33) Peygamber, Şeriat ve Akıl Üzerine

Daha önce Muhammed üstüne de peygamberler üstüne de birer bölüm açmıştım aslında. Fakat orada işin hakikatine o kadar da inmemiş, sadece Muhammed’in güneş formunda göründüğünü söylemekle bırakmıştım. Geçen yıllarda gözlemim insanların Muhammed’in hakikatini hiç bilmedikleri yönünde oldu. Muhammed’i takip edenler de onun hakikatine dair en ufak fikre sahip değiller; ona karşı çıkan, sevmeyenler de Muhammed’in hakikatine dair en ufak fikre sahip değiller. Dolayısıyla bu durum bende böyle bir başlık açıp hakikati yazmanın zorunlu olduğu düşüncesine itti.

Bize Muhammed’i, tek cümlede özetlemek gerekirse şöyle anlatıyorlar: Kendisine gökten bir kitap inmiş, şeriat sahibi Arap peygamber. Maddede bile bize anlattıkları o kadar doğru değil, eğer gökte bir yerlerde Kitapyurdu şubesi açılmadıysa gökten aşağıya inen bir kitap mitap yoktur. Bunu zaten önceki bölümlerde konuştuk, anlaştık diye de umuyorum. Fakat bize anlattıkları doğru olsaydı bile eksik kalacaktı, çünkü bize anlattıklar Muhammed’in sadece bu dünyadaki hâli yani zahiridir. İnsanın bir de gizli, batın hâli, yani ruh tarafı var –ki söz konusu bir peygamberse işin asıl tarafı da orasıdır; çünkü batınla işi olmayan birisi nasıl peygamber olsun?

Dolayısıyla Muhammed’in bizi ilgilendiren esas tarafı, ruhtaki makamı, mevkisi, yetkileri, özellikleridir. Eğer bunlar önemli olmasaydı o zaman ruhta bizi kurtaramayacağı için Ahmed Peygamber’e hiç değer vermemek gerekirdi. Daha doğrusu tarihte kalan, büyük işler başarmış şahsiyetlere, örneğin Cengiz Han’a ne kadar önem atfediyorsak ona da daha fazla önem atfetmenin gereği olmazdı –ki zaten Ahmed Peygamber dünyasal başarı açısından Cengiz Han’ın gerisinde kalır; eldeki verilere bakarak kolaylıkla söyleyebiliriz ki Cengiz Han bu dünyayı domine ediş açısından gelmiş geçmiş en başarılı adamdır.

Kısacası Muhammed’in, İsa’nın, Musa’nın bizler açısından bu çağda önemli tarafı ruhta bizi kurtarabilecek olmalarıdır.

“Yani Muhammed seni ruhta kurtarmayacak olsa sevmeyecek miydin?”

Hayır, sevmeyecektim; neden seveyim? İnsanlar peygamberlere tapınıyor, aslında neden tapındıklarını bile bilmeden. Muhammed Mustafa’ya, Mesih İsa’ya, Kelimullah Musa’ya ve dahi getirdikleri kurallara tapınan milyarlarca insan var yeryüzünde. İşte bunlar esas amacı unutmuşlar, aracılara tapınıyorlar. Asıl amaç eve, yuvaya dönüş; yani kurtuluştur.

Burada peygamberliğin varlık amacını sorgulamak gerekir. Bir peygamberin varlığına neden inanırız biz? Biz peygambere inanırız çünkü bizi sonsuz kurtuluşa eriştireceğine inanırız, değil mi? Peygamberliğin varlık amacı beşeriyeti insaniyete yükseltmek ve sonsuz kurtuluşa ulaştırmaktır yani. Dolayısıyla bizim için burada asıl önemli olan amaçtır; o sonsuz kurtuluşu elde etmektir. Peygamberlerse bu yolun en işlevli, en değerli araçlarıdır. Şöyle örnek vereyim; başka şehre giderken bisiklete binmek de var arabayla gitmek de; hangisini seçersiniz? Bir iki sayılı maceracı haricinde kimse tutup da bisikletle gitmeyi seçmez elbet. İşte peygamberler ile veliler o arabadır ve arabayı kullanan şoförlerdir.

Peki öyleyse neden amaç atlanır da peygamberlere tapınılır? Demek istediğim şu ki eğer bir yolunu bulup da sonsuz kurtuluşa erişmeyi başarabilirsen Muhammed’e, İsa’ya, Musa’ya, Buda’ya veya aklına gelebilecek hiç kimseye selam vermene bile gerek yok. Yani kendini kurtar; ötesi boş. Kimseye refik olmak zorunda değilsin.

Eğer seni kurtaran, kurtaracak olan Muhammed ise yanında yürü, diğerlerine selam vermene bile gerek yok. Eğer seni kurtaran, kurtaracak olan İsa ise, sırtına al taşı, isterse geçerken Muhammed selam versin, belki selamını aldığını göstermek için bir başını eğip yürümeye devam edersin, sesli şekilde aleyküm selam demeye bile gerek yok. Çünkü önemli olan kurtuluşun ta kendisi; kiminle kurtulduğundan öte. İsa seni kurtaracaksa tüm gün haleluya diyerek, hosanna diyerek gez güzel kardeşim.

Tekrar ediyorum, önemli olan kurtuluş; eğer peygamber buna hizmet ediyorsa bizim için kıymet taşır. Muhammed bizi kurtaracağına inandığımızdan bizim için önem ifade etmeli. Açıkçası bizi kurtarmayacaksa bin dört yüz yıl önce yaşamış birinin benim adıma hiçbir anlam ifade ettiği yok. Kurallarının da yok ibadetlerinin de yok. Hatta Allah ile konuşmuş olması bile onun kendi kendi kazancı, bizim değil. Zaten Allah ile konuşan bir başkası olsa ayetlerin çoğu değişecekti, o peygamberin kişiliğine ve anlayış biçimine göre ayetler olacaktı, dolayısıyla kurallar da değişecekti. Bu nedenle Muhammed bizim için ancak orada bizi kurtaracaksa önemlidir.

