bu başlığın alay amaçlı açılmadığını ümit ediyorum. alay eden
arkadaşlar varsa, kendilerine tavsiyem kendi iyilikleri adına ölmeden önce
bundan dolayı tövbe etmeleridir. çünkü ruhta bana öğretilen, bir peygamberle
alay etmenin zinadan daha ağır suç olduğuydu. başka bir gezintimde de bana
zinanın en zor affedilen suçlardan olduğu öğretilmişti. eğer kendinizi kendi
elinizle uçurumdan aşağı atmak istiyorsanız gidip zina yapmak daha iyidir, en
azından bedensel hazzı var, peygamberlerle alay edeceksin de eline ne geçecek?
ciddi bir karşılaştırma için söylemek gerekir ki elbette peygamberlerin
birbirlerinden belli farklılıkları var, birbirlerine göre üstün ve eksik
taraflara da sahipler. neticede bunlar insan, birbirlerinin karbon kopyası da
değiller, öylesi çok tekdüze ve sıkıcı olurdu.
isa mesih ile muhammed mustafa'yı kabaca karşılaştırırsak, aksi geçerli
gibi görünse de muhammed mustafa halka karşı epeyce şefkatli, merhametlidir ve
isa mesih o ayarda değildir. üstelik muhammed mustafa isa mesih'ten daha
alçakgönüllüdür, hep halk içindedir, isa mesih halktan bir miktar kaçınır, bu
dünyada öyle, o âlemde de öyle olacak. muhammed mustafa daha fazla günahı
tolere edebilir, anlayışlıdır, isa mesih herhalde melekî yapısından olsa gerek
günahları tolere etmez, hoşlanmaz.
gelgelelim isa mesih siyasete karışmamış, kan dökmemiştir, o nedenle de
beyaz güvercin olarak tasvir edilir. üstelik çarmıha gerilmeye kendi ayağıyla
gidecek kadar fedakâr ve merttir, bu yolda hakk sevgisini kanıtlamıştır.
ayrıca bu ikiliye musa'yı da eklemek gerekir; çünkü bu üçü ayrı zannedilse
de öyle değildir, ruhta birbirinin ardılıdır. sonuç olarak her üçü de başımızın
tacıdır.
--- riyazet
eskilerde 40 gün tutulan, fakat dönemin şartları dolayısıyla şimdilerde en
sağlam derviş ve pirlerin bile 12 günle sınırladığı açlık orucudur. gerçi açlık
orucu tuhaf bir tabir, oruç zaten açlığa işaret eder, fakat riyazette farklı
olan gün boyunca tamamen aç kalmak, iftarı yalnızca yaşamaya yetecek kadarıyla
yapmaktır. birkaç zeytin ile bir iki dilim ekmek günün tek yemeği; 40 gün
boyunca... ankara'nın erenlerinden hüseyin gazi için bu kadarına bile tamah
etmemiş, bir mağaraya girmiş, 40 gün yalnızca orada akan sudan az bir şey
faydalanmış, hiçbir şey yemeden tamamlamış derler. ankara'ya yolu düşen her
kişi hüseyin gazi'nin inizivaya çekilip riyazetini tamamladığı mağarayı
hüseyingazi semtinde ziyaret edebilir. hatta isterse hüseyin gazi gibi riyazete
girebilir de, hüseyingazi'de hüseyin gazi gibi riyazete girmeyi engelleyen
hiçbir kural yok, ama bana oradaki insanlar birkaç gün geçince zorla yemek
verirler veya polis çağırırlar gibi geliyor. yani riyazete girmek için bile
zamanı doğru tutturmak şart, yoksa birkaç yüzyıl önce normal karşılananlar
birkaç yüzyıl sonra halk içinde panik yaratabiliyor.
edit: en önemlisini yazmayı eksik bıraktım. riyazet ve inziva kesinlikle
dışarıdan sızma bir inanış değildir, bilakis kökenleri peygamberlere dayanır.
musa peygamber'in sık inzivaya çekilip halktan kaçındığı bilinir, hatta
halkının başına kardeşi harun'u sırf bu nedenle tayin etmişti. hakeza isa
mesih'e kırk günlük oruç sonrası şeytanın "eğer tanrı oğluysan söyle de şu
taşlar ekmek olsun" diyerek ayartmaya çalıştığı incil'de yazar. son
olarak, muhammed mustafa da hira'ya kendi içine çekilmeye çıkardı, ilk vahiy
geldiğinde de riyazet ve inzivadaydı. riyazet ve inziva tüm inanış ve
kültürlerde var, evet, ama anlaması zor değil, bu durum yanlışlığına değil
doğruluğuna işarettir.
--- hacı bektaş veli
hacı bektaş veli, pek dile getirilmez, kendini kontrol yolunun üstadıdır.
dergâhına giderseniz delikli taşı ve çilehanesini görürsünüz zaten. kırk defa
kırka çekildiği söylenir. kırka çekilmek, inzivaya girmek ve günde en fazla
birkaç zeytinle, yarım ekmek yemekle yetinmek demektir. eğer gerçekse hacı bektaş
veli ömrü boyunca yaklaşık 4,5 yıl aç kalmış demektir. bu uygulamayı muhammed
mustafa da hira mağarasına çekilerek uygulardı, yani öyle gökten bedava elçilik
tahsis edilmedi kimseye. fakat bu yol artık kayboldu, bizzat tanıdığım gerçek
dervişler ve pirler bile dönemin şartlarından olsa gerek en fazla 12 gün olarak
tutuyorlar. en yaygın yapılan uygulama da 3 gün tutmaktır. bugün klasik derviş
orucu 3-12 gün inziva aralığında uygulanmaktadır. eğer hâlâ kırka giren
yiğitler bulunuyorsa, allah kendilerinin yâri ve yardımcısı, haydar ali
rehberleri, hacı bektaş veli dedeleri ola.
