32) Hakikatin Kapısı Rüyalar Üzerine

Hakikate giriş kapısı olan rüyalar üzerine konuşma vakti de geldi çattı. Buraya kadar iyi geldik işin gerçeği; kendimi de buraya kadar okuyanları da kutluyorum. Ben elde ederken mevcut ömrümün yarısını verdim, siz bu bilgileri öyle oturduğunuz yerde bedavadan aldınız köftehorlar. Şimdi bu bölümle birlikte iyice hakikat âlemine yaklaşıyor olacağız. Artık yayınların son bulmasına pek bir şey de kalmadı. Keyfini sürün.

Öncelikle şunu söylemek isterim ki insanoğlu kendini çok yanlış tanıyor, daha doğrusu tanımıyor. Kâinatta ne varsa insanın kendisinde var o zaten. İnsan dediğin kâinattaki her şeye erişebilecek bir nesne. Şöyle benzeştireyim; tıpkı dizüstü bilgisayar gibi. Biz internete bilgisayardan bağlanıyoruz. İnternette ne varsa, bize ait değil ancak bizden de ayrı değil, yani bizim bilgisayarımızda da o var demektir. Elbette kendimize özel olanlar da var; örneğin bilgisayara kendimize uygun olan programları kurup kullanırız, bunlar bize özeldir. Geri kalan her şeyse internette, evrensel. İşte aynı şekilde işte, insan bir dizüstü bilgisayar gibi hem kendini izlemekte hem de tüm internet diyarını; fakat çoğunluk bunun bilincinde değil.

İşte bu “internet diyarı” deyimini rüyalar âlemi olarak ele alın. Rüya âleminin kapısını açıp kâinatı izlemek ve kâinata erişmek mümkün. Bu bölümde bunun üzerine konuşacağız.

Rüya nedir, rüyalarda hangi aşamalar mevcut, onu anlatmaya geçmeden önce bir soru sormak isterim: Yılanlar neden her ezoterik ilimde şeytanı temsil eder, düşündünüz mü? Cevabı bilmediğinize, hatta bunun üstüne düşünmediğinize eminim; zaten neden düşüneceksiniz. Öyleyse ben aklımla ayırt ettiğim kadarıyla cevap sağlayacağım. Fakat uyarıyorum, bu da ruhta edindiğim kesin bir bilgi değil, kendi aklımla buldum, o yüzden iddialaşmam kimseyle. Yılan her ezoterik ilimde şeytanı temsil eder; çünkü göz kapakları yoktur, bu da demektir ki uyuyamaz. Uyumayınca rüya da görmez hâliyle. Oysa hakikatin giriş kapısı rüyalardır. Anlayacağınız yılan şeytandır, çünkü bu madde boyutuna mahkûmdur ve asla hakikatle ilişiği olamaz.

Gece yatağa yatınca çoğu insan ruhta gezmeye çıkar fakat bunun bilincinde olmadığından nasıl ve nerelerde gezinir, bilmez. Ezoterik ilimlerde bilinen bir gerçek bu. Kızılderili öğretisine bile bak, yine aynı şeyi söyler. Uykuda ruhun bedenden ayrılışından ve beden ile ruhu bağlayan gümüş bir kordonun varlığından söz eder. Evrensel olarak bilinen bir bilginin üstüne tartışmaya girmeyeceğiz; bizim tartışmamız aşamaları üstüne olacak.  

Burada bizim en önce merak ettiğimiz konu şu olmalı: Rüyalarda bir yerlere gidiyorsak, kıyafetlerimizi de yanımızda götürmediğimize göre üstümüzde ne vardır? Hemen şöyle ipucu vereyim: İlk “insan” Âdem’in bir meyveyi ısırdıktan sonra çıplak olduğunu fark ettiği anlatısını hatırlarsak bu sorunun cevabına ulaşırız.

Önden bildireyim, bu ruhta edindiğim, hakikate ait kesin bir bilgi değil. Kendi aklımla eriştim; doğruluğu kesindir, diye bir iddiam yok. Fakat şöyle bir şey fark ettiğimi düşünüyorum: Nazarımca Âdem ismiyle bildiğimiz zat, yeryüzünde bir zaman beşer olarak varlığını sürdürüyordu; hepimiz gibi uyuyup kalkıp kendi işlerine bakıyordu. Fakat bir gün bir şekilde, muhtemelen göksel bir müdahaleyle ruhta ilk uyanan beşer o oldu ve uyandığında kendisinin orada çıplak bulunduğunu fark etti.

Burada ayrı bir konuya girmem gerekli. Tasavvuftaki sırlardan biri şudur ki şeytanın verdiği ve Âdem’in cennetten sürülmesine yol açan “meyve” aslında cinsel ilişkidir arkadaşım. Âdem, Havva ile birlikte meyveyi ısırdığında, yani çocuk yaptığında, dünya meşgalesine düşer ve Allah’ı unutur. Fakat bu öğretilerde tam tersi, yani dünyayı bırakıp tümden Allah’a yönelmek de doğru kabul edilmez. Allah, “Ne benim için dünyayı ne de dünya için beni (bırak).” demiştir bu öğretiye göre. Hakk katına mensup pirlerin öğretisinden bir hakikat bilgisi bu. Onların bildirdiği elbette doğrudur; şüphen olmasın.

