31) Kalitesiz Çoğunluk ve Derviş Ahlakı Üzerine
Dünya muazzam ölçekte berbat durumda. Bunun sebebi öyle haberlere düşen sayılı kişi değil, sen ben de dâhil
herkes. O yüzden bu yazı baştan aşağı eleştiri yazısı olacak; hazırlıklı olun.
Gerçi siyaset bilimi okudum ama siyasetçi değilim ki halka şirin görünmek için yalan
yanlış övgü sözleri dökeyim. Yine de kimilerine ağır gelebilir; çünkü bu duruma
katkı sağlayan herkes nasibini alacak.
“Söyle o zaman. Ülkemiz, coğrafyamız
neden bugün bu hâlde? Dünya kötü, tamam da, fakat Allah neden özellikle bizim
başımıza başımıza sürekli bela veriyor? Bizim başımızdan bit, ardımızdan it
eksik olmuyor be kardeşim.”
Böyle düşüncelere veya benzerlerine
sahip, kurban rolünü özümsemiş ortalama bir Ortadoğulu tipi iseniz durup bir soluklanın
hele. İsyan için bağırmaktan boğazınız, arabesk dinlemekten başınız şişmiştir
mutlaka. Şöyle bir bal-zencefil karışımı hazırlayın, sonra bunu alıp kalabalık
bir köşeye oturun, gelip geçeni izlerken için. O arada kısa süreliğine de olsa
etrafı gözlemleme şansı bulacaksınız. Başkalarından güçlü veya korkusuz
görüneyim diye omuz atmadan geçmeyenleri, bağır çağır, hayvanlar misali
iletişim kuranları, iyi yönde, düzeltmek için değil, hatasını açığa vurup
aşağılamak, böylece kendini üstün göstermek için herkesin birbirinin işine karışmasını,
etrafa ve birbirlerine takındıkları kaba tutumları, zerrece saygı
taşımayışlarını, herkesin birbirini kullanacak nesneymiş gibi görmesini, her an
patlamaya hazır, gergin duruşlarını, şark kurnazlıklarını, çakallıklarını,
öküzlüklerini iyice bir izleyin. Derin derin izleyin ama. Sonra iç çekecek ve kendi
kendinize şu şekilde söyleneceksiniz, garanti veriyorum: “Ulan bu adamların
başından bela neden eksik olsun? Bir ‘gâvur’ gider, öteki gelir. Bir
emperyalist gider, öteki gelir. Ama bunlar semer vurulmaktan kurtulamaz.”
Dinlisi-dinsizi, inanırı-inançsızı,
moderni muhafazakârı demeden coğrafyada muazzam bir kalitesizlik almış başını
gidiyor. Kargaşa var, düzensizlik var, şark kurnazlığı gırla… Kimseye
güvenemiyorsun. Herkes menfaati peşinde köle olmuş adeta. Birbirini dolandırmak
normal karşılanıyor. Muhafazakârlar Batı’nın ahlakını almayalım, teknolojisini
alalım, der ya. İçlerine girip de bu kesimi daha çok tanıdıkça “Keşke Batı’nın
ahlakını bırak ahlaksızlığını bile transfer etsek” derken buluyorsun kendini.
Gerçek açık, ortada. Deyime bakın, şark (doğu) kurnazlığı, garp (batı)
kurnazlığı değil. Çünkü Doğu insanı yüzyıllardan beri böyle, o sözde ahlak
vaazlarına aldırmayın hiç. Hikâye onlar, rezil taraflarını saklamak için
kullanıyorlar onları.
Sert sözlerle açıkladığımı
biliyorum ama hepimiz de bu sözlerin hak edilmiş olduğunu biliyoruz. Elbette, bu
coğrafya üzerinden bela kalkmayacak; neden kalksın ki? Dışarıda fail aramaktan
önce içe bir bakmak gerekir. Yaradan cömertliğinden dolayı talep edene talep
ettiğini verir. Evrensel bir bakış açısıyla bakın, farenin de yaratıcısı O,
kedinin de. Fareyi sürekli üreyip her yeri ele geçirmeye çalıştığı için mi
yargılayacak, kediyi fareleri öldürdüğü için mi? Her ikisine de o içgüdüyü
kodlayan O zaten. Yani siz bir kul olarak, O’ndan bir şey talep ediyorsanız,
özellikle davranışlarımızla ederiz bunu, fiili dua denir, O da verir. Ama erken
ama geç, mutlaka verir. Fakat evrendeki yasalar gereğince bunun da elbette bir
karşılığı olacaktır. Yani diyelim atık nesneleri biriktirmekten
hoşlanıyorsunuz, kulunu incitmez, dilediğinizi verir; fakat bu da yeterince
atık nesne biriktirdiğinizde çöple dolu bir evde yaşayacağınız anlamına gelir.
Fakat siz atık nesne istedikten, atık nesne aradıktan, atık nesne topladıktan
sonra evde feci bir koku olmasından şikâyet edemezsiniz. Ederseniz hakkaniyetli
olmaz, bir şey de değişmez zaten. Çünkü onu talep eden bizzat kendinizsiniz.
Eğer Yaradan insanlara isteklerini sağlamazsa cömertliği nerede kaldı?
İşte aynı şekilde, bir coğrafyada
halk, birbirine değer vermekten değil de birbirini kazıklamaktan, küçümsemekten
hoşlanıyorsa, sürekli gücü ele geçirip diğerlerini ezmeye yol arıyorsa, insanlığa
değil de güce önem veriyorsa, soyut dedikleri değerleri bırakmış, toprak
dünyanın somut dedikleri nesnelerini elde etmek için her türlü taklayı
atıyorsa, orada olacak olan yalnız ve yalnız kaos, kargaşa, çatışma ve
savaştır, başka bir şey değildir. Mesela kan döküldüğünü görmek isteyene Allah bunu
cömertliğinden dolayı verecektir; vermezse cömertliği iddiada kalır çünkü. Her
iddia ispat ister, “babayım” diyene çocuğunu sorarlar, ortada çocuk yoksa açıktır
ki kişinin babalık iddiası boştur. Dolayısıyla o da “cömertim” dedi ya, ne
isterseniz, ne talep ederseniz, neyi çekerseniz onu er ya da geç verir. Ha
bazen bir taraf olur kanı dökülen, bazen öte taraf; fakat yeterincesi kan dökülmesini
içten içe diliyorsa, kesinlikle kanın oluk oluk akacağı olaylar meydana çıkar.
Yani bu demektir ki: Kanınız dökülmesin mi istiyorsunuz, öyleyse karşı tarafın
kanının döküldüğünü hayal etmeyeceksiniz. Çünkü Allah cömert, tamam ama, adil
de. Eğer insanlar yaptıklarının bedelini ödemeyecekse, nerede adalet; o zaman
adaleti iddia olarak kalır. Adaletin sağlanması için de her fiile kendi
türünden karşılık gerekir. Yani ekmek veriyorsan ekmek almalısın, mermi
atıyorsan, mermi yemelisin. Çiçek dikiyorsan çiçek almalısın, kan döküyorsan,
kanın dökülmeli.
Anlaşılması gereken şu: Bunları
engelleyecek bir Allah yok, bunu sağlayacak bir Allah var. Tam da böyle olması
gerek zaten; yoksa dünyanın, özgür iradenin, bu sistemin, bu düzenin ne anlamı
kalacak? Her şey insanın içindekiler ve zihnindekiler açığa çıksın diye var. Dünya
bunlar ortaya çıksın, perdede görünsün diye var.
“Ne zırvalıyorsun sen? Sizin
beyniniz yıkanmış, kendi kültürünüze düşman olmuşsunuz. Hep o TV programları
sebep buna.”
Köyden kente yeni göçmüş ve şehir
kurallarına uyum sağlayamamış amcacığım, sana biraz psikolojiden bahsedeyim. Gerçi
sen elbette kahvehanede öğrendiklerinle benden daha bilgilisindir ama bir de
benden duy isterim. Şu sözlerinde bir yerde bir parça haklılığın yok değil,
gerçekten bak. İnsan birisine karşı eziklik hissettiğinde bir aşağılık
psikolojisi oluşur. Bu psikoloji kişiyi, kendisini karşısında ezik hissettiği
kimseler gibi olmaya iter, onlara benzedikçe geçmişteki psikolojisi bu sefer
ters uca savrulur ve üstünlük psikolojisi hissetmeye başlar; geçmişteki
kendisini kendisine hatırlatan şeylerden nefret eder olur. Evet, Müslüman dinsel
kimliği Batı kültürüne karşı neredeyse üç yüzyıldır eziliyor, dolayısıyla
değişim gerekti. Ortadoğulu aydın da gördü ki bu kimlik bozguna uğramış hâlde,
yıkıntıdan başka ürettiği bir şey kalmamış, milliyetçi kimliğe sarıldı ve
aslında bu kimlik yoluyla bir parça da Batılılara benzemek istedi. Onlara
benzedikçe de kendi geçmişini hatırlatan her şeyden nefret eder oldu, kendine yabancılaştı,
özünden uzaklaştı; ne var ki Batılı olmayı da tam anlamıyla başaramadı. Çünkü
taklit yoluyla kısa sürede özümsenebilecek bir davranış tarzı gibi değildi bu;
aynı kültürün yerleşmesi ve yayılması için yüzyıllar gerekiyordu. Eğitimli
kesim böylece iki arada bir derede kaldı. Modern Türkler bu nedenle eskiyi
hatırlatan şeyleri pek sevmez, başta da değiştiremedikleri bu dine bağlı halkı,
çünkü halk söz konusu kesim Batılı gibi davranmaya çalışırken tezat kalıyordu.