--- mehdi
sözlüğe girdiğimde "mehdinin geleceği ortamı hazırlamayız"
başlığının gündemde olduğunu görünce ne kadar yanlış anlaşıldığını, daha
doğrusu anlaşılmadığını gördüğümden buraya işin hakikatini yazıyorum.
sevgili arkadaşlar, yeryüzü dediğimiz sinema perdesinde belirli bir 'mehdi'
ortaya çıkacak mıdır bilmiyorum, ancak bugüne kadar her zaman felaket
ortamlarında bir kurtarıcı beklentisi olmuştur, onca tarih bilgimden bunu
biliyorum. gerçi tarih bilgisi de gereksiz, 'biri gelse de bizi kurtarsa'
konulu bin türlü film var izleyebileceğiniz.
gelin işin hakikatini öğrenin: mehdi, allah'ın hadi yani 'kurtaran'
isminden türemiştir ve kısaca 'kurtarıcı' anlamına gelir. her ne kadar özel isim
olarak algılanıyorsa da aslında ruhta bir makamdır, tıpkı 'ali' gibi, tıpkı
'muhammed' gibi... ve hakk katında insanları bu âlemden kurtarma yetkisi
verilen her kul 'mehdi' olmuştur. isa mehdidir örneğin, ahmet peygamber
mehdidir, haydar ali mehdidir... bu insanların hepsi de şefaat etme ve ruhları
bu gerçeklikten kurtarma yetkisine sahiptir. ve bugün de ismi bilinsin
bilinmesin, aynı yetkiye sahip birçok ruhsal rehber mehdilik vasfıyla şu anda
halk içindedir ve ruhları bu gerçekliğin esaretinden kurtarmaktadır. eğer
samimi olur, yeterince çabalar ve sonunda hakk katını ikna etmeyi başarırsanız,
sizin de mehdi yetkisi elde etmeniz önünde hiçbir engel yoktur. bu yetkiler
sadece belli kişilere özel değildir, allah'ın tüm kullarına açıktır.
örnekle daha iyi anlaşılır, matrix'teki morpheus bir mehdi alegorisi iken
neo ise işte çoğunluk tarafından beklenen 'the mehdi' temsilidir. neo gerçekten
gelecek midir bilemem, ancak morpheuslar etrafta dolanıyorken, hatta belki de
kaldırabileceksen kendin çabalayıp uğraşıp bir morpheus olabilecekken, günün
birinde neo gelecek diye bekleyerek ömrü çarçur etmenin hiç gereği yok.
--- muhammed
571'de doğan ahmet peygamber'in ulaştığı yüksek makam... burada dikkat
edilmesi gereken şudur ki peygamberin adı ahmet -veya ahmed, makamı ise
muhammed'dir. ahmet beşeri varlığını silip muhammed olarak 'en övülesi,
övülmeye layık olan' olmuş ve insanlığı allah'ın isimleri, esma-ül hüsna, diye
bilinen hazinelere yönelten ruhsal rehberlerin, öğretmenlerin ilki olmuştur.
kapıyı o aralamış, diğerlerini o çağırmıştır, insanlığı ışığa taşıyan
rehberlerin eğitildiği dershanede en üst rütbeye sahip olarak muhtemelen
kendisi gibi binlercesini yetiştirmiştir.
artık muhammed olmuş ahmed peygamber'i dünyevi güç peşindeki birisi sanmak
veya döneminin arap adetlerini yayan, taklit edilecek birisi olarak görmek
yalnızca ruhtaki cahilliğin dışa vurumudur. muhammed bundan çok, çok üstündür.
o, hayatı var eden ezeli ve ebedi güneşin ta kendisidir.
--- hz. ali
alaycı biçimde "reis varsa bir iki füze at" diyen olmuş. bu
arkadaşlara hak vermeli, ona anlatanlar ali makamı'nı anlamamış ki ona
anlatabilsin. gerçekten var, merak etme, ama bugün de dünyayı döndüren haydar
ali değil makam-ı ali'dir, haydar o makama gelen ilk zat olduğundan değer
üstüne değer sahibidir. yani israil'e füze atacak olan haydar değil ali'dir.
daha önceleri, haydar henüz yeryüzünde değil iken yahudileri topraklarından
süren de yine ali'den başkası değildi. asur, babil, roma ancak işin zahiri,
yani görüntüsü.
olacağına emin olabilirsin, merak etme. yalnız nasıl ki dünyada her iş için
bedel var, hakikat âleminde de iş öyledir. cezayı hak ettirecek günah
işlenmeden, ceza hak olmaz, dolayısıyla o günah işlenmek zorundadır. sen merak
etme arkadaşım, israil için son yakındır, dünyadaki yahudiler işledikleri her
günahta ancak kendi mezarlarını kazmakta; fakat kendilerini seçilmiş, çoktan
cennete girmiş kimseler olarak gördükleri için bunun farkında değiller. tıpkı
dinci müslüman tayfa ve hristiyan tayfa gibi. dincilik hakikatin düşmanıdır, bu
yüzden ona saplanan topluluk mahvolur. yalnız yahudiler pek beter, bunlarda
dinciliğe ek olarak ırkçılık da mevcut. bugün dünyanın yalnızca %0.2'sini
oluşturmalarına rağmen bugün dünyanın sorunlarının çoğunluğu onların ellerinden
çıkma. bunun elbet bir karşılığı olacak. ali katından ilahi gazap indiğinde
artık önünde duracak bulunmaz. vakti de yakın, sen merak etme hiç.
başka bir arkadaş da haydar ali'nin on eşi olduğunu yazmış. ekini ben
yapayım, ayrıca on beş çocuğu vardır, bunlardan biri de manevi oğlu olan muhammed
bin ebubekir'dir. kimdir muhammed bin ebubekir; tahmin edebileceğiniz üzere
halife ebubekir'in oğludur, ali'nin de manevi oğludur. çünkü dönemin arap
toplumunda kadınlar ve çocuklar kim daha varlıklı, kim onları doyurabilecek ise
onlar tarafından hanesine alınıyordu. bu işi cinsel olarak düşünürseniz ancak
bu dönemin şartlarıyla düşünmüş ve yanılmış olursunuz. bizzat haydar ali'nin
kendisi ebu talip'in oğlu iken muhammed mustafa tarafından yetiştirilmiştir.
işleri döneme ve şartlara bakarak anlamayı öğrenirsek bilgeleşiriz aksi türlü
malumatfuruş yani bilgiçlik taslayan biri olur çıkarız. bilge olmak gerek,
kurtuluş bu yönde.
