12) Haydar Ali ve Ali Makamı Üzerine
Yayın:
19 Ekim 2024 – Yeni Düzenleme: 10 Ağustos 2026
Bir
yerlerde bu bölümü elden geçirip daha anlaşılır şekilde olmak üzere tekrar
düzenleyeceğimi yazmıştım, neresi olduğunu anımsamıyorum. O sözümü bugün
tutuyorum. Bölümü gerekli eklemeleri yaparak en baştan düzenliyorum.
Bir gün ben öylece evde otururken
Muhammed Mustafa çıkagelse, çay-çorba içerken bir yandan da sohbet etsek ve o
muhabbet esnasında bana “Bizi o günlerde dışladılar, kimse konuşmadı, yiyecek
bile satmadılar, aç bıraktılar, eziyetler ettiler.” diye yaşadığı günlerden
anlatmaya başlasa “Sevgili peygamberim, bir durun Allah aşkına, bir şey
diyeceğim.” diye hemen lafa karışırdım. “Tarih okumayı severim, ne büyük
zorluklar, zahmetler çektiğinizi biliyorum ama bu zorluklar sayesinde Ali gibi
bir dost edinmiş olmadın mı? Değil birkaç uyduruk Arap kabilesi, dünya seni
kabul etmese, dışlasa, alay etse ne olur? Artık sonsuza dek, sen istediğinde
soru bile sormadan senin için ölmeye yatmış bir dostla yan yana bulunuyor değil
misin? Eziyetlere uğramasanız, dışlanmasanız, aç kalmasanız; düşmanla dostu,
yalancıyla sadığı, menfaatçiyle adanmışı ayırt etmek mümkün olur muydu? Sen
kaybetmedin ama kaybetseydin bile dünyadan çıkartılabilecek en güzel şeyi,
dostluğu elde edip gitmiş olacaktın zaten.” İşte bunları dedikten sonra bu
sözlerin üstüne düşünür, bana hak verir, “Doğru söyledin.” mi derdi, yoksa “Sen
kafana göre iş yapıyorsun.” diye beni azarlar mıydı bilmiyorum işin aslı. Fakat
Ali üzerine de dünya üzerine de benim düşüncelerim tam olarak böyle. Dostluk
nedir, sevgi nedir, sadakat nedir, benliği aşmak nedir; kısaca insan olmak,
beşeriyeti aşmak nedir öğrenmek için burada bulunuyoruz; yoksa dünyanın başka
ne anlamı var? Haydar Ali de bu işi yapmanın, yani insanlık sanatının en iyi
örneklerinden; belki birincisi değil ancak kesinlikle tepede duran bir adam.
Elbette burada bir biyografi
anlatmayacak, şurada şunu yaptı, burada bunu yaptı diye tarih dersi olmayacak;
onları öğrenmek sizlere kalıyor. Küçücük bir bölümde onca şeyi anlatamam. Ben
kısaca erdemlerini sıralayacak ve üstün özelliklerinden bahsedeceğim.
Ali’nin hayatı tek başına dostluğun
tanımıdır. Haydar Ali o kadar iyi dosttur ki iyi olsun kötü olsun herkes
yakınında Ali gibi biri olsun ister. Hiç düşünmeden dostunun yerine ölüme bile
yatabilecek, gururuna en ağır gelecek kararları bile dostunun hatırı için
itirazsız kabullenecek, örneğin büyük savaşçı olmasına rağmen Peygamber’in
savaşa giderken arkada bir tek onu bıraktığı zamanki gibi, en ağır koşullar
altında, en tehlikeli ve zorlu durumlarda bile hiç geri adım atmaksızın
dostunun yanında duracak biri.
Üstelik dostluk tek vasfı da
değildir. Sağlamdır, inandığına tam anlamıyla inandığını, sadece inandığı için
yaşadığını açık şekilde göstermiştir. Gücü suiistimal etmez, uğradığı onca
haksızlığa rağmen iktidar ona geçtiğinde intikam arayışına falan girişmemiştir.
Yönetimi zamanında adaletini göstermiştir, kimseye iltimas geçmemiştir,
hakkından fazlasına hiç el uzatmamış, kimsenin hakkına girmemiştir. Dünya yok
olduğu gün hepimizin önüne dünya ile ilgili raporlar sunulsa ve orada “Dünyada
dost bellediğine hiçbir zaman sırt çevirmeyecek tek kişi yaşadı.” yazısı
görsem, bu ismin Ali olduğuna içtenlikle inanırım. Aslında hayatı bugünkü
başarı kriterleriyle incelendiğinde o kadar da başarılı görünmez; gerçekten,
dünyasal anlamda pek de başarılı değildir. Gel gör ki insanî değerler temel
alınarak incelendiğinde muazzam bir hayat sürdüğü, boy ölçüşülmez bir adam
olduğu anlaşılır.
Dostluğun şöyle kalsın, düşmanlığı
bile saygı duyulası ve güvenilir türdendi. Sabah akşam hakkı yenirken sesi
soluğu bile çıkmadı fakat bunu pasiflikle karıştırmak ayıp olur; çünkü Ali
açıkça hakkını yiyen insanlara asla kin tutmadı, Peygamber’in öğretisi zarar
görmesin diye sesini bile yükseltmedi. Eşi Fatıma, arazilerini elinden aldığından
ve elbette babasının cenazesinde onları yalnız bıraktığından en yakın
arkadaşlarından Ebubekir ile vefat edene dek konuşmamıştı, bak bunu da
anlatmazlar ha. Buna karşılık Ebubekir vefat ettiğinde Ali üç yaşındaki oğlunu
sahiplenerek manevi oğlu yaptı. Böylesine bir yüce gönüllülük vasıflarından
sadece biriydi.
Beşer hayatında müthiş onurlu bir
yaşam sürdürdü. Yalnızca Muhammed’in yerine yatağa ölüme yatmasıyla, üstelik
sabaha kadar korku içinde bekleyip değil de horul horul uyumasıyla bile
korkusuzluğunu tek seferde kanıtladı. Cesur, güvenilir ve sağlamdan da sağlam
bir adamdı. Üstüne de bir o kadar yumuşak başlıydı - ki bu zıt özellikleri çok
çok nadiren bir insanda yan yana, iç içe görmek mümkün. Çok haksızlıklara
uğradı ama güç eline geçtiğinde bir kere olsun intikam aramaya kalkışmadı. Hep
sessizdi hep dingindi hep derindi. Her peygamberden bir özellik onda vardı.
Muhammed’in vicdanına, İsa’nın sevgisine ve teslimiyetine, Musa’nın sertliğine,
Davut’un hükmetme becerisine sahipti. Davut için ekstra vurgu yapıp yapmamak
konusunda ikilemdeyim aslında burada… Fakat sonraya kalsın. Eğer Ali dilese
Süleyman gibi olabilirdi, önünde zenginlikler yığılıyken sade bir hayatı tercih
etti. Müthiş bir akla sahipti; fakat bunu hile yapmaya, kimseyi aldatmaya
kullanmadı. Bu dünya için fazlasıyla dürüst, fazlasıyla temizdi. Daima inandığı
değerlerin arkasında ve hep dik durdu. İnandığı şey davranışından bilinirdi,
dilinin söylediğiyle elinin işlediği farklı olanlardan değildi. Sahip olduğu
özelliklerle her dilediğine ulaşabilecek bir siyaset üstadı olabilirdi; o
onurlu bir yaşamı tercih etti.
Baştan ayağa erdemdir Ali Haydar.
Anadolu'ya kadar olan bölgeden dışarıya adımını atmamış elbette ancak hani
üstüne uzun uzun okuduğumuz ve filmlerden bildiğimiz türde bir Uzakdoğu
bilgeliğine sahiptir. Dinginliği ve savaşçılığıyla tam samuray imgelemidir;
hani Miyamoto Musaşi gibi. Erdeminin yüceliğini hepimizin bildiği o tek olay
bile anlatmaya yeter: Biliyorsunuzdur zaten ama anlatayım yine de: Çarpışmanın
en sıcak anında silahsız kalan düşmanı Ali'nin yapacak başka iş bulamayınca
Ali'nin yüzüne tükürür, Ali ise buna karşılık, film sahnelerinde seyirciyi
şaşırtmak üzere yazılmış gibi duran bir hareketle kılıcını toprağa saplamamışsa
bile, tutup ona savurmaz, sırtını döner. Ölümü beklerken şaşırıp neden böyle
yaptığını soran adama da cevap olarak öfkelendiğini, eğer böyle bir iş yapsa
bunu nefsi, yani benim ego-nefs-benlik diye üçlü şekilde tanımladığım yapının
etkisinde ve ona yönelik yapmış olacağını söyler.
Dünyada çok affedici kimseler
olmuştur, özellikle İsa Mesih veya Gandi gibi. Eline silah almaz, kan dökmez,
kan dökülmesinden hazzetmez, asla intikam aramaz bu tipte insan. İşte Ali'nin
sınavı bu insanlarınkinden çok daha çetindir, çünkü onlar savaşa hiç girmemiş,
oysa Ali zaten mezbahanın, kan banyosunun ortasında. En yakınlarının
öldürülüşüne şahitlik ediyor, dahası en yakınlarıyla savaşta karşı karşıya
geliyor ve tüm bunlara rağmen öfkesini kontrol edebiliyor.
Bunun ne kadar muhteşem bir özellik
olduğunu anlayabiliyor musunuz? Kılıç karşı taraftayken ve karşı taraf sana
eziyet ederken affetmek zordur, ama kılıç, güç sendeyken ve sana eziyet edenler
eline düşmüşken sırtını dönebilmek çok daha zordur. Ali bu sınavdan başarıyla
geçmiştir; hem de bir kere değil, tarih okuyanlar bilir ki defalarca ve
defalarca bu türden sınavları başarıyla vermiştir. Varlığını hiçe saymışlar,
evine kapanmış, ona verilen yönetim hakkını ve daha başka haklarını elinden
almışlar, sesini çıkartmamış, tüm bunlara rağmen ne zaman yardıma çağırdılarsa
koşup gitmiş. Şu kısacık açıklamada geçen birkaç işi bile ne muhteşem bir adam
olduğunu ortaya sermeye yeter zaten.
Haydar Ali, ömrünü büyük oranda
yalnız geçirmiştir. Muhammed Mustafa ile birlikte dışlandıktan sonra Muhammed
gücü elde edince onun izolasyonu sona ermiştir; fakat Ali'nin izolasyonu
Muhammed'in vefatıyla tekrardan başlamış, eskisi kadar açık şekilde olmasa bile
örtülü şekilde yeniden toplumdan uzağa itilmiştir. Yalnız kalışı asla
erdemsizliği sebebiyle değil tam aksine yüksek erdemlere bağlılığı
sebebiyledir. Muaviye ile çatışmasında başlarına geçtiği güvenilmez ve pespaye
bedevi topluluğu erdemliliği zayıflık olarak algıladığından ötürü onu kolay
lokma görüp yalnız bırakırlar. Oysa dünya şöhreti kovalasaydı, fetihlere ve
ganimete eğilseydi aynı güruh onun kulu kölesi olurdu, ironiye bak!
Araplar o dönemde erdemli Ali
yerine sayıları, bağlantıları, sahip oldukları ve her an imza atabileceği
zulümler yüzünden dünyevî yönden daha güçlü Emevi sülalesini seçerek
yaşadıklarını hak etmişlerdi anlayacağınız. Oysa Ali'yi takip etselerdi daha
kuvvetli olan Ali olacak, adil bir düzende, huzurla yaşayacaklardı. Yani doğruyu
seçerek yine kendilerine hizmet etmiş olacaklardı. Fakat onlar erdemi değil de
can korkuları yüzünden diktatöre kul olmayı seçtiler. Ruhu seçerek insan gibi
yaşayabilirlerdi, ego-nefs-benliği seçerek insanlığı terk ettiler. Ondan sonra
ne kadar yaşadılar, uzun ömürleri onlara mutluluk getirdi mi, yoksa Emevi
hanedanının zulmü altında inim inim inlediler mi orası da meçhul.