Hani kuyudan çıkarken birileri paçadan tutar, çıkamazsın, işte böyle bir
hissiyat içerisinde Anadolu kültüründen uzaklaşabildikleri kadar uzaklaşmak,
Avrupalılaşmak istediler. Elbette bunu tam anlamıyla başaramadılar, eğreti
kaldılar. Zaten onları kabul edecek bir Avrupa da yok ortada, Avrupalı öyle ona
benzedin diye seni baştacı edecek bir kültüre sahip değil. Bunu yeni yeni
anlıyor bu modern, eğitimli kesim. Buraya kadar tamam.
Fakat sevgili muhafazakâr amcam, ben
sana daha kötüsünü söyleyeyim; bu durumun aynısı senin de dâhil olduğun
muhafazakâr kesim adına yüzyıllardır geçerlidir. Dini ruh âlemiyle ilgili bilgilerden
uzak, kitaptan kitaba aktarılan donmuş bilgi sahibi hocalardan öğrenen yerleşik
topluluk Arap gibi olmadığı için aşağılanan atalarından utandı, Arap’a
benzemeye, Arap gibi olmaya çalıştı. Kıyafetini değiştirdi, görüntüsünü
farklılaştırdı, ibadetini o dilde yaptı, duasını o dilde etti. Yüzyıllar boyu
böyle gitti bu. İçlerinde duydukları eziklik duygusundan kurtulmak için Arap’ın
din anlayışını yücelttiler de yücelttiler, yücelttiler de yücelttiler. Elbette
reel hayatta bunun bir karşılığı olmadı, çünkü ruh âlemine giden yol bir
milletin onu anlayışının üstündedir. Allah milletlere mi bağlı, milletler mi
Allah’a bağlı? Ama Müslümanlıkta her şey Arap’a ve Arap’ın dini nasıl algıladığına
bağlı. Bu nedenle ortada din var ama ruha giden yol yok. Ruhtan koku bile
almıyor Müslüman çoğunluk. Fakat dinin aslının ‘ruha giden yol’, ‘eve dönüş
yolu’ demek olduğunu hatırladığımızda dememiz gereken şu: Ortada gelenek var,
din yok. Müslümanlık var, Allah’a dair bir şey yok.
Geleneği din olarak
algıladıklarındandır ki çağın şartları değiştiğinde Müslümanlık buna ayak
uyduramadı; çünkü din dedikleri kurallar bütünü, değişmez bir kalıp hâlinde
donmuş kalmıştı. Bu iş bu yüzyıla özgü değildir yani, Müslümanlık dinin ilk
geldiği dönemin rivayetleri ve hikâyeleri üstüne kurulmuş bir şehir gibidir ve
yüzyıllar boyu bakım görmediğinden çöküşü yüzyıllar önce gerçekleşmişti zaten.
Hani dindardır diye övüp durdukları türden adamlar, örneğin Kadızadeliler
gibiler, akıldan ve kavrayıştan ve ruhtan uzak olanlar, bu çöküşün ürünleridir
esasında. İşin kötüsü Müslüman dünya o günlerde bunun farkında değildi, hâlâ da
farkında değildir. İşte o dönemlerden beri bu şehirden geriye kalan yıkık dökük
binalar ve bir viranelikten başkası değildir. Bu şehrin içine girilip de
yaşanmaz. Müslüman âlem asırlardır zaten hayasızlık içinde yuvarlanmaktadır, o anlatıp
durdukları ahlak hikâyeleri de hep daha öncelere aittir.
Bu sorun bugüne ait değildir. Yüzyıllardır
Müslüman dünyanın gelirinin çoğu yağma ve talandır; dolayısıyla bu topluluklar
kimseyi bulamazsa birbiriyle didişir, birbirlerinin kanını dökerler. Çünkü üreterek
değil de kan dökerek dünyalık elde etmeye alışanlar elbette kısa bir zaman
diliminde çalışkanlığa dönecek değildir. Bu yüzden de yüzyıllardır Müslüman
dünyanın ruh âlemiyle ilişkisi kalmamıştır. Çünkü çalışmak ibadettir, dünyaya
bir şeyler katmak ibadettir. Peygamber’e bir gün birisi gelerek iki kardeşin
durumundan bahseder. Bunlardan birisi zahit ve abittir, sabahtan akşama oruç
tutar, ibadet eder. Fakat ibadetleri sebebiyle çalışmaz, kardeşi çalışıp onun
dünyalığını sağlar. Bunlardan hangisinin daha üstün olduğunu sorar. Peygamber
de ona cevap olarak çalışıp besleyenin, kendini ibadete adamış olan kardeşten
üstün olduğunu söyler. Çünkü kulluk gökteki bir Allah’a yapılmaz. Zaten gökte
ayrı bekleyen bir Allah yok.
Zariyat 56’da “Ben cinleri ve insanları,
ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” denir, bilirsin. Hani dindar kesim
ayeti ibadete, namaza bağlar. Oysa alakası yok, çünkü eğer Allah tüm insanlığı
kendilerine kulluk etsin diye yaratmışsa ve sadece namaz kılan topluluk bu
görevi yerine getiriyorsa, çok büyük çoğunluk ne Müslüman olduğu ne de namaz
kıldığı için Allah başarısız oldu demektir. Fakat hakikatte öyle değil, tüm
insanlar, hatta tüm canlılar Allah’a istesin istemesin kulluk etmekteler. Çünkü
az önce de söylediğim üzere, yukarıda ayrı bir Allah bulunmuyor, bunu iyi bil.
Öyleyse nasıl kulluk ediyor her canlı O’na: Dünyaya ve bütüne katkı sağlayarak,
yani çalışıp çabalayarak. Kimse Allah’a kulluktan ayrı gayrı değil, anlayacağın.
Fakat asıl olan elbette bilinçli şekilde etmek. Bunun en iyi yolu da insanlığa
hizmet etmekle olur. İnsanlığa katkın ne kadar büyükse Allah’a kulluğun da o
derecededir. “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır.” demesi
bundan Peygamber’in.
Amcacığım elbette sana bu bilgileri
okullarda anlatmadılar. Kahvehanede zaten her şeyin suçlusu ‘gâvur’. Ama sana
bu dinin dindarlığının neden çöküntüye uğradığını söyledim işte: İşte bunun sebebi
tam olarak eski dönemlerdeki sözde ‘okumuş’, sözde ‘âlim’ diye adlandırılan
kalem ehlinin ‘cahil’ ve ‘barbar’ diye nitelediği göçebe ataları gibi olmaktan
utanması yüzündendi. Oysa gel gör ki şaman olan ataları öteki âlemler ve ruh
hakkında bunlardan daha fazla bilgi sahibiydi muhtemelen. Bugün de durum hâlâ
aynıdır, Müslüman dünya ruh açısından ve ahlak açısından perüperişan durumda, en
zengin bölgeleri bile böyle. O yüzden Müslüman Müslüman ile yaşamak istemiyor
da hep Betı’ya kaçıyor fırsatını bulunca. İşte o yüzden bugün Müslüman dünya getirisini
görmedikleri ibadetleri kutsayıp dururken “Acaba ben kimim?”, “Ben niye varım?”
diye soran gerçek araştırıcılar, internet sağ olsun, soluğu Budist üstatlarda ve
öğretilerinde alıyor. Çünkü Arap emperyalizminin özentiliğindeki muhafazakâr
dünya o taklitçi öğretisiyle ne bu dünyada ne de öte âlemde dikiş tutturabilmiş
durumda. Ruh deyince öteye kaçıyorlar, ruha inandıkları hâlde.
Dolayısıyla sevgili amcam, elimizde
iki özenti topluluk var. Birisi senin nefret ettiğin Batı kültürü özentisi,
okumuş topluluk, diğeri ise senin kutsal zannettiğin Arap emperyalizmi
özentisi, okumamış halk topluluğu. Ve her ikisi de ruh açısından büyük kalite
eksikliğine sahip. Çünkü ruhtan haberdar değil, ruhu umursamıyor, kendini geliştirmeye
yanaşmıyor bile. İkisi de aynı şekilde törenlerle, ritüellerle o kadar kafayı
bozmuş ki bunları yerine getirmenin tüm sorunları çözeceği inancı içinde
bocalayıp duruyor. Gel gör ki çözmüyor işte.
Gel ben sana daha güzelinden
bahsedeyim. Gerçek Türk özünden. Bir zamanlar bu coğrafyada Orta Asya’dan
göçen, hâl sahibi dervişler yaşardı; zaten Anadolu’daki tasavvufî yaşam tarzı
da onlardan eserdir. Bunlar ne Araplar gibi davranır ne Araplar gibi giyinir ne
Araplar gibi yaşamaya çalışır ne de dillerini Arapların dillerine benzetirlerdi.