Bu arada ben sırtımı Ali’ye dayamayı tercih ettim, Muhammed’e değil, yani benim ağam da Ali, paşam da Ali. Fakat o cümleleri size ne söylediğimi anlayabilin diye sarf ettim. Yine aynı şekilde Muhammed’e dediklerimizi Ali’ye uyarlamak gerekirse eğer Ali beni bu aşağı dünyadan, aşağılık yaşamdan çekip çıkaramayacak ise hiç kusura bakmasın, bin dört yüz yıl önce yaşamış başka bir Arap’ın hikâyelerini merak etmiyorum. Hikâye okumak istesem milletimin geçmişinden olanları okurum. Ne bileyim mesela Cengiz Han’ı merak ediyorum, onunla ilgili kitaplar falan okurum. Çünkü hikâyesi çok daha ilgi çekici; adam sonunda kimsenin yapamadığını yapıp tüm dünyayı fethediyor. Fakat Cengiz’i değil de Haydar Ali’yi seviyorum çünkü ruhta, göksel âlemde başka “mertler şahı” unvanına sahip olan yok. Dolayısıyla aslında sevdiğim Haydar’dan da öte “mertler şahı”. Ne dediğimi anlıyorsunuzdur diye umuyorum.

İnsanlık bu gerçeği anlayıp aklına kazısaydı hepimiz adına iyi olurdu: bu dünyada asıl amaç eve geri dönmek, kendini kurtarmak. Peygamberler, dinler, inançlar bunun için varlar ve buna yönelik kullanılmalılar.

“Allah katında şefaati geçen nice veliler var fakat onlar Muhammed, İsa, Musa gibi değer görmüyorlar. Demek ki bu isimlerin bir de bu dünyada önemli tarafı var. Musa, İsa ve Muhammed büyük kitleleri bir arada tutmak açısından gerekli. Muhammed olmasa koca kitleleri bir arada yaşamaya ikna edebilir miydik? Cengiz Han ismiyle bu yapılabilir mi?”

Evet, işin siyasî kısmı da var tabii. Kimlik yaratma açısından bayrak adam olarak büyük kitleleri bir araya getirmek ve bir arada tutmak açısından vazgeçilemez kimseler bu isimler; fakat eğer bizi ruhta kurtaracak olmasalar o kimlik yaratımına da o kadar fayda sağlamazlardı. Yani şöyle söyleyeyim, ben bu yaşamda Arap değilim ki Muhammed beni kurtarmazsa niye takip edeyim? Eğer Muhammed’in hakikatini bilmesem, “Arapların lideriymiş” der geçerdim.

Fakat işin kimlik tarafı ego-nefs-benliğe ait; ruha değil. Eğer mesele dünyadaki kimlikse ben “Türk” kimliğini bin kere tercih ederim. Fakat inanç meselelerinden asıl olan dünya değil ruhtur, o nedenle biz inanç meselelerinde işin “kurtuluş” yönüne odaklanmak zorundayız. Dolayısıyla burada işin asıl olan hakikattir, bize gerekli olan da hakikat tarafıdır.

Kitleler tanımadıkları için velilere saygı göstermiyorlar gerçekten, fakat kitlelerden kime ne? “Kitlelerin kurtarıcısı” gibi bir görev, bir yetki verilmedikten sonra istediğin kadar zorla, zaten bir şey gerçekleştiremeyeceksin, çünkü yetkin yok. Ruhta her şey yetkiyle. Dolayısıyla örneğin Mustafa Kemal Atatürk dünyada bile halkını kurtarmak için yukarıdan yetki almış olmasaydı, başardığı işlerin hiçbirini başaramazdı. Fakat o yetki öylece de verilmedi elbette, almak için de birçok şeyden vazgeçmesi gerekti; vazgeçmese o yetkiyi alamazdı.

Bu son örneğimizi dünya üstüne bir konuda verdik ama ruhtaki durum da aynı. Her şey yetkiyle, yetkisiz hiçbir şey yok. O nedenle Pontius Pilatus “Seni cezalandırmaya da serbest bırakmaya da yetkim var.” dediğinde İsa Mesih, “Eğer gökten verilen olmasaydı, senin benim üzerimde hiç yetkin olmazdı.” demiştir. Bu nedenle bizim için önemli olan ruhtaki yetki meselesidir. Yani Muhammed’in ruhta bize ne faydası dokunacak; burada sorgulamamız gereken o.  

“Peki ama kaç paragraftır bir türlü konuya giremediğin bu peygamber hakikati ne?”

Muhammed adına en önemli hakikat şudur: Blog’u okuyorsanız onun güneş formunda göründüğünü zaten biliyorsunuz, en az on yerde söylemişimdir, fakat şunu bilmiyorsunuz ki o güneş formu aslında ruh âleminde “akıl” makamıdır. Doğru, tıpkı bedende olduğu gibi kâinatın da bir aklı mevcut ve o akıl da işte güneş formunda görünüyor.

Evet, yanlış duymadınız, kâinatın aklı Muhammed diyorum. Şöyle idrak edebilirsiniz, kâinat bedeni içinde Muhammed beyni karşılar; yani bedende beyin neyse kâinatta da Muhammed o. Bu nedenle olsa gerek, Muhammed demiştir ki “Benim Allah ile öyle bir yakınlığım olur ki, o vakitte aramıza ne bir melek ne bir peygamber girebilir.”

Anladığım kadarıyla söylüyorum, bu kısım kendi benzetmem olacak, hakikatten haber değil, ona göre kabul edin veya etmeyin: Kabaca tarif etmek gerekirse, ruh olan insan bedeninde nasıl beyniyle bütünleşiyorsa, işte Muhammed’in Allah ile yakınlığı da öyle bir birliktelik. Yani beyni vücudun geri kalanından ayrı olarak görebilir miyiz, yoksa tüm vücut birlik hâlinde kendini beyin olarak mı algılar? Bu benzetmeyi anlayabildiniz mi bilmiyorum; fakat tekrar ediyorum, verdiğim bilgi hakikatten olsa da bu benzetme hakikatten bilgi değil, benim düşüncem bu şekilde olduğu yönünde.  

Mesnevi okuyanlar bilir, Mevlana bir bölümde meleklerin evrensel akıl’dan geldiğini, o nedenle melek ile aklın aynı kökten olduğunu söylemektedir. İşte Mevlana’nın söylemeyip gizlediği odur ki o akıl Muhammed’dir. Muhammed kâinatın aklı olarak meleklerin başıdır, ruhları eğitip peygamber edendir ve de peygamberlerin aynasıdır.  