İşte Ali'nin hayatına bakmakla bile
Muhammed'in eline neden kılıç aldığını anlamak mümkün. Peki, neden insanların
bir kısmı böyle davranıyor, erdemli olanı değil de zalim ve kaba olanı seçiyor:
İşte burada ruh ve ego-nefs-benlik ayrımı devreye giriyor. Ruh olanın derdi
sonsuzluk ve insanî erdemler olur. Ego-nefs-benliğe tâbi olanınsa 'kaybetme'
korkusu olur; İtibarını kaybetme, malını mülkünü kaybetme, en çok da canını
kaybetme. İşte zalim olanların canına kast edeceğini biliyorlar, fakat Ali gibi
baştan ayağa erdem olan bir adamın asla onlara bir kötülük yapmayacağından
eminler. Dolayısıyla iyinin iyiliklerinden fayda görüyor, faydalanıyor fakat
elindekileri korumak için de zalime boyun eğiyor ve kötülüğe uğrama ihtimali
dışında kalmaya çalışıyorlar. Sanki bir uçağın radara girmemeye çalışması gibi
bir durum bu.
Dolayısıyla bu biliş onları nereye
sürüklemiş oluyor: Nankörlüğe. Evet, nankörlük ego-nefs-benlik ehlinin imza
davranışıdır. İyiden ve iyiyle yer, içer; fakat kötüyle hareket ederler. Bu
adeta zayıf bir sürü üyesinin sürünün alfa hayvanına boyun eğişi gibidir. Zaten
hayvan doğada ancak böyle hayatta kalır; dolayısıyla hayvanî içgüdülerin
hepsini içeren ego-nefs-benlik de aynı yolu tutar.
Ruhun yolu zor. Bu yüzden herkes
Ali gibi dost ister ama kimse Ali olmak istemez. Çünkü hayatı büyük zorluklar
içerisinde geçmiştir ve kimse onun gibi fedakârlıklarda bulunmaya yanaşmaz.
İnsanlar din, iman diye yüz türlü şey anlatsalar da geneli ruhlarına uyuyor
değildir, yalnızca nefslerine hizmet edecek kimseleri etraflarında arzularlar.
İsa Mesih bunu fark etmişti, “En yüceniz kardeşlerine en çok hizmet edendir.”
diyerek bu benliğin aşılmasını istemiş ve bizzat kendisi de havarilerinin
ayağını yıkayarak dediğini uygulamıştı. Muhammed Mustafa hakeza, eğer bir iki
siyer okuduysanız görmüşsünüzdür ki kendi sandaletini bile kendi diken birisi;
kimseye yük yüklemiyor.
Dolayısıyla dostlukta asıl yücelik
hizmet etmekte. Bu da demek oluyor ki asıl yüce olan öyle dünyayı fethedenler
gibi kendi varlığının ağırlığını herkese yüklemekte değil, Ali gibi, İsa gibi,
Muhammed gibi hizmet yüklenmekle olur.
“Kardeşim
okuyoruz da araya çaktırmadan 'yönetme hakkını elinden aldılar' yerleştirmişsin,
bu doğru değil.”
Maalesef, tam olarak doğru. Yani
bin yıl öncenin olaylarıyla çok ilgilenmiyorum fakat şimdi bu başlık altında
hilafetin Ali’den kaçırılması meselesine de değinmezsek ayıp kaçar. Benim işim
mezhep veya mezhepçilik değil, yazılarımdan anlaşılıyor olması lazım, fakat
kimse de kusura bakmasın doğruyu konuşmak gerek. Koca peygamberin naaşı yerde
bekliyorken birilerinin adeta hak sahibiymişçesine gidip hemen birilerini
atamaya kalkması hakkaniyetli bir iş değil, kim yaparsa yapsın. Hele bize
anlattıkları gibi şura örneği falan hiç değil. Din derslerinde adam yiyorlar
resmen. Siyaset bilmesek tamam da siyasete dair azıcık bile bilgin olsa
yapılanın ne olduğunun apaçık göz önünde olduğunu görürsün.
Şura, 'danışma' demektir, bir
topluluk toplanır, aralarında konuşup bir karara varırlar. Ve fakat o nasıl
şuraymış ki o, sadece birkaç kişi toplanıp birbirine danışıyor? Eğer bir şura
olsa Ali seçilmesi en muhtemel adaylardan biri değil mi? Şöyle düşünün: Ülkede
bir seçim olacak ve en kuvvetli birinci, hadi bilemedin ikinci parti bir
nedenden seçime alınmıyor ve diğer partilerin temsilcileri bir yerde toplanıp
aralarında anlaşarak alelacele cumhurbaşkanı çıkartıyorlar. Kulağa hiç adil
gelmedi değil mi?
Mesele aralarına sadece Ali’nin
eklenmesi de değil, sadece Ali eklense yine şura değil bu arada. Sadece Ali'nin
gelmesi yetmez, şura için orada hatırı sayılır bir topluluk hazır bulunmalı,
öyle birkaç kişiyle olmaz. Eğer öyle bir topluluk toplansa ve Ali seçilmese,
yine halifeler aynı kalsa, o zaman kimse diyemez “Ali'nin hakkını yediler.”
diye. Çünkü şura yoluyla seçim yapılmış, genel iradeyi yansıtmış olur. O zaman
Ali şurada seçilmeyip “Bu benim hakkım." diye isyan etseydi, burada onun
işini eleştiriyor, ona verip veriştiriyor olurduk. Fakat açık şekilde Ali'nin
hakkına giriyorlar. Objektif olarak baktığında durum böyle görünüyor.
Üstelik dahası var, kimse bilmez
ha, ensardan birisi, ismi aklımda değil, gayet haklı olarak yönetim hakkının
kendilerinde olduğunu söyleyince, çünkü adamlar ev sahibi, Ömer kılıcı hafiften
gösterip “Şunu susturun.” diyor. Yani diyecek bir şey yok artık. Eğer bu olay
şura ise Türkiye'de yapılan darbeleri de gayet şura klasmanına alabiliriz; üst
yönetimdeki komutanlar mutlaka birbirine danışmıştır zaten.
“Tamam,
belki de ilk halife seçilirken o kadar adaletli davranılmamıştır fakat zor bir zamandı,
fitne çıkabilirdi, yayılabilirdi. Önden engellenmiş oldu.”
Evet, lisede din derslerinde hep bu
bahane kullanılırdı. Demek ki bu iş din dersi hocalarının bile içine sinmiyordu
ki sürekli aynı şeyi tekrar etme gereği duyuyorlardı. Çünkü içine sinen bir
şeyi savunmaya kalkmazsın. Tamam, babanız vefat ettiğinde kardeşlerinizle
aranızda fitne çıkmasın diye daha babanızı toprağa vermeden mal paylaşımına
girişebilirsiniz siz, madem doğrusu böyledir. Fakat ben bu savunuyu kabul etmiyorum.
Üstelik bu savunu doğru kabul
edilse bile dönemle ilgili ne varsa açıp okuduğunuzda göreceksiniz ki Ali’ye
kimse hak falan tanımamış, hakkına yalnızca öyle bir iki yerde değil her
seferinde tekrar tekrar girilmiş. Bunların hepsi de fitne engellemek içindi,
öyle mi? Açıkçası dönemin popüler çocuğu Ali değil; bu gerçeği görmemek için
önündeki kitabı gözleri kapatıp okumak gerekiyor. Zannederim aksi savunularda
bulunan muhafazakâr tarih yazıcıları da öyle yapıyor zaten. Ne biçim fitneymiş
bu ki sadece işin içine Ali girince baş gösteriyor? Oysa sanki döneminde o
kararlar düpedüz Ali’yi etkisizleştirmek alınıyormuş gibi duruyor? Yani
İslam’ın ilk döneminde içeride süregiden siyasi bir kavga var. Peygamber’in
vefatı duyulduğunda amcası, Ali’ye “Gidip hakkımızı alalım.” dediğinde bile Ali
ona “Resulullah vefat ettikten sonra kimse bize bir şey vermez.” cevabını
veriyor. Sahiden dediği üzere eşi Fatıma’ya babasından kalan hurmalığı bile
“Peygamber miras bırakamaz.” diyerek elinden alıyorlar. Bir şey yorumlamaya
gerek yok yani, zaten tarihte neyin ne olduğu açık seçik ortada.
Açıkçası Ali gibi birinin öyle
mazlumluk yolu tutması başlı başına kolay iş değil. Muhammed’in en yakını.
Peygamber’e Ali’den daha yakın ve yardımcı olmuş olan tek kişi uğruna malını
mülkünü feda eden eşi Hatice. Ali bu yakınlığı kullanarak her şeyde hak iddia
edebilirdi. Hadi ‘hak’ falan kullanmak etik gelmedi, muazzam savaşçı olduğu,
kılıcı eline aldığında, milletin önünden kaçıştığı biliniyor. Hatta bir
savaştan önce Muaviye’ye teke tek dövüş önerince Muaviye teklifine şöyle isyan
eder: “Ali her vurduğunu deviriyor. Öyle adalet mi olur!” Muaviye’yi haklı
bulduğum tek konu budur zaten. Ne var ki Ali, Muaviye gıyabında “Ona kılıçtan
başka vereceğim bir şey yok.” demesine rağmen dahi son ana dek onunla da savaşa
girişmemiş; girişeceği vakit de Kufeliler onu artık takip etmiyor. Ali öyle görünüyor ki yapabileceği onca işe rağmen her seferinde dünyayı kurban etmeyi seçiyor.
Böyle bir adamı dışlamışlar,
mülkünü bile elinden almışlar, camilerde yirmi küsur yıl düzenli hakaret edip
beddualar okutmuşlar. Dahası var: Şii kaynaklara göre -ne kadar doğrudur
bilemem, mezheplere güvenmem- Ömer Fatıma’nın karnında bir çocuğunun ölümüne
sebep oluyor ve o yine de susuyor. Öylesi kuvvetli, kudretli olup bunca haksızlığa
ve eziyete katlanmak, hiçbirine ses çıkarmamak için epey ama epey sabır
gerekli. Şayet dünyadaki herhangi biri Ali’nin elindeki imkânların çeyreğine
sahip olup gördüğü muamelenin çeyreğine maruz kalsa toplayabileceği en büyük
orduyu toplamakta bir an tereddüt etmez. Düşmanı olsan Haydar Ali’ye saygı
duyarsın yahu. Fakat kabul etmek gerek, insan ilişkilerinde Muhammed Mustafa'ya
denk değil. Yani Haydar Ali insan olmanın Cristiano Ronaldo’su ise Muhammed
Mustafa bu konuda Messi; üstüne yok. Eksiği var mı desek, belki arada savunmaya
koşmuyordur, onun yerine de biz koşarız, önemli değil.
Fakat bu konuyu uzatmak
istemiyorum; geçmişin hesaplarına düşmekten hoşlanmıyorum. Bin dört yüz yıllık
konuları tartışmak bize ne kazandıracak be kardeşim? Halife ha Ebubekir olmuş,
ha Ömer, ha Osman, ha Ali; bize etki eden bir durum yok. Bizi ilgilendiren bugün.
Biz bugün ne yapabiliriz, önemli olan o.
Yine de tarihten ders
çıkarabiliriz. Mesela şu konu çok önemli; daha önce kaç yerde de dile getirdim:
Peygamber’in naaşı vefatı ardından üç gün bekledi ve üç günün sonunda ancak Ali
ile yanındaki 16-17 kişi tarafından, sessiz sakin toprağa verildi. Peygamber’in
cenazesine arkadaşlarından hiçbiri katılmış değildi. Vefat etmeden önce halka
yaptığı son konuşmasını ise yüz bin kişinin dinlediği söylenir. Aradaki farka
bak!
İşte bu, hepimize bir derstir.
İnsan kendisine arkadaş değil, dost bakacak. Öyle zor zamanlar geldiğinde
arkadaş gider de yanda bir tek dost kalır. Zaten dostluğun tanımı bu, zor ve
güzel zamanlarda yanımızda olana dost deriz. Yanlış anlaşılmasın, Muhammed de
bu konuda epey nasipli zaten; Haydar’dan daha iyi dostu nereden bulacaktı?