--- hz. ali
21 mart, bugün, genel kabule göre haydar'ın doğum günü. kutlamak üzere
burada kendisi hakkındaki hakikat bilgisini burada haber vereyim istedim.
haydar adı, ali makamıdır. gökte en yüce kattadır. sünni kesim kandırıldı,
kendilerine övülen, hatta 'onlar makamca ali'den büyük, ali dördüncüdür' diye
yalan uydurulan üç halife belki dünyada daha büyük olmuşlardır ancak ali
makamına ulaşabilmiş, onun katına çıkabilmiş değillerdir. ne dediğimi iyi
anlayın; cennette var olabilirler; ancak o katta değil. yani ne ebubekir ne
ömer ne de osman, dördüncü halife olan haydar gibi 'ali',dir. aleviler de
ali'yi doğru biliyor değil, kusura bakmayın, haydar ali'nin iki oğlu asla ve
asla onun dengi değildir. futboldan örnekle daha iyi anlaşılır, wesley sneijder
de futbolcuydu, epey de iyi futbolcuydu ancak cristiano ronaldo'ya denktir diye
inat ederseniz adama gülerler. aynı şekilde alevilerin haydar ali'ye denk
tuttuğu küçük oğlu, ali'nin aşağısındadır. gerçi adamın da 'ben babama dengim'
diye bir iddiası olmamış, oğlunun adını bile 'ali ekber', yani 'ali en büyük'
koymuş; ama işte siyasi saiklerle hüseyin sevgisi haydar ali'nin önüne
geçirilmiş. bu doğru bir iş değildir. elbette dileyen dilediğini sevebilir,
ülkede bir başkan var ama bakanlar da var, müsteşarlar da var, başka yüksek
rütbeli bürokratlar da var. herkes başkanı sevecek diye bir kaide yok,
karakterine hangisi uygunsa onu sevmek özgürlüğün. ancak kalkıp da başkanı
küçültmeye çalışma gözünü seveyim. bizim derdimiz bu.
haydar susmuş, haydar makamını gizlemiş; ruhtan habersizler de hakkında
bilgisi olmadıkları şeyleri söylemiş, yerleştirmiş. halk da yüzyıllar boyunca
kendilerinden öncekilerin bilgisizce attıklarına inanmış, bağlanmış.
anlayacağınız alevilik-sünnilik hikâye dolu, işin hakikati ise bu.
sevgili haydar'ın doğum günü tüm sevenlerine kutlu ola. ali içinse mevlana
söyleye:
cihan var oldukça ali var olur
cihan var olurken de ali var idi.
--- kuran'ın ilk emrinin oku olmaması
öncelikle "muhammed isminde bir bedevi var, aklî sorunları var."
tarzında yazan bazı insanlar, saygısızlıklarını kendilerine saklasınlar yahut
da kendilerini daha iyi ifade etmeyi öğrensinler, diyelim. daha sonra oku'nun
manasını açalım:
evet, fark ettiğiniz çok güzel, mağarada kitap yok parşömen yok, kuran'da
hep 'kitap' deniyor ama kitap olarak inmedi ki kuran, sonradan kitaplaştırıldı.
öyleyse cebrail neye oku diyor? oysa muhammed mustafa 'neyi okuyayım?' diye
sormuyor da. yoksa cebrail onca yoldan elinde kalem defter inip 'bak bir şeyler
karaladım, sen de bir göz atıver' tarzında mı 'oku' diyor? böyle düşünüce
kulağa bir tuhaf geldiği kesin, ama yüzyıllardır böyle söylediler, böyle
öğrettiler, değil mi? oysa vahiy getiren meleğin 'dinle' demesi gerekmez mi,
niye tutmuş da 'oku' demiş?
sevgili kardeşler, cebrail "oku" emrini getiriyor ve bilgim
dâhilinde bu üç manada:
birincisi, "kendi kitabını oku". her yaşam her ruhun kendi
kitabıdır, hatta geçmiş yaşamlara dair kitaplarımız da bir yerde durmaktadır.
buna ezoterik ilimde 'akaşik kayıtlar' deniyor diye biliyorum. ne denirse
densin, geçmiş yaşamlarda yapıp ettiklerimiz kitaplar hâlinde kendi içimizde
durmaktadır. bunları 'oku', kim olduğunu öğren manasında....
ikincisi ise her yaşam bir kitap olduğu içindir ki aslında bu yaşamlarımız
da bizlerin kitaplarıdır. yani 'hayatı oku', 'kâinatı oku' diyor.
üçüncüsü ise ilk ikisini de içine alıyor: 'kendini oku'. işte arkadaşım,
tasavvufun özü budur. 'kendini oku'. 'kendini bil'. her tür ruhsal öğreti bu
amaç üstüne kurulmuştur.
ilim ilim ilmektir
ilim kendini bilmektir
sen kendin bilmezsen
bu nice okumaktır
bak burada da yunus emre aslında aynı şeyi diyor: 'oku', yani 'kendini
bil'. boş boş kitapları okuma, kendini bil.
yani neymiş aslında muhammed mustafa'ya gelen ilk emir: 'kendini bil'
okuyanlara selam olsun.
--- hz. ali
sözlüğe girmişken kendisi adına girdi girmeden çıkasımın gelmediği mertler
şahı. mehmet ali hilmi dedebaba'nın "ali göründü gözüme" deyişinde
geçer ki:
"ali candır, ali canan
ali dindir, ali iman
ali rahim ali rahman
ali göründü gözüme"
bu sözler boşa dökülmemiştir. ali 'en yüce' anlamına gelir ve allah'ın
adlarındandır. her ne kadar din müfessirleri bilmese de ali makamı, insan
tarafından ulaşılabilecek en yüce makamdır. aliyyül âlâ da haydar ali'dir.
candır, canandır.
--- mucize
peygamberlerin mucizeleri zannedildiği üzere madde âlemde
gerçekleşmemiştir. bize anlatılan yalnızca işin hikâye kısmıdır. işin özü
farklı. bunlar ruhsal âlemde ve ruhsal yolculukta gerçekleşen işlerdir.