Gelgelelim… Benim kafama şu Âdem’in meyveyi ısırdıktan sonra kendinin çıplak olduğunu fark etmesi takılıyor biraz. İki paragraf üstte verdiğim hakikat bilgisine paralel olarak düşünürsek, şahsıma öyle geliyor ki, işin bir de şu yönünün mevcut olması gerekir: Âdem madem ki meyveyi ısırınca o anda çıplaklığını fark etti; işte ısırdığı o “meyve” onun rüyada uyanıp bilinç kazanmasını sağlamıştır. Hani dedik ya, rüyada hiçbir yere kıyafet götürmüyoruz, öyleyse üstümüzde bir şey yok, diye. Bağlantıyı kurabildiniz değil mi?

Elbette bize anlatılanların rüyaların, daha doğrusu hakikat âleminin sembol diliyle dile getirilmiş bir hakikat olduğunu da göz önüne alalım. Havva, ilk insan Âdem’in eşi olan nefsi ise ve yılan olarak görünen şeytan da zihin ise… Buradan çıkan o ki zihin karanlığıyla işi olmayan, arzdaki bir beşer olan Âdem, meyveyi ısırınca, yani bilinç kazanınca, aynı zamanda zihnin karanlığına duçar olarak cennetten aşağı düşmüştür. Hud 108’i hatırlayın: “Mutlu olanlar cennettedir.” Sizce neden burada ‘mutlu olan cennete gidecek’ diye bir ifade yok? Çünkü mutluluk yüksek bir bilinç durumu ve mutlu olan zaten cennette; ayet bunu söylüyor. İşte Âdem, bilinç kazandığında beden-zihin ikiliğine düşerek mutluluğu kaybetmiştir. Buradan şu çıkar ki, Âdem ne zaman ikiliği aşar da birliğe ulaşır ve tekrar kayıtsız şartsız mutluluk, razılık hâline geçerse o zaman yine cenneti elde etmiş olacaktır. Üstelik bu durum her Âdemoğlu adına da aynıdır. Yani Âdem sana diyorum, oğlu-kızı sen anla durumu var burada.

Tekrar ediyorum, bu bilgi ruhta öğrendiğim, hakikate ait kesin bilgi değil, dünyasal akıl olan zekâ yoluyla, arada ilişik kurarak buldum. Hakksal bilgi verdiğimi söylemiyorum, doğruluk iddia etmiyorum. Fakat olur da gerçekten Hakk katından pirlerin dahi fark etmediği bir bilgi çıkarabilmişsem lütfen beni de güzel bir takma adla anın. İşte ne bileyim, İbn-i Arabî, yani “Arabî oğlu” var, Türko oğlu olabilirim, Şems, yani Güneş var, fakat ben kim, güneş olmak kim, belki Lamba olabilirim. Ama gözünüzü seveyim Ampul demeyin; ampulden yeterince çektik.    

Yine de şu kesin bilgi, her gece fark etmeden bir yerlerde gezinirken eğer kıyafetlerinizi yanınızda götürmüyorsanız o yerlerde çıplak dolaşıyorsunuz; ancak kendi varlığınızın bilincinde olmadığınız için bunun farkında değilsiniz demektir. Yahu hemen yüzünüz kızarmasın, utanmayın, herkes öyle. Yani sadece kral çıplak değil, herkes çıplak. Fakat Âdem ruhta bilinç kazandı, rüyada uyanarak çıplak olduğunu fark etti. Bu yüzdendir ki ilk insan Âdem, fakat ilk beşer değil. Bu da demektir ki beşer ile insan arasındaki farkı sağlayan ruh yönündeki uyanıklıktır. İşte rüyalar bu derecede önemli.    

Fakat kapıyı açmak için önce dikkati oraya yöneltmek ve orada tutmak gerekli; çünkü rüya dediğimiz boyut, bilinç veya âlem içinde ilerleme ancak ve ancak ruhun uyanıklığıyla sağlanır. Uyanıklık da bilincin açıklığıyla doğrudan alakalıdır. Açık olan veya git gide açılan bilinçler tarif ettiğim yoldan geçecekler; kendi zanlarına tutunmuş kapalı bilinçler değil. Yani, “Rüya dediğin gördüğümüz bir iki görüntü işte, fazlası değil.” diyorsan, dediğin doğrudur ve hep de öyle kalacak; üzgünüm.

Kapalı bilinçlerin, bilinç sahibi olmayanların gördüğü rüyaları, içsel âlemin giriş dairesi olarak ele alırsak, herkesin içine girdiği ve ancak bilinci açık olanların kurtulduğu bu dairenin zihnin elemanlarının dekoru olduğunu söylemek gerekir. “Dekor” kelimesini öylece seçmedim, çünkü tam anlamıyla dekordur. Bilinci kapalı birini gördüğü rüyalarda görünen her şey zihne dâhildir ve de zihnin işidir. Gerçi bilinçaltı da bir şeyler katıyordur muhakkak, bu konuya dair öyle çok bilgi sahibi değilim, onu Freud’la Carl Jung’a sormak lazım, bu işlerin uzmanı onlar. Bizim burayla işimiz yok, burası aşılması gereken bir nokta bize. Halk genelde kapalı bir bilince sahip olduğundan bu tür rüyalar görür ve bunlardan anlam çıkarmaya çalışır. Oysa bunlardan anlam elde etmek, kahve falında gelecek görmek gibidir; neye inanmak istersen onu çıkartırsın. Çoğu zaman hakikatle bir ilişiği yoktur bunların. Fakat elbette bazı zamanlar olabilir. İşte o zamanlarda da rüya farklı şekilde hatırlanır zaten, “açıktı”, “çok renkliydi”, “gerçek gibiydi” gibilerden tarif edilir. Çünkü gerçekten farklıdır. İşte biz de sürekli bu türde, bilinçli şekilde kendimizi görüp tanıyacağımız ve kâinattan haber alacağımız rüya boyutuna geçmeyi amaç edindik bu bölümle. 