Burada bir keselim, merak ediyorum, hazretin ruhtaki makamına, derecesine, üstünlüğüne dair en ufak bir hayal kırıntısı oluştu mu kafanızda? Oluştuysa ne âlâ; fakat bilin ki Muhammed ondan da çok üstün.

Çünkü neden biliyor musunuz: Kâinatın aklı demek, evrensel akıl demek, aslında Allah’ın aklı demek.

“Yok artık!! Kâinatın aklı, Allah’ın aklı falan! Sen bizimle alay mı ediyorsun?! Peygamberlerin başı bile olsa birinin Allah’ın aklı olması ne demek?”

Hayır, hiç de alay etmiyorum; aksine hakikatten çok önemli bir bilgi paylaşıyorum. Bugüne dek böyle bir bilgi paylaşan kimseyi görmediğiniz için ağır gelmiş olabilir elbette. Fakat bunun daha önce söylenmeme sebebi bilinmiyor olması değildir büyük olasılıkla; ama gizleniyor olması gerekmişti, gizlediler. Bugünse, artık sırların açılması gerek. Milleti sanki bir ilkokul müsameresinde üretilmiş tanrıya taptırıyorlar. Öyle bir tanrı falan yok.

Allah’ın aklı olur muymuş; neden olmasın kardeşim? Allah’ın ruhu varsa aklı neden olmasın? Bizzat Kuran’da İsa’ya Ruhullah, yani “Allah’ın Ruhu” diye seslenilmiyor mu? Yani Allah’ın ruhunun olmasına tamamız, aklının olması niye tuhaf geliyor? Ruhullah’a inanıyorsanız gelmemesi gerek. İnanmıyorsanız zaten sizi ilgilendiren bir durum yok.

Tekrar ediyorum: Bedende beyin neyse kâinatta da Muhammed odur. Muhammed’in ümmetinin belki de akla en uzak topluluklardan biri olması sizi yanıltmasın. Zaten İsa’nın ümmeti de küçük topluluklar haricinde ruha epey uzak. Çünkü büyük kitleler hakikatten anlamazlar, onlar taklit ehlidir. Ancak taklit etmeyi bilirler. O nedenledir ki eline belki bıçak almayan İsa’nın ümmeti dünyayı kana buladı. O nedenledir ki kâinatın aklı makamına yükselen Muhammed’in ümmeti, taklitçi ve akıldan uzak bir topluluktur. Yani Musa, İsa, Muhammed hep iyiler de ümmetleri kötü anlayacağınız.

“Sen bize bedendeki beynin gökteki Muhammed’in temsili olduğunu söylüyorsun ama zeki olanların her zaman iyiliğe meyletmediğini, hatta çoğu kereler ortalama insandan çok daha büyük kötülüklere imza attığını hiç söylemiyorsun?”

Bu düşünceye ancak akıl ve zekâ arasındaki farkı bilmeyenler kapılır. Aslında önceki bölümlerden birinde, ilk kitabın konusu olacak, yazmıştım. Fakat açıkçası nerede yazdığımı unuttum, aramaya da eriniyorum, burada önemli olduğundan tekrar etmek gerekiyor. Bir iki paragrafla da olsa akıl neymiş, zekâ neymiş öğrenelim, aradaki farkı anlayalım.

Tek cümlede aralarındaki ayrımı tarif etmek gerekirse akıl ruha, zekâ ise bedene aittir. Akıl sonsuzlukla bağlantılıdır ve sonsuzluğa çeker götürür, zekâ ise maddeyle bağlantılıdır ve yeryüzünde işleri en iyi şekilde yürütme görevi üstlenir. Akıl iyiliğe, sevgiye, merhamete, şefkate çeker; zekâ ise diğer insanları kendi menfaatin doğrultusunda kullanmaya.

Örnek vermek gerekirse, zekâ önce çubuğu sivriltip mızrak yapmayı, sonra silah yapmayı, sonra bomba yapmayı, sonra nükleer silahlar üretmeyi sağlar. Zekâ ne kadar yüksekse bu gelişim de o derece hızlı olacaktır. Akıl ise o nükleer silahların kullanıldığında dünyayı mahvedeceğini, dünyanın mahvıyla birlikte kendi soyunu ve soyunun geleceğini de mahvedeceğini, nükleer silahları kullanmanın düşmana olduğundan daha fazla dönüp dolaşıp o silahları kullanana zararının dokunacağını söyler. Gizli gizli şöyle fısıldar: “Ana avrat söverler ardından; hem de sonsuza dek.”

İşte bu nedenle büyük güçlerin zeki ama akıldan yoksun kimselerin eline geçmesi çok tehlikeli durumdur. Rick ve Morty izleyen güruh komik şekilde de olsa bunun nedenini anlamıştır. Zeki olup akıldan uzak olan insan her türlü sınır ve kısıtlanmadan da uzak olacaktır. İnsanda her türlü kötülüğü dizginleyen akıldır çünkü. İşte az yukarıda konuştuk ya, Mevlana bu sebepten akıl ile meleklerin aynı kaynaktan olduğunu söylemektedir. 

Kısacası beden bir araba ise ruh şofördür. Buna karşılık akıl direksiyon, fren, gaz ve vites; yani arabanın kontrolü, dahası önünü gördüğün camdır. Şoför arabayı gerekli donanım sayesinde kontrol eder, gerekirse gaza basar, gerekirse frene basar. Kendi başına hızla giden bir araba üstünde hiç kontrol sahibi olmadığınızı düşünün; akılsız insanın hâli işte budur. Önünü göremediği o arabayla elbet bir gün, bir yerde bir engele toslar ruh; ama hızlı ama yavaşça. O hızı da arabanın kötü hasletlerden dolayı ne kadar gaza basıldığı belirler. Örneğin hırs yüzünden gaza yüklenip duranlar elbette ki arabayı bir duvarda dümdüz hâle getirir; bunu görmek için Nostradamus olmaya gerek yok.

“Fakat şeriatın ne alakası var bu konularla da başlığa iliştirdin?” 