Öncülü İsa Mesih ve Musa, Haydar gibi dost bulamamanın zararını nasıl
çekmişler, tarihleri hakkında bilgiye sahipseniz, biliyorsunuzdur.
Bilmiyorsanız, kısaca anlatayım.
Musa Peygamber bildireceğini bildirip de içinde geri dağa çıkıp inzivaya
çekilme isteği duyduğunda yerine kardeşi Harun'u bırakmıştı. Kırk gün sonunda
takipçilerini yine altından bir öküze taparken buldu ve doğaldır ki bundan
kardeşini sorumlu tutarak ona öfkeyle saldırdı. Eğer yardımcısı, muhtemelen
yumuşakbaşlı bir insan olan ve bu yüzden milletin sallamadığı Harun yerine
eline kılıç alıp onların hepsini hizaya çekebilecek Haydar Ali olsaydı böyle
bir kepazeliğe tanık olmayacaktı.
İsa Mesih ise, artık bu kadarını
biliyorsunuzdur, havarisi Yahuda tarafından ele verildi ve yakalanmış dayak
diyorken en güvendiği havarisi Petrus tanınınca, kendisine zarar gelir
korkusuyla "İsa kim ya, hiç görmedim duymadım." türü açıklamalar
eşliğinde ortamdan sıvıştı. Eğer Yahuda ve Petrus ve işe yaramadan öylece
dağılan on havari yerine İsa'nın bir tane havarisi Haydar Ali olsaydı, Muhammed
yerine ölüme yattığındaki gibi İsa yerine de çarmıha giderdi.
Muhammed Mustafa'nın dostluk
konusunda ne derece talihli olduğunu anlayın.
“Fakat
onca anlattığından çıkan o ki Ali'nin de pek seveni olmamış, hep yalnız bıraktıklarına
göre. O neden? Belki de sevilmeyecek bazı yönleri vardı?”
Olabilir. Kimseyi kusursuz göstermeye
çalışmıyorum zaten. Her insanın birtakım eksik yanları, kusurları, zaafları
olacaktır; kuluz neticede. Onun da eksik, aksak bir yanları illa ki mevcuttur;
kesinlikle bunun aksini iddia etmiyorum. Eksiğin, kusurun, hatanın dünyasında,
hatta bunları yapıp da yanarak öğrenelim diye bunların var olmasının zorunlu
olduğu bu eğitim-öğretim yurdunda mükemmeliyetçi olmak başlı başına hatadır; bir
başımıza kalırız.
Fakat genel olarak halkın Ali’yi
sevmeme sebebi farklı, onu tarihten biliyoruz. Ali'yi sevmiyorlar, çünkü
Muhammed’in dininin yayılması sürecinde Ali önüne geleni kılıçla biçmiş. Herkesin
ailesinde Ali’nin elinden birkaç kaybı var. Eh, Muhammed gücü tümden ele
geçirmiş, ona kızamıyorsun da, öfken kime yönelecek bu durumda: Ali’ye.
Yirmi beş yıl boyunca Muaviye'nin başlattığı 'sünnet' ile her hafta lanet
okunuyor camilerde Ali’ye. Bunu %90'ınız bilmiyor, çünkü öğretmezler. Ömer bin
Abdulaziz tahta geçip de Ali’ye lanet okunması âdetini kaldırana dek bu
uygulama sürüp gidiyor. Eğer Ömer bin Abdulaziz gibi değerli bir adam çıkmasa
bugün belki de hâlâ Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat topluluğu her namaz öncesinde
Ali’ye lanet okuyor olabilirdi. İşte mezhepçiliğin harika yanları!
Öncelikle şunu söylemek isterim,
Ali hakikatin en yüce makamına erişmiştir ve Ali Makamı’na hakaretin cezası
olur. Zaten biraz aşağıda konuşacağız bu konumun nerede bulunduğunu. Yanlış
anlamayın, ben öyle kimseyi tutup imalar yoluyla da korkutmak istemem. Ne var
ki gerçek bu. Ruhta Ali Makamı ne imiş anladığınızda o makama karşı
gelmekten sakınmanın en akıllıca iş olduğunu da anlayacaksınız. Ve fakat işte mezhepçilik belası
yüzünden, sırf bin dört yüz yıl önce gözünü hırs bürümüş biri, elbette Muaviye'den
bahsediyorum, arzu ettiği dünya menfaatiyle önünde set oluşturan makamı yüce bir ruha düşmanlık besliyor ve onun dünya hırsı nedeniyle yürürlüğe soktuğu işler bin yıl
sonrakilerin kendilerini kendi dilleriyle cehenneme sürüklemesine sebep
olabilir.
Düşünün mezhepçilik aslında ne
büyük sıkıntıymış, ne derece hakikate tersmiş. Zaten bakmayın bugün milletin
Ali sevgisine. Gerçekte Sünni teoloji Ali’nin hakikatinden zerrece haberdar değildir, Ali'yi sadece dördüncü büyük halife olarak görürler. Hatta Aleviler de Ali’yi
gerçekten tanımış, bilmiş değillerdir. Ali’nin makamını sadece birkaç tasavvuf ehli hakikatiyle bilmiş, nefes yazıp söylemiş, o
kadar. Onları da yazı ilerlerken göreceksiniz.
İşin özeti Haydar sabahlara ‘Bu gün
kimi kessem ya?’ diye uyanan bir adam değil; bunu savaşın ortasında yüzüne
gelen tükürükle birlikte kesin şekilde kanıtlıyor. Fakat neticede bir savaşçı
ve yaptığı işlerden ötürü epey uzun süre İslam’ın günah keçisi oluyor.
Bu arada, o dönemin olaylarını kısa
da olsa dile getirmek konumuzla alakasız başka bir sorunun kafamda açığa
çıkmasına sebep oldu, bu arada onu da dile getireyim isterim: Müslümanlar daha
o günlerde, neredeyse herkes birbirini tanırken üzerinde ittifak edebilecekleri
bir lider çıkaramamış; bugün nasıl olup çıkarsınlar! Belli ki bu devran böyle
sürüp gidecek. Ya da biri çıkacak, rakiplerini yok edecek, halkı sindirecek,
tüm gücü kendi elinde toplayacak,, Hakk veya halk aşkıyla benliksizce çalışıp
geride saat gibi tıkır tıkır işleyen düzen bırakacak; işler öyle düzelecek.
Başka yolu yok gibi görünüyor. Yazık ki zaten Ortadoğu tarihini incelediğimizde
de işlerin hep kaba kuvvetle, rakipleri elimine etme yoluyla ilerlediğini
görüyoruz; anlaşmayla, uzlaşmayla en fazla toprak sınırları belirlenmiş, başka
bir gıdım ilerleme kaydedilmemiş. Acı; fakat gerçek.
“Ali de kendisine haksızlık edenlere
kerametlerini gösterseymiş keşke! Ne de olsa Ali’nin çok kerametleri vardı,
herkes biliyor.”
Sevgili Alevi kardeşim, işte bu
noktada seninle ayrı düşüyoruz. Bir yanda mucizeler, bir yanda kerametler...
Resmen doğaüstülük akıyor tarihte, biz yetişememişiz, öyle dümdüz yaşıyoruz
sanki. Bak kardeşim, keramet anlatılarını batın yönüyle ele alman gerek. Yoksa
geri kalan hikâyedir, mittir. Bu insanlar insanüstüydü, müthiş kerametler
gösteriyordu, onu bunu yapıp duruyordu, gibilerinden düşünceleri lütfen bir
sil. Bilakis, bu insanlar batında o müthiş makamlara insan hâlleriyle çalışıp
çabalayarak, muazzam fedakârlıklarda bulunarak, inançlarından vazgeçmeyerek,
insanlığa ait değerleri bir bir özümseyerek ve dünyaya bunları hazine misali
saçarak geldiler.
Kötü haber veren kişi olmak
istemiyorum ama kötü bir haberim var Alevi kardeşim: Ali’nin kılıcı 70 arşın
uzamıyordu örneğin. Evet, öyle anlattıklarını biliyorum fakat uzamaz işte,
imkânı yok yahu, dünyadaki fizik kanunlarına aykırı. Hadi diyelim, fizik kanunu
falan daha o dönemde icat edilmediydi, Dungeons and Dragons dünyası gibi
sihirli kılıçlar vardı, büyücülerin dövdüğü kılıçlar öyle bir parça uzuyordu
ama en çok Ali’nin kılıcı, 70 arşına kadar uzayarak hepsinin üstündeydi olsun.
Şu saydıklarım gerçek olsa emin ol daha kötü, çünkü o zaman nerede kaldı Ali
savaşçılığı, cesareti ve kahramanlığı üzerinden edindiği namı? 70 arşın uzayan
kılıcı eline aldığında bir çocuk bile koca koca orduları kolaylıkla kırıp
geçirebilir; Ali’nin cesareti nasıl ortaya çıkacak o zaman? Bu hikâye
anlatıcılığıyla onu büyüttüğünü sanıyorlar oysa yanlış, küçültüyorlar ve fakat
farkında bile değiller. Ali’nin sıradan bir kılıçla imza attığı kahramanlıklar,
70 arşın uzayan kılıçla Marvel Kahramanı gibi orduları durdurmasından kat be
kat değerli ve makbul. Bunu anlamanız gerek.
Hadi, işin hakikatini de açalım: Zülfikâr
vardır, evet ama maddesel bir kılıç değildir. Zülfikâr batında dili, yani
Ali’ye verilen emir yetkisini gösterir. Yani aslında bize aktarılan doğru,
“göktendir” ve denir ki Peygamber tarafından verilmiştir. Fakat dünyada değil
mana âleminde verilmiştir, yanlış anlaşılan taraf burası. Çift uçlu sembolize
edilişi iki sebepledir: Birincisi söyleyen büyük dili ve geride gizli olan, sırları
tutan küçük dili işaret eder. İkincisi affetme ve cezalandırma yönünü ifade
eder. Anlaşılması gereken şu ki bu yetki maddede verilen bir yetki olmadığından
Ali’nin halifelik hakkı konusu bundan bağımsız, ayrı bir tartışma konusudur;
fakat Zülfikâr Ali’nin ruhanî âlemdeki muazzam yetkisinin işaretidir. Ve bu
yetki öyle bir yetkidir ki dünyanın tamamını tüm zamanlar boyunca eline
verseler manada emir sahibi yapılmanın yanında çocuk oyuncağı kalırdı; çünkü
başka başka nice âlemler mevcut ve Ali bu âlemler üstünde de yetki sahibi.
Zülfikâr işaret dediysem yanlış anlaşılmasın, öylece bir sembol değil, ruhanî
âlemde cisimleşmiş olarak gayet de görülebilir. Üstelik Ali’den başka kimselere
de verilebilir, belki Ali bizzat kendisi verir, fakat kimin elinde olursa olsun
aynı yetkiyi ifade eder. Yani bırakın 70 arşını falan, Zülfikâr’ın hükmü sınır
ve mesafe tanımaksızın her yerde, her mekânda geçerlidir. Şu bilinsin ki
kâinatta emir sahibi Ali’dir. Ruh âleminden haberi bulunmayan Alevi kesim de
bunu efsaneleştirmiş, yaşatmış ama işin hakikatini bilmediklerinden aslından
koparmışlardır.
“Zülfikâr’ın
maddede veya ruhsal âlemde olması bilgisi neden önemli olsun ki? Sonuçta var
mı; var!”
Böyle düşünüyorsanız epey yanlış
düşünüyorsunuz. Bu bilgi bizim açımızdan çok ama çok önemli. Şimdi bu bilgiye
uygun olarak İslam içerisinde anlatılan diğer mitleri, efsaneleri, mucizeleri
aklınıza getirin ve aslında çoğunun yine aynı şekilde maddede anlam ifade
etmediğini, bunun yerine ruhanî âlemden haberler verdiğini hesaba katarak bir
kere üstlerine düşünün. Kuran’daki hikâyeler, kıssalar bu gerçeğe uygun okunur
veya en azından okunmaya gayret edilirse, bu şekilde incelenirse Ortaçağ
hikâyelerine bağlı, tekrarlamaya dayalı dinsel anlayış değişmek zorunda kalır.