Hemen önce çözümü işitelim: Düşük bilinçle, daha doğrusu bilinçsizce görülen rüyalardan “açık” rüyalara geçiş için yapılması gereken iş şudur ki rüya içinde uyanacaksın, “rüyadayım” diyebilecek kadar bilincini açacak, yükselteceksin. Ne zaman rüyada olduğunu anlamaya başladın, o zaman kendi gözlerinle göreceksin ki meğerse gördüğün bu ilk aşama rüyalar zihnin dekoruymuş, yani zihnin kendisi yaratıyormuş. Yalan olanı görünce doğru olana yolculuk da başlayacak elbet.

Fakat rüya içinde uyanmakla her iş hallolmuyor, önden uyarayım. Bilinç yeterince yüksek değilse bilincin düşüklüğü ruha yansıyacaktır. Örneğin kişi öfkeli bir yapıya sahipse gördüğü görüntüler o öfkeyi kendisine kendisini yansıtacaktır. Veya bilincin seviyesini aşağı çeken başkaca kötü huylara sahipse zihin buna uygun olarak ruha geri tepkimede bulunacaktır. Zihin bir şekilde ruhu uykuda tutmaya çalışır.  

Yok, bilinç yeterince yüksekse insan bir noktada dilediğini yapabilir hâle gelir. Bu zaten bilinen ve üstüne sık konuşulan bir konu, muhtemelen duydunuz, “lucid dreaming” denir. Inception filmi, başka konuları da içermekle beraber, işte bu lucid dreaming konusunu temel almıştı. İnternette aratırsanız lucid dreamig hakkında yeterince bilgiye ulaşabilirsiniz.

Gelgelelim bizim yöneleceğimiz yön bu değil, çünkü lucid dreaming hakikat âlemine giden yolu kesen tuzaklardan biri. Her istediğini yaratabilecek bir noktada olduğunda dahi yine zihin içinde, tutsak olarak durmaktasındır. Her istediğini yapmak elbette güzel olacak; ancak bu tuzakta fazlaca takılı kalmamak gerekir. Neticede bizim amacımız ne kadar güzel olursa olsun uyanınca yok olacak şeyler değil, sonsuza dek kalacak olanlara ulaşmak. Lucid dreaming de bir serap neticede.

İşte rüyada uyandığında ve ne yapacağını bilemediğinde, yapılması gereken atmosfer olarak gördüğün yeri aşıp yukarı, uzaya çıkmaktır. Çünkü ruhta uzay bizim dünyada gördüğümüz gibi değil. Karanlık aynı, onda değişiklik yok, fakat kapılar var, başka şeyler var. Gezegenler farklı, enerji alanlarına sahipler, başka kullanımları var. Burayı yeterince açamam; çünkü bunları sizin yükselip görmeniz gerekecek. Girmeniz gereken yerlerden girersiniz, belki birileri rehberlik eder, girmemeniz gereken yerlerden, isteseniz de giremezsiniz, çünkü gözleyen ve koruyan var. Fakat bu yolculuk herkese özel olacak.

Peki nasıl yukarı çıkarız: Hafif ruhlar uçabilir, eğer rüyalarınızda uçtuğunuzu görüyorsanız, hafif bir ruhsunuzdur. Sizin için zor olmaz o zaman. Genelde mutlu, hâline razı, başına gelenleri takmayan, zihninde ağırlık taşımayan, ağırlığı ruhta olanlar hafif ruhlardır. Belki bazı uygulamalarla da ruhu hafifletebilirsiniz; hangileri size kalmış. Fakat nefret, kin, kibir gibi karanlık ve ağır duygular, yemeğe fazlaca düşkün olmak, cinsel düşüncelere takılıp kalmak türü bilinçsizlikler ruhu yere çeker. Uçamayan bir ruh içinse yeri terk edip göğe ulaşmak elbette zor olacaktır.  

Bu noktada kendime ait bir tecrübeyi anlatmak isterim. Yine bir zaman diliminde, rüyada uyanıyorum. Fakat rüyada bu sefer uçamıyorum. Etrafa bakınıyorum, gökdelenden de uzun bir bina var ileride. Hızla oraya gidiyorum, tutunup sıçraya sıçraya en tepeye kadar tırmanıyorum. Sonra aşağı bakıyorum ve aşağıdaki görüntülerin beni alkışladıklarını görüyorum. Yani yukarıdaki “zihnin elemanları” kelimesini de öylesine seçmiş değilim. Daha önce de pek çok kereler zihnin kıskacından kaçmış olmama rağmen, zihnin varlığının mutlak surette insanı içeride tutmak üzerine kurulmuş olduğunu orada kendi gözlerimle gördüm. Dolayısıyla tekrar ediyorum, bilinçsizce görülen rüyaların büyük çoğunluğu zihnin dekorundan ibarettir.

Bu konuya ilişkin bir ayet vardır, Rahman 33: “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.” Burada insana “Asla gidemezsiniz!” diyerek meydan okunmuyor. Kimileri yanlış anlayabilir, roket bilimiyle de ilgili değil bu ayet. İşte anlattıklarımdan çıkması gereken o ki bu ayette sözü edilen büyük güç insanda kardeşim. Ruha yönelirsen büyük güç elde edebilir ve yine ruhta, dikkat, dünyada değil, göğe çıkabilirsin, onu söylüyor. Hatta göğü de aşmak gerekli; fakat o artık en ileriki aşama.