Kardeşim, diyorum ki Muhammed evrensel aklın ta kendisidir. Ama siz de görüyorsunuz ki ümmeti kadar akla uzak çok az topluluk mevcut. Muhammed’in ümmeti dindar olma bahanesiyle Hasidik Yahudilere benzemeye doğru koşmayı maarifet sayıyor. Oysa kalkıp bir de o adamlarla alay ediyorlar. Bu ne biçim bir ikiyüzlülük böyle?

Şeriat gereksiz değil, fakat sen onu ilkokul ders konusu say. Diyelim ortaokula geçtin, sonra liseye geçtin, ardından üniversiteyi kazandın; üniversitede artık kimse senden ilkokuldaki gibi davranmanı bekler mi? Bekleyen net şekilde delidir. İşte bizden bekledikleri de ilkokul çocuklarına öğretildiği gibi davranmayı ve asla o sınırların dışına çıkmamamız.

Şeriat “şerri at” şeklinde, aslında gerçek kullanım amacı olduğu hâliyle algılansa, yani kendini arındırmaya ve ışığa kavuşmaya yönelik kullanılıyor olsa buna tamamım; muhalefet olmam bu konuda. Aslında tam olarak doğru hâliyle, amaca yönelik kullanıldığından takipçilerini tebrik eder, desteklerim üstelik. Çünkü o zaman eve geri dönüş maksatlı, yani asıl amaca uygun olarak kullanılıyor, insanları doğru yöne çekiyor olurdu o zaman.

Gel gör ki öyle kullanılmıyor, şeriat tamamen bin dört yüz yıl öncenin kurallarını getirip dayatmak, o günün toplum yapısına dönmeye çalışmak şeklinde tezahür ediyor. Bu asla olmayacak, ne kadar zorlarsa zorlasınlar. Ali bile “Çocuklarınızı yaşadığınız güne göre değil, yaşayacakları güne göre eğitin.” diyor. Gerçi bu cümle içinden birkaç anlam çıkartırım, fakat ilk anladığımız hâliyle ima ettiğini kabul edelim, çünkü doğru bir sonuç sağlıyor bize. Yani hoşlarına gitsin veya gitmesin, dünyanın bambaşka bir hâle geldiği bu çağda, o döneme geri dönüş sağlayamayacaklar, tüm çabalar acı sonuçlara kavuşacak. Hatta başarılı olsalar çok daha beter; çünkü bugün Afganistan’da olduğu üzere sonuç felaket olacak. Millet de bir gün eline güç geçtiğinde Batı’da kiliseleri yakıp yıkıp din adamlarını öldürdükleri gibi, o yerlerde de aynı durumlar ve olaylar yaşanacak. Dolayısıyla toplum yasalarını yapmak için şeriat gayet ama gayet yetersizdir.

Bu neden; çünkü Allah’ın evrene koyduğu yasalar böyle. Dünya her dem değişim ve dönüşüm içinde olduğu içindir ki günü günde yaşamaya mecburuz. Bu nedenle Budizm adeta “an” üstüne kurulu, bu nedenle İncil’de “Her günün derdi kendine yeter” denir, insanın günü günde yaşaması istenir. Gel gör ki dinci takımı, hangi dinden - mezhepten oldukları fark etmez, geçmişe takılmış durumda olduklarından “tanrı” adına hakikate aykırı bir duruş sergilerler. Birine iyiliğini düşündüğünü söyleyerek kötülük yapmakla aynı türden iş bu. 

“Şeriat Allah’ın yasası değil mi arkadaşım? Elbette kurallar neyse ona uyulup öyle kullanılacak.”

İyi yediriyor din ehli bunu. Şeriatlar, hangi peygambere ait olursa olsun, Kutsal Yasa’dan parçalar taşırlar fakat asla Kutsal Yasa’nın kendisi de değildirler. Dolayısıyla Muhammed'in şeriatının da temeli Kutsal Yasa’dan aldığı kurallara kendisinin uygun gördüğü kurallar eklenmesiyle atılmıştır. Evet, “kendisinin uygun gördüğü" dedim, çünkü örneğin Kutsal Yasa’da zina yasağı var, tüm dinlerde olduğu üzere, fakat içki yasağının varlığına dair bir bilgim yok benim. Birisi çıksa, “var kardeşim Kutsal Yasa’da alkol yasağı” dese o zaman da Allah’ın en yüce peygamberlerinden olan Mesih İsa’nın neden şarap içtiği açıklanamaz. İsa Kutsal Yasa’yı mı çiğniyordu şarap içerken? “Baba”sına şikâyet etmek lazım o zaman; tabii ondan ayrı, yukarıda bir “baba” bulunuyor ise. Yok, “Baba” onunla beraber geziyorsa da yaptığını görüp ses çıkarmıyorsa, diyecek bir şey yok o zaman. Ne ima ettiğimi anlıyorsunuz değil mi?

Hadi açayım, durduk yere gizem yaratmaya çalışan adamlardan olmayayım: İsa ve “Baba” diye çağırdığı varlık birdir diyorum. Tıpkı Muhammed Mustafa gibi. Hani hatırlayalım, diyordu ya “Benim Allah ile öyle bir vaktim olur ki O’nunla arama ne bir peygamber ne bir melek girebilir.” Peygamberleri, velileri Allah’tan ayrı görenin Allah’a dair gerçek bir bilgisi yoktur.

Fakat Kutsal Yasa’da içki yasağı yoksa, o zaman bu yasağın Muhammed’den kaynaklandığı anlaşılır. Elbette alkol içmesi iyi bir şey değil ha, milleti içkiye özendirmeye çalışmıyorum, örnek olsun diye getirdim sadece. Sigara da berbat bir şey örneğin, fakat şeriatta yok diye haram sayılmıyor, oysa o bokun yasak olması şart. İşte şeriattaki eksikler hakkında böyle türlü türlü konulara da girebiliriz, en başta tecavüzün suç olarak yer almaması mesela. Sonra kadınlara tanınmayan haklar, miras dağılımı haksızlığı örneğin… Bunlar kanunlarımızı oluşturmada şeriatın esas alınamayacağını göstermeye yeter de artar.