Bak, aç Yunus Emre oku, kültürel alışverişten dolayı pek çok Arapça kelime
göreceksin ama bir gram Arap olma çabası göremeyeceksin. Üstelik bunlar paraya-pula,
mala-mülke, makama-unvana da değer vermezlerdi, bugün nesnelere ve gurura tapınan
modern insan aksine. Bu dervişler, genelde solcu kesimce övülen, ama kendilerinin
yaşamaya asla yanaşmadığı üzere komünler hâlinde yaşar, birlikte çalışır,
bölüşür, yerlerdi. Yoldan geçene yardım eder, misafirleri başları üstünde
ağırlar, düzen ve adaleti sağlarlardı. İşleri güçleri iyilik, kardeşlikti.
Onların yanında aç kalmazdın, açıkta kalmazdın, güvende hissederdin.
Bu ahlakın sağlayabildiği zihinsel
açıklığı Hacı Bektaş Veli’nin şu şiiriyle ele alalım örneğin:
Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok
Eksiklikle noksanlık senin görüşlerinde
Düşünün ki ta 13. yüzyılda kadın ile
erkeğin arasında bir fark olmadığını söyleme cesareti göstermiş Hacı Bektaş
Veli. Yetmemiş, sözde kalmamış, üstelik Kadıncık Ana vasıtasıyla da Bacıyan-ı
Rum’un kurulmasına yahut gelişimine öncülük etmiş. Bacıyan-ı Rum bu dünyada var
olmuş ilk kadın örgütlenmesidir. Düşünebiliyor musunuz Hacı Bektaş isimli
dervişin iç dünyasındaki gelişmişliği? Aklınız alıyor mu?
Daha iyi anlamanız için: Ondan bir
zaman sonra taklitçi Arapçı anlayış gücü ele geçirdi ve şehirli Müslüman
kadınlar -köylüler değil, dikkatinizi çekerim- cumhuriyet kurulana kadar
çarşaflarından burunlarını çıkaramadı. Kadınlara yönelik eğitim faaliyetlerine
ancak 1800’lerde –Hacı Bektaş Veli’den beş yüz küsur yıl sonra- 2. Mahmut’un
başlattığı yenileşme faaliyetlerinin ardından Sultan Abdülaziz cesaret edebildi.
Bu coğrafyayı geçtim, daha 1700’lerde Amerika’da kendi ayakları üstünde durmaya
cüret eden kadınları cadı diye diri diri yakıyorlardı yahu.
Sonradan yerleşik hayata geçmiş göçebe bir
derviş olarak daha 1200’lerde bu kelamı edebilmiş Hacı Bektaş Veli. Dünyanın gelmiş
geçmiş en vizyoner insanlarından olduğu su götürmez, hiç abartmıyorum, nazarımca
Elon Musk bu eski göçebe dervişin ancak çıraklığını yapar. Bunun ne kadar
önemli bir söz olduğunu bugün bile kimsenin kavrayabildiğini sanmıyorum.
Söylediği sözü Moğolların ortalığı yakıp yıktıkları zaman diliminde söylüyor. Bundan
ötesine yapılacak yorum yok; öylesine bir gelişmişlik bu.
İşte güzel olan bu insanların
yaşantısıydı. Gerçek inanca, ruha uygun yaşam tarzı buydu. Beşeri insan kılan
bu öğretilerdi.
“Anadolu irfanıydı o, bitti gitti.”
‘Anadolu irfanı’ diye bir şey
yoktur kardeşim. Batı irfanı da yoktur. Coğrafyaların irfanı olmaz, ruhsal
âlemden haber alanların ve bunları takip eden belli başlı güruhların irfanı
olur. Çünkü irfan ruhsal âlem ve varlıklardan haber ve nasip almak, evrensel
yasaları öğrenip buna uyum sağlamak demektir. Hiçbir halk da buna uygunluk
sağlayacak kadar gelişmiş olamaz, ancak küçük, seçkin topluluklar irfan sahibi
olabilir. Bunlar gücü ele geçirerek veya başka bir şekilde yayarak avamı da
kendilerine uymak zorunda bırakırlar. İrfan dedikleri budur. Anadolu’daki irfan
Bektaşi irfanıdır, muhafazakâr kesimin önde gelenleri bu gerçeği
sindiremediğinden Anadolu irfanı demeyi tercih etti. Anadolu’nun irfanı
dedikleri Bektaş Veli’nin irfanıdır, Mevlana’nın irfanıdır, Yunus Emre’nin
bağlı bulunduğu irfandır. Bektaş Veli bu irfanın yayıcısıdır, diğer iki veli de
Bektaşilikle irtibatlıdır. Neticede Anadolu irfanı dedikleri göçer Türklere
öğretilen bu irfandır. Yoksa köyünde oturup tarlasını ekip biçen köylünün
ortaya serdiği bir irfan mevcut değildi, böyle bir şey olması da zaten mümkün
değildir.
Peki bugün ne irfan var? Bugün hem
modern kesimde hem muhafazakâr kesimde boş sloganlar var. Bugün benlik
hizmetçiliği var. Bugün mal, para-pul, şan-şöhret, makam-mevki; kısaca dünya
tapıcılığı var. Ve bunlar hiç güzel değil. Bak, muratlarına erişemezsin de
içinde kalır diye değil, muratlarının tamamına erişsen bile güzel değil bu
dünya düşkünlüğü, bu içindeki eksikliği dünyevi nesnelerle ve dünyevi
ayrıcalıklarla doldurma çabası; çünkü insanın içinde öyle tuhaf bir ateşe odun
ki elde ettikçe daha fazlasını, daha da fazlasını, hep daha fazlasını
istetiyor. Kaçan bir gölgeyi yakalamaya çalışmak gibi bu iş. Mantıklı bile
değil.
Başka bir milletin
mensubuymuşçasına davranmana sebep olan, ahlakı yükseltmeyen, insanı daha yüce
kılmayan hiçbir öğreti güzel değil. İçi temizlemeyen, ruha dokunmayan, kurallar
yığını hâline gelmiş, ibadeti rakam sayıcılığa dönüşmüş dinsel yaşam güzel
değil. Bu yaşam insanı küçültüyor, taklitçilikle basitleştiriyor. Hakiki ahlak
nasıl olur da insanı daha geriye götürür? Hakiki ahlak nasıl olur da insana
sınıf atlatmak yerine sınıf düşürtür?
Yozlaşmış bir çağda, yozlaşmış
inanış, anlayış ve algılayışlar içinde böyle bir ahlaka kim imrenmez? Kim
özenmez, kim özlemez? Güzel olan her şey içimizde yozlaştı, karardı mı? Maddeye
tapan kapitalist, modern dünya ve kalıplaşmış, donmuş-donuklaşmış gerici din
anlayışı insan ahlakını bu derece mi tahrip etti?
İşte o yüzden bize gereken,
hatırlatılması gereken, bir zaman zaten bildiğimiz derviş ahlakı. Fakat bu,
eskisi gibi yaşamak anlamına gelmiyor. Dergâha gitmek, loncalar kurmak o
çağların gerekliliği olarak ortaya çıktı; çağ değişti, gereklilik bitti.
Söylediğimi ruh eğitiminin temelden, çocukluktan başlayıp halka vermek olarak
ele al, diğer türlü değil. Kimse kimseyi dergâha falan davet etmiyor. Zaten
bugün var olan o türden yapıların başındakilerin de iyi bir tahminle %80-90
aralığında ruhtan haberi yok.
“Yeğenim, öyle eskisi gibi olmasa
bile, bahsettiğin yaşamı süren adamları sürekli tembelce olmakla suçlarlar.
Hatta şöyle atasözü varmış eskiden: Gâvurun tembeli keşiş, Müslüman’ın tembeli
derviş. Ona ne diyeceğen?”
Haklısın. Yanlış algılandığında,
kötüye kullanıldığında dervişliğin tembellik getirdiği kesin. Ona hiç itirazım yok.
Az önce de üstüne basarak söylediğim üzere önerdiğim yol tembel, beleşçi bir
yaşam değil, kendini öte dünyaya adamış görünüp bu dünyanın işinden, zahmet ve
sorumluluklarından kaçmak değil. Hayatın içinde yer alan, esaslı bir dervişlik
algılayışı. “Kardeşlik” sorumluluğuyla, ritüelden öte öze bağlı, amacı-hedefi
üstün tutan bir anlayış. O amaç-hedef de şu kirli dünyada insanlığını korumak,
dahası daha insan olmak.
Mustafa Kemal orduya asker almak
için vaktiyle dergâhları dolanır ve has Türk evlatları cephelerde can
vermekteyken bu sözde tarikatlarda sözde dervişlerin öylece keyif çattığını
görür. Haklı olarak müthiş öfkelenir. Bu sorun sadece dervişlik yaşamına
ilişkin de değildir. Camilerde, hocaların gözetimi altında eli ayağı tutan nice
genç delikanlılar askerlikten kaçmaktadır. Yani çıkarımımız şöyle olmalıdır
aslında: “Dinsel hayat tembellik getiriyor.” Veya şöyle: “Tembeller ve
korkaklar her nedense bu kötü hasletlerini din perdesi arkasında gizliyorlar.”