İşte buradan çıkacak olan başka bir hakikat de şudur ki Muhammed Mustafa miracı öyle anlattıkları üzere maddede, bedenle yukarı yükselip yaşamış falan değildir. Muhammed Mustafa ruhta yükselmiştir, ruhta. Bunu iyi idrak etmeniz gerek, çünkü buradan da peygamberlerin yolculuklarının hep kendi içlerinde, ruhta olduğu açığa çıkar. Üstelik buradan çıkacak olan da bizlere anlatılan hikâye ve kıssaların geçmişte kalmış birtakım anılar olmadığı, bizim de bize anlatılan peygamberler gibi ve onlarla aynı şekilde kendi yolculuklarımıza sahip olduğumuz ve insan olarak tekamül etmek için kendi içimizde yolculuk etmemiz gerekeceğidir.

İşte sizin blog boyunca okuduklarınız hep bu içsel yolculuğa ilişkindir ve o yöne yöneltmek içindir. Elbette dünyevî konulara da değindim arada, fakat bunlar yeryüzüne ait tarafımıza ilişkin, siz onlara katılmak zorunda değilsiniz. O yönde benimle tam zıt şekilde düşünüp bu içsel yolculuk kısımlarını uygulayabilirsiniz de. Benim görüşlerim beni ilgilendirir, fakat hakikate ve içsel yolculuğa ilişkin verdiğim haberler sizin de karşınıza çıkacak, sizi de birebir ilgilendiriyor.

Anlayacağın sevgili kardeşim, Musa’nın firavunu ve Nil Nehri senin de içinde, içsel yolculuğunda görebilirsin. İsa’nın ölüyü diriltmesi de senin ruhta dirilmen, yaşaman gerekecek. Muhammed’in miracı da senin Yaradan’a kavuşman olarak yine sende tezahür edecek. İşte tutup bunları hikâyeler şeklinde okursan, tam da bugüne dek bize anlatıldığı üzere, yolculuk daha başlamadan hikâyede kalacak demektir. Önce yolun var olduğunu bileceksin ki yola çıkabilesin, değil mi? Bu yazıyı okuyunca yolun varlığından haberdar oldunuz; artık inanırsınız inanmazsınız orası size kalmış.

İşin aslı Kuran-ı Kerim genel olarak çok yanlış anlaşılıyor zaten. Bize anlatılan şu ki: Yukarıda bir Allah var, yeryüzünde birini seçip ona konuşuyor, sonsuza dek geçerli olacak direktifler veriyor ve ardından sessizliğe çekiliyor. Bu tamamen ruhtan habersiz olanlar tarafından uydurulmuş bir anlayıştır. Ne yukarıda ayrı bir Allah var, ne de öylece birini seçip bin yıl sonrasına direktifler veren başkaca, ayrı bir varlık. Peygamber’in anlattıkları bin yıl sonrasına değil, çevresini saran halka, kendilerine, ruh yönlerine. Kuran’a böyle bakmayı, böyle anlamayı, böyle okumayı öğrenmelisin.

Şöyle düşünelim: Bir gün otururken biri salın salına yanımıza geliyor ve diyor ki: “Çok şanslısın! Şimdi sana bin yıl sonra yaşanacak olayların haberlerini vereceğim ve sana verdiğim bilgileri bin yıl sonra birkaç kişi bir yerde oturup hologram olarak tartışırlarken benim verdiğim haberlerin nasıl da o günü anlattığını söyleyecekler.” Bu kişiye ne dersin? Ben ona ne diyeceğimi söyleyeyim: “Madem söylediğin üzere aşkın bir güce, kudrete sahipsin, bin yıl sonrayı boşver de benim bugün ne yapmam lazım, sonsuz kurtuluşu nasıl elde ederim onu bildir .” Bin yıl sonranın hikâyelerini ben ne edeyim yahu? Yok, hologramda tartışacaklarmış da, reytinglerde ilk ona girecekmiş de. Ben nasıl kurtulurum, onu söyle, değil mi? İşte her akıllı insanın aynı şekilde davranması gerekir zaten.

Akıllıların en akıllısı olan Muhammed Mustafa adına da durum böyleydi kardeşim, yanılma. Peygamber millete bin yıl sonra ne olup bitecekmiş, ondan haber vermiyordu. Ruhta önemli olan ne, ruhsal yolculuklarında ne görmeliler, ne yapmalılar onların haberini veriyor, onları öğretiyordu. Aynı yanılgı Hristiyan toplulukta da mevcut. Peygamberlere “prophet” derler ve “prophecy” kehanet anlamına gelir. Oysa peygamberler kâhin değillerdir, halka ruhsal yönlerini hatırlatan, ruhun yolunu gösteren, insana ruh olan yönünü öğreten rehberler ve öğretmenlerdir. İşte sen de Kuran’ı buna göre algıla, buna göre oku.

Dolayısıyla Muhammed Mustafa bin yıl sonra TV şovları reyting alsın diye gelecekten haber vermemişti, sen o TV’lerde toplaşıp bunları tartışanlara bakma, onlar kendi ekmeği peşinde. Bu bilgi klasik din anlayışına yerleşmiş, artık sayamadığımız kadar çok yanlıştan biridir. Muhammed Mustafa etrafındakilerin ruhunu kurtarmaya çalışan bir ruhsal rehber, öğretmen ve kurtarıcıydı ve anlattıkları da elbette bu yöndeydi zaten. İnsanlar bunu nasıl anlamıyor, hayret ediyorum. Sonsuz tarafımız ruh yönümüz olduğuna göre, tabiidir ki Hakk katının görevlileri de asıl olan da ruh yönümüze seslenecekler; bu nasıl anlaşılmaz? Peygamberlerin tamamı insanları ruhta kurtarmak üzere hareket ederler, etmeliler. Görev tanımı bu çünkü, peygamberlik bu demek. İnsanların ruhunu kurtarmaya çalışmayan peygamber, sahaya çıkan ama topla hiç ilgilenmeyen futbolcu gibi bir şey olurdu. Vazifenin tanımına aykırı bu iş.