İşte şeriatın temeli böyle atılmıştır fakat bildiğimiz şeriat da zaten bu değildir, daha bunun üstüne belki yüz başka adamın yüz bin türlü şey eklemesiyle bildiğimiz hâlini almıştır. Şeriatta ne var, diye sor, her konuda diyecekler ki “Şurada yaşayan şu din ehli şöyle yorum yapmış”. Dolayısıyla şeriat dedikleri budur. Muhammed, tamam Allah’ın en has peygamberi, en önde geleni, fakat diğer din ehlinin kafasından çıkan sözlerini niye dinleyelim, bunun hiçbir mantığı yok. Bu adamlar Allah mı görmüşler, ruhtan haberler mi alıyor; hiç alakası yok. Öyle okuyup öyle olduğuna inanmışlar, öyle söylemişler. Ruhtan habersiz din ehli öyle söylese ne olur söylemese ne olur; işlerimizi bunlara mı teslim edeceğiz? Daha onların kendilerinin ruhtan haberi yok. Bu kimseleri takip edenleri sonu ancak kuyu olur. Kuyu ne, onu da başka yazıda konuşuruz. Eğer birilerinin yorumlarıyla hareket edeceksek, ruhtan, Allah katından haberdar olanların sözlerini esas almamız gerekir -ki onların sözleri de yorum değildir.

Madem Müslüman şeriatı iddia edildiği üzere Allah’ın kanunu, Musa ile İsa'ya nasıl ulaşmamış, bu insanlar neden namaz kılmıyor mesela? İsa’da, Musa’da hiç namaz yok maaşallah; Kâbe’ye uğramak, hacı olmak da yok! Anca inzivalara çekilsinler. Musa Allah’ı duymak için dağa çıkıp duruyor. Oysa sevgili Musa’ya sormak gerekli, dağlara çıkıyor, mağaralara kapanıyorsun; neden? Kâbe’ye gitsen ya? Bizim din ehli Kâbe’den kutsal yer olmadığını söylüyor, neden farklı işler yapıp insanları üzüyorsun? Kâbe kutsalsa Allah’ı Kâbe’de duyabilirsin ancak, sen bunu bilmiyor musun sevgili Musa? Gerçi Kâbe’ye giden kaç kişi Allah’ın sesini işitmiştir bilmiyorum ama sırf Allah’ı duyuyorsun diye bizim din ehlinden iyi biliyor olamazsın ya sevgili Musa!

“O dinler aslında hakikatti de sonrada bozuldu, bozulmadan önce de tıpatıp Müslümanlık gibiydi.”  

Zaten bu dünyada sonradan bozmayanı bulmak zor anasını satayım. Fakat benim kafam şuna çok takılıyor: Allah evlat ayıran baba mı ki bir peygamberinin kitabını koruyor, diğerlerininkini korumuyor? Kuran'ı koruyan, İncil'i, Tevrat'ı da korur. İncil'i, Tevrat'ı korumadıysa, Kuran'ı koruması için ekstra ne sebep var ortada? Allah bile evlat kayırıyorsa hâlimiz yaman!  

Size işin hakikatini söyleyeyim: Allah'ın tek kanunu var; o da göğün kutsalı, Kutsal Yasa. Bundan harici peygamberlerin kendi getirdikleri kurallardır. Bu nedenle Musa, İsa ve Muhammed'in dininde ortak yanlar olsa da gayet farklı durur birbirinden. Peygamberlerin şeriatları Kutsal Yasa’yı temel alır; fakat onun ta kendisi de değildirler. Örneğin zina yasağı Kutsal Yasa’dandır, fakat söyler misiniz Kuran’daki miras hakkı nasıl Kutsal Yasa’dan olabilir? Belli ki orada miras hakkı dinin indiği topluma uygun olarak oluşturulmuş bir kural; bunun Kutsal Yasa ile ne alakası var?

Bizim toplumumuz farklı, Arap emperyalizminin kulu kölesi olmaya ant içmişlerimiz hariç kültürümüz epey farklı, bu nedenle de bizi miras hakkı kuralında bağlayan hiçbir şey yok. Bu konuda bize uygun olan kurallar oluşturabilir ve uygulamaya koyabiliriz. Hem böylece hile-i şerriye gibi zavallıca, ikiyüzlüce işlere girmeye, Allah’ı kandırmaya çalışmaya da gerek kalmaz. O kural şeriatta yer alıyor olabilir, fakat şeriat Allah’ın değişmez yasası olmadığından değiştirilmez değildir.

Şöyle tek cümlede anlatmak gerekirse; zina yasağını değiştiremeyiz, çünkü o kural Allah’ın değişmez yasası olan Kutsal Yasa’dan şeriata aksetmiştir. Buna karşılık miras hakkını kendi kültürümüze, hukukumuza uygun şekilde değiştirebiliriz, çünkü bu kural döneminin kültüründen şeriata aksetmiştir. Aradaki farkı anlayabiliyor olmanız lazım.

Kısacası; şeriatın Kutsal Yasa’ya dayanan kuralları elbette Allah’ın kanunu, fakat şeriat tümüyle de Allah’ın kanunu değil. Allah’ın gökteki kanunu belli; Kutsal Yasa. “Modern” olacağım diye o yasaya ters gitmeyin, sonunda pişman olursunuz. Buna dair ruhta gördüğüm birkaç şeyi blog’da ayrı ayrı konularda paylaştım diye hatırlıyorum; umarım yeterince paylaşmışımdır.

“Hayır kardeşim, bir kere Kuran’da öyle dendiyse, öyledir! Allah asla fikir mikir değiştirmez!”

Aklıma ne geldi biliyor musunuz? Hani askeriyede bazen büyük rütbeli bir komutan bir yere ziyarete gider, sonra bir aksaklık görür ve ona karşı bir emir verir. Mesela diyelim, o gün kırılan bir çitin başında nöbet tutmak gibi. Fakat emri sonlandırmadan gittiğinde o emir akıldan azade şekilde kalıcı hâle gelir ya… İki sene sonra gider bakarsın, çitte asla sorun yoktur, hatta belki de çit mit kalmamıştır ortada; fakat o emir artık bir kere verilmiş olduğundan bir askeri o noktada nöbet tutarken görürsün.