--- hz. ali
makam-ı âli'nin, yani yüce makamın baştacı.... hani kuran'da iblis'e allah
sorar, "niye secde etmedin? yoksa yücelerden mi oldun?" diye. işte o
yüce makam, makam-ı âli'dir ve baştacı da mertler şahı ali'dir. ben bu adamı ne
kadar takdir ettiğimi kelimelere dökmek isterdim ama bunu anlatmak için gerekli
kelimeler henüz hiçbir dilde icat edilmiş değil. öksüz-yetim babası olarak
bilinir kendisi. ola ki görmek istersiniz, öksüzlere, yetimlere bol bol yardım
etmek gerektiği söylenir.
--- pir sultan abdal
çok büyük adam çok. hakikat âleminden nice nice sırlar taşımış vermiş.
milletin ağzında, söyleyip duruyorlar fakat müzik diye; hakikatin ta kendisi
olduğunun farkında değiller. isa mesih der ki, "incilerinizi köpeklere ve
domuzlara vermeyin, yoksa onları ayaklarıyla ezip size saldırabilirler."
bahsettiği inciler işte pir sultan abdal'ın dizelere döktüğü türden hakksal
sözlerdir. pir sultan abdal o incileri öyle bir dizmiş ve dağıtmış ki
nesillerdir apaçık şekilde söylenip taşınagelmiş. öyle güzel de dizgilenmiş ki
fundementalist koyu dinciler hariç saldırı aldığı olmamış. haber alan ruhuna,
gönlüne, saz çalan ellerine, sazına, söyleyen diline sağlık, dert görmeye.
--- hz. hüseyin
uzun zamandır katılmıyordum, bu hafta cemevinde bir ibadete katıldım. biz
ali için gittik, karşımıza hüseyin ağıtları, kerbela çıktı yine. gittiğime
gideceğime pişman oldum gerçekten. gereksiz derecede abartılmış ağıt, öleli bin
üç yüz yıl geçmiş bir emevi hükümdarına durmaksız lanet... tüm işleri geçmişe
devredip kendini aklama sanatı. arap emperyalizminin milletin ruhsal bilincine
attığı çok büyük bir kazıktır bu uydurulmuş kahramanlık hikâyesi. dahası bu
kerbela hikâyesi altında süregiden siyasi kavga arap emperyalizminin türklük
bilincine ve türk milletine attığı en büyük ikinci kazıktır. akıllı ve zeki
insanlarsınız, arap emperyalizminin bize attığı en büyük kazığı elbette
biliyorsunuz, onu dile getirmeye gerek yok zaten. fakat ben beklerdim ki en
azından aleviler ruhsal bilinç ve milli bilinç konusunda daha yetkin
olmalılardı. fakat değiller, üzgünüm. o nedenle bu yazıyı yazmaya karar verdim.
size doğrudan konuşacağım, hiç eğip bükmeden. sonucu en baştan
söyleyeceğim. şunu iyi bilin ki uğruna ağladığınız, dövündüğünüz şahıs aşırı
derecede abartılmıştır ve asla babasının dengi değildir. ali merttir, ali
yüreklidir, ali on dört yaşından başlayarak yüzlerce sefer ölümle karşı karşıya
gelmiştir, ali geri adım atmaz. tekrar ediyorum, ali mertliğin tam
karşılığıdır. ali'yi övmek ve ali makamını açıklamak üzere de bir bölüm
yazmıştım, ancak orada bile yeterli derecede açıklayamadığımı fark ettim,
yaradanın izniyle bir gün onu da tekrar elden geçiririm. hüseyin ise kerbela
yoluna çıktığında elli dört yaşındadır. başkaca da bir mertliği, delikanlılığı
yoktur. kerbela'ya da öyle anlattıkları gibi coşkun akan seller misali
çıkmamıştır, ne zaman yezid'in onu ortadan kaldıracağı dedikoduları yayıldı, o
zaman hareket etmek aklına gelmiştir. herkesin peygamber ile bugün hasan
mezarcı ile alay ettikleri gibi alay ettiği sıralarda, tüm dünyası olan
kalabalığa meydan okuyarak "kimse sana inanmasa da ben inanıyorum"
diyen, peygamber'in yerine yatağa ölmeye yatan, her tehlikede öne atılan ali
nerede, elli dört yaşına kadar öylece takılan oğlu nerede. bunların ikisi nasıl
eşit olur, allah aşkına adaletli olun biraz.
size hakikat âleminden haber veriyorum, iyi işitin: ali ile muhammed, ruhta
ikisi birdir, ne biri birinin astı ne biri birinin üstüdür. bunu iyi idrak
edin. fakat ruh âleminden habersiz aleviler de sünniler gibi ali'yi göz ardı
ettiler, yerlerine başka başka adamları ikame etmeye kalktılar. neden yaptılar
bunu, kötücül bir art niyet ile mi? hayır, bilinç dışı bir şekilde. yaptılar
çünkü ali'yi sevmek zordur. çünkü yaradılışın kanunu olarak seven sevdiğine
benzer, benzemek zorundadır, kanun böyle. ali'yi seversen mert olacaksın,
dürüst olacaksın, yiğit olacaksın, kendine hâkim olacaksın, az yiyecek az
içeceksin, dünyaya meyletmeyeceksin, zayıfa güçsüze, imkânı senden az olana kol
kanat gereceksin, bin kere mazlum olsan bir kere zalim olmayacaksın. buna hangi
can dayanır?
fakat hüseyin'i seversen ne yaparsın; ağıt yakarsın, bu kadar. ağıdını
yakarsın, yezid'e haftalık lanet okursun, yaşamına olduğu hâliyle devam
edersin. ne de olsa kötü adam vardır bir tane, o da yezid. sanki yezid ölünce
dünyadaki tüm kötülük onunla gitmiş gibi davranırsın. iyi de yezid öleli olmuş
en az bin iki yüz sene, dünyada bunca kötülüğü kim işliyor? bu umrunda olmaz.