Aslında Kuran’ın ruha, yani her çağa seslendiği ancak o zaman ortaya çıkar. Ne
kadar önemli olduğunu görüyorsunuz, değil mi? Yoksa zahirdeki hikâyeleri bilmek
kişiye pek bir şey katmaz; ne katacak? Yok o uçmuş, o kaçmış, meteorlar yağmış,
deniz yarılmış. Bu mucizelerden bazıları maddesel âlemde yaşanmış da olabilir
bu arada, fakat bizim aramızda bunları yapabilecek olan var mı, daha önce çıktı
mı? Yok. Öyleyse biz ruh âlemindeki işlere odaklanıp ona göre hareket edeceğiz.
Yoksa Peygamber de mucize bekleyip durabilirdi kabilesinde, fakat eyleme
geçmeyi tercih etti. Çalıştı, çabaladı, gayret etti, dünyaya nasıl davranılması
gerektiğini gösterdi. Musa için mucize yaratan, Muhammed için yapamıyor muydu
yoksa?
Ha, ben hikâye seviyorum
diyecekseniz hikâye içeren başka kitaplar önereyim: Sadi Şirazi bu konuda en
iyilerden biri mesela, Bostan’ı, Gülistan’ı eksik etmeyin, onun kitapları da
hikmetle dolu. Fakat yine de bu türden kitaplar okurken diğer yandan Kuran’da
bedene değil ruha seslenildiği gerçeğini idrak edebilir ve o şekilde anlayabilirsiniz;
bu iki durum birbirini engellemiyor neticede. Üstelik bu, tüm İslam
coğrafyasında bu şekilde anlatılmalı ki dinsel anlayış şu Ortaçağ bağlılığından
kurtulsun da tüm zamanlara, tüm mekânlara, yani ruha ait yönü ortaya çıksın.
“Bir
yandan her zamana, her döneme, her mekâna hitap etmeliyiz diyorsun; diğer
yandan bölüm başından beri tarihteki bir şahsiyet hakkında konuşuyorsun. Bu ne
perhiz bu ne lahana turşusu!”
Farkındayım, bölüm başından beri
geçmiş zaman eki kullanıyorum da onun tarihteki kişiliğini tarif için. Bize
bugüne kadar anlatılanlar ancak Ali’nin beşer hâli ve beşer hâliyle yaptığı
işlerdi. Beşer olarak azı açık çoğu gizli öyle güzellikte ve öyle çok işler
yaptı ki ona yetişmek elbette mümkün olmayacaktır. Dünyadan bir tane Haydar Ali
geçti; başka da ona denk veya onu geçecek biri çıkar mı; zannetmem. Geçmişte
yüceler arasına kabul edilmiş bir ruh tekrar bedenlenip dünyaya gelirse belki o
başarır.
Fakat Ali söz konusu olduğunda esas
önemli olan konu dünyadaki beşer hâli değildir. Yapıp ettikleri elbette önemli;
fakat Ali’nin esas önem taşıyan tarafı ruhtaki tarafıdır. Fakat onun daha da
önemli olan tarafı hakikat âleminde ulaştığı makamdır. Bu makam Ali Makamı
olarak bilinir. Zaten ‘Ali' dendiğinde esas algılanması gereken de Ali’nin bu
yönüdür.
Şimdi burada makamı açıklamam için
önce esma-i hüsna üstüne bilgi vermem gerekiyor. Aslında esma-i hüsna üzerine
bir bölüm zaten mevcut: Klasik Dinde Tanrı, Esma-i Hüsna ve Kuran-ı Kerim
Üzerine. Fakat burayı tam olarak aşağı yukarı iki yıl sonra yeni baştan
düzenliyor olduğumdan ve o bölüm de son yazılan bölümlerden biri olduğundan
sıra bozulacak ve belki de onu okumadınız. Okuduysanız konuya dair az çok
biliyorsunuzdur ama okumadıysanız bir ön bilgi şart.
İşte bu yüzden bölümleri düzgün
şekilde, alakalı biçimde sıralamıştım ve bu yüzden yazıp yayınladığım konuya
bir daha dokunmuyordum. Anca gözümü rahatsız eden büyük bir imla hatası falan
olacak ki ancak o zaman değiştireceğim, yoksa elleşmiyordum. İki yıldır durum
böyleydi. Fakat fark ettim ki özellikle bu bölüm biraz karışık gibiydi, konuyu
tam açıklığa kavuşturmaktan bir miktar uzak kalmıştı. O nedenle bölümü yeni
baştan düzenleme gereği hissettim.
Kısaca esma-i hüsna hakkında bilgi
verelim: Bize ‘Allah’ın isimleri’ olarak öğrettikleri esma-i hüsnada yer alan
'isimler' aslında isim değil, birer sıfattır. İsim veya sıfat olması çok önemli
değil; fakat şu tarafı önemli ki insanın ulaşabileceği basamakları ve/veya elde
edebileceği hazineleri tarif eder, şeklinde anlaşılması basit bir benzetmeyle
açıklayayım. Kabaca ruhanî makamlardır işte. İsterseniz uzun uzun bilgi edinmek
ilgili bölüme müracaat edebilirsiniz.
Bizim şu an burada yapacağımız şudur:
Esma-i hüsnayı açıp tek tek inceliyoruz, orada El-Aliyy sıfatını buluyor,
açıklamasını okuyoruz: “En yücede bulunan, yücelerin yücesi.” Bu makam,
tanımından da gayet kolay anlaşılabileceği üzere, esma-ül hüsna makamları
arasında en yücesi; zaten makamın adı bile “Aliyy” yani “Yücelerin Yücesi”. Esma-i
hüsnanın ruhta makamlar, ulaşılabilecek basamaklar, elde edebilecek hazineler,
hangisini kabul ederseniz artık, olduğunu zaten öğrendiğimize göre buradan da anlarız
ki El-Aliyy olanlar, yani Yücelik Makamı Ali Makamı'na erenler “En yüce,
yücelerin yücesi” olurlar. Tıpkı Haydar Ali gibi.
İslam tarihinde Ali adıyla bilinen
mertler şahının dünyadaki adı aslında Ali değildir. Kendi divanını açar
okursanız göreceksiniz ki cesaretinden ötürü annesinin ona Haydar adını
taktığını söylemektedir. Peki, Ali adı sonradan ne şekilde çıktı peki, küçükken
okula gidince öğretmeni “Senin adın Haydar, benimki de Haydar. Karışıklık
çıkmasın, bundan sonra senin adın Ali olsun.” mu demiş? Diyemez, çünkü
Haydar’dan önce Araplar arasında Ali ismini alan yoktur; Ali ismi lügate Haydar
Ali ile girmiştir. Haydar, Ali Makamı’na erişince makamının adını
almıştır. Aslında biz Ali diye kısaltarak söylüyoruz zaten; tam adı Aliyyül Haydar’dır.
Özetle, yeryüzündeki Haydar, ‘El
Aliyy’ esmasını kendinde uyandırıp Ali Makamı’na erişti, “Yüceler Yücesi” oldu,
bu nedenle de kutsallaştı. Hem de öyle bir kutsallık ki söze tarife gelmez. Ali
Makamı, makamlar arasında hakikatin en yüce ve en üstün basamağıdır; gördüğünüz
üzere makamın adı bile Ali, Yüce anlamında. İşte Haydar Ali öylesine yücelere
yükseldi, öyle kutsal bir makama oturdu ki bu makamın eşi benzeri yoktur. Bizim
açımızdan Haydar Ali’yi önemli kılan esas sebep de budur. O nedenle Ali’nin bu
derece sevilmesi; ona deyişler yazan pirler tarihteki savaşçı bir şahsiyete
âşık değildi yoksa.
Evet, El-Aliyy esması kısaca
Ali’dir. Buradan ne anlarız: Demek ki Ali Allah’ın bir “ismi” imiş, klasik
dinsel anlayışın yayıcıları gözümüzün önündekini kendi inançlarına uymadığından
gizlemişler onca yüz yıl boyunca. Bunu neden yapmışlar, diye sorarsanız, aslında
biraz da bunu anlamak için tarih konuştuk, hâlâ mı anlamadınız, diye cevap
veririm.
“İyi
de kardeşim, belki bir kelime gördün, kafana göre eşleştirdin, nereden
bileceğiz biz?”
Hadi biraz geçmişe dönelim sizinle.
Hani Sad 38’de Azazil Âdem’e eğilmeyi reddettiğinde Allah ona sorar: “Dedi ki:
‘Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük
mü tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?’” İşte burada geçen ‘yücelerden’
kelimesi var ya, onun aslı Arapça olarak ‘âlilerden’ kelimesidir; fakat bu
kelimeyi ‘yücelerden’ diye çevirirler. Yani orijinal olarak Azazil’e sorulan
tam olarak şudur: ‘Âlilerden mi oldun’, yani ‘Ali Makamı’na eriştin, o makamdasın
da benim mi haberim yok?’ Fakat çevirenlerin Ali Makamı’ndan haberi olmaması
dolayısıyla ‘yücelerden’ diye çevirip geçiyorlar. Gelgelelim Allah’ın emri
dışında kalacak kadar üstün olan ‘Yüceler’ kimlermiş; benim bildiğim kadarıyla
İslam tarihinde bilip açıklayan yok. Fakat işte siz burada öğrendiniz: Ali
Makamı.
Biz ayetten bu makamın üstünlüğünün
derecesini şöylece anlıyoruz, Azazil Ali Makamı’nda olsa Âdem’e eğilmesi gerekmeyecek;
çünkü tam olarak soru; “Kibirlendin mi yoksa Âlilerden mi oldun?”. İki şart var
eğilmemesini gerektiren; ya kibirlenmiş ya da Âlilerden olacak ki eğilmeyecek.
Fakat neden yalnızca Âliler, yani Ali Makamı Allah’ın emri dışında, daha
doğrusu üstünde duruyor? Bu çok önemli konu değil mi yahu? İnançlılar nasıl
sorgulamıyor bu konuyu?
Yeniden geçmişe dönüyoruz: Hani
Allah, Âdem’i yaratmadan önce şöyle söyler: “Ben arzda kendime bir halife yaratacağım.”
Ve melekler itiraz eder. Fakat sonra Allah Âdem’i yaratır ve meleklerin
itirazlarını boşa çıkarır. Fakat her ne hikmetse Âdem günlerini cennette geçirir;
arza yani yeryüzüne gönderilmez. Fakat ne zaman ki “Âlilerden” olmadığı hâlde
emre riayet etmediği için cennetten indirilen melek geri dönüp onları kandırır,
bir meyveyi ısırtır, işte o zaman yeryüzüne sürülürler.
Fakat burada bir çelişki mevcut:
Hani Allah arzda, yani yeryüzünde kendine bir halife yaratmak istemiş ve bunun
için Âdem’i var etmişti? Öyleyse neden arza göndermedi en başta, Âdem cennette
geziyordu? Neden suç işleyince gönderdi? Yani Âdem suç işlemeseydi Allah
kendine arzda halife yaratmış olmayacaktı o zaman; Âdem cennette çünkü.
Kardeşim işte burada müthiş bir
hikmet var: Böyle oldu ve böyle olması yazılmıştı; çünkü dünya bir dershane.
Âdem’in ‘halife’ olabilmesi için önce suça bulaşması, kötüyü ve yanlışı
tanıması, yana yana pişmesi ve geri ‘eve dönmesi’ gerekiyordu. Bu nedenle bize
cennette olduğunun söylendiği vakit varlığının bilincinde değil; ne zaman ki
yılanın teklif ettiği meyveyi ısırdı, o zaman benlik bilinci kazandı ve
cennetten sürüldü. Bu konuyu başka bölümde yine konuşmuştuk; nerede
hatırlamıyorum. Şeytan Üzerine bölümü olabilir.
Fakat burada yine bir eksiklik mevcut:
Eğer Âdem ilk yaratıldığında arzdaki bir hâlife değilse, tam olarak ne zaman
hâlife oldu öyleyse? Veya oldu mu?