İşte millet buna kahkaha ata ata gülüyor, fakat iş bin dört yüz yıl öncenin güne uygun emirlerini uygulamaya geldiğinde, “Bunun amacı ne?” diye sormak yerine bunları büyük bir ciddiyetle tekrar etmeyi dindarlık sayıyor. Şu durumdaki ironiyi görebiliyorsunuz, değil mi?

Hem üstelik ben Allah’ın kısa bir zaman dilimi içinde bile fikir değiştirebiliyor olmasına Kuran’dan gayet güzel bir örnek de getirebilirim burada:

Enfal 65: “Ey Peygamber! Mü'minleri savaşa teşvik et. Sizden yirmi sabırlı kişi olsa, iki yüz kişiye üstün gelir. Sizden yüz kişi de kâfirlerden bin kişiye üstün gelir; çünkü onlar anlayıştan yoksun bir güruhtur.”

Enfal 66: “Şimdi ise Allah sizde bir zaaf bulunduğunu bildiği için, yükünüzü hafifletti. Bu durumda, sizden sabreden yüz kişi olursa, iki yüz kişiye üstün gelir. Sizden bin kişi de Allah'ın izniyle iki bin kişiyi mağlûp eder. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

Merak ediyorum, acaba Enfal 65 ile 66 arasında ne kadar zaman geçti de Allah fikir değiştirdi? Bir ay diyelim. Allah bir ay içinde bir kural değiştirmişse acaba 1400 yılda kaç tane kural değiştirirdi? Başka kültür olma faktörünü ekleyelim bir de. Muhtemelen aynı Kuran elimizde bulunmazdı; elbette Kutsal Yasa’ya dayanan kuralları haricinde. Çünkü Allah’ın değişmez yasası Kutsal Yasa; peygamberlerin şeriatları değil.

Matta 5:18'de İsa Mesih açıklıyor bu gerçeği zaten: “Size doğrusunu söyleyeyim, yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa'dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak.”

Bu arada İsa’nın sözleri ile Kuran'ın korunacağını söyleyen sözlerin birbiriyle örtüşmesi bizde bazı soruların cevaplanmasını sağlamalı. Demek ki Allah’ın koruduğu, ortada mushaf yokken bile “Kitap” diye hitap ettiği neymiş? Öyleyse korunan ve bozulmayacak olan şeriat mı yoksa Kutsal Yasa mı?

“Sen ne dersen de; şeriat kutsaldır, akıldan da üstündür.”

Eğer şeriat akıldan üstünse, Allah şeriata göre var etseydi âlemi, akla göre değil. Doğada hiçbir hayvan domuzlara ilişmeseydi mesela, öyle ki açık alanda öylece başıboş kalsaydı domuz leşleri. Veya doğada fermente şekilde alkollenen bazı yiyecekleri tüketen hayvanlar, “Bu alkol şeriata göre yasak aga” diyerek bu alışkanlığa son verselerdi. Filler Afrika’da o kadar yol tepiyor Afrika’da, arada Kâbe’ye de uğrasalardı, Karataş’ı ziyaret etselerdi mesela. Gerçi bir tanesi ziyarete gidecekmiş galiba da ebabiller el ele verip devirmişler garibi. Demek ki kuşların oraların kutsal topraklar olduğuna dair bilgisi var ama fillerin haberi yok. Kulakları da o kadar büyük; nasıl duymamışlarsa?

Tüm kâinat akılla, denge üstüne kuruluyken şeriatın kapsadığı topluluklar peygamberlerin ümmetleri. Neyin daha üstün olduğu buradan belli zaten. Belli toplulukları kapsayan kurallar değil tüm kâinata hükmeden kurallardır kutsal olan.

Deli diye güldükleri Hasan Mezarcı bu konuda tamamen akla dayanan müthiş bir açıklama yapmıştı, “Şeriatların işlerliği kalmadı, bugünün dünyasında Tevrat, İncil, Kuran şeriatıyla devlet yönetilemez.” diyordu. Tımarhaneyi gör ki akla dayanan kelamlar edenlere deli diyorlar; bin yıl öncenin tekrarını her gün her gün yaşamak için ısrar edenleri de akıllıdan sayıyorlar. Yani birisi geçmişte bir güne takılı kalsa, o günü her gün her gün yaşasa, bunu travma diye tedavi etmeye çalışırlar, ama bin dört yüz yıl öncenin yaşamına takılan topluluklar tamamen normal kabul ediliyor. Her şey ters bu dünyada; kim deli, kim akıllı tersine dönmüş hep! 

“Arkadaşım, şeriat yalnızca insanları kapsar, çünkü insanoğluna peygamberimizin öğrettiği ahlak yoludur.”

Peygamberin öğrettiği ahalk yolu olduğu doğrudur; fakat ancak bir kısmı Muhammed’e aittir, geri kalanı ise Araplar tarafından yorumlanmış veya doğrudan uydurulmuştur. Üstelik Muhammed’in öğrettiği ahlak yolunun bile o döneme ait olduğunu göze almak zorundayız. Yani Muhammed Afrika’da doğmuş olsa bizim için ağlak sazdan yapma elbiseler takıp dans etmek mi olacaktı; evet! Fakat bunu Allah’ın değişmez yasası sayıp aynı işleri devam ettirmeye çalışmak bugün dışarıdan düşününce komik geliyor değil mi? Şeriatta niye komik gelmiyor?

Şeriat eskimiştir. Kadın haklarıyla ilgili kuralları geçmişte kaldı, diğer pek çok konudaki yorumları da geçmişte kaldı. Kutsal Yasa’nın kuralları haricinde getirilmiş olan kurallar çağda kaldı. Evrensel akıl olan Muhammed o kuralları dönemine ve toplum yapısına uygun olduğundan getirmişti, bugün başka toplumda yaşasaydı bambaşka kurallar getirecekti. Esas amaç belli kurallar ve o kurallara uymak değil kardeşim; esas amaç ruhta kendini kurtarmak. Bir çözemediniz şunu.