bundan bin yıl önce bir olay yaşanmış, tüm kötülüğü ona at, kurtul. fakat ali
öyle mi? ali savaşıydı, suikast denemesiydi derken en az yüz kere ölümle yüz
yüze gelmiştir, yine de arkasından ağıt yakılmaz. çünkü ali mağdur edilebilir
biri değildir, ali'yi öldürürsün ama ona diz çöktüremezsin. ali asla "beni
bırakın gideyim." dememiştir. ölüm her seferinde üstüne geldiğinde ali de
ölümün üstüne yürümüştür. hatta ölüm üstüne gelmezken de ali ölümün üstüne
gitmiş, herhalde en çok muhatap olduğu melektir ölüm meleği.
ali'yi seversen her demde dik durmak zorundasın, onun huyu böyle, tutup da
sağı solu suçlayan bir tavır içine giremezsin. buna karşılık hüseyin'i seversen
tek bir adama lanet edip gözyaşı akıtman yeterlidir. tüm kötülük kerbela'dadır,
kerbela öyle bir yerdir ki cehennemin ta kendisidir. oysa tarihe bak, tarihte
ne beter vahşet hikâyeleri var. bir gün vaktimiz olursa anlatayım. kerbela
bunlardan yalnızca biri.
anladınız mı neden alevi de sünni de ali'ye hak ettiği değeri vermiyor?
isteseler de yapamazlar bunu; çünkü buna güçleri yetmez. ali'yi seviyorsan ona
çekilirsin, hem güçlü hem adil hem de merhametli olmaya doğru kaçınılmaz
şekilde meyledeceğin anlamına gelir. bu da çokça sınanmak demektir. bu yüzden
ali demiştir ki "beni bir dağ bile sevse musibetlerden kaçamaz."
çünkü musibetler, belalar sınanmanın ta kendisidir.
son paragrafta açık şekilde dile getireceğim: konu mertlik olduğunda
oğulları babası ali'nin kılıcını, yani emir kılıcı zülfikâr'ın, hakikatini
açıklamıştım bir yazımda, ondan bahsediyorum, sancağını kaldırabilecek biri
midir diye sormak gerekir. ali'yi sev, sevme; önemli değil. o merttir. bunu
düşmanı olsan kabul etmek zorunda kalırsın. yerine geçirmeye çalıştıkları oğlu
ise şişirilmiştir. tavsiyem odur ki insanlar kendi iyilikleri için ya ali'yi
sevmelidir ya muhammed'i. ruhullah olan isa'yı da sevebilirsiniz elbet. ruh
âleminde üstün olan, el uzatacak, yetişecek olan tercih edilmeli. bu
sözlerimden hasan, hüseyin hiçbir iş başarmamış, gibilerden sonuç çıkarılmamalı
elbette, onların yerinde koyacaklarımızın en az %90'ı onların başardıklarını
başaramazdı. fakat ruhta elimizden tutacak, yetişecek nice pirler, üstatlar
var. gökyüzünde sofralar var, ruh âleminde güneşler var. bugün de dünya
üzerinde varlar. bu dile getirdiğimiz iki ismin halk içinde bunca yüceltiliyor
olma sebebi dedelerinin peygamber olmasından kaynaklı. halkın algılayışı işte,
bir türlü soydan soptan kurtaramıyorlar akıllarını. ama bedende kimden doğduğun
ruhta önem arz etmiyor.
--- cengiz han'ın alevi olması
cengiz han elbette alevi falan değildir; ancak neden ali'ye ve oğullarına
saygı göstermiştir, hiç üstüne düşündünüz mü gerçekten? bu hareketi siyasi bir
hareket midir sizce? güldürmeyin adamı, cengiz hiçbir zaman politik oyunlarla
bir yer fethetmedi, vurdu geçti her seferinde, o çağda da alevi'yi sünni'nin,
sünni'yi alevi'nin omuzlarına çıkartıp kesiyordu. fakat neden, tuttu da
özellikle ali'ye saygı gösterdi?
çünkü belli ki bizim şeriatçı islamcı kesim ve materyalist batıcı kesim
aksine ruhsal âlemden haberdardı cengiz. zaten öyle olmasa tüm dünyayı
atlarının ayakları altında çiğneyemezdi. çünkü tüm başarı da tüm yetki de
yukarıdan gelir. düşünün ki iblis'in bilinen çiziminden bile mevlevi dervişi
gibi bir eli yukarıyı diğer eli aşağıyı işaret eder. bu da herhalde tıpkı
mevlevi dervişleri gibi demek olsa gerektir ki o bile gökyüzünden alır ve
aşağıdakilere saçar. çünkü "rızık allah'tadır."
şurası bilinmeli ki o küçümsenen ali aslında tüm âlemler üstünde hüküm
sahibidir. bunu da çok az kişi bilir. sevinin, artık siz de biliyorsunuz. fakat
kabul edebilir misiniz orasını bilemem.
--- iblis
islamcıların hakkında ve üzerinden edebiyat parçalayıp durduğu ex-melek...
iki sayfa okudum, sanki lisede tekrar edebiyat derslerine girmişim, öyle
betimlemeler, benzetmeler, çıkarımlar... gerçek şu ki iblis nedir bilmiyorlar,
bilselerdi iblisin gittiği yoldan gitmezlerdi. bu melek huzurdan neden kovuldu
da iblis adını aldı? çünkü adem'e secde etmedi. peki bugün hangi dinin dindarı
adem'e secde ediyor? kutsaldır diye taşlara secde edenler, adem'e secde etmedi
diye kovulanı gömüyor. e sen de adem'e secde etmiyorsun ki taşa ediyorsun;
nasıl olacak?
kutsal olan insandır, insan; bunu bir kenara yazın. fakat her gördüğünüz
iki ayaklı insan değil, bunu da bir kenara yazın.
tutup da iblis ile aynı hataya düşmeyelim.