Dolayısıyla Nil Nehri, firavun, dirilen ölü, kazanılan zafer… Kuran’da ne varsa hepsi ruha ilişkindir ve hepsi de ruhta yer alır. Örneğin Fetih Suresi’nde “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.” ayeti nasıl olup toprak elde etmeyle ilgili algılanabilir yahu? Dolayısıyla o apaçık fetih ruh olan Muhammed’in kendi karanlık tarafı olan ego-nefs-benliği üstündeki kesin zaferidir ve böylece, ardından gelen ayetteki “Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru yola iletsin.” sözü gerçek olur, geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır. Yoksa bir şehir ele geçirdin diye neden tüm günahların affedilsin? Öyle olsa Cengiz Han dünyada hanların hanı olduğu gibi peygamberlerin de peygamberi olur; ötede de hepimizin üstünden geçmeye devam ederdi. Muhammed’e hangi gözle baktıklarının farkında bile değiller! Zaten bu ayetlerin en dikkat çekici tarafı da şu ki bu ayetler savaş zamanı, kent fethedince inmedi, barış döneminde indi. Dolayısıyla o “fetih”in, Müslümanların anladığı “fetih” ile uzaktan yakından alakası yok.

İşte aynı şekilde Kuran’da tüm o olayları ruha ilişkin okumayı öğrenmek gereklidir. Bunların kimisini ruhsal yolculukta görmek mümkün, kimisini değil. Belki de kişiden kişiye değişiyordur; öyledir muhtemelen. Çünkü herkesin sınavı farklı, zaafı, eksiği farklı, güçlü yönü, iyiliği farklı; dolayısıyla yolculuğu ve karşılaştığı şeyler de farklı olacaktır. Öyleyse Kuran’daki işlerin hepsi görülemez; çünkü bunlar farklı farklı makamların yolculukları, ama içsel yolculuğu boyunca herkes mutlaka Kuran’da anlatılanlardan bir şeylere denk gelecektir.  

Önemli bir not olarak şunu ayrıca belirtmek istiyorum, lütfen dikkat, önemli burası: Siz zannediyor olabilirsiniz ki ben edindiğim bu bilgileri bedene ait küçük akılla ediniyorum. Öyle değil. Verdiğim haberlerin çoğu küçük akılla bulduğum şeyler değil, önce ruhta görüp sonradan küçük akılla bağladığım şeylerdir. Yani ruhta bir şey görüyorum, bir tecrübe ediniyorum, bir şey öğreniyorum; sonra bir bakıyorum ki bir yerde, kutsal kitap olabilir, kitap olabilir, medyada bile olabilir, buna benzer bir şey zaten var, o zaman anlıyorum ki o hakikattendir. Sonra bu ikisini bağdaştırarak satırlara döküyor, insanlar öğrensin diye örnekle açıklayarak anlatıyorum.

Dediğimi anlıyorsunuz, değil mi? Burası çok önemli. Yoksa bir şey okuyup da “Aaaa, böyle okudum, böyle anladım, o zaman kesin böyle olmalı.” demiyorum çoğu zaman. Bunu da yaparım ama sık yapmam, yaptığım her seferinde de aklımın ürünü olduğunu belirtirim. Ben bunun yerine ruhta görüp öğreniyor ve sonra “Buna dair hangi örnek vardı ya, bir yerlerde okumuştum / denk gelmiştim.” yoluyla ilerliyorum. Bunu unutmayın. Böyle konularda küçük akılla ilerleyemezsin.

İşte rüyalar konusu da aynı şekilde aktardığım bir konu. Çok detaya girmiyorum, çünkü tecrübelerim bana özel, fakat elbette bir iki gerekli yerde haber verdim. Zaten insan bir parça bilinçlensin, rüyaları değişecek ve o zaman kendi öğrenmeye başlayacak. İşte o zaman fark edecek ki artık belki bir üst kat veya bilinç diyebileceğimiz farklı bir bilinç boyutu devrededir. Bu bilinç insana insanın kendisini gösterip öğretir.

Burada olduğunu gördüğün şeyler ruh olan yanına ilişkindir; yine çoğunlukla dünyadan haber vermez. Örneğin, belki başka ülkelere gittiğini görebilirsin, fakat o ülkeler dünyadaki ülkeler değiller, her şeyin aslının bulunduğu kattaki mekânlar ve gruplar. Örneğin araba kullandığını görebilirsin ama o araba, bildiğin ve bindiğin madde araba değildir, kendi bilincindir. At gördüysen,  örneğin düzgün şekilde at sürüyorsan bu, bedeninin kontrolünü iyi şekilde elinde tuttuğunu gösterir; çünkü at ve eşek bedenin o âleme yansımasıdır. İşte kendi ruh yönün hakkında mesaj alacağın rüyalar bu bilinç boyutunda var olur.

Tekrar hatırlatıyorum, bu bilinç boyutundaki görüntüler insana haber verir ama madde haberi vermez, örneklerden anlaşılmış olması gerektiği üzere. Bu boyut sembol diliyle konuşur; işte at-beden örneğinde olduğu üzere. Eğer sembolleri öğrenirsen, o sembolleri okuyarak kendini öğrenirsin. Yani neyi fazla yapıyorsun neyi eksik, bedenin durumu ne, bilinçaltında ne var… Sadece kendini öğrenirsin. Yusuf Peygamber işte bu boyutun dilini biliyor ve o sayede haber veriyor olmalıydı. Fakat elbette kesin konuşamıyorum, çünkü ben tabiidir ki ancak bildiğim kadarını söylüyorum. İşin piri, üstadı Yusuf Peygamber, ne bildiğini, neyi gizleyip neyi açığa vurduğunu kendisi bilir.