Şeriat toplumsal açıdan da hiçbir derde çare falan değildir. Bırakın bugünü, Muhammed'in gününde bile arkadaşlarının, hatta aile üyelerinin birbirine düşmesini, dahası birbirlerinin kanlarını dökmesini engellemedi. Dönemine adalet getirmedi demek haksızlık olacak, yüzyıllar boyu da düzen getirdi, fakat yüzyıllardır da getirmediği doğrudur. Bugün Suudi Arabistan’da şeriat her yönüyle uygulanır, kölelik de dahil. Açın bakın mesela Etiyopyalı kölelerin nasıl ülkeden kaçmaya çalıştığına dair videolara. Bize o düzeni iyi diye yedirmeye çalışıyor, Etiyopyalı olup yolu Suudi Arabistan’a düşse ülkeyi ilk fırsatta yakacak olanlar. Kuzey Kore’de düzen ne kadar iyiyse, Arabistan’da da o kadar iyi işte.

Bunun kanıtı da şurada: Hiçbir İslamcı gidip şeriat ülkelerinde yaşam sürmez. Kendileri Batı ülkelerinde insan gibi yaşar, fakat milleti de şeriata mahkum etmeye çalışırlar. Bakın bakalım, Humeyni nerede yaşıyor imiş, o sözde devriminden önce? Bakın bakalım, Reis’in damadı nerede yaşıyor bugün, torunları nerenin vatandaşı? Erbakan'ın kızı şeriata göre miras paylaşımı yapılınca ilk iş İngiltere'de dava açtıydı kardeşine. E tabii adalet görmüş birisine şeriatı adalet diye yutturamıyorsun.

Şeriat, insanlığı düzeltmeye ve sonsuzlukta kurtarmaya çalışan iyi niyetli Allah peygamberinin yönetim oluşturma çabasıydı. İşin aslı o ki bu da kendisine silah olarak döndü, soyu kendi şeriatının kurallarıyla katledildi. Eğer şeriat haksa, Muhammed’in soyunun şeriat kuralları gereği katlinde bir sorun bulunmaması gerekir, yani Allah hesap günü bunun hesabını onun torunlarını katledenlere sormaz, çünkü şeriat gereğidir. Yok, Muhammed'in soyunun bir bir katledilmesi vahşilikse o zaman hep aynı bahanelerle yüzyıllar boyu nicelerin kanının dökülmesine sebep olan şeriatın günahları da herhalde artık arşa ulaşmıştır.

“İnsan ancak ancak şeriata uyarak Allah’ı memnun edebilir ve cennete gidebilir.”

Şeriatın insanı cennete götürdüğü iddiası ciddi şekilde incelenmeli? Bir kere siz cennet nedir bilmiyorsunuz, şeriatın insanı cennete götürdüğünü nasıl iddia edebiliyorsunuz? Bak eski mutasavvıflara cennetten haber getiriyor. Mesela Pir Sultan Abdal, Ay Ali’dir, Gün Muhammed derken metafor parçalamıyor, doğrudan oradan haber veriyor. Peki, siz nasıl oluyor da oradan haber getiremezken, getirilen haberlerin gerçekliğinden dahi en ufak bir fikriniz yokken nasıl olup da şeriatın insanı cennete götürdüğü iddiasında bulunabiliyorsunuz?

Tarihten de şöyle örnek vereyim: Hariciler şeriat ehliydi, Haydar Ali’den de kat kat fazla ibadet ettikleri söylenir. Oysa Allah'ı bulan Hariciler olmadı; bulup yücelen Haydar Ali oldu. Eğer Hariciler Ali’nin ruhtaki makamını bilselerdi, ona saldırma hadsizliği şöyle dursun, önünde eğilmeleri ve gönlünü almaları gerekirdi. Yani şeriatın Allah buldurduğu argümanı, İslam'ın ilk yıllarına baktığımızda bile doğru değil. Eğer şeriatla Allah bulunsaydı bugün Afganistan toplu şekilde ermişti; oysa ortaya çıkan kitle, Haricilerle aynı mayadan.

Ruhtan haber, cennetten bilgi yok, doluştukları yerleri yaşanmaz hâle getiriyorlar; fakat bu yaşam tarzı insanı cennete götürüyor öyle mi? Nedense bana hiç öyle gelmiyor. Aslında “bana öyle gelmiyor” diyerek bildiklerimi gizliyorum bu arada. Şu kadarını söylemek isterim, ben  olsam cennete gitmek için şeriata falan güvenmezdim. Bunun yerine Muhammed’e, Ali’ye, İsa’ya, Musa’ya, ismini bildiğiniz bilmediğiniz velilere, pirlere bel bağlar, yakaladığıma da sıkı sıkıya tutunurdum.

“Sen hep akılla iş görüyorsun. Oysa Allah asla akıllara sığmaz.”

Kardeşim, okuduğunu anlaman gerek. Allah elbet bedenin aklı olan zekâya, hayale sığmayacak; neticede bu nesne bir yaratım, elbet Allah’ı çözemez. Fakat “evrensel akıl” bir yaratım değil, ezeli ve ebedi güneş. Allah her şeyi akıl ve denge üstüne kurarak yaratmadı mı? Muhammed evrensel aklın ta kendisi iken aklı küçümsemek ne demek?

Üstelik şöyle bir çelişki var; Allah’ın akla sığmayacağını biliyorsunuz da binlerce önce oluşturulan şeriatlara sığacağını ne yüzle iddia ediyorsunuz? Aklın hükmü altına girmeyecek kadar yüce ve büyük olan Allah; nasıl bir dinin şeriatı içine dâhil olacak kadar küçük ve basit olabilir? Aklı devreden çıkarttığınız için insanın aklıyla alay ettiğinizi fark bile edemiyorsunuz.

Şunu iyi belleyin, şeriat asla ama asla aklın yerini alamaz. Muhammed'in zatı evrensel akıl iken şeriatla aklı değiştirmeye, aklı küçültmeye kalkmak en başta Muhammed'in hakikatine hakarettir. Yahu akıl Allah’ın Yusuf’a kuyuda verdiği fenerdir, fener olmazsa nereye çıkıyorsun kuyudan? Akılsız insan, insan değil hayvandır.

Aklınızı kullanın aklınızı! Muhammed’in ruhta aklın ta kendisi olduğunu söylüyorum, öyleyse bedende beyin Muhammed’in temsilidir, diyorum; aklı nasıl küçümsüyorsunuz yahu?