--- hz. isa
islamî literatürde isa'nın çarmıha gerilmediği, bunu yerine onun yerini
ispiyonlayan yahuda'nın onun suretine büründürülüp onun çarmıha gerildiği,
isa'nın doğrudan göğe yükseltildiği gibi yanlış yoruma dayalı bir inanış
mevcut. fakat bu inanış yanlış olmak zorundadır, çünkü hakk katında hakk için
ne feda edersen o kadarına sahip olursun, o kadar yükselirsin. eğer inancı
için, allah için çarmıha gerilen isa değilse, isa değerini kaybeder; isa'yı
esas değerli kılan onun 'baba' dediği yaradan adına yaptığı fedakârlık. eğer
fedakârlık yoksa isa da o isa olamaz. hatta şöyle diyeyim, eğer çarmıha gerilen
yahuda ise, yahuda artık isa'dan üstün olmalıdır, çünkü dünyada cezasına
katlanıp temizlenmiş, paklanmıştır; oysa isa hiçbir fedakârlık yapmadan
doğrudan göğe çıkmıştır. yani bu inanış aslında isa'yı istemeden küçülten,
yahuda'yı büyüten bir inanıştır; fakat buna inanışı öne sürenler bu gerçeği
fark etmezler.
matta 16:24 "sonra isa, öğrencilerine şunları söyledi: “ardımdan
gelmek isteyen kendini inkâr etsin, çarmıhını yüklenip beni izlesin."
gelin de çarmıhımızı yüklenelim canlar. çünkü bu dünya zevk-ü sefa içinde
götü göbeği salıp yaşamamız için yaratılmadı, bedel ödeme vakti gelince fıyt
diye göğe kaçacağımız bir yer de değil burası. burası kendimizi kanıtlama dünyası.
gelin, hâlâ vakit varken yaradan dost adına bir şeyler yapalım.
--- hz. ali
gerçi hiç gönlümden düşmüyor ama oturduğum yerde yine gönlüme geldi,
ali'nin gerçeği üzerine bir iki satır yazayım, insanlar nasiplensin istedim.
halk ali'yi tanımadı. eğer onun ruhtaki makamını, yüceliği bilselerdi
sırtlarında taşırlardı, tutup da ona savaş ilan ettiler de ayakları altında
ezmeye çalıştılar. ali'yi nasıl ezeceksin? bedenini ezersin de ruhta ali, senin
gördüğün o küçük adam değil ki, nasıl ona karşı çıkacaksın? mertler şahı ali
halkın ona değil de hâlâ taşa toprağa yücelik yüklediğini görünce "kâbe'de
doğan tek insan benim" dedi, ona saygı göstersinler diye dedi muhtemelen
de. yoksa ali ruhta öyle bir makamdadır ki dilerse yüz bin tane kâbe'yi aynı anda
yok eder de dünya dediğimiz noktanın yüz bin farklı yerinde yeni kâbeler var
eder. halk muhammed'i anlamadı ki ali'yi anlasın, ali'yi anlamadı ki muhammed'i
anlasın. öyle işte...
--- kadere kanaat göstermek
peki ya kader öyle yukarıda takılan bir allah'ın yazdığı bir şey değil de
senin geçmiş ve/veya gelecek dediğin zaman diliminde yaptıklarınla,
düşündüklerinle kendi başına getirdiklerinse? ya zaman öyle ilerleyen bir şey
değil de bir bütünse, gelecek geçmişi etkileyebiliyor ise? ya müslümanlar kader
konusu hakkında gerçekte bir şey bilmiyorsa da biliyormuş gibi takılıp seni
yanıltıyorsa? yine böyle bir başlık açar mıydın?
--- isa mesih
insan dediğimiz varlığın tam karşılığı olan ender ademoğullarındandır.
muhteşem biridir, dünyayı tek başına değiştirmiştir. makamı muhammed
mustafa'dan elbette daha yüksek değildir ancak dünya yaşantısı itibarıyla
muhammed mustafa'dan da fazla öne çıkan bazı özelliklere sahiptir. tek bir
damla kan dökmemiş, dünyaya ışık ve sevgi getirmiştir. makamı yüce olsun.
--- buda
buda bir isim değildir, aydınlanmış kişi anlamına gelir. 'the' buda
diyebileceğimiz ilk buda sidarta gotama'dır. çokları sidarta'nın bir prens
olduğunu söyler -ki benim okuduğum kitaplarda hep böyle geçiyordu. kimileri ise
bir kabile beyinin oğlu olduğunu... her ne olursa olsun babasının soylu
takımına mensup olduğu kesin gibidir. anlatıya göre sidarta'nın babası daha
çocuk doğduğunda bir kehanet alır: bu kehanete göre sidarta ya büyük bir
yönetici olacaktır ya da büyük bir bilge... onun acı çekmesini istemeyen babası
bu nedenle sarayında ölüme dair hiçbir şey bulunmayan, yaşlıların bile
giremediği sahte bir hayat yaratır. yanlış anımsamıyorsam yirmilerine kadar bu
sahte hayatın içinde rahatça yaşar sidarta. ancak bir gün bir yerden dönüş
yaparlarken yol kenarında kayıpları arından ağıtlar yakan kadınlara denk gelir.
ölümle ilk karşılaşması orada olmuştur. insanları çektiği acı onun yüreğini
dağlar ve ruhunda büyük bir sarsıntıya sebep olur. sarayı bırakır, kaçar;
dünyanın anlamını aramaya başlar. bu nedenle budizm genel olarak insanların
çektiği acı ve bu acıdan nasıl kurtulunur, onun üstüne yoğunlaşmıştır.
tarihsel bilgi bu kadar... gerçek açıklamaya gelirsek, bu benim kendi
görüşlerimdir, eğer insan olmayı futbol oyunuyla özdeşleştirirsek nazarımca
sidarta gotama bu oyunda maradona'dır. o derece özel ve nevi şahsına münhasır
bir kişilik. sarayını terk edip de ruhsal yolculuğa çıkan iki isim var, biri
sidarta ikincisi ibrahim ethem. fakat ibrahim ethem gerçek mi yoksa mevlana'dan
aksetmiş bir karakter mi orası kesin değilken sidarta kesin. insanların tarih
boyunca para, mal mülk, makam mevki, şan şeref için birbirlerini doğradığını
hatırlayınca yaptığının büyüklüğü bir kere daha ortaya çıkıyor.