Sahi, neden böyle? Bugün de aynı durum mevcut.
Ve ne yapar Mustafa Kemal, Atatürk
olunca? Elbette çok güzel bir kararla tekke ve zaviyeleri kapatır. Nasıl
kuyruklara bastıysa artık, yüz yıldır dinleriz arkasından atışlarını. Aslında
atışları boşa değildir, Atatürk onların halkı sömürmesini engellemiş ve ekmek
teknelerini batırmıştır. Neden laf etmeyecekler ki, onlar da haklı. Ne güzeldi
çalışmadan, emek göstermeden bedavadan cahil tokatlayarak bolluk içinde yaşayıp
gitmek. Fakat dervişliğin özü bu değil. Derviş ahlakı bu değil. Bu suret-i
Hakk’tan görünen şeytan ahlakı.
Ne yazı ki tarih boyunca organize
dinsel yapılar hep aynı şekilde, cahil insanları sözde eğitip aslında bu
insanların sırtlarına binip emeğine çöreklenerek var olmuş ve varlığını
sürdürmüşler. Yani bu insanların gözünden bakarsak din, tarikat başkalarını
sömürmenin en kolay yolu olmuş. Sadece bu coğrafyada değil, Batı’da da aynısı
yaşanmış. Hiçbir şey bilmiyorsanız, kitap okuyacak vaktiniz de yoksa açın Gülün
Adı izleyin yahu.
Fakat sorun yalnızca dinsel yapılarda
da değil. Bugün de ülkedeki ilk sorun tembellik, tembellikten öte
adamsendecilik. Kimse elini taşın altına koymaz, herkes işin başkası tarafından
yapılmasını bekler. Dindarlar camilerde dua edip duruyor; ne için? Allah bir
şeyler yapsın diye. Kendileri hiçbir efor sarf etmeyecek, hiçbir şey feda
etmeyecek, hiçbir şey kaybetmeyecek; dindar oturacak, Allah onun için yapacak.
Bedavadan koca Yaratıcı’yı hizmetçi kılmaya çalışıyor; ama terbiyesizliğin
farkında bile değil. Bakın, duası kabul olsun emin olun daha da fazlasını
isteyecek. O duası da kabul olsa, artık arlanma da kalmayacak, nasıl olsa her
duası kabul ediliyor ya, sırtı ağrıdığında bile duayla halletmeye çalışacak,
“Ey Rabbim şu sırtımı iki ovuşturuver.” diye Allah’a avuç açıyor olacak belki.
Oysa aynı dinin peygamberi inşaat çalışmalarına katılmış, bir şeyler taşımış,
toza toprağa bulanmış. Demek ki Muhammed bunları yapması gerekenin Allah
olduğunu çözememiş, muhafazakâr Müslüman her işe Allah’ı sürüyor. Ettikleri
ayıbın büyüklüğünü anlayabiliyorsunuz değil mi?
Aynısı seküler kesim için de
geçerli. Hatırlarsınız, bir ara ordunun üst kademesi kendi alışkanlıklarına
ters düşen her uygulama gördüğünde Anıtkabir’de bitiyordu. Niye? Rahmetliye
şikâyet ediyor koca koca adamlar, mızmız çocuk gibi. Ve bu adamlar koruyacak
ülkeyi! Türküsü bile yapıldı, “Sarı saçlım mavi gözlüm neredesin?” diye. Cevap
vereyim: Mezarda. Mezarda bari bir rahat verin adamcağıza yahu. Arkadaş,
Atatürk ülkeyi bir kere kurtardı diye her zora düştüğünde bir kere daha, bir kere
daha kurtarma görevi mi üstlenmiş oldu, böyle bir zorunluluğu falan mı var?
Ayıptır. Bir kere bu topraklardaki insanları kurtardı, yeni ülke kurdu, göçtü
gitti. Bunu bir kere yaptı diye, artık yukarıda ona sefer görev emri gibi ebedi
vazife falan atandı da bizim mi haberimiz yok? Her seferinde onca yolu tepip
gelecek, bir daha Samsun’a çıkacak, yeniden ülke kuracak öyle mi? E bu arada sen
ne yapacaksın her hoşuna gitmeyeni Atatürk’e şikâyet eden üniformalı beyefendi?
Yatacak mısın? Hayır biliyorum da, Atatürk’e gerçekten bu ağır, zor vazifeyi
yükleseler durum bu sefer daha beter olacak. Bu arkadaşlar bakacak, her
zorlukta Atatürk koşup yetişiyor, mahallesinde suyu kesilsin, Atatürk’e gidip
ASKİ’yi şikâyet etmeye başlamış. Çok geçmeden de görürüz ki koca lidere su
borularını döşemek düşmüş, her kamu kuruluşunda geçerli bir gerçek olarak,
zaten tanıdıklar vasıtasıyla işe girmiş olan ASKİ elemanları da memur âdeti
üzere yatış hâlinde.
Ben elbette olayın vahametini
vurgulamak için böyle abartıyorum ama insanoğlu gerçekten de iyiliği sömürmeye
pek meyillidir. Bir-iki kere iyilik yapın görürsünüz, onu senin vazifen hâline
getirmeye kalkarlar, artık yapamayacağın bir duruma geldiğinde tüm o
yaptıklarını unutur, sana kapris yaparlar. Burası da bir gerçektir.
Bu iki güruhun birbirinden farkı
var mı Allah aşkına? Bu coğrafyanın insanı kendisi çalışmasın da Allah’ı da
kullanır, Ali’yi de, Muhammed’i de, Atatürk’ü de. Bu coğrafyada böyle işliyor
işler. Ama dine, ideolojiye, lidere bağlılık saydıkları bu işler aslında ne
kadar ayıp, nasıl anlatacaksın bu insanlara?
Dur bak, Mesnevi’den anlatayım,
Mevlana temsilleştirme konusunda dünyada bir numaradır: Dervişin biri ormanda
iki ayağı kesik çakal görür. Acaba bu ne yiyor içiyor da hâlâ yaşamayı
sürdürebiliyor diye merakla oturup gözlemeye başlar. Biraz zaman sonra
yakınlarda bir tane aslan, bir av yakalar, yiyeceğini yer, gerisini bırakır.
Bunu bulunduğu yerden izleyen çakal da o tarafa sürünerek gider, arda kalanla
karnını doyurur. Derviş de düşünür ki, “Şu mucizeye bak. İki ayaklı çakalı
besleyen Yaradan kulunu da besler elbet. Ben niye çalışayım?” Oturur kalır
yerinde. Bir gün geçer, iki gün geçer, üç gün geçer; gelen giden yok. Çakal
bile uzaklaşıp gider, derviş hâlâ aynı yerde. Bir hafta, iki hafta, üç hafta
geçer; hiçbir şey gelmez. Kırk gün olur, derviş artık ölecek açlıktan.
Dayanamaz fısıldar, “Rabbim benim rızkım nerede?” Bir adam belirir gözleri
önünde, kaşları çatık. Der ki: “Sen iki ayağı kesik çakal mısın, aslan mı?
Madem iki elin de iki ayağın da sağlam; çakal gibi davranma, git çalış da aslan
gibi yemeğinden arta kalanları paylaş.”
Evet, “paylaş”. Kızım sana
söylüyorum, gelinim sen anla, minvalinden son kelimeyi tekrar ettim. Ben bu
hikâyeyi iman başlığı altında da anlattım, orada dervişi övgü unsuru olarak
kullandım, burada ise yergi unsuru olarak kullanıyorum.
İşte bu adamın paşalar gibi tutan
iki eli, iki ayağı varken öylece oturup yiyeceğini Allah’tan beklemesi ayıptır;
bir de o, bu yaptığını dindarlık alameti zanneder. Camilerde el, avuç açıp
sürekli Allah’tan bir şeyler yapmasını isteyen Müslümanlara duyurulur; sonra
önlerinde gaipten biri belirip “Kalkın da yapacağınızı kendiniz yapın,
yapamayanlara da yardım edin.” diye azarlamasın onları. Gerçi böyle yapan Hızır
olsa linçlenir, üstüne çok bağımsız yargımız tarafından “Halkın değerlerini
aşağılamaktan” veya “Halkı kin ve düşmanlığa tahrikten” hapislerde
süründürülür; dolayısıyla Hızır bu satırları okuyorsa kendisine tavsiyem
Müslüman ile dini arasına girmemesi yönünde olacaktır.
Bu öyküde adalet açısından da
almamız gereken bir ders var: Hakikatte herkesten gücüne, kapasitesine göre iş
beklenir. Elinden gelenin en iyisi; kapasitene göre. Yani dünyada da adaleti
sağlamak için herkesten gücü ve kapasitesi kadar iş beklenmelidir; ötesi ona
haksızlık olur.
Fakat bu coğrafyada maalesef böyle
bir durum geçerli değildir. En altından en üstüne, aslan gibi cüsseye sahip
olup da küçük hesaplar içinde çakaldan farksız davranan insanlarla doludur bu
coğrafya. Durum böyle olunca da elbette kargaşanın dinmeyeceğini bilirsin.