Şunu hiç düşündünüz mü: Belki de ben aklımı kullandığımdan ötürü oradan bunca haber verebiliyorumdur. Sahiden en son kimden Tanrı’ya ve oraya dair bu kadar haber aldınız? Oradan haberler getiriyorum diyorum, daha neyi anlamıyorsunuz?

“Ortalık mehdi, mesih dolu be kardeşim? Çok şey diyorsun da söylediklerinin gerçek olduğunu nereden bilelim?”

Aklınızı kullanın; yüz kere mi söyleyelim? Yarın bir gün sizden para koparmaya çalışırsam, sağda solda kadınlara “Sana cin girmiş ya, gel de çıkartalım.” demeye başlarsam, sakal uzatıp entari, cübbe tarzı şeyler giyerek saygı devşirmeye çalışırsam o zaman gelir konuşursunuz. Üç kitap yayınladım, hepsi bedava; neden? Bir karşılık beklentisi yok, bir şey istemek yok, herhangi bir ideolojiye yöneltmeye çalışmak yok, hiçbir gizli plan veya art niyet yok. Bunun bir sebebinin olması gerek; kimse ama kimse bu kadar kendinden geçmiş olamaz.

Size nedenini söyleyeyim; yukarı verdiğim bir söz var, onu tamamlama gayreti içindeyim –ki bugüne değin yaptığım bunca işle sözümü zaten tuttum. Sadece işimi daha az eksik ve daha az kusurlu hâle getirmeye çalışıyorum, çektiğim bu son zahmetlerle. Merak etmeyin, fazla bir şey kalmadı, bir yerde konular tükenecek elbet. Karşılığını ise bu bedende son nefesimi verdikten sonra alacağıma inanıyorum.

“O zaman diyorsun ki kural mural takmadan gönlümüzce yaşayabiliriz? Vur patlasın, çal oynasın?”

Hayır, şeriatın geçmişe ait bir olgu hâline gelmesi demek değil ki hiçbir sınır tanımayacağız, bizi bağlayan hiçbir yasa yok. Gökte paşalar gibi Kutsal Yasa var; göğün kutsalı. Hani İsa'nın, “Bir kuralını çiğneyen ve insanlara öyle öğreten gökte en küçük sayılacak. Bir kuralını doğru öğrenen ve insanlara öğretense en büyük sayılacak.” dediği yasa. Bizi bağlayan yasa budur. Çünkü bunlardan sorumlu tutulacağız. Kuran’daki miras hakkı ayetinden sorumlu tutulur muyuz bilmiyorum; çünkü açıkça bugünün adaletine ters bir ilke.

Buna karşılık akılla düşündüğünüzde şeriatta pek çok açık bulursunuz. Bugünü geçtim, Muhammed’in günlerinde bile huzur getirmemiş. Ortalık toz duman, kan revan Muhammed’den sonra. Dört halife var; üçü suikastla görevinden ve dünyadan ayrılmış. Ha, siz diyorsanız “Kardeşim, biz yöneticilerimizi öldürmeyi severiz, Müslümanlığın en güzel yanı bu!”; ona bir şey diyemem. Dünya makamı, dünya malı mülkü için insan öldürmek gerçekten de şeriatta yaygın yapılan bir iş olmuş tarih boyunca.

Fakat işte ruhta ezeli ve ebedi güneşin ta kendisi olan Muhammed’in nasıl olup bu kadar kanlı bir din anlayışını geride bırakmış olduğu kimi akılları çok kurcalayabilir. Allah korusun, Muhammed’in gerçek peygamber olmadığını bile düşünebilirler –ki çok fazla insan böyle düşünüyor zaten.

Ne var ki insanlar inansın veya inanmasın, takipçileri kendi menfaatlerine kullansın veya kullanmasın Muhammed ruhta ezeli ve ebedi güneştir. Bu gerçeği de hiç kimse değiştiremez. Ümmetinin kötü olması Muhammed’e zeval getirmez; tıpkı ışığını verip aydınlattığı, canlılık ve yaşam verdiği dünyada yapılan kötülüklerin güneşin kendisini lekelemeyeceği gibi.

“Öyleyse nasıl kurtulacağız ya? Madem şeriat kuralları bizi kurtarmaya yetmiyor?”

Zaten blog boyunca bunun üzerine konuştuk, buna erişmeye çabaladık. Fakat kısa bir özet geçmek gerekiyor ise, ben size en büyük ibadeti ve kuralı söyleyebilirim: Arapça rızalık, Türkçe hoşnutluk dediğimiz hâle geçmek. Yani mutlu olmak ve şükretmek… “Mutlu olmak ibadettir” demişti birisi, kim hatırlamıyorum, kim demişse hakikatten söylemiş. Her koşulda ve şartta mutlu olmaya gayret ediniz. Aslında tüm ibadetler bunun için yapılır zaten, nefs-ego-benlik dediğimiz yapıyı razılık hâline getirmek için. Fakat dindar zanneder ki peygamberini taklit etse ve kurallarını birebir uygulasa allah ona adeta borçlu çıkacak.

Yoksa, Allah’ın sizin eğilip kalkmanıza, aç kalmanıza ihtiyacı mı var sandınız? Gidin o dandik kibrinizi toprağa gömün, Allah’a hiçbir şey sağlanamaz şeriat kuralları ile falan. Kimi borçlu çıkardığınızı düşünüyorsunuz birader iki ibadet ettiniz diye; koca Allah’ı mı?

Haddi bilmek her zaman iyidir. Daha da iyisi, Allah’ın verdiği ve vermediği ile razı, hoşnut, mutlu olmayı bilmektir. Elbette Kutsal Yasa’ya da uymayı ihmal etmeyelim, göğün kutsalı o. Gökte anayasa o.  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

13) Muhammed Peygamber Üzerine

2) İnsan Nedir Üzerine

14) Yaradan Allah Üzerine

Sıralı Tüm Bölümler ve Adresleri

10) Aşk Üzerine

5) İyilik – Kötülük İkilemi Üzerine

12) Haydar Ali ve Ali Makamı Üzerine

26) Peygamberlerin Mucizeleri Üzerine

9) Ruhsal Güç ve Ruhsal Zayıflık Üzerine

11) Kutsallık Nedir ve Nerededir Üzerine