öğretisi neden önemli: şöyle diyeyim, anksiyete ve/veya depresyondan
mustarip olan insanlar için özellikle zen budizmi öğretileri ilaçtır. buda onca
yeri gezmiş, onca yol denemiş ve ortaya insanların acılarını dindirmede çok
etkili bir öğreti çıkarmış. başka hiçbir din veya öğreti depresyona ve
anksiyeteye karşı buda'nın öğretisi kadar etkili değildir. bunu ancak yaşayan
ve acıdan kurtulmak için yol arayanlar bilir. sidarta kendini yakmış, duygu
durum bozukluğu diye tabir edilen sorunlardan mustarip insanlara o yarayı
dağlayan ateş olmuş çıkmış.
modern tıp duygu durum bozukluğu diye adlandırdığı sorunun aslında
kaynağını bile bilmez, bırakın ki çözsün, bunun yerine bu sorunu ilaç satmak
maksatlı kullanır. elbette hiç etkisi yoktur demiyorum, ancak bu ilaçlar
yanında yan etki dedikleri bedelleriyle birlikte gelir. yani bir tarafı yapar,
diğer tarafı bozar. sonra hasta tekrar o bozukluk için başka ilaç alır. bu
sayede trilyon dolarlık bir sektör oluşturulmuştur. yoksa onca ilaca
ihtiyacımız yok bizim. buda'nın öğretisinin güzel yanı da bu ya: yani etkisi
yok, kimse sizi aşama aşama söğüşleyemez. en fazla çok oturmaktan tembel
görünürsünüz, o da şu kapitalist düzenin insanları eşek gibi çalıştırmaya ikna
etmek için empoze ettiği sözde ahlak değerlerinden ötürü.
ne diyelim, sevgili sidarta gotama'nın ve kendisinden fayda gördüğüm
takipçilerini adına dilerim ki yaradan makamını yüce kılsın, ruhtaki mevkisini
yükseltsin ve öğretisini ihtiyaç duyanlar faydalanabilsin diye yaysın.
--- ebu leheb
tarihte düşünüldüğü şekilde var olmayan şahsın lakabı. 'alevlerin babası'
anlamına gelir. böyle bir kişi var olduysa bile ayet indikten sonra kabilede
kötü bir adama yakıştırılmıştır, yoksa bir kişi hakkında öyle yere gömücü
ayetler indiğini, koca allah'ın tutup kendi kuluyla kavgaya tutuşacağını
düşünmeyin. gerçi sevgili dindar kesim buna bin yıldan fazladır inanıyor, bin
yılın kavgalarını her gün sürdürmekte pek ısrarcılar. ebu leheb ile ilgili olan
biteni anlamadılar, çünkü bin yıldır ruhtan uzak bir dinsel algılayış
yerleştirilmiş durumda. üstelik onlar da buradaki tuhaflığın farkında, koca
allah'ın bir tane kabile adamıyla neden kavgaya tutuşacağı, her kelamı emir
olan koca allah'ın neden tutup beddua edeceği doğal olarak onların da
akıllarına yatmadığı için, klasik dinsel öğretideki açığı mucize uydurarak
gidermeye çalıştılar. dolayısıyla eski açıklamaya inanıp birazdan ebu leheb
neymiş öğrenecek olanlar artık isterse "ne kadınlar sevdim zaten
yoktular" diyen atilla ilhan'a atıfla "ne adamlara sövdüm zaten
yoktular." diye beyit seslendirebilir; çünkü ebu leheb, yani alevlerin
babası kafalarındaki o arap kabile adamı değil.
öncelikle ebu leheb’in ne olduğunu hiç uzatmadan doğrudan söyleyeyim; ebu
leheb yani ‘alevlerin babası’ ego-nefs-benlik dediğimiz yapıdır. nedenleriyle
ve kanıtlarıyla açıklamasını yaptım, insanlar görsün diye de bu başlık altına
bırakıyorum. bu paragraftan sonrası tamamen blog'dan alıntı olacak, yalnızca
ebu leheb ile ilgili kısmı alıntıladım, yeniden uzun uzun yazma işine girmeye
gerek görmedim. isteyenler devamını ve öncesini orada okuyabilirler. benim bu
açıklamayı ayrıca buraya koyma amacım daha fazla insanın görmesi adına; belki
aralarından birkaçı aklını geçmişin hikâyelerinden kurtarır da dikkatini
kendine ve bugüne döndürür.
--- tasavvuf
ibn-i arabi, hallac mansur gibi muhteşem insanların büyük katkısı olduğu
hâlde asıl olarak türk'ün inanç yolu desek yeridir. henüz tasavvuf yokken bile
türkler şamanlar olarak gök katlarını geziyordu zaten, tasavvuf ruhu daha
yücelere çekti. tarikatları falan boş geç, onlar artık hikâye, tasavvuf kültürü
ve ruhsal uygulamalar asıl olan. en yaygın olduğu dönemde bile mevlana
insanları sahte şeyhlere karşı uyarıyordu, şimdi doğru şeyh ara ki bulasın.
herhalde bugünün sözde pirleri, şeyhleri mesnevi gibi bir kitap yazabilseydi bu
sefer onlar insanları doğru pirlere karşı uyarırdı. gel gör ki bu türden bir iş
asla olmayacak, çünkü asla mesnevi kabilinde bir kitap yazamayacaklar, anca
geçmişin sözlerini tekrar eder onlar, çünkü ruhtan haberleri yok, ayak yapıyorlar.
bugün tasavvuf öğretisinin bozulmuş durumda olduğu da spiritüalizmin
hikâyeleriyle harmanlanıp karıştığı da ortada; fakat asıl olan bozuk kısımları
budayıp tasavvufu tekrar ruha çeken ve dünyayı da öğreten düzenli bir öğreti
hâline getirmek. çünkü türk kültürü adına tasavvuf öğretisi vazgeçilmez, şahsi
kanaatim bu yönde.
--- zen hikayeleri
ingilizce bilenler şuraya bir baksın lütfen, hikâyenin hasını bulacaklar.
https://www.youtube.com/watch?v=pd6lyzrkeqq
nedir bu? eckhart tolle'yi okuyunca aniden aydınlanası gelen jim carrey'nin
golden globe ödüllerinde yaptığı konuşma. jim carrey sahneye çıkarken 'iki
golden globe ödüllü jim carrey' diye anons edilince bunu ince ince alaya
alıyor. kabaca, aklımdan çeviriyorum, diyor ki, "evet, sunan ben, iki golden
globe ödüllü jim carrey. ve ben uyumaya gittiğimde, öyle herkes gibi gitmem,
iki golden globe ödüllü jim carrey olarak giderim. ve ben uyduğumda öyle
sıradan rüyalar görmem, üç golden globe ödüllü jim carrey olduğumu görürüm.