“Belki de insanları doğrudan
suçlamak yerine neden böyle davrandıklarını anlamaya çalışmalıyız. Bu davranışların
altında yatan sebep adalet eksikliği. Eğer adalet olsa, adil bir düzen hüküm sürse
onlar da böyle davranışlar içine girmez.”
Fakat adalet eksikliği de zaten
toplumun kendi suçu değil mi? Bir coğrafyadaki her aksaklık o coğrafyadaki
insanların kusuru ve suçudur. Bunun anlaşılması gerek. Kötü ortam gökyüzünden
yeryüzüne indirilmiyor, insanlar önce kendi içlerinde bozulma yaşayarak genelin
bozuluşuna ufak ufak katkıda bulunuyorlar. Yeterince insan ahlaken bozulma
yaşadığında toplum ahlakı zaten yozlaşmış oluyor. Neticede toplum dediğimizi
insanlar oluşturuyor, insanların birlikteliğine diyoruz toplum diye. İnsandan,
bireyden ayrı toplum yok yani.
“Siyasetçiler suçsuz mu bu konuda?
Siyasetçiler bozuyor bence her şeyi.”
İyi de her halk kendi siyasetçisini
kendi üretir zaten. Yalnızca bu coğrafyaya özgü de değil. Bir ülkenin siyasetçisi
oranın halkının aynasıdır, ne eksik ne fazla. Yani ülkenin siyasetçisi halkını
umursamıyorsa, halkın birbirini umursamaması sebebiyledir.
Bakın, bu noktada hakkınız var. Ne
hikmetse siyasette Allah diyen almaya odaklı, Türk diyen almaya odaklı, Atatürk
diyen almaya odaklı, hatta sol diyen bile almaya odaklı, nasıl oluyorsa?! Bir tane
vermeye odaklı siyasi grup yok. Fakat sadece burada böyle değil durum, Michael
Jackson bile bu soruna “All i wanna say it that, they don’t really care about
us” yani ‘Birader siyasetçilerin bir tarafında bile değiliz, neye kasıyorsun bu
kadar’ diyerek parmak basmıştı, ama işte, gel de anlat anlatabilirsen parti
fanatikleri ile nemalanıcılarına. Nemalananlar yine kişisel menfaat peşinde,
fanatiklere ne oluyorsa?!
Bu iş neden dünyanın her noktasında
aynı biliyor musunuz? Çünkü aslında insanlar sevdiklerini söylediklerinden önce
benliklerini severler. O bayraklar, o kutsal simgeler hep daha çok paraya, daha
güzel evlere ve arabalara, daha konforlu hayatlara ulaşmak için tutulur. Vatanseverlik,
dindarlık, lidere bağlılık hep daha fazla dünya malına giden yolun anahtarı
olagelmiştir. Tüm sistemlerde, tüm rejimlerde, tüm düzenlerde, tüm dinlerde
durum aynıdır; zerrece değişmez.
Fakat madem bu bölümde coğrafyamızı
konuşuyoruz, bu tezi ülkemizde şöyle test edebiliriz: Camilere verilen desteği
kaldırırız, tüm giderler cemaatleri tarafından karşılanır, biz de kaç cami açık
kalıyor, görürüz. Bakalım Allah rızası için kaç kişi, her ay ne kadar para
verecek, o çark nasıl dönecek? Oysa bu insanlar gerçekten Allah’ı sevseydi,
milletten adeta zulüm gibi toplanan vergilere önce kendileri karşı çıkarak o
parayı kendi ceplerinden verirlerdi. Neden kendileri verirdi; çünkü gerçekten
inansalar o işin sevabını kendileri almak isterlerdi. Bugünkü durumda tüm sevap
vergi mükellefleri arasında paylaştırılıyor olmalı; çünkü işin adaleti bu. Cami
ateistin verdiği parayla dikilecek, giderleri ateistin verdiği parayla
karşılanacak, dindar yalnızca içinde namaz kılacak, sevabının tamamı da onun olacak.
Hakikatte adaletsizlik olmaz.
Peygamber’in yukarıda anlattığım
iki kardeş hadisinden hareketle şu sonuca varabiliriz ki bu ülkenin hangi
kesimi daha çok vergi veriyorsa üstün olan odur. Eğer seküler kesimse, ibadeti
olmadığı hâlde, ibadeti bol ama seküler kesimden aldıklarıyla ibadetlerini yapan
muhafazakâr kesimden hadise göre hakikatte üstündür. Öyle midir bilmiyorum, ihtimal
olarak aldım ben onu. Ama şurası kesin: Kim daha çok çalışıp daha çok veriyorsa
hakikatte üstün olan her zaman odur. “Veren el alan elden üstündür.” der
Peygamber.
Zaten şöyle bir durum mevcut: Her
şeyi yaratıp kullarına bahşeden o yüce varlık şöyle dursun, kişi sevdiğini
iddia ettiği bir insan için bile birazcık paradan kaçınıyorsa açıktır ki onun
sevgisi yalandır, esas sevdiği parasıdır, sevdiğini iddia ettiği insan değil.
Dahasını söyleyeyim, dünya malına düşkün kimseler kolay kolay kendi kesesinden
başkasını sevemez. Çünkü seven, sevdiğini mutlu etmek ister, ruhtan gelen bir
özelliktir bu. Bakın çocuklara, hoşlandığı bir kızı görünce nasıl ilgi
gösterir, ona yaranmak için hemen nasıl çiçek toplayıp gelir. Bir çocuk kadar
yok musunuz? Fedakârlıktan kaçınarak ancak yalancılığınızı ortaya vurursunuz.
Tabii bu benzetme çok da doğru
değil bu arada. Çünkü insanoğlunun çoğu art niyetlidir, çoğu dünya malına
düşkündür. Bu nedenle çok seviyorum diye malını mülkünü bir kadının, bir
erkeğin önüne sermemeli kimse. Yoksa karşı taraf alacağını alır, muhtemelen
donuna kadar alır hem de, sonra da yoluna gider. Maalesef dünya böyle bir yer.
Yalnızca benzetme, teşbih o. Fakat konu Yaradan’a; hangi isimle inanıyorsanız
işte, insanı yaratan ve var edene geldiğinde çok doğru bir benzetme olur çıkar.
Allah’a ve ahirete inandığını söyleyip bunun için malının bir miktarından bile
vazgeçemeyen ancak yalancıdır.
Evet, din adamlarına maaş vermeyi
keselim namaz kılacak adam bulmakta bile zorlanabiliriz; ama bu iddiam yalnızca
dine veya dindarlara yönelik kalmayacak. Diğerleri de aynı çünkü. Görmediniz mi
bedelli askerlik çıkınca kaç Türkiyem sevdalısı milliyetçi, kaç Atatürk yoluna
ölecek gözü kara delikanlı hemen banka şubelerine doluştu? Söze gelince
ölüyorduk, öze gelince altı ay askerlik zor geldi? Şurasına gerçekten
inanıyorum ki “Atam, Atam, sen kalk da ben yatam.” diye şiir okuyanların baskın
kısmı Atatürk yerinden kalkınca Kurtuluş Savaşı’ndaki şartlara geri dönüleceğini
bilse, Atatürk’ün başına koşar, nöbet tutar ve bir gıdım kıpraştığı an kapağı
geri üstüne örtmeye kalkar. ‘Can vermek’ sözde kolaydır, ama özde Iphone’undan vazgeçmek
bile zor gelir insana. Biz bunu Disney’in Atatürk’e yaptığı saygısızlık ile
gördük; Atatürk uğruna öleceğini söyleyen ultra laik sanat camiasından en ufak
tepki yükselmedi. Meğer onca sevgi ekmeğin yalnızca bir yerden kesilmesiyle
bile bitiverirmiş.
Şundan hiç şüpheniz olmasın ki sayılı
çok az kişi dışında bütün çoğunluk önce kendi malını-mülkünü,
zevkini-sefahatini düşünür; bakın kendisini bile değil, kendi zannettiği şu
hayvanî bedeni ve isteklerini öne koyar. Yani olur da Atatürk gerçekten
diriliverir de Kurtuluş Savaşı dönemi milliyetçiliğini geri getirmeye, o
dönemin tedbirlerini hayata geçirmeye kalkarsa, twitter bugünün Atatürkçü
geçinen kesiminin linçleyen postlarıyla dolacaktır. Rahata alışmış kesim
ayrıcalıklarından Atatürk için bile vazgeçecek değildir. Bu işin aynısı her
kesim adına geçerlidir üstelik; Peygamber dirilip gelse de din adamlığı diye
bir meslek olmadığını, ne kendisinin ne de görevlendirdiğini tek bir kişinin
din anlatmak için para aldığını söylese, üstelik “Sizden para istemeyenlere
uyun.” diye ayet olduğunu hatırlatsa, tıpkı İsa Mesih’in Yahudilerin nefretini
çektiği gibi din adamı sınıfının çoğunluğu onu o an düşman ilan ediverirdi.