Hiç uğraştırmayayım; cevap ayette:
Âlilerden olacak, yani Ali Makamı’na erişecek ki İblis’ten yükseğe geçebilsin
ve emir sahibi, ‘Allah’ın hâlifesi’ olsun. Ayette de görüyoruz ki ancak o zaman
Allah’ın emri dışında kalıyor.
Gerçi sorgulamakla bulunmaz ancak
biz gerekli cevaba ulaştık işte: Ali Makamı emir sahibi olan makam. Bu makam,
kâinatın yönetim makamı. Dolayısıyla Ali
Makamı’na emredilmez; aksine emreden Ali Makamı’dır.
Şimdi anladınız değil mi bu makamın
önemini. Yine de belirteyim: Âdem’in uğruna yaratılıp yeryüzüne gönderildiği
‘halifelik’ makamı, El-Aliyy esması, yani Ali Makamı’dır. Kısaca bu makam,
uğruna Âdem’in yaratıldığı makamdır. Âdem’in var oluş sebebi, Ali Makamı’na
erişip ‘Allah’ın halifesi’ olmaktır. Âdem’i bırada belli bir kişi olarak
almayın; Âdem insan demektir. Dolayısıyla tüm yeryüzündeki beşer bu amaca
muhataptır.
İşte klasik dinsel anlayışta bu
‘halifelik’ de yanlış anlaşılıyor: Allah'ın halifesi yeryüzündeki beşer değildir;
öyle anlıyorlar ama, doğru değil. Beşer, yeryüzüne tâbidir; kâinatı idare etmek
şöyle dursun kendini bile idare edemez. Fakat beşerliğinden sıyrılarak insanlık
vasfına erişen ve son durakta Ali Makamı olan ruh Allah’ın halifesi olur ve
kâinatı yönetir. “Bu dünya iyilerin yüzü suyu hürmetine dönüyor.” derler hani;
oysa bunu diyenler bilmiyor ki bu dünya da kâinat da Ali Makamı tarafından
döndürülmektedir.
“Ali
göçeli olmuş bin yıldan fazla, öyleyse dünya bin yıldır dönmüyor mu? Bizi mi
yiyorsun sen?!”
Birincisi, şunu söylemek gerekir ki
ruhsal yönüyle Ali her dönemde sağ ve diridir. İkincisi, yanlış anlıyorsunuz; oradaki
‘dönüş’ kelimesini birincil anlamıyla ele almayın. Dünyayı topaç gibi döndürmek
anlamında değil, ikincil anlamından bahsediyoruz, ‘yönetmek’ anlamında. Bu işi
yapan da Ali’nin ölümlü, sınırlı olan bedensel tarafı değil zaten. Bu işi yapan
onun ruhta eriştiği makam.
Şöyle kabaca örnek vereyim: Desem ki “Türkiye Cumhuriyeti’ni Cumhurbaşkanlığı Makamı döndürmektedir.”;
siz de bana kalkıp “Devletten başka makam yok, seni ülkeyi mi bölüyorsun,
bölücü!” diye carlamazsınız herhalde? Zaten tüm makamlar devletin makamı; ama
bir de yönetim makamı mevcut. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?
Aslında karışıklık Ali’nin
makamının adını almış olmasıyla başlıyor. Tekrar ediyorum: Ali’nin dünyasal adı
aslında Ali değildir, Haydar; tam adı da Aliyyül Haydar. Divanını açar
okursanız cesaretinden dolayı annesinin kendisine Haydar adını taktığından söz
ettiğini kendi gözlerinizle göreceksiniz. Yani ayrım şurada: Ali’nin dünyadaki
adı Haydar'dır, ruhtaki makamı ve adı ise Ali'dir. Fakat biz hepimiz makamının
ismiyle tanıyıp bildiğimizden burada biraz kafa karışıklığı yaşanıyor.
Bir daha üstünden geçelim: Bin dört
yüz yıl önce yaşamış olan Haydar isimli şahıs, ruhta Ali Makamı’na yani El-Aliyy,
Âlilik, Yücelik Makamı’na ulaşıyor ve bu makama ulaşmış olduğundan yücelip
kutsallaşıyor. Anlayacağınız esasında yüce olan makam. Ve Haydar da o makama
ulaşarak Ali olunca, o yüceliğin ta kendisi olup Ali adını alıyor. O vakitten
sonra kendisine Aliyyül Haydar diye sesleniliyor ve de tarihe öyle geçiyor.
Gelgelelim Ali özünde bir makam
olduğundan ötürü sadece bir tane Ali yoktur. Kim ruhta bu makama ulaşırsa Ali olur, Ali'nin
ta kendisi olur. Ali Makamı'na erişmiş pek çok pir mevcut. Hacı Bektaş Veli,
Mevlana, Yunus Emre, Nesimi ve daha adını bilip bilmediğimiz nicesi... Pir
Sultan Abdal, kendisi Haydar olmadığı hâlde “Ben Ali'yim, Ali benim.” dizelerini
yazarken edebiyat parçaladı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Tam da burada
anlattığım gerçeği bildiriyordu.
Dolayısıyla şöyle denklem kuralım:
Haydar = Ali; fakat Ali = Haydar değil. Haydar, Ali Makamı’nın başı, Alilerin Alisi,
başımızın tacı; ama Ali Makamı = Haydar değil. Az önce verdiğim devlet ve makam
örneği aklınıza gelsin. Dinlediniz mi bilmem, bir Alevi deyişi vardır; “Ali
çoktur, Şah-ı Merdan bulunmaz.” Bunu yazan Âşık Turabi belli ki bu sırrı
biliyor, çünkü deyişte geçen ‘Ali’ isim değil. Yani şu denilmez: ‘Ali isimli adam
çok da Şah-ı Merdan yok.’ Âşık Turabi’nin söylediği şu: ‘Ali Makamı’na gelen
pek çok kimse var, ancak aralarında Haydar gibi gökte Şah-ı Merdan payesi alan
yoktur.’ Zaten bilgim dâhilinde ‘Mertler Şahı’ unvanı gökte yalnızca onda
mevcut; aklınıza gelebilecek başka hiç kimsede değil. Oysa Ali Makamı'nda her
dönemde insan bulunur; ismini bildiğimiz bilmediğimiz. Yani Şah-ı Merdan
bildiğimiz tanıdığımız sevdiğimiz Haydar Ali iken, oradaki ‘Ali çoktur’, tüm
Ali Makamı’nı kast eder.
Her dönem mutlaka birileri makamda
bulunur; çünkü ‘Allah’ın halifesi’ ya, makam boşta kalsa, kâinat işlemez. Bir
devlet, başında yönetici olmadan idare edilebilir mi; mutlaka bir idarecinin
başta olması şart değil mi? İşte Ali Makamı boş kalmışsa dünya da varlık
amacını yitirmiş olur; artık halife çıkaramayan dünya, bomboş bir yapıdır ve
artık dünyaya ihtiyaç kalmaz. Dünya durduğuna göre makam hâlâ aktif, görevde;
boş değil, boş kalmaz. Haydar Ali’nin vefat edeli bin seneden fazla olmuş olması
bu durumu zerrece etkilemez.
Zaten buradan sonra Ali olmuş Alevi
pirlerinin deyişlerinden örneklerle bunu açıkça göreceğiz. Ahmet Yesevi’den el
alan Hacı Bektaş-ı Veli sağolsun, Ali’den hasıl olan gizli ilimleri bu
topraklara öyle köklü şekilde yaydı ki o dönemde ve sonrasında Ali Makamı'na
ulaşıp Ali'nin kendisi olan pek çok pir çıktı. Örneğin Mehmet Ali Hilmi
Dedebaba ünlü eserinde baştan aşağı Ali Makamı'nı tarif edilir. Hemen buraya
alıntılayalım:
Aynayı tuttum yüzüme
Ali göründü gözüme
Nazar kıldım ben özüme
Ali göründü gözüme
Adem baba Havva ile
Hem alleme'l-esma ile
Çarh-ı felek sema ile
Ali göründü gözüme
Hazret-i Nuh Neciyullah
Hem İbrahim Halîlullah
Sînâ'daki Kelîmullah
Ali göründü gözüme
İsâ-i Rûhullah odur
İki âlemde şah odur
Cümlemize penah odur
Ali göründü gözüme
Ali evvel Ali ahir
Ali batın Ali zahir
Ali tayyip Ali tahir
Ali göründü gözüme
Ali candır Ali canan
Ali dindir Ali iman
Ali rahim Ali rahman
Ali göründü gözüme
Hilmî gedâ, Hilmî kemter
Görür gözüm dilim söyler
Her nereye kılsam nazar
Ali göründü gözüme
Buradaki Ali'nin sizce Haydar olma
şansı var mı Allah aşkına? Allame'l esma başlı başına ‘Âdem'e öğretilen esmalar’
demek zaten. Başka ne diyor: “İki âlemde şah odur.” Zaten biz öğrendik ki ‘halife’
yani yönetim makamı Ali Makamı’dır. İşte bu nedenle Haydar Ali'ye eserlerde Şah
diye seslenilir; çünkü Haydar, Ali Makamı'na erişerek hakiki halifeliği elde
etmiştir. Hakiki halifelik de, yine birkaç yerde dile getirdiğim üzere, kâinatı
yönetmek demektir. Âdem’in varlık amacı da zaten budur. O ünlü melek öyle boş
bir statüye isyan etmedi yoksa.
“Yok
artık! Bazı şeyleri abartıyorsunuz ha! Bir sen biliyorsun bunları zaten, bir de
paylaştığın birkaç adam. Ali'nin çevresindekiler bu derece yüce olduğunu
bilmiyor muydu?”
Size üzeceğim, çok azı haricinde
bilmiyorlardı. Bize öyle bir anlatıyorlar ki sanki Peygamber'in döneminde
yaşayan tüm insanlar veliydi gibi. Oysa sadece birkaç hadis bile bunu çürütmeye
yetiyor; Peygamber döneminde çoğunluk hâlâ onun kıllarını yağmalayacak, kıldan
medet umacak bilinç seviyesinde. O yüzden Ali kendisini de ilmini de gizliyor;
belli ki sırf onunla aynı dönemde yaşıyor diye de kimseye istisna uygulamıyor.
Her dönemde olduğu gibi onun dönemi insanlık bilincinin ilk aşamasında takılı
kalan ruhlarla doluydu. Bu ilk aşamadaki insan ilkokul öğrencisi gibidir.
Kutsallık algısı vardır, bunu hisseder fakat gerçek bilgi eksikliği dolayısıyla
kutsallığı maddede, surette, beden gözüne görünenlerde arar. İnsan, gözüne
sıradan bir nesne olarak göründüğü içindir ki onda kutsallık aramaz. Bu nedenle
örneğin Kâbe’nin kutsallığını kabul edebilir ama Ali’nin kutsallığını kabul
edemezler. Çünkü görüşlerine göre Ali de iki ele, iki ayağa sahip, günlük
ihtiyaçlarını gidermek zorunda olan, kendileri gibi, alelade bir insan. Oysa
görüşün çarpıklığına bak ki taş kutsal sayılıyor da insan kutsal sayılmıyor, ne
acayip.
Üstelik Ali de bunu biliyor, onun
makamından haberdar olmayıp taşı toprağı kutsal belleyen o insanlar da ikna
olsun, bari sırf bu sebeple biraz saygı göstersinler diye onlara “Kâbe’de doğan
tek kişi benim.” diyor. Oysa Ali Kâbe içinde doğdu diye Ali değil; alakası bile
yok. Eğer Haydar Çorum'da doğsa, Ali Makamı'na eriştiği an yine en yüce, en
kutsal olan olurdu. Ve Kâbe de yerinde duruyor olurdu; aynı şekilde, hiç
değişmeden. Ve kimseyi de Ali yapamazdı. Öyle bir kudrete sahip bir taş yok;
hiç olmadı.
İşin hakikati böyle. Ali ruhta
yerden göğe kadar yetki sahibi olmasına rağmen hem halk anlamaz diye hem de
alçak gönüllüğünden dolayı bunu asla açığa vurmamış. “Suskunluğum asaletimdendir.”
yazılı postlar atanların yalanı aksine Ali gerçekten de asaletinden susmuş.
Yoksa Allah'ın halifesi olmuş bir ruhtan daha kutsal ne olabilir yahu?