Daha da cüretkâr olup ileriye gitmeyi denersen ve bu bilinç boyutunu da aşarsan her şeyin aslının yer aldığı bir âlem çıkar ortaya. Aslını söylemek gerekirse buraya girişin bilinç geliştirmeyle alakası falan yok pek, çünkü ancak oraya mensup birinin sayesinde, yani “gönle girerek” içeriye girebilirsin. İnsanı o demir kapının ardına alacak bir hakikat eri şart bu noktada. Fakat ruhta kurtuluş da buraya girmekle sağlanır. Hani İsa Mesih incil’de benzetmeler yapar, “kralın yemek daveti”, “düğün töreni”, “çağrılılar” diye. İşte çağrılılar buraya gönül sahibi biri vasıtasıyla çağrılanlar, davete katılanlar da oraya girip sofraya dâhil olanlardır. Orada geçen “dışarıda karanlığa atılacaklar” ise zihin boyutuna geri döndürülüp de bilinçte düşüklüğe uğrayacak ve zihnin oyununa geri dönmek zorunda kalacak olanlardır. Yani madde boyutun çevrimine geri dönüş.

Şimdi burada bir haber vermek isterim. Her şeyin aslının işte burada var olduğunu öğrendik zaten. Olur da buradan haberdar olursan, amellerini de görürsün, hizmetlerini de görürsün, diktiğin evini de görürsün… Dünyada ne yaptı, ne etti ise görürsün. Yetmedi, öldü sandığın kim varsa aslında ölmemiş olduğunu görürsün, görüşürsün. Zaten her şeyin aslı orada dedik ya, insanların aslı da orada. Burada ölüm var ama orada ölüm yok. İşte kurtuluş bu yere girmekte ve orada kalmaktadır.

Şimdi bu araya hakikatten haber sıkıştırmak isterim: Burada yaşayan herkesin aslı yukarıdadır, dedik ya. İşte bizim buradaki varlığımız sadece oradaki aslımızdan yansımadır. Zor geldiğini biliyorum fakat hakikat bu. Ruhtayken bilinçlenirsen kendini ve dünyada yaşayan halkı bir denizde görebilirsin. Evet, yine tuhaf geldiğini biliyorum, fakat kurtulmamış olanların tamamının aslı şu anda bir denizde yüzüyor hakikat âleminde. Bu bir metafor falan değil, hakikatten haber veriyorum. İşte insan bir şekilde ruha ve aslına yönelmezse, yerinde kalırsa, ölümle birlikte boğulur gider. Yasin 43, “Dilesek onları suda boğarız, ne feryatlarına koşan kimse olur, ne de bir yolunu bulup boğulmaktan kurtulabilirler.” ayetinde kast edilen bu sudur. Hatta emin değilim fakat, firavunun ve yardımcılarının boğulup gittiği de bu sudur belki de. Yani Musa takipçilerine bilinç kazandırarak onları bu sudan geçirmiş, firavun ve takipçileriyse maddede normal bir yaşam sürdürmüş oldukları hâlde hakikatte bu suda boğulup gitmiş olabilirler. Fakat bu sadece konu hakkında benim yorumum, o konuya dair kesin bilgi değil. Belki de o mucizeler madde de gerçekleşmiştir, emin değilim. Önceki söylediklerimse kesin bilgi; işin hakikati size bildirdiğim üzeredir.

Sanatçısını bilmiyorum, İsa Mesih’in elini su altındaki birine uzatırken resmedildiği muhteşem bir resim var. İncil’de geçtiği kadarı ile olayın aslı şu: İsa Mesih fırtınalı bir havada sallanan teknedeki havarilerine denizin üstünde yürüyerek yaklaşır. Petrus onu gördüğünde kendisi de ona yürümek ister, birkaç adım atar, fakat o anda içine korku girer ve denize gömülür. İsa Mesih elini uzatarak yanına çeker ve “Neden şüphe ettin ey kıt imanlı?” diye azarlar. İşte resimde tasvir edilen bu olaydır.

 Blog’da bunu profil resmi olarak kullanıyorum. Şu resim:

https://www.redbubble.com/i/poster/jesus-walking-on-water-by-calvarygeneratn/148592523/flk2

Gelgelelim her ne kadar sanatçısı Petrus ile İsa arasında geçen olayı tasviren çizmişse de hakikat yönüyle o el aslında hepimize uzatılmaktadır. Anlayacağınız 'İsa deniz üstünde yürüyerek Petrus’u denize batmaktan kurtardı' mucizesi var ya hani, işte o İsa Mesih'in mana denizi üstünde yürüyerek kıyıdan uzaktaki havarilerine ve takipçilerine el uzatıp kurtardığını ifade ediyor olmalı. Buna dair bilgim kesin değil, aklımla ulaştım bu sonuca; fakat başka ihtimal var gibi de durmuyor. Gel gör ki dünya ehli her olayda olduğu üzere bunu yine maddede gerçekleşti sanarak yanılgıya düşmüş, İsa'nın teknelere para vermeden denizden yürüyüp geçtiğini zannetmişler. Ruhtan habersiz olunca böyle yanlış anlaşılmalara kapılmak normal tabii. Fakat ruhtan haberdar olunca bunlar anlam kazanıyor.