Siz söyleyin, bu coğrafyada kim
kimin umurunda Allah aşkına? Kaç fırıncı, ‘yapabildiğim en iyi şekilde ekmek
yapayım da halk faydalansın, ben de sevap kazanayım’ niyetiyle işine başlıyor? O
çok kullanılan “Allah razı olsun” sözü bu coğrafyada sadece otomatik cevap
olarak vardır, yani bir iyilik isterken ‘teşekkür ederim’ yerine veya bahşiş
falan bırakmamak için yapıştırılır; yoksa gerçekten Allah rızası aranmaz. Gerçi
bahşiş ne kadar etiktir, orası da ayrı bir soru, ama konumuz farklı. Allah
rızası, ‘Yaratıcı’yı hoşnut etmek’ anlamına gelir ve Allah razı olsun da ‘Yaradan,
yaptığın bu iş sebebiyle senden hoşnut kalsın’ demektir. Aşırı zengin ve aşırı
cömert bir insanı bir şekilde hoşnut ettiğimizi düşünelim, geri dönüşü nasıl
olurdu? Yüksek miktar parayla veya pahalı bir hediyeyle, değil mi? Yani ola ki
örneğin bir düğüne öyle biri teşrif etti, düğün sahipleri herkesi bırakıp onun
hizmetine düşmez, onu hoşnut etmeye çalışmazlar mıydı? ‘Beşi bir yerde takacağı
varsa onun yerine külçe altın atsın da kafamızı yarsın isterse’ niyeti içinde? Anlayacağınız
insanlar gerçekten iman sahibi olsaydı sağa sola ‘Allah razı olsun’ diye diye
Allah rızası dağıtmaz, o Allah rızasını alabilmek için koşuşur dururlardı. Oysa
gerçek aksi yönde, kimse Allah rızası için çaba sarf etmiyor, maldan, mülkten,
paradan, konumdan vazgeçmiyor, yapan varsa bile parmakla gösterilecek kadar az;
yani insanların geneli iman tarafında değil ego-nefs-benlik tarafındalar. Bu
durum zaten coğrafyadaki mevcut hâli de açıklamaya yetiyor.
Ve yine, her gittiğim her yerde
dikkatimi çeken başka bir şey var: Ortadoğulu milletler daima gürültü yapıyor;
çoluk çocuktan başlayarak yaşlısına kadar; hepsi çok gürültücü. Hele çocuklar
bulundukları yerlerde sanki içlerine şeytan girmiş de çıkarma ritüeli esnasında
rahibi öldürüp kaçmışçasına davranıyorlar. Çığırtı, cazgırlık, bağrış çağrış. Bir
kafayı 180 derece döndürme eksik, yakın zamanda birkaçı onu yapmaya da geçer
muhtemelen. Düğünde, kafede, markette, otobüste; insanların toplaştığı her
yerde aynı durum söz konusu. Yalnızca şu gerçek bile hayatı okumayı az biraz
bilenlere bu insanların egoları tarafından yönetildiğini göstermeye yeter.
Çünkü ego ‘ben varım, buradayım’ demek ister. Ne kadar dikkat çekerse o kadar
var olduğuna inanır. Aynı şekilde doğada da hayvanlar yüksek sesle, haykırarak
birbirleriyle iletişim kurar. Dallarda kuşlar daha yüksek ses çıkarabilmek için
kendilerini yırtar; çünkü kimin sesi daha yüksekse dişiyi o çeker. İşte ego
tarafından yönetilen, ruhtan uzak insan da aynı sebepten yüksek sesle,
gürültüyle varlıklarını kanıtlamaya çalışırlar.
Siz o gürültücü insanların sözde
dindarlığına bakmayın, o önemli değil, davranışlarına bakın, inancı eylemler
gösterir. Aslında çoğu için o dindarlık gösteriş veya taklit yoluyla
ego-nefs-benliğe hizmet, ruha değil. Bu insanlar dinin egoyla, nefsle kavgaya
tutuşmak olduğunu anlamıyorlar. Anlamadıkları için de yularları ego elinde,
duygusal anlamda bir oraya bir buraya savrulup duruyorlar. İçi kaos hâlinde,
sürekli çalkalanan, kendi içini düzene kavuşturamamış insanların toplaştığı bir
coğrafyada nasıl olacak da düzen bulunacak? Bunun imkânı yoktur.
Zaten Türkiye ve Ortadoğu’da gücü
ele geçirenin diğerlerini ezmeye başlaması, bu bölgeleri yurt tutmuş halkların
ego-nefs-benlik kontrolünde hareket ettiğinin en büyük göstergesidir. Bir grup
yırtıcının oluşturduğu sürü, bölge ele geçirdiğinde aynısını yapmaz mı? Tüm
payı kendilerine almak gayreti içinde diğer sürüleri ya kovarlar ya da kafa
tutmaya kalkan rakipler öldürülür. Anlaşma yoktur, uzlaşma yoktur, paylaşma
yoktur. Sadece ele geçirme ve elde tutma gayesi vardır. Yalnızca ‘Ben’ ve
‘Benim ait olduğum grup’ önemlidir. Ego bundan farklı hareket etmez. İşte
demokrasi bu yüzden, egoları tarafından yönetilen topluluklarda uygulanamaz,
uygulanırsa da kör döğüşüne dönüşür.
Kabul etmek gerekir ki bu
coğrafyada insanlar birbirinden nefret ediyor, gücü ele geçirince hemen
diğerlerine kendi yaşam tarzını dayatıyor. Aslında bu yolla gücü elden
kaybedince kendilerine edilecek eziyetin de önünü açmış oluyorlar ama hırs ve
güç sarhoşluğu bunu anlamalarına engel. Birbirlerinin acısından, birbirlerini
ezmekten, aşağılamaktan, küçümsemekten zevk alıyorlar; şeytanlar gibi. Böyle
olunca da onlara göksel kanunlar gereği şeytanlar gibi muamele ediliyor,
kibirleri yüzünden başları asla beladan kurtulmuyor. Ortadoğu coğrafyasına bir
bakın: Dün İngiltere vardı, bugün ABD, yarın muhtemelen Çin olacak; fakat bu
coğrafya aynı kalacak. Çünkü bulundukları hâlden mutlular, birbirlerinin
acılarından besleniyorlar, kendilerini değiştirmek istemiyorlar. Bir şeytan
topluluğunu nasıl idare edeceksin, hemen başlarına onlardan beter bir zebani
grubu geliyor hâliyle.
Maalesef Ortadoğu’nun halkları
dinsel kuralları putperestlik hâline getirmiş, ancak alttan her tür haltı yiyen
bir güruhtur, bunun hepimiz farkındayız. Ve bu durum aynı seyrettiği, bu güruh
insanlığa yaklaşmadığı, gerçek mutluluğu huzurda, özgürlükte, hoşgörüde
aramadığı sürece işler değişmeyecek, kimse boş hayal kurmasın. Baştaki zalimler
gidecek, daha zalimi gelecek. Nereye dek? Bir yerde bir çatlak baş gösterip
artık insanların değişmekten başka yol bulamadığı bir süreye dek. Sadece
toplumsal değil kişisel temelde de durum aynıdır. Neticede insan Yaradan’a ve
değişmez yasasına baş eğmek zorunda; bu ister kendi arzusuyla, kendisini
düzelterek gerçekleşir ya da ateş, bela, musibet musallat olur, onu zorla
değiştirir.
İşin aslı şu: Ne zaman ki hayatı
doyasıya yaşamayı, eğlencelere gitmeyi, tiyatro oynamayı, evde oturmamayı seçen
kadın ile evine çekilip Kuran okumayı seçen kadın birbirine karışmaz, o zaman
ülkede huzur ve düzen hâkim olur. Aksi takdirde bir biri gücü eline geçirir,
bir diğeri, birbirlerine zulmettikçe kinleri de artar, daha da fazla zulmetmeye
başlarlar. Ta ki her ikisini birden süpürecek ilahi gazap üstlerine çökünceye
dek. O zaman kurunun yanında yaş da yanar, bu akılsız topluluk yüzünden. O
nedenle Musa da aynı soruyu sormuştu: “… Ey Rabbim. … İçimizdeki beyinsizlerin
işledikleri yüzünden bizi helâk mı edeceksin? …” (Araf/155) ‘Beyinsiz’ diye
çevrilmiş olan kelime sufeha… Diyanet’in sitesinde sufeha’nın sözlük tanımı
şöyle yapılmış: Cahil, ahmak, kaba, saldırgan. Ortadoğu insanlarının belki
yüzde yetmiş-seksenini içine alan bir tanım bu. Anlıyorsunuz değil mi neden bu
coğrafya bu hâlde? İşin ironik tarafı muhafazakârlar, İslamcılar bu ayetleri
hep diğerlerine karşı silah olarak kullanıyor ama kendileri de davranış ve huy
olarak bu ayetlerde kınanan kimselere dâhiller, farkında bile değiller. Yani bu
iş Ebu Cehil’in, Ebu Leheb adıyla inen ayetleri alıp sağı solu suçlamasına
benziyor. Orada bahsedilen sizsiniz arkadaşım. Sizden bahsediyor orada.
Bu arada Ebu Leheb ile ilgili
ayetlerin bin dört yüzyıl önce yaşamış bir kabile kaçkınından öte batınsal
anlamda aslında egoyla ilgili olduğunu, ‘Alevin babası’ olarak çevrilen Ebu
Leheb ifadesinin ego-nefs-benlikle alakalı olduğunu zaten aktarmıştım. Bir
üstte yer alan karşılaştırma yalnızca benzetme amaçlı, lütfen ilk anlamıyla ele
alıp yanılmayalım.