Arkadaşım şunu iyi işit: Ali’nin
ayağını bastığı yer Kâbe. Ali ruhta öyle bir kudretin sahibi ki dilediği an bin
Kâbe yok edip yerine bin tane başka Kâbe var eder. Dolayısıyla Ali’nin Kâbe'de
doğdu diye övünmesine gerek yok, fakat Kâbe, veya hacer-ül esved, Ali onunla
ilgili güzel sözler dile getirdi diye kalkıp Ali'nin etrafında 7 tur dönsün;
eğer yapabilirse. Yapamıyorsa, neden yerinden kımıldamaya mecali bulunmayan bir
taşa kutsallık atfedersiniz ki?
Zaten bir hakikat mevcut, dile
getirdim mi getirmedim mi hatırlamıyorum: “Kâbe'yi aradan kaldırırsan,
insanların birbirine secde ettiğini görürsün.”
Her şeyin özü şu: Kutsallık insanda,
insanda. Belli başlı kişilerde olarak anlamayın bunu lütfen; o zaman tarikatçı
olur çıkarsınız. Her kim ki kendini, yani ruh dedikleri öz varlığını arındırır,
temizler, yüce bir makam elde eder; kutsalın ta kendisi olur. İnsana bu lütuf
Allah tarafından bahşedildi. Her insan adına geçerli bu.
“Nasıl
insanlar başka insanlarda kutsallık aramıyor? Firavun’a tanrı diye tapındı ya
insanlar? Bugün sahte şeyhlere, pirlere, şuna buna tapan milyonlar var? Sen
kendin de 'kutsal olan insandır' diye diye bizi mi kafesleyeceksin, anlamadık
ki?!”
Yok yahu, hiç öyle pirlik, şeyhlik,
efendilik, ceoluk makamları yok gözümde. Ben Hafız-ı Şirazi'ye hak veriyorum daha
çok. Hani diyor ya, “Biz itibar etmeyiz şeyhe, vaize, hocaya” diye. The Secret
Ensemble güzel yorumlamış o şiiri, Arzulanan Yakut yazıp dinlerim ben olsam.
Yapıyorum zaten sık sık.
Sizin o dediğiniz insan tipini
benzetmek gerekirse, ilkokulu aşmış, ortaokula gelmiş, ama orayı geçememiş
insan gibidir. Bu tip bilinç sahibi insan, kutsallığın insanda olduğunu kabul
etmiştir; fakat kutsala ulaşmış ve kutsal olmuş olan ile sırf kabuktan ibaret,
yani bedenin hâkimiyeti altında, kof, aldatıcı olanı ayırt edemediğinden tuzağa
düşer. Eğer liseye geçerse artık o bilgiye de ulaşır ve kutsal ile boş olanı
ayırt edebilecek hâle gelir, gerçekten kutsal olan insanı arar bulur ya da
kutsal olandan gelen rehberler onu bulur. Bu aşamayı da geçip bilinçsel olarak
üniversite aşamasına yükseldiğinde ise kâinatta tüm işlerin insan tarafından
çekip çevrildiğini görür.
Neticede Kutsallık Üzerine bölümünü
iyice okuduysanız söylediğimin o insanların dediklerine yeri gelince uyuştuğunu,
yeri gelince taban tabana zıt düştüğünü görürsünüz. Çünkü ben insanlara refleks
olarak karşı-yazı yazan birisi değilim; hakikat neyse odur.
“Kâinatta
tüm işler derken? Gezegenleri, yıldızları, galaksileri çekip çeviren insan mı
yani?! Yuh; sallıyorsun artık!”
Hayır, sallamıyorum. Hatta ruh
genişlese, o büyüklüğünü hayal edemediğin devasa galaksilerin küçücük toplar
gibi göründüğünü görürdünüz. Fakat herkesin gerçek olarak kabul edemeyeceği bu
gerçek bir yanda dursun, ben size şunu tekrar hatırlatayım: Allah ismiyle
çağırdığımız Yaradan, meleklerine daha en başta kendine ne yaratacağını
söylemişti: “Halife.” Bu bilgi kabul, değil mi? Peki bir padişah, şah, han,
kral, imparator, hangisini seçerseniz, görevden elini eteğini bir süreliğine
çekecekse, işleri kim yönetir onun adına? Vekili. Naibi. Veziri. Halifesi.
Hangi kelimeyi seçerseniz. Peki Allah’ın halife olarak yaratıp secde edilmesini
istediği, yetki verdiği kimdi: Âdem. Âdem Allah tarafından halife tayin
edilmiştir. Âdem demek insan demek güzel arkadaşım. Daha ne kadar açık
konuşayım?
Bakın, kitaplardan konuşmuyorum,
bizatihi bildiğimi açık seçik dile getiriyorum. Ruh âleminde yetki açısından
Ali’nin eşiti yoktur. Ali, Muhammed dışında tüm peygamberlerin üstüdür,
üstündedir. İster kabul edebil ister edeme; hakikat bu. Ne var ki ruhtan
habersizler onu diğer halifelerle karşılaştırmaya kalkarak ruh âlemindeki
gerçek durumdan haberlerinin bulunmadığını, yani ruhtaki cehaletlerini açığa
çıkarıyorlar. Bize öğretilen neydi;
büyüklük sıralaması ilk halifeden son halifeyeymiş. Oysa hakikat ne: Ali ruh
âleminde makam olarak Ebubekir, Ömer, Osman’ın kıyas kabul etmeyecek derecede
üstündedir. Kardeşim, mezhep takıntın yüzünden ister hoşuna gitsin ister
gitmesin, hakikat bu.
Üstelik yalnızca Sünni kesim değil,
üzgünüm ama Aleviler de bu hakikatten bihaber, özellikle küçük oğlunu üste
çıkarırcasına seviyorlar. Şu kadarını diyebilirim, Ali ile oğlunu sırf aynı
ailedendir diye yan yana koymaya kalkmak, belki gerçekten abartıyorumdur ama, sırf aynı familyadan diye aslanla yaban kedisini yan yana koymaya
benzer benim gözümde. Muhammed haricinde sayıp sayabileceğiniz ne kadar isim
varsa hepsi ruhta Ali’nin altındadır. Bu isimlere seri boyunca pek çok çeşitli
yerde övgüler dizdiğim İsa Mesih bile dâhildir. Bu da demektir ki benim
tarafımdan seviliyor olmak kimseyi hakikatte Ali’nin üstüne geçirmiyor; ilginç
bir aydınlanış benim açımdan.
Gelin, hakikat içeren başka bir
deyişi ele alalım, Kul Himmet'ten olsun bu sefer:
Sabahın seher vaktında
Ali'yi gördüm Ali'yi
Eğildim niyaz eyledim
Ali'yi gördüm Ali'yi
Kaşı kirpik deste deste
Armağan sunar dosta
Muhammed ile Miracta
Ali'yi gördüm Ali'yi
Arslanı gördüm meşede
Kırk mum yanar bir şişede
Yedi iklim dört köşede
Ali'yi gördüm Ali'yi
Arslanı gördüm çağında
Açılmış cennet bağında
Musa ile Tur Dağında
Ali'yi gördüm Ali'yi
Cennet kapısında duran
Hayber'in kilidin kıran
Kafire Zülfikâr çalan
Ali'yi gördüm Ali'yi
Çiskin dağlar başı çiskin
Kul Himmet'im oldu küskün
Cümle yerden erden üstün
Ali'yi gördüm Ali'yi
Dikkat ettiyseniz, Mehmet Ali Hilmi
Dedebaba “Ayna tuttum yüzüme, nazar eyledim özüme, Ali göründü gözüme” derken
Kul Himmet de “Yedi iklim dört köşede, Ali’yi gördüm Ali’yi.” sözleriyle aynı
şeyi söylüyor. Nasıl oluyor da her ikisi baktığı her yerde Ali’yi görüyor? Gördükleri
Haydar Ali mi yoksa El-aliyy esması, yani Allah’ın “Yüceler yücesi” sıfatı mı?
Elbette Haydar Ali olmayacağı açık; Haydar Ali bir insan. Fakat Ali Makamı’na
ulaşmış ve Hakk ile bir olmuş bir insan.
Dindarlar ondan bahsederken sürekli
aynı tamlamayı kullanıp duruyorlar: Emir-ül müminin. Oysa esas doğru olan
Ali’yi şöyle ifade etmektir: Emir-ül bütün alemlerin. Gramere uygun olmadığına
gayet emin olduğum bir tamlama kurmuş bulundum ama Arapçayı pek seven,
Arapçasız yapamayan arkadaşlara Ali’nin ne olduğunu böylelikle onların dilinden
de anlatmış olduğumu umuyorum. Tüm âlemlerin sahibi ve yöneticisi.
Neticede Ali öyle bir makamda, öyle
bir hilafetin sahibi ki Arap topraklarında birkaç yüzyıllığına kurulmuş olan
imparatorluklar onun mülkünün gölgesi bile olamaz. Hatta dünyadaki gelmiş
geçmiş tüm imparatorlukların hepsini bir araya toplasak tüm âlemler üzerinde
emir sahibi olan Ali’nin sultanlığı içindeki bir binanın tuğlasına veya
damındaki bir kiremide denk gelir en fazla. Bu nedenledir ki Ali’ye aslında
hakkı olan halifeliği isteyip istemediklerini sorduklarında “Bana kalırsa sizin
dünyanız bir keçinin aksırığından daha değersizdir.” demişti. İşin korkutucu
kısmı şu; abartmıyordu.
İşte ruhtan ve hakikatten habersiz
olan halk böyle ulu, böyle âli bir varlığı yalnızca beşer yönüyle görerek
hataya düştü. Ellerinden muhteşem fırsatlar kaçtı bu yüzden. Uyduruk bir taht
için Ali’nin hakkı olana çökenler bu hakikati idrak etselerdi sahip oldukları
her şeyi yalnızca gönlü hoşnut olsun diye ayaklarının dibine sererler, kabul
etsin diye de sabah akşam dualar ederlerdi. Ali’nin hakkına tamah etmek gibi
büyük bir suça imza atmak şöyle dursun eteğini bir an olsun bırakmazlar ve bu
sayede cennet dedikleri yere hiç şüphesiz ulaşırlardı.
“Sen
İsa’yı övmek için de onun cennet kapılarından biri olduğunu söylemiştin bir
yerlerde. Maşallah her övdüğün istediğini cennete alıyor. Nasıl iştir bu?”
Doğru, ama olaya tersten
bakıyorsunuz. Benim her övdüğüm istediğini cennete almıyor, insanları cennete
sokabilenleri övüyorum ben. İsa Mesih dediğim üzere cennet kapısı; cennete
girmenin bir yolu onun gönlüne girmekten geçer. İsa’yı çok seviyorum, buna emin
olabilirsiniz; onunla aramızda geçmişten gelen bir bağ mevcut. Fakat Ali ve
elbette Muhammed tam olarak yaradılış amacına erişip ‘halife’ olmuşlardır; makam
açısından İsa’nın üstündedirler.
İsa Kelimetullah’tır, yani
‘Allah’ın kelimesi’. Müslümanlıkta denir ki: “O ‘Ol’ der ve olur.” Ve İncil’in
daha başında denir ki “Kelime bedene büründü ve aramızda yaşadı.” İşte bedene
bürünüp beşeriyetin içinde yaşayan “Ol” kelimesidir ve o da Kelimetullah İsa
Mesih’in ta kendisidir.
Şöyle özetleyeyim anlaşılsın diye:
İsa Mesih o âlemde makamı en üstün olan emir kuludur. Muhammed ve Ali ise o
âlemde emir sahibidir.
“Bana
öyle geliyor ki sen bu Ali’yi iyice Allah yaptın!”
Bir şey soracağım: Ali, İsa ve
Muhammed hakkında bu tür söylemler yayıldı; fakat neden başka peygamberler hakkında yayılmadı? Nedenini düşündünüz mü hiç?