Öyleyse insan ne yapacak kurtuluş için: Ya yönünü ruha çevirecek ve kendi başına kıyıya yüzerek kurtulacak ya da yine bir şekilde kıyıya yaklaşacak ve kıyıda duran biri çekilecek. Evet, kıyıda duranlar var, insanları çekip kurtaranlar. Bazı yüce kimseleri de orada görmek mümkün. Fakat bunu burada daha fazla açmayacağım; belki başka zaman.

Şimdi anladınız mı neden giriş cümlesini “Hakikatin giriş kapısı rüyalardır.” olarak belirledim? Okuyanlar bunu unutmasın. O yüzden rüyalarınıza dikkat edin. Bilincinizin ne kadar açık olduğunu rüyalarınızda anlarsınız. Haberleri rüyalarınızda alırsınız. Dilediğiniz kim varsa onu rüyalarınızda görür, görüşürsünüz. O yüzden rüyalarda gelenlere dikkat edin. Hakikate ait rehberler de rüyalarda gelecek. Tutup da sağa sola gitmeyin, insanı aldatırlar. Rüyalarınıza yönelin, uyanmaya çalışın.

Fakat lütfen buraya dikkat, tekrar ediyorum, kapalı bilinçle görülen zihne ait rüyalar o kadar önemli değil, onlara pek değer atfetmeyin. Fakat ne zaman bilinç açılmaya başladı, görüntü netleşti, durulaştı, o zaman olmaya başlayacak. İşte Hakk katından bir rehber o zaman devreye girer, insanı eğitmeye, gezdirmeye başlar. En önemlisi bu. Çünkü zaten öğretinin aslı bu güzel kardeşim; “gönle girmek”. Bunu hatırında tut, olur mu? Kurtuluş bu yönde. Kurtuluş gönülde.  

Ne var ki burada da tuzak mevcut. Işığa ait meleklerin geldiği yere karanlığa ait demonlar gelmez mi; elbette gelir. Her ikisi de aynı görünür üstelik, insan suretinde. Gelenlerden hangisi Hakk katına ait, hangisi karanlığa nasıl ayırt edeceksiniz? İşte bu tarafı inanın ben de açıklayamam. İnsan bunu bir şekilde hissediyor ancak her zaman değil. Ruhla anlamak gerek –ki o da her zaman kolay değil. Zor bir iş bu. O nedenle her şeyin aslını gören hakiki bir rehber şart. Ruhta rehber tuzaklara düşmekten korur her şeyden önce. Fakat böyle birini bulmak için gidip birtakım oluşumlara katılma gerekliliği yok, bilinç açıldıkça dikkat çekersiniz, mutlaka Hakk katından gelen olur. “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim.” hadisinin buna işaret ettiğine inanıyorum. Siz kendinizi düzelttikçe, ruha yöneldikçe, Hakk ehli de rüyalarda size yaklaşır; farkında bile olmazsınız. Oradan sonra tek önemli olansa ruhta gelen rehberin dediklerini harfiyen yerine getirmek olacak. Kurtuluş böyle sağlanıyor; ya da benim bildiğim yol bu demeliyim.   

Neticede iş yine her zaman arınmaya, ruhun temizliğine bağlanıyor. Kişi ruhu arındırdığı derecede yükselebiliyor. Ruha yöneldiği ölçüde yardım görüyor. Ve en harika görüntüler de ruhu yeterince arındırıp bir de üstüne bir de ruhta uyanıklık elde edilince başlıyor.

Nihayet hakiki bir gönle, yani Hakk katından gelecek olanlardan birinin gönlüne girersen, kabul edilirsen işte o zaman Muhammed’in güneş olarak parıl parıl parladığı hakikat şehrine dâhil olursun. Burada artık insan o kadar hayret verici şeyler görüyor, öğreniyor ki… buradan sonrası sadece tecrübe edilebilir, anlatılamaz.

Bu arada, daha önceki bölümlerde anlatmışlığım var; fakat yine tekrar edelim. Gökte güneş olarak duran Muhammed ruhta makam, fakat şunu bil, Muhammed Mustafa o makamın adını aldı çünkü bizim insanlık zamanımızda bu âlemi keşfedip perdesini kaldıran ve o güneşin ta kendisi olan zat oldu. İşte bu sebeple sürekli Muhammed övüyor, insanları Muhammed’e davet ediyorum. Çünkü ruhta güneşin ta kendisi. Bu, Muhammed’in yeryüzünde iken her yaptığı doğrudur anlamına gelmez. Hatalar yapmış olabilir, kusurları bulunabilir, günah işlemiş de olabilir; bunlar önemli değil. Fetih Suresi’nde gördük ki kendi karanlık tarafını fethedip tamamen aydınlık kesilince o günahların hepsi affolundu. Önemli olan sonunda Muhammed’in o en üstün makama varmış ve ezeli ve ebedi güneşin ta kendisi olmuş olması. Kendinizi seviyorsanız Muhammed’i takip etmeniz ve onunla akdinizi yenilemeniz emin olun daha iyi olacaktır. 

Bu arada bu sözlerimi milleti şeriata çağırıyormuşum gibi algılamayın ha. Şeriat dediğin, Kutsal Yasa’dan aldıklarıyla Muhammed Mustafa’nın 1400 yıl önce yeryüzünde kurduğu düzendir; hatta şeriatın çoğu Peygamber’e bile dayanmaz. Esas önem arz eden bu değil kesinlikle. Hakikatte kutsal olan Kutsal Yasa. Muhammed takipçisi olmak dindar olmak anlamına bile gelmiyor; bu yalnızca yeryüzüne mensup olanların yanılgısı. Muhammed takipçisi olmak bir sistemin yanlısı olmak anlamına gelmez; bunu Atatürk yanlısı, kültürel milliyetçi, Haydar Ali âşığı, Alevi kökenli bir Muhammed takipçisinden işit. Muhammed takipçisi olmak yalnızca Muhammed takipçisi olmak anlamına gelir. Yani onu hangi yönünden yakalar, o yönden ne kadar takip edersen o kadar ona yaklaşırsın, o da sana yaklaşır. Örneğin Muhammed gibi insanlığa cömertlik gösterme yolunu tutarsan ve Muhammed’i de anarak bol bol yardımda bulunursan ibadet edenlerden çok öne geçebilirsin.