“Bu insanları suçlayıp duruyorsun
ama bu coğrafyanın insanları duygusaldır, onca hata yapmaları da bu sebeple.”
Doğru bir noktaya parmak basıldı.
Gerçekten Ortadoğu’daki problemlerden bir tanesi de işte bu fazla duygusallıktır
ve fazlaca duygusallık aşılanmasıdır. TV’ler yoluyla olsun, kültür yoluyla
olsun, hatta o bozulmamış türküler yoluyla olsun Ortadoğulular her zaman kendi
duygusallıklarını tatmin edebilecekleri ürünlere meyleder. Bu yüzden
dizilerimiz ve filmlerimiz vıcık vıcık duygusallık içerir, her kanal ağlama
duvarına dönmüş durumdadır. Bir ‘kurban hissetme’ duygusu kamçılıyorlar ki;
aman aman, evlerden ırak. Yeşilçam’ın bir parça muhafazakâr, bir parça solcu
kültürün baskın bulunduğu filmlerinde de bolca yedirdiler bunu bize. Hakkı
yenen fakir, karşısında adi zengin adam tiplemeleriyle iki-üç nesli fakir
hayata özendirdiler, dahası fakirliği samimiyetle eşdeğer gösterip resmen
teşvik ettiler. Sanki zengin olunca bir anda ahlaksızlığa saptığın gibi fakir
olunca da bir anda ultra ahlaklı hâle geliyorsun. Oysa uyuşturucunun en yaygın
olduğu yerler her zaman en zengin muhitler ile gecekondu mahalleleridir, hiç
sekmez. Nasıl zengin muhitlerde yozlaşmışlık yüksekse, fakirlerin toplaştığı
yaşam alanlarında da durum aynıdır, yozlaşmışlık her yanı sarar. Her konuda
olduğu gibi gelir düzeyinde de ideali orta gelir seviyesidir. Ne seni hayattan
koparacak, hedonizme saptıracak, sorumsuzca zengin bir yaşam ne de hayata dair
tüm umutlarını, ümitlerini uzun çalışma saatleriyle tüketecek fakir bir yaşam;
en güzeli ortasıdır. Dolayısıyla mal hırsının, açgözlülüğün kötü bir şey
olduğunu bildiğimiz kadar kendini imkânlardan uzaklaştıracak bir fakirliğe
teslim etmenin de iyi bir şey olmadığını söylemeliyiz.
Bu tezlerime karşı çıkacak
–özellikle sol görüşlü- arkadaşlara da belirtmem gerekir, kesin yargılara
varmayı seven biri değilimdir ama fakirliğin iyi bir şey olduğuna inanan her
kişi, tam şu satırları okuduğu sırada inancını uygulamaya geçirerek birçok
fakiri sevindirebilir ve kendini doğalgaz faturası bile ödeyemeyecek hâle
getirebilir. Gerçi ben biraz paraya kavuşan her solcunun istisnasız, o sövdüğü
kapitalist sistemin ürünlerinin en iyilerini satın almaya başladıklarını gördüm
ama, eğer dediğini yapacak kadar yiğit biri çıkarsa; evde tir tir titrerken az
önceki eleştirinin liberal ekonomi dâhilinde, paradigma içi yapıldığını fark
edip sonradan bana sallayabilir. Fakat benim böldüğüm konuya devam etmem
gerekli, dolayısıyla dikkate alamayacağım, kulağım çınlarsa “Aha, yiğidin biri
tüm malı mülkü dağıttı, evde titriyor herhalde.” diye sizi takdir edebilirim.
Fakat benim takdirimi battaniye yapıp soğukta sarınamazsınız.
Eckhart Tolle’un ‘acı beden’
tabirinden bahsetmiştim, hatırlarsınız. İnsanın olumsuz duygularından beslenen,
egoyla ortaklaşa yaşam süren ruhsal bir parazit, asalak olarak tarif ediyordu.
Sahiden biraz durulunca ruha etki eden bu şeyi veya şeyleri fark
edebileceğinizi, hatta bunlarla yüz yüze gelebileceğinizi yazmıştım. Bu mümkün
değilse, kendinizi biraz gözleyin, o acıya düştüğünüz zamanlarda, yine ne kadar
haklı olduğunun farkına varırsınız. Fakat Eckhart Tolle bu ‘acı beden’ üstüne,
başlığımız açısından önemli olan bir şey daha söylüyor, ona değinmemiştim:
Kolektif, toplumsal acı bedenin de bulunduğunu. Halkın tüm üyelerinden
beslenen, ortak bir acı beden. Ve şöyle ekliyor: “Kolektif acı bedenin yoğun
olduğu Ortadoğu gibi bölgelerde halk matemlerde kendilerine acı çektiren
gösteriler yapar.”
Sahiden neden bu kadar mateme
düşkün bu diyarların insanları? Neden kendilerine acı çektirmeyi seviyorlar?
Arabesk kültürü tamamen bu olay üstüne kuruludur: Kendine acı vermek. Neden?
Zayıflıktan mı? Bir şeyleri değiştirecek güç inancı mı yok? Yoksa çocuk gibi
mızmızlanmak hoşa mı gidiyor? Eski Türk filmlerinde görürsünüz, adam
garibandır, atıyorum zenginler tarafından ezilir ve hemen meyhaneye gider,
orada ağlanır sızlanır. Neden? Madem eziliyorsun, madem hakkın yeniyor yapman
gereken meyhaneye gidip ağlamak değildir. Adaletsiz düzene karşı koyman
gerekir. Bunu yapmak için sosyalist, solcu, anarşik falan olmak zorunda da
değilsin üstelik. İnsanlar yalnızca her şeyin eşit paylaşılmasını istemek için
harekete geçmezler. Bir parça yürek, biraz yiğitlik yeter. Bu isyana teşvik de
değil. Her türden haksızlığı sakince, nefret duymadan, düzgünce konuşarak dile
getirebilirsin, getirmelisin.
Arabesk kültür ne yaptı? İşi
pasifliğe çevirdi. Zenvari bir pasiflik de değil. Öyle olsa, insanlara
tepkiselliklerini, egolarını fark etme fırsatı sağlasa, ruha yakınlaştırsa
başımızın üstünde yeri var. Fakat oyuncağı elinden alınan çocuklar gibi ağlayıp
sızlanmayı, kadere isyan etmeyi, mızmızlanmayı özendiriyor. Kadere isyan; ne
garip. İsyan ettiği şey aslında kendine biçtiği değerden fazlası değil, ama
bunu fark etmiyor. Allah böyle yazmış, diyor. Diyor da o zaman niye isyan
ediyor? Allah’tan gelene isyan etmemek gerekmiyor mu dine göre? Yani arabesk
kültürde hem dindar bir bakış açısı var hem yok; acayip!
Almanya iki dünya savaşından yenik
çıktı, Japonya atom bombasıyla yerle bir oldu. İki ülke de müthiş durumda
günümüzde. Aynısını Orta Doğu’dan bir ülke yaşasa ne olurdu? Muhtemelen arabesk
kültürle, geçmişe bakar, zırlar dururdu. Kendi başarısızlığını daima o yaşadığı
olayda bulur, haklı olarak, fakat bir milim yol almayı düşünmezdi. Ortadoğu’nun
geri kalma sebeplerinden biri geçmişe aşırı bağlılık, takıklık sorunudur.
Evet, önemli olan eylemdir. Yani hakkınız
yeniyorsa meyhanede rakı içip "Kaç para ulan bi’ flüt!” diye bağırmak
yerine hakkınızı aramalısınız. Türkiye gibi sistemi bozuk bir ülkede nerede
arayacaksınız, orasını söyleyemem fakat yeryüzünde çok az kimseye aramadığı
hâlde hak verildi. Batı halkları bunu yaptı, çok can verdiler bu uğurda. Mesela
Türk kadını Atatürk sağ olsun bedel ödemeden bedava hak alanlar arasında başı
çeker; fakat çağımızda görüldüğü üzere, belki de bedava aldıklarından, pek
efektif kullanmazlar haklarını. ‘Türkiye kadını’ diye yazıp görünüşte solcu
özde Kürt milliyetçisi, hatta baskın kısmı Kürt ırkçısı arkadaşları sevindirse miydim,
bilemedim. Ama bu cümle de Kürt kadınlarına TC Devleti’nin -hadi doğrudan
söyleyelim, Mustafa Kemal Atatürk’ün- çok önemli ve özel bir armağan sunmuş
olduğu anlamına gelirdi ki yine aynı güruhun hoşuna gitmezdi. Aşağı tükürsen
sakal, yukarı tükürsen bıyık; PKK destekçisi olup dağa çıkmadıkça bu
arkadaşları memnun etmenin bir yolunu bulmak mümkün olmayabilir.
Duygusallık akla tasma vurur,
olayları doğru okumayı engeller. Bu yüzden aklını kullanmayan her insan dünyayı
‘taraftar olma’ yoluyla okur. ‘Gerçek inanırlar.’ diye bir deyim vardır siyaset
literatüründe, ilk kimin kullandığını veya literatüre soktuğunu hatırlamıyorum.