çünkü belki o zaman kendimi yeterli görürüm, tamamlanmış hissederim."
zen budizmi'nde hikâyelere o kadar da gerek yok, işte özü de tüm hikâyesi
de budur. ana temel, zihnini fark et, o olmadığını bil, an'da kal. jim
carrey'nin söylediği ise ikinci sac ayağı, ego sen değilsin, kendini dış dünya
ile tanımlama, tanımladıkları sen, sen değilsin. görüntün, sıfatların, senin
hakkındaki betimlemeler, kazandıkların kaybettiklerin, hiçbiri sen değilsin.
dolayısıyla tam da olman gerektiği gibisin, eksik değilsin, kendini tamamlamak
üzere giriştiğin her çaba boş bir çabadan ibarettir. sonunda ne elde edersen et
ego onu yine tüketecek ve sen yeni bir arayışa gireceksin.
yalnızca an'da kal, olduğun yerde tam anlamıyla bulun, dış koşullardan
bağımsız olarak mutlu olmayı bil, hatta mutsuz olmayı da bil. yeter ki şu
hayatı kendine zehir etme.
işte böyle diyor zen. hikâyelerinin özü bu.
--- allah
buda lotus çiçeğine şöyle bir bakmış da kendinden geçmiş
sen o muhteşem çiçeksin bense hayranlığa düşmüş derviş
sarhoş olmak için içkiye ne gerek, işte hayallerinle anladım
muhammed’in kucağında uyuyan kediydim, eteğinde ağladım
davut’un ördüğü zırhtan farksızdı kalbim, kapalı ve soğuk
sensiz akıp giden her an ölesiye sıkıcı, karanlık ve boğuk
inan seni senle seyretmek, ben olmanın en sevdiğim yanı
isa’nın lazarus’u dirilttiği gibi diriltsen bu tende bu canı
öyle tatlı tatlı yakarsın içimi… yanar tüterim, sönmem belki
ibrahim’in ortasına daldığı ateş bunun ancak zahiridir sanki
güzelliğin deli bir girdap, aklımı, bilincimi hepten alıp giden,
hem nuh’un gemisindeyim hem özümdü sulara kapılıp yiten
her şeyden el etek çektirdin, dünyadayım ya kansız, cansız
salih’in garip devesi olup çıktım, nehir kenarında savunmasız
kâlû belâdan beri, kaç kere bedenden soyunup kıydım canlara
musa’nın rabbi’nin nil’i boyadığından beter boyandım kanlara
kıyıp da içinden çıkamadığım, gönüllü dolaşıp durduğum çölsün
;ismail'e inen koç boynunu alsın gelsin, kurbanlığı bende görsün
yeter! ciğerim yandı, ufalandım parçalandım, kaldı mı benliğim
ali’nin hayber’de kopardığı kapıyım, elini uzatsana ey sevdiğim
binlerce yıllar geldi geçti, hâlâ bekletirsin, acı, merhamet et!
eyüp’ün sabrı kararını bekleme, mezara sokacak beni bu dert
sevdiğine bakarken dururmuş zaman, durulurmuş insanın zihni
oysa tüm yüzlerin sahibi sensin, bilmem hangisine vurulayım ki
pek şiir yazan biri de değilim ama içimden yukarıdaki şiir dökülmüştü bir
zaman. fakat şiir bazı yerlerde sanki bir insana yazılmış gibi değil mi? neden
acaba?
--- muhammed
hakikat âlemi, hakk katı, ruh, işte her ne diyorsanız, orada güneş formunda
bulunan zat. yeryüzündeki ruhlardan en üstünü. her ne kadar tarih okuyana öyle
görünmese de halka şefkat ve merhamet bakımından isa mesih dahi onun üstüne
çıkamamıştır. eğer muhammed olmasaydı insanlığın işi yamandı. zamanı geldiğinde
en çok ruhu kurtaran zat olduğunu herkes açıkça görecek.
--- hz. ali
insanlar ali'nin ne olduğunu bilmiyorlar. ismini bile doğru bilmiyorlar.
insanlar ali'yi isim sanıyor, oysa ali isim değil, makamıdır. ali'nin dünyadaki
adı haydar'dır, kendi divanında söyler yahu, "cesaretimden ötürü annem
bana haydar (aslan) ismi taktı." diye. hz. ali dediğimiz zatın adı
haydar'dır, bilinen ismi olan ali ruhtaki makamıdır.
peki bu neden önemli: eğer esma-ül hüsna'ya ali ne imiş diye bakarsan
el-aliyy ismini görürsün. allah'ın adlarındandır ve 'en yücede olan' anlamına
gelir. yani haydar, ruhta en yücelere ulaştığında artık kendi küçük benliğinden
bir şey kalmadığı için adını silmiş ve 'ali' olmuştur.
ulan bu araplar... saçma kabile kavgaları güderek en yüceye çıkmış ruhu
küçültmeye kalkıştılar, güç yeter mi? yetmedi muhammed'in hakiki dinini kendi
dar algılarıyla yeryüzüne uyarlayıp gerçekte olmayan bir kutsallık anlayışı
ürettiler. yani arap'ın müslümanlığı roma'nın hristiyanlığı gibidir, hakiki
olan din, ruhtan koparılmış ver yeryüzüne hizmet amaçlı kullanılmıştır.
--- kutsiyet
âdemoğulları bir tuhaf. kutsallığı göğe atfetti, taşa atfetti, toprağa atfetti de kendi öz varlıklarında olabileceği akıllarına gelmedi bir tek. oysa 'iblis' yani kovulmuş olan, taşa toprağa veya başka bir nesneye secde etmedi diye değil âdem'e secde etmedi diye sürülmüştü. insandan başka şeyde kutsallık arayıp da geri dönmeye çalışma çabası acayip değil mi sizce de?
Yorumlar
Yorum Gönder