Dediğiniz gibi tarihte Ali’nin Allah olduğuna inanan topluluklar çıktı. Fakat bunlar ne ruhta makamları ne de Allah dediğimizi tam olarak kavrayabilmişlerdi, o yüzden de yanılıp makama Allah dediler; tıpkı Hristiyanlar gibi. Bunların zıddına gidenlerse Allah ile kulu tümden ayırdı, gökte oturan bir Allah icat etti. İyi de, eğer Allah yukarıdaysa ve aşağıdaki tüm canlılar da Allah olmaksızın var olabiliyor demek değil midir? Eğer canlılar var olmak için Allah’a muhtaç değillerse, o zaman demektir ki Allah dışında var eden ve nimet veren başka şeyler de mevcut. Bu şirk değil mi?
Her iki inanış da doğru değil; iki uçtan birine savrulmak zorunda da değiliz.
Hutbelerinden birisinden önce
Ali’den hakikatte kim olduğunu açıklamalarını isterler. Ali önden uyarır
onları: “Kaldıramazsınız. Kaldırsanız da anlayamazsınız.” Fakat ısrar ederler.
Böylece Ali ruhtaki makamını, hakikatte kim olduğunu, görevlerini ve
yetkilerini tek tek açığa sermeye başlar. Oradakilerden birinin çığlık atarak
can verdiği, bir diğerinin ise artık dayanamayıp “Haşa Ali Allah oldu çıktı.”
diye tepki gösterdiği yazılıdır. Ali ise ondan sırrını açıklamasını istemelerinden önce söylediğini tekrar eder, kaldıramayacaklarını söyler, hutbeyi sonlandırır.
Bu olayda dikkat edilmesi gereken
iki durum vardır: Birincisi Ali’nin neden Müslümanların genelince gerçekte
olduğundan çok daha küçük, çok daha zayıf, çok daha aşağıda algılandığını
gösterir; çünkü Ali kendini gizlemiştir. Ve kendini gizlemekte, ne derece yüce
ve yüksekte bir ruh olduğunu açıklamamakta baştan aşağı da haklıdır; çünkü
anlayamazlar. Mescidi dolduran topluluk hakikat âleminden falan haberi
bulunmadığından Ali’yi yalnızca karşılarında oturan bir adam olarak
algılamaktadır; kendilerinden farksız olarak. Oysa makamını idrak etseler ne
söylediğini anlarlardı. Üstelik diğer bilmedikleri şudur ki bu sırlar yalnızca
Haydar Ali’nin şahsına özgü değildir, gereğince inanır, benliğinden sıyrılarak
gereğince gayret gösterir, gereğince fedakârlık yaparsa ve bu işleri Hakk
katında kabul görürse, yani sunulan ‘kurban’ kabul edilirse her âdemoğlu
yücelere karışabilir, Ali olabilir. Çok mu zor; evet, çok zor. Fakat mümkün. O hazine
hepimizin içinde gizli. İşte Sünni İslam öğretisinin bize vaaz ettiği aksine bu
türden bilinçsel düzeyde henüz yükselmemiş insanlar o dönemin Müslüman
topluluğunun ezici kısmını oluşturmaktaydı anladığımız kadarıyla.
İkinci dikkat edilmesi gereken
kısım, neden birinin çığlık atarak öldüğü. Arka dörtlü, ortada ölünecek bir
mesele mi var, varsa söyleyin, hepimiz ölelim. Aynı şekilde İsa ferisiler ile,
yani Yahudi din adamlarıyla tartışırken “Size doğrusunu söyleyeyim. Ben
hakikatte İbrahim’den önce vardım.” dediği an ferisinin biri yenini, gömleğini
yırtar, “Küfür. Küfür.” diye kendinden geçercesine haykırır. İncil’de okurken
de İsa’nın Tutkusu filmini izlerken bile bu işi görünce istemsizce gülüyorum.
Koyu dindarlar neden böyle histerik davranıyor her dinde? Neden aşırı
kontrolsüzler? Düşünün ki bir Atatürkçü buluyoruz, “Cengiz Han Atatürk’ten
büyük komutandır. Fatih Sultan Mehmet de ondan iyi bir devlet adamıdır. Gandi
de daha büyük bir ruhsal rehberdir.” diye sıralıyoruz, çığlıklar atarak
elbisesini parçalıyor, kalpağını yerlere atıyor, bayılıyor. Mümkün mü; sanki
değil. Eğer böyle bir olay bir yerlerde gerçekleşse izleyen herkes gülme
hakkına sahip olurdu. Fakat klasik dinde bize bu tür zırvalıkları ‘dine
bağlılık derecesi’ olarak yedirmeye kalkıyorlar.
Sevgili putperest bilince sahip
güruh, bu mesaj size: Histerik olmayın lütfen. Histerik olduğunuzda komik
göründüğünüzü unutmayın. Şunu da unutmayın, Ali makamı itibariyle Arap
topraklarında çıkmış, yaşamış, öylesine bir adamdan çok daha ötesidir.
Bak, Haydar Ali şahsında değil, Ali
Makamı’nın ne olduğunu o makama erişmiş Nesimi söylesin bir de:
Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam
Gevher-i lâmekân benem, kevn ü mekâna sığmazam
Arş ile ferş ü kâf ü nun bende bulundu cümle çün
Kes sözünü vü epsem ol, şerh ü beyana sığmazam
Kevn ü mekândır ayetim, zatıdürür bidayetim,
Sen bu nişanla beni bil ki nişana sığmazam.
Kimse güman ü zann ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümana sığmazam.
Surete bak ve mâniyi suret içinde tanı kim,
Cism ile can benem veli cism vü cana sığmazam.
Hem sedefem hem inciyem, haşr ü Sirat esinciyem,
Bunca kumaş ü raht ile ben bu dükkâna sığmazam.
Genc-i nihan benem ben üş, ayn-i ayan benem ben üş,
Gevher-i kân benim ben üş, bahre vü kâna sığmazam.
Gerçi muhit-i âzamem, âdem adımdır âdemem
Tur ile kün fekân benem, ben bu mekâne sığmazam.
Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,
Gör bu latifeyi ki ben, dehr ü zamana sığmazam.
Encüm ile felek benem, vahy ile hem melek benem,
Çek dilini vü epsem ol, ben bu lisana sığmazam.
Zerre benem güneş benem, çar ile penc ü şeş benem,
Sureti gör beyan ile çünkü beyana sığmazam.
Zat ileem sifat ile, gülşekerem nebat ile,
Kadr ileem berat ile, beste dehane sığmazam.
Nâre yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,
Gör bu odın zebanesin, ben bu zebana sığmazam.
Şehd ile hem şeker benem, şems benem, kamer benem,
Ruh-u revan bağışlaram, ruh-u revana sığmazam.
Tir benem, keman benem, pir benem, civan benem,
Devlet- i cavidan benem, ine vü âna sığmazam.
Gerçi bu gün Nesimi'yem, Haşimiyem, Kureyşiyem,
Bundan uludur ayetim, ayete şana sığmazam.
Hepsini çevirmeyeyim, ona siz
bakarsınız artık. Nesimi’den de Allah razı olsun, ancak kendini ateşe atabilmiş
o ve onun gibi birkaç Hakk ehli muhteşem insan sayesinde örnek bulabiliyoruz. Fakat
şurasını da biliyoruz ki işte böyle açıkça konuşunca, cehalet ehli eliyle
adamın derisi yüzülüverir maazallah. Yoksa Haydar Ali de sığmıyordu; ama
susuyordu. Zaten sever suskunluğu.
“Hem
mezheple falan işim yok, deyip duruyorsun hem de alttan alta bize ne kadar
Bektaşi şairi varsa hepsinin öğretisini alttan alta dayıyorsun. Ne oldu; sizin
dergâha adam mı lazım?”
Birincisi bu verdiğim isimler şair
değil ‘pir’ yani ‘gönül sahibi’; özetle ruhta makam sahibi rehber, öğretmen ve
hekim. Şiir yazmış olmaları bu isimleri ‘şair’ kılmaz; bu isimlere şair demek
Neşet Ertaş’a müzik icra ediyor diye şarkıcı demekle eşdeğerdir.
İkincisi bizim öyle belli bir yerde
yapısı, içinde müritleri, talipleriyle bir dergâhımız yok. Dünya, kâinat ve ruh
dergâh olarak yetmez mi?
Ve üçüncüsü… Ali Makamı yolunu
elbette Alevi pirler daha iyi bilmekteler; çünkü zaten kelimenin aslı Alevi,
Ali takipçisi demek. Ali takipçisi olmadan Ali’nin öğretisini öğrenmek nasıl
mümkün olabilir? Fakat siz Şii-Sünni veya bildiğiniz mezhepsel anlamda
Aleviliği boşverin ve bireysel olarak Ali’nin takipçisi olun ki ruhta onun
ilmini öğretsinler.
Öyleyse size bildiğiniz anlamıyla
Alevi olmayan bir Ali Makamı’ndan alıntı yapayım:
Cihan var oldukça Ali var olur,
Cihan var olurken de Ali vardı.
Cihanın temeli suret buluncaya kadar var olan Ali idi.
Yer resmedilinceye, zaman husule gelinceye kadar var olan Ali idi.
Bunları söyleyen Mevlana akşamları
gizliden Hacı Bektaş Dergâhı’na gidip saz çalmıyor, zâkirlik yapmıyor idiyse
bildiğimiz anlamda Alevi değildir. Buna karşılık Ali takipçisidir; hatta işin
hakikati, Mevlana Ali Makamı’ndadır.
“Peygamberimiz
fark etmemiş mi Ali’nin makamını? Hadislerde görmüyoruz hiç?”
Aslında görüyorsunuz, gözünüzün
önünde, hiç dikkat etmiyorsunuz. Fakat bir yerde dediğiniz doğrudur; çünkü
Haydar, gökten Ali olarak inmiyor, aşama aşama yücelip yükseliyor ve Ali
oluyor. Dolayısıyla Muhammed Mustafa’nın Ali’nin hangi makama eriştiğine dair bildirisi
ömrünün sonlarına doğru geliyor.
İşin gerçeği ben de Muhammed ile
Ali arasındaki ilişkiyi tarihsel detaylara dikkat kesilerek inceleyince fark
ettim ki ya Muhammed Mustafa, Haydar Ali’nin kendi yanında, kendisiyle birlikte
ne yücelere ulaştığını aşama aşama görüyor ve susuyor ya da çevresindekilerin kavrayamayacağından
çekindiğinden olsa gerek, açığa vurmakta epey temkinli davranıyor. Ta ki Gadir
Humm’a kadar. Artık orada Ali’nin ne olduğunu düpedüz açığa vuruyor da;
anlamıyorlar. Veya anlamak istemiyorlar belki de.
Muhammed Mustafa başlarda
“Kardeşim.” diye hitap ediyor Ali’ye, “Sen bana Harun’un Musa’ya olduğu gibisin
ancak benden sonra peygamber gelmeyecek.” Sonraları “Toprağın babası” hitabında
bulunuyor. O dönemde hakikatten habersiz bazı sığırlar bununla onlarca yıl
dalga geçiyor, “Tozun, tozun babası” diye alaya alıyor. Oysa hakikatten bir
parça haberdar olsalardı hakikat âleminde baba sıfatının ‘var eden’ olduğunu
bilirler ve bu hitabı işitince karşılarındaki varlığın mertebesi karşısında
şaşkına döner, önünde eğilirlerdi. İsa Tanrı’ya neden “Baba” diye sesleniyordu,
sebepsiz değil, işte bu nedenden. “Baba”, ruhta doğuran, var eden. Dünyada
“anne”, hakikat âleminde “baba” getirir insanı o âleme. Ve Ali’ye “toprağın
babası” diye hitap ediyor Peygamber. Ne anlama geldiğini anlıyor musunuz?
Daha sonraları “Ben sendenim, sen
bendensin.” diyor Ali’ye. Eğer dönem insanları yaratılan ilk varlığın Muhammed
olduğu ve her şeyin ondan, onun nurundan, yani ışığından yaratıldığı bilgisine
sahip olsalardı, “Ben sendenim.” önermesinin nereye vardığını belki de
çıkarabilirlerdi. “Ben sendenim.” Düşünün bakalım, ilk yaratılan ışık eğer
birindense, o birisi hangi derecede olabilir? Yaratımın hangi aşamasında var
acaba ki, ilk ışık ondanmış?