Yalnızca bu alanla ilgilenen sayılı kişinin bildiği, kıyıda köşede kalmış,
alanın uzmanı bir araştırmacı da olabilir ilk çıkaran, bilemedim valla. Eğer
öyleyse artistlik için yazmadığımı bilin lütfen. Ya da durun, daha bilindik,
alışıldık bir terimle gidelim: ‘Kemik kitle’ deriz, bilirsiniz, partinin
seçmeni değildir bunlar, basbayağı taraftarıdırlar. Liderin kararları,
hareketleri ne kadar abuk olursa olsun, bunlar yine de onun yanındadır. İsterse
on yıl boyunca söylediği her şeye ters düşecek bir hareket yapsın, hem de
bağıra bağıra, öve öve yapsın bunu; kemik kitle ona her şekilde hak ve destek
verir. İşte bu tip insanlar, birini veya bir ideali tercih etmek yerine ona
koşulsuz bağlananlar, hayatı taraftarlık yoluyla okuyanlardır. Ve bu insanların
sayısı öyle üç-beş değildir, bilakis tarihin her döneminde çok fazlalardı.
Kuran’da bir örnek vardır: “Firavun toplumunu aşağıladı (küçümsedi, aptal
yerine koydu diye de çevrilir), onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan
sapmış bir toplumdular. (Zuhruf/54)”. İşte anlatmak istediğim topluluk tam
olarak bunlardır. Bunların sadakati de sorgulanamaz, duygularında samimiyeti
de. Fakat akılları? Onu da sorgulamaya da lüzum yoktur. Aklını başka birisine
devretmiş insanın aklını niye sorgulayacaksın? Evini gönüllü şekilde gayet
zengin birine devretmiş, kendisi parkta yatıp kalkan bir adamın davranışını
sorgulamaktan farksız olur bu. Ve fakat elinizde böyle bir topluluk varsa ve
her hareketinizi bir şekilde kendi içlerinde rasyonalize edip sizi kesin bir
bağlılıkla destekliyorlarsa, diktatör olmamak için çok keskin ve sıkı sıkıya
uyduğunuz bir ahlak anlayışınız olması gerekir. Fakat böyle kimse belki
yüzyılda bir çıkacağından Ortadoğu coğrafyası başına diktatörlerin geçmesinden,
başa geçenlerin diktatör kesilmesinden ve rejim de değişse ideoloji de değişse
yönetici sınıfın her seferinde sopayı eline alması sarmalından bir türlü
kurtulamaz. Türkiye bu konuda istisna olacak gibi görünüyordu fakat tam
demokrasi uygulandığında, aslında Türkiye’nin bu durumda bulunmamasının
sebebinin demokrasinin gerçek anlamıyla uygulanmıyor oluşu olduğunu da görmüş
bulunduk. Tam demokrasi derken halkın seçiminden bahsediyorum elbette, diğer
insanî değerlerinden değil. Yani Türk halkını -burada Türkiye halkı mı deseydim
acaba- muadillerinden farklı gösteren aslında askerin siyaset üstündeki
baskısıymış; özür dilerim ama, gerçek bu.
Bu arada, ‘eğer öyleyse artistlik
için yazmadığımı bilin lütfen.’ yazdım ama, o terim üstünden devam etmediğim
hâlde onu orada öylece bıraktım, artistlik olsun.
“Peki ama duygusallık tümden mi
kötü? Yani birisi acı içinde kıvranırken, inleyişinin komikliğine gülebilmeli
miyiz?”
Kimse böyle bir şey söylemedi,
Yaradan saklasın, insanın çektiği acıya ancak şeytanlar güler. Biz zaten bu
dünyayı hormonlar ve sağladıkları duygular sayesinde deneyimliyoruz,
duygusallıkta bir sıkıntı yok. Sorun tutsak olmakta. Duygular gerçekliği
çarpıtır, benim anlatmaya çalıştığım buydu. Duygulara tutsak değilsen neden
kötü olsun? Fakat tutsaklığa kapılmışsan bedene ve zihne bağlı yanıltıcı
hislerden kurtulmanın tek yolu ruh terbiyesidir. Zaten kendine ruh terbiyesi
vermeyi başaramayan insan bu dünyanın esiri olarak kalır. Kuru kuruya bilgi işe
yaramaz, on tane üniversite diploması alıp yine de duygulara bağımlı, fanatik
bir beşer olabilirsiniz. Kendini yetiştirmek, büyütmekten bahsediyorum. Bu
zorla gerçekleştirilebilecek bir şey değildir, hayatın içinde kendi kendine
olur; ancak insanlara önce bunun hayatın içinde olacağının öğretilmesi gerekir.
Dersi nereden alacağınızı bilmezseniz, o dersi alamazsınız değil mi? İnsanı
olgunlaştıran yaşam ve sorumluluklardır fakat insanlara da bunların kendilerini
olgunlaştıracağı önden öğretilmeli, hatta bunun için olanaklar oluşturulmalı.
Örneğin askerlik gibi. Askere giden her gencin daha olgunlaşmış döndüğünü
gözlemlersiniz. Bunun nedeni oradaki disiplin ve üstlenmek zorunda bırakıldığı
sorumluluklardır. Kötü görünür, askere gidenlerin en çok yakındığı şeydir ama
hayatın gönlünce ilerlemeyeceğini, herkesin birbirinden farklı olduğunu,
karşına her zaman ters adamlar çıkabileceğini, bunlarla uğraşmanın insanı
olgunluk yönünde pişirdiğini anlarsın.
“Yani ne diyorsun, halkı kışlalara
doldurup aylarca oralarda mı tutalım?”
Hayır, kast ettiğim bu değil. Fakat
kuralların insanların bir arada yaşamasına yardım ettikleri açık değil mi? Yoksa
onca çeşit adamı askerde bir arada nasıl tutacaksın? Tam olarak öyle sert
kuralların uygulanması hata olacaksa da kamusal alan tanımının tekrar yasaya
girip insanların bir miktar kısıtlanması gerektiği açık. En azından ortada bir
düzen bulunsun.
Bir ehliyet verecekleri zaman yüz
farklı kural ezberletiyorlar. Trafik düzgün aksın diye. Sınırsız özgürlük olsa,
herkes kafasına göre takılsa trafik akışı düzgün sağlanamaz, yollar allak
bullak olur, ortalık Ortadoğu’ya döner; yüz farklı kaza, kargaşa, karmaşanın
getirdiği aymazlık, tepkisizlik. Çarpışan arabalar gibi, kimin kime çarptığı,
kimin çarpıp kaçtığı belli olmaz. Günlük hayatta neden böyle değil?
Anne-babalık kuralsız, davranışlar, hareket tarzları kuralsız. Kamusal alan
önemini yitirmiş. O zaman ehliyeti de kuralsız dağıtalım. Nasıl olsa trafiği
düzenleyen bir ‘gizli el’ bulunur. Öyle olmuyor mu yoksa?
“Her şey kurallarla mı belirlensin,
askerî koğuşta mıyız, ay neler oluyor?!”
İzmirli ablacığım, bir dur hele,
kimse her şeyin kurallarla belirlendiği bir hayat tasvip etmiyor. Bu tür bir
yaşam elbette aşırıya kaçan derecede sınırlandırıcı, kısıtlayıcı ve sıkıcı
olurdu. Bunu savunmuyorum. Zaten kuralı kim koyacak, bizim için en iyisini kim
bilecek? Semavi dinlerin savunucularının yüzyıllardır süregelen iddiaları
aksine dinsel kuralları kanun olarak koyduğumuzda bile büyük sıkıntılar
çıkıyor, düşünün ilahi kurallar bunlar, ama hayata uymuyor, hayatı
iyileştirmiyorlar. Çünkü zaman değişmiş, hayat değişmiş, kurallar donup kalmış;
nasıl işe yarasın? Fakat şunu diyorum: En azından bir arada yaşayan görgüsüz
sürüsü bir topluluk değil de düzenli bir toplum olmak adına birtakım kurallar
öğretilemez mi? İlkokuldan başlayarak insanlık öğretilemez mi? Matematikten
daha mı önemsiz bir konu bu? Bilakis kat kat önemli. Çünkü ülkeniz hayvanlar
gibi içgüdülerine göre davranan insanları yüzünden hep kargaşa hâlindeyse
yetiştirdiğiniz matematik dehaları o ülkeden kaçacaktır. Yani yüklediğiniz
teknik bilginin yararı dokunsa bile içinde yaşadığınız coğrafyaya dokunmayacak,
başka coğrafyalara ve insanlara dokunacak. Hangi insanlara? Sürü değil de
toplum olmayı öğrenmiş insanlara.
Örneğin daha küçükken öğretim
sistemi içerisinde benzer bir organizasyon şeması oluşturulabilir. Askeri disiplin
olmaz, toplumsal yapı bir disiplin sistemiyle, örneğin Japon disiplinine benzer
şekilde, yeniden düzenlenebilir. Fakat işin o kısmının bu bölümle alakası yok,
bu bölümün konusu değil. Ruh eğitimi yönünde devletin uygulamaya sokabileceği
adımları konuşmaya ayrı bölüm gerekli.
Yorumlar
Yorum Gönder