Tekrar ediyorum, dindarlık ya da abitlik ya da millete empoze edilen bu tür herhangi bir iş Muhammed takipçiliğinin tek tanımı değildir. Bu yoldan da yürünebilir elbette. Fakat yürünmeyebilir de. Tamamen seçime bağlı.

Bu arada Muhammed’in dininin kurallarını küçümsüyormuşum gibi de algılamayın. O kuralların bir kısmı döneminde düzen sağlamak için fakat bir kısmı da Kutsal Yasa’dan. “Tek affolunmayacak günah kul hakkı.” diye yanlış bir inanç var, size ruhta edindiğim hakikat bilgisini bildiriyorum: Kutsal Yasa’ya karşı olan hiçbir şeyin affedilmeyeceğini öğrendim. Doğrudan en yetkili yerden öğrendim bunu, bunda hiç şüphe yok; ateşle oynamak istemeyen Kutsal Yasa’ya karşı haddini aşmasın. Tehdit gibi görünsün istemem, fakat hakikat şu ki sonra çok ağlarsınız da el uzatanınız olmaz. Kutsal Yasa göğün mukaddesi.

Dolayısıyla yapılması gereken, orta bir yol tutturmak; her zaman olduğu üzere. Ben iki aşırı uçta bir fayda görmedim. Aşırı şekilde dinsel kurallara takıntılı olmak ve aşırı şekilde bunlara karşı umursamaz olmak, gördüm ki insanı hakikatten uzak kılıyor. Dolayısıyla ben de orta yolu tavsiye ediyorum. Muhammed’in dininin orta yol üstünde gittiğini açıkça gördüm zaten. Muhammed’in dini, tek cümlede anlatılırsa, insanın ruh yanını ve beden yanını dengelemek üstüne kurulu. Muhammed, Musa ile İsa’nın ortasında duruyor anlayacağınız.

Muhammed hakkında daha açıkça konuşabilmek ve onun hakkında bildiklerimin daha fazlasını aktarmak isterdim, o zaman bazı konular hakkında nasıl bu kadar emin konuştuğumu anlardınız. Fakat ruhta her şey yetkiyledir ve maalesef benim böyle bir şey yapmaya dair yetkim yok. O nedenle bu konuda konuşmayı burada kesiyorum.   

İşte sonu hakikat şehrine varması gereken rüya yoluna çıkışın başlangıcı ancak farkındalığı yükseltmekle olur. Çünkü farkındalığı yüksek insan kolay kolay öfke, nefret, kin, kibir gibi dibe çekici duygulara kapılmaz. Bu tür duyguları hissettiğinde de esiri olmaz, gürler eser geçer. Bundandır ki farkındalığı yüksek insanın ruhu hafif olur, göğe yükselir. Hem üstelik rüyada uyanıklık meselesi da farkındalığa ilişkindir. Farkındalığı yüksek insanın rüyada olduğunu fark edip uyanması kolay olacaktır. Fakat dünyanın rüzgârına kapılıp giden kolay kolay rüyada uyanamaz.

Dolayısıyla yapılması gereken iş aslında gün içinde farkındalığı yükseltmeye çalışmaktır. Bu da ancak aklın yardımıyla, zihinden sıyrılarak olur. Zihin ve düşünceler bir insanda günün büyük bölümünü alıyorsa o insan rüyada da ruhta da uyanamaz. İşte bu yüzden zihnin karanlık olduğunu ve zihin dediğimizin Platon’un, daha doğrusu Sokrates’in Mağara Alegorisi olarak ele alınması gerektiğini birkaç defa konuştuk. Önceki bölümleri okuduysanız biliyorsunuz zaten.

Hani Duha Suresi, “Andolsun kuşluk vaktine.” ve “Ve sükûnet bulduğunda geceye.” ayetleriyle açılış yapar. Fakat Allah neden geceye gündüze yemin eder, insanla alakası ne ki? İşte fark ettiğim kadarıyla, önden bildireyim, kesin bilgi değil, buna da küçük akılla ulaştım, oradaki “en aydınlık vakit” ruhun aydınlığı ve “sükûnet bulan gece” de zihnin karanlığıdır; yani Allah orada ruha ve nefse yemin etmektedir. Kısacası insanın ta kendisine.    

Yine iş dönüyor dolaşıyor ve insanın kutsallığına bağlanıyor anlayacağınız. Çünkü sevgili kardeşlerim, kutsal olan insan, insan. Yaradan insandan mukaddes nesne var etmedi. Yahu gökte onca gürültü patırtı bu yüzden koptu, millet birbirine girdi, sırf Allah insanı en üste geçirdi diye. İnsan olma yolculuğundakiler neden başka yerde kutsallık arar?

Bu yazıyı da şu cümleyle bitirelim madem: İnsan olun insan! Gerçi bir anda böyle çıkış yapınca az sonra trafik kavgası çıkacakmış intibaı bırakmıyor değil; ancak benim amacımın böyle kabadayılık taslamak olmadığını zaten biliyorsunuz.

Fakat siz yine de trafikte sağla solla çok dalaşman guzum.

Yorumlar