Nihayet Gadir Humm denen,
konaklamaya pek elverişli olmayan bir yerde Peygamber herkesi durduruyor. Belki
tam olarak o noktada Ali’nin ne olduğunun bilgisine erişti veya bildirildi veya
artık açığa vurmak gerektiğini hissetti, orasını kendi bilir. İnsanları
çevresine toplayıp onlara şöyle diyor: “Ben kimin mevlası isem Ali de onun
mevlasıdır.” Mevla ne demek? Kelime anlamı olarak ‘Kutsal efendi’ anlamına
gelir fakat genellikle ‘Tanrı’ anlamına işaret eder. Hatırlayalım, nasıl hitap
edilir Muhammed’e İslamî jargonda: “Kâinatın efendisi.” Mevla, efendi, aynı
zamanda ‘sahip’ anlamına gelir. Bu sıfat iki âlemin onun yönetiminde, hatta
onun mülkü olduğuna işaret eder. Gel gör ki Peygamber’e atıfta bulunmak için
sık sık bu sıfatı kullananların haberi bile yoktur böylesine bir üstünlük ifade
ettiğinden. Kısacası Muhammed bizzat şunu açığa vurmuştur: ‘Muhammed makamca
bütün kâinatın mevlası (sahibi ve yöneticisi) olduğuna göre Ali de makamca
bütün kâinatın mevlasıdır (yani sahibi ve yöneticisidir)’.
Daha ne diyecekti? En fazla bu
kadar açığa vurabiliyor; anlayan da anlıyor zaten. Düşük bilinçte kalmış
olanların anlamaması daha iyi, çünkü yoksa ona “Sen de bu Ali’yi iyice Allah
yaptın ha!” derler. Fakat bin dört yüz yıl geçti, insanların bilinç seviyesi
yükseldi. Artık hakikatin ortaya çıkma vaktidir.
“Peki
söyler misin, Ali madem bu kadar yüce
bir makama erişmiş de halifelik ona geçtiğinde nasıl olup kurnaz bir Arap ile
dahi baş edememiş, öyle dillere destan bir yönetim sergileyememiş? Tarihe
baktığımızda Muaviye’nin ondan baskın çıktığını görüyoruz. Hem biraz yukarıda
sen kendin söyledin zaten dünyasal açıdan çok başarılı işler çıkarmadığını. Bunu
nasıl açıklıyorsun?”
İşte bana böyle sorgulayıcı sorularla gelin
yahu. Gerçekten hakça bir soru; madem ruhta öyle yüksek bir makamda da nasıl
olup küçük akıl olan zekâsı fazlaca çalışan fakat bunu bencil niyetlerle
kullanan kurnaz bir adama karşı yeniliyor?
Bizim burada öncelikle sormamız
gereken ‘başarı’ anlayışının ne olduğudur. Siz neye başarılı diyorsunuz? Ali,
Cengiz Han gibi milyonların hakkına tecavüz ederek, kanını dökerek, canlarına
kıyarak, mallarını mülklerini yağmalayarak, evlerini barklarını yakarak
devletine milyonlarca kilometrekare toprak katsa başarılı mı olmuş olacaktı?
Başarıdan kastınız bu mu?
Bu konu üzerine zaten konuşmuştuk,
gerçek başarı nedir, ne değildir; hakkında bir bölüm mevcut. Fakat gelin burada
Ali üstünden yine kısaca ele alalım. Doğrusu tarihe bakınca Ali devlet başkanı
olarak sıradan bir yönetim göstermiş gibi görünüyor; kimileri başarısız da
diyebilir. Hatta kimileri pek siyasetten anlamadığını bile söyleyebilir.
İşin aslı siyaset bilimi mezunu
olarak diyebilirim ki Ali siyasetten de yönetimden de gayet iyi anlıyordu;
tarihte neler yapıp neler yapmadığı ortada zaten. Muaviye'nin savaş sırasında
Amr’dan aldığı akılla Kuran sayfalarını mızraklara taktırma hamlesine karşı
ordusuna bunun bir tuzak olduğunu söyleyip savaşa devam etmelerini istemesi de
yine aynı şekilde hemen bu olayın ardından yapılan, halifenin kim olacağının
belirleneceği, o meşhur yüzük olayının yaşandığı o şurada da yine bir tuzağa
çekildiklerini önden söylemesi de buna gayet kanıttır. Fakat her ikisinde de
sözünü dinlemiyorlar ve ilginçtir, sonra tekrar ona isyan ediyorlar. Bunlar
tarihte kayıtlı, yoruma tâbi işler değil.
Buradan anlıyoruz ki Ali
Muaviye’nin ne yapacağını anlıyor ve önden söylüyor da zaten; dolayısıyla
dilese kolaylıkla hakkından da gelebilir. Fakat onuruna yediremediğinden,
kendine yakıştıramadığından dolambaçlı ve kirli yollara meyletmiyor. Hani
girişte “samuray” imgelemi sunmuştum; o tesadüfen bir seçim değildi, Ali’nin
yüksek onur kodları var, tıpkı samurayların bushido’sunda olduğu gibi. Fakat
samuraylar bu koda ne kadar uyuyordu; Japon tarihini okursanız görürsünüz, buna
karşılık Ali kırmızı çizgilerden ileri adım atmıyordu. Hadi Japon tarihini de
öyle havada bırakmayalım, samuraylar arasında çok azı o kodlara hakkıyla
uymuştur; örneğin Miyamoto Musaşi gibi, geri kalanı Avrupa’daki şövalye
sınıfı gibi yağmacı, kavgacı, düzen bozucu tiplerden oluşur. Yeniçeri sınıfı da
derdim; fakat şövalye sınıfı ve samuray sınıfı iki sınıf kendi içlerinde sık
sık birbirine düşerken yeniçeriler kendi içlerinde sık kavga etmezdi, kavgaları
daha çok sipahilerleydi.
Genel tarihe bu tek paragraflık değinme ardından söylemek gerekir ki Ali’nin sorunu siyasetten anlamaması değildir,
liderliktir. O da yönetemediğinden değil, kaç savaşa çıkmış, fakat kendisinden
haksızca ayrıcalıklar bekleyen güçlü kimselere adalet gereği ayrıcalıklar sağlamadığından onu takip etmiyor, ediyor göründüklerinde bile sözlerine uymuyorlar.
Eğer Ali halkı güçlü aşiretlerin eline teslim etse ona kul köle
kesilirlerdi. Makyavel prensiplerini oluştururken mutlaka Ali’nin hayatını
incelemiş olmalı; çünkü erdemin her zaman başarı getirmediğine dair en büyük
örnek burada. Bir diğeri de Ned Stark; ama Makyavel zaman yolculuğunun
formülünü bilmiyorsa Game of Thrones izlemiş veya ASOIAF serisinin yine aynı
ada sahip ilk kitabını okumuş olamaz. Makyavel ne kaybettiğini bilmiyor.
Kişisel bir yorum olarak şunu da ekleyebilirim: Ali’nin savaşçılık yetenekleri açısından muazzam olduğunu, kısa boyuna rağmen insanlar karşısına çıkamayıp kaçtığını biliyoruz. Hatta biraz yukarıda Muaviye’nin Ali ile teke tek vuruşma teklifine karşı Jon Snow’dan düello teklifi almış Ramsay Bolton gibi yan çizdiğini ve bu konuda da haklı olduğunu yazmıştım zaten. Fakat Ali yumuşak başlı, bu nedenle savaştaki yetenekleri gündelik hayatına çok az yansıtmış, kendisine yapılan haksızlıkları da sineye çekmiş. Bu durum onu ego-nefs-benlik etkisi altındaki halka kolay lokma gibi göstermiş olmalı. Birileri dokunabildiğinde halk pek saygı duymaz işin açığı; ne kadar güçlü olursan ol. Muhammed’in neden eline kılıç almak zorunda kaldığına dair bir açıklama da bu aslında.
Sözün özü ben de dünyasal başarıya
örnek verecek olsam Ali'yi seçmem. Cengiz Han seçerim en başta, İskender
seçerim, Napolyon seçerim hatta Muaviye bile seçebilirim ama Ali'yi dünyasal
başarıya örnek olarak göstermem. Zaten insanlar arasında bu yüzden çok da
takipçisi yoktur, insanlar kat kat başarılı olan Muhammed'i sever, hatta ruh
âleminde üstü olmayan Ali'nin önüne bilip bilmedikleri pek çok ismi geçirir,
Ali'yi olduğundan kat kat küçük görürler. Şiiler bile Ali'yi en azından küçük
oğlunun adını bir kere geçirmeden pek anmaz, genelde de yanına on bir tane imam
getirirler. Oysa Ali içinde yaşadığımız dünya sahnesinin gelmiş geçmiş en
onurlu adamlarının başında gelir, dengi olan peygambere bile rast gelmek mümkün
değil. Fakat dünyasal başarısı yüksek görünmediğinden bu hakikati kimse fark edememiş, bilememiş.
İnsanlar dünyada başarılı görüneni
sever, başarısız görünene ise genelde hor bakar. Veya büyük azim gösterip
fedakârlıklarda bulunmuş ya da hasbelkader bir topluluğun başına geçmiş de
kaybetmiş birini hikâyesi kurban rolüne uymaya yetecek kadar güçlüyse bayrak
adam yapar, vicdanlarına katık eder. Gel gör ki başarının ve başarısızlığın
ötesine bakmak akıllarına gelmez. Gerçek başarı ve gerçek başarısızlık,
dünyasal başarı ve dünyasal başarısızlığın gölgesinde kalır. Bir adam dünyada
çok başarılı oldu diye gerçek başarı sahibi olduğu kesin değildir. Gerçek
başarı, dünyasal başarıyla tanımlanabilir bir durum değildir. Detaylar için ilk
bölümlere bakabilirsiniz, orada bir yerde gerçek başarı nedir, ne değildir diye
konuşmuştuk. Kendimize Atfettiğimiz Önem Üzerine bölümü olabilir; emin
değilim.
Sona gelelim… Ali’yi övmelere
doyamadım. Son olarak bir nazire yapayım, bölümü kapatalım. Şöyle bir
sözü var kendisinin, beyit şeklinde dönüştürülüp dilimize çevrilen:
Sen kendini sandın bir parça, küçük.
İçinde âlem saklı en büyük.
Burada parça ve küçük birlikte
okunur ve parça miktar anlamında anlaşılır genelde; oradaki parçanın cüz
anlamına geldiğini söylemek gerek. Yani Ali diyor ki sen bir bütünde parça
değilsin, beden değilsin, senin içinde en büyük âlem, kâinat saklı olduğuna
göre sen ondan da büyüksün.
Nazirem de burada:
Sen Ali’yi sandın bir parça, küçük.
O öyle bir varlık oldu ki en büyük.
Benim nazirede ne dediğim zaten
açık, onu da açıklamayayım bir zahmet. “En büyük”, doğru; o kelime yoktan yere
seçilmedi. Ali’nin küçük oğlunun uzun zamandır fanı sayılmam ama Hüseyin’in
kendi oğluna Ali Ekber, yani Ali En Büyük diye isim koyması boşa değildi.
Ali En Büyük, tam olarak ne anlama geliyor düşünün bakalım. Dedesi olan Muhammed’den
de mi büyük yani? En yüksek makamdaki Allah elçisi Muhammed değil mi; Ali ondan
hangi konuda veya ne açıdan daha büyük olabilir? Hani bunu diyen başkası olsa, olmaz, der karşı çıkarsın da, dedesi Muhammed olduğu hâlde
Ali’nin ondan da büyük olduğunu ima etmesi neden; hangi yönüyle daha büyük, düşünmek gerekmez mi?
‘Düşünmekte fayda var.’ diye karizmatik şekilde sonlandırmak isterdim yazıyı, fakat düşünmekle bulunabilecek bir hakikat değil bu. O nedenle bir bölüm boyunca bunun üstüne konuştuk. Aslında Nesimi’nin şiirine bakılsa yeter, Ali ne yönden en büyük, anlaşılır zaten.
Yorumlar
Yorum